Dostoyevski borçlarından kurtulmak için Kumarbaz’ı yazmıştı; Haluk Levent ise 5 sayfalık son mektubunda bütün itibar bakiyesini geleceğin iktidarına yatırıyor. Olan ise şu; rulet hangi sayıda durursa dursun, bu büyük kumarda kasa yine kazanıyor, kaybedense iyiliğe inanmak isteyen toplum.
M. NEDİM HAZAR | YORUM
Bakara nedir bilir misiniz?
Sureden bahsetmiyorum elbette, Fransızca “baccara”, İtalyanca “baccarà”yı kast ediyorum. Avrupa kumarhanelerinin en eski ve en “aristokrat” kâğıt oyunlarından biridir; bakara masası da bu oyunun oynandığı, genellikle kumarhanenin özel salonlarında bulunan uzun, hilal kenarlı masaya deniyor.
19. yüzyıl sonu ile 20. yüzyıl başında Avrupa’nın (özellikle Fransa’nın) yüksek sosyetesinde çok yüksek meblağların döndüğü bir salon oyunuydu; İstanbul’da da Beyoğlu’nun kulüp ve kumarhanelerine oradan geçti.
Bu gereksiz bilgiyi kısa süre aklımızda tutalım.
Kumar, tarih boyunca sıradan insanlardan çok, büyük yeteneklerin yakasına yapışmış bir iblis. Sanki dehanın bedeli gibi; meçhulü kurcalamaya alışmış zihinler, kaderi de bir zar gibi avuçlarında sallamak istiyorlar.
Bu topraklardaki en çarpıcı örneği, bugün Haluk Levent’e “kumarbaz” diye kükreyenlerin “Üstad” diye önünde eğildiği isim: Necip Fazıl Kısakürek… Şair, gençliğinden itibaren kumar illetine müpteladır; poker ve bakara masalarında servetler eritmiş, bu tutkusunu eserlerine de taşımıştı. Hikâye kitabındaki isimler adeta bir kumarhane envanteridir: “Maça Kızının İntikamı”, “Maça Kızının Ölümü”, “Matmazel Fofo”…
Ve elbette başyapıt niteliğindeki piyesi, nam-ı diğer “Parmaksız Salih”: Zar tutmakta ustalaştığı sağ başparmağını kangrenden kaybeden, kaybettikçe oynayan, oynadıkça batan bir kumarbazın hikâyesi. Necip Fazıl o eserde kumarı “en canhıraş sebepleri ve neticeleriyle doktoru ve ilacı olmayan hastalık” diye tarif eder. “O ve Ben”de Abdülhakim Arvasi’yle tanıştıktan sonra kumarı bıraktığını yazar; ama biyograflar, Üstad’ın o masadan hiçbir zaman tam kalkamadığını kaydediyor. Daha da sarsıcısı, Parmaksız Salih’in derin düşüncesidir: Meçhulü kurcalamak isteyen ruh, kumarda bile Allah’ı aramaktadır. Açıkçası çok iddialı bir tezdir bu!
Dünya edebiyatında ise bu illetin mühürlü senedi Fyodor Dostoyevski’nin üzerinedir. “Kumarbaz”ı 1866 sonbaharında sadece 26 günde yazdı; sebebi edebi bir ilham değil, banal bir zorunluluktu: Rulet masalarında biriktirdiği borçları kapatmak için yayıncısına imzaladığı senedin vadesi doluyordu. Roman teslim edilmezse, bütün eserlerinin telif hakkı 9 yıllığına alacaklısına geçecekti. Dünya edebiyatının en büyük kumar metni, bizzat bir kumar borcunun ürünüdür anlayacağınız. Aleksey İvanoviç’in ağzından dökülen şu cümle, 160 yıl sonra İstanbul’daki bir cezaevi koğuşunda yankılanıyor adeta: “Yarın, yarın her şey bitecek!”
Haluk Levent’in cezaevinden peyderpey yayımlanan beş sayfalık “Veda” mektubunu okurken aklımdan bu iki isim çıkmadı. Çünkü bu mektup da bir kumarbazın metni; hem itiraf ettiği kumar yüzünden hem de bizzat kendisinin son ve en büyük kumarı olduğu için. Tabiri caizse, Haluk Levent, beş sayfada bütün itibar bakiyesini tek bir sayıya sürüyor. O sayının ne olduğuna birazdan geleceğiz. Ama önce metnin kendisine, o tuhaf, melez, kendi kendini yiyen belgeye bakalım.
Ne inkâr ne itiraf, yalnızca sitem!
“Veda Öncesi” başlıklı ilk sayfa, Türkçe siyasi belgeler tarihinde az rastlanır bir açılışla başlıyor: “Arkadaşlar, ben dolandırıcı değilim. Ben dolandırıcılıktan hiç hüküm giymedim. Neden, biliyor musunuz? Herkese geç de olsa iki/üç katını ödediğim için.”
Bu cümleyi bir kez daha okudum. Yazarın masumiyet delili olarak sunduğu şey, borç aldığı insanlara anaparanın iki üç katını ödemek zorunda kalışıdır; yani tefeci çarkının ta kendisi. Savunma, daha ilk paragrafta suçun topografyasını çizmekte. Mektubun bütününe sinen retorik strateji de bu zaten: Günah çıkarma perdesi altında yürütülen bir pazarlık.
Levent, kişisel çöküşünü büyük harflerle kabul ediyor; “Battım, çıkamadım. Borsa oynadım, iddia oynadım, kumar oynadım. Buyurun, tüm rezaletlerimi itiraf ediyorum! Sevilecek bir tek yanım yok”
Ve tam bu itirafın açtığını düşündüğü samimiyet kredisiyle, asıl davanın kapısına kilit vurmaya çalışıyor: “Beni alacaklılarımla, borçlarımla, insanları üzmekle yargılayın. AMA SAKIN AHBAP DERNEĞİ BAĞIŞLARI İÇİN YARGILAMAYIN.”
Bu strateji retorik olarak zekice, hukuken ve ahlaken ise son derece kırılgan aslında. Çünkü aynı metin, birkaç paragraf arayla şunları da söylüyor: “Son bir yıl Dernek bünyesinde usulüne uygun olmayan borçlanmalara girdim… Usulsüz işlem yaptım ama nasıl olsa denetim öncesi borcumu kapatırım dedim.”
Yani dernek kasası ile şahsi hesaplar arasındaki duvarın yıkıldığını bizzat kendisi tescil ediyor. “Deprem döneminin 1 TL’si bile çalınmadı” cümlesiyle “Ahbap’tan usulsüz borçlandığım rakamları iade etmek için 10 Temmuz günü harekete geçtim” cümlesi aynı mektupta yan yana duruyor ve tabiri caizse birbirini yiyor.
Bir kasadan “usulsüz borçlanılan” para, iade edilene kadar nedir peki? Ceza hukuku buna bir isim veriyor; mektup o ismi telaffuz etmemek için beş sayfa boyunca laf cambazlığı yapıyor.
Kumar ise metinde tıbbileştirilerek adeta masumlaştırılıyor: “Kumar çok kötü bir hastalıktır. Umarım çocuklar benim hayatımdan ders alır.”
Haluk Levent farkında mıdır bilinmez ama Necip Fazıl’ın 80 yıl önceki teşhisini kelimesi kelimesine tekrar etmekte: Doktoru ve ilacı olmayan hastalık. Kumar gerçekten bir bağımlılık ve tedavisi de var; buraya itirazımız yok. Ama hastalık, hastanın yönettiği kasayı aklamaz. Bir banka müdürü kumar bağımlısı olduğu için vezneden “usulsüz borçlanırsa”, teşhis hafifletici sebep olabilir; beraat sebebi olamaz. Levent’in mektubu bu ayrımı bilinçli olarak bulanıklaştırıyor ve okurdan, kurbanla failin aynı bedende buluştuğu o Dostoyevskiyen merhameti talep ediyor.
Muhatap değişimi
Mektubun asıl tuhaflığı ise muhatabında. Hukuki bir savunma yargıca yazılır değil mi? Bu metin ise sayfalarca “Sayın Bakan” hitabıyla ilerliyor ve Adalet Bakanı Akın Gürlek’i doğrudan sanık sandalyesine oturtuyor: “Sayın Bakan Akın Gürlek, ‘Ben Beylerbeyine gitmedim, Yüksel Ersoy ile görüşmedim’ diyebilecek misiniz? Diyemeyeceksiniz. Çünkü HTS kayıtları devletin elinde var zaten.”
Levent’in anlatımına göre — ki bu anlatı şimdilik tek taraflıdır ve doğrulanmayı beklemekte — kendisi tam borçlarını kapatmak üzereyken, alacaklısı iş insanı Yüksel Ersoy’un mekânında Bakan’la yapılan bir görüşmenin ardından operasyon öne çekilmiş, geri ödemeye fırsat bırakılmadan Pazar günü gözaltı gerçekleşmiş.
“Muazzam bir kumpas, muazzam!” nidası, mektubun siyasi omurgası. Ve dikkat buyurun: “Kumpas” kelimesi, Türkiye muhalefetinin son yıllarda yargı operasyonları için kullandığı sözlüğün tam merkezinden alınmış. Ece Güner’in “sırf İmamoğlu’nun hukuk danışmanlığını yaptığı için” tutuklandığını yazan Levent, dosyasını bilinçli bir tercihle İmamoğlu-CHP hattındaki siyasi operasyonlar zincirine ekliyor.
Sonra o cümle geliyor; mektubun siyasi şifresi: “Siz sadece AK Parti’nin Adalet Bakanı değilsiniz, siz bütün vatandaşların Adalet Bakanısınız.”
Bu cümleyi yazan adam, bu iktidarın adaletinden umudunu tamamen kesmiş demektir. Zaten kendisi de saklamıyor: “Bugünden sonra gün yüzü göremeyeceğimi biliyorum… Bin yıl bile yatırırsanız yatırın, yapmazsanız namertsiniz! Susmayacağım! Bu da size ders olsun.”
Bir sanık, mevcut yargıdan tahliye umuyorsa böyle yazmaz; böyle yazan adam, tahliyesini başka bir yerden beklemektedir.
Peki nereden?
Haluk Levent bu sözleri tüm bu hengâme olmadan söyleseydi, bir anlam ifade edebilirdi belki. Hatta epeyce takdir de görürdü ve fakat…
Şimdi esas can alıcı kısma geliyoruz.
Yeni partiye sürülen bakiye
Mektupta Özgür Özel’in adı bir kez bile geçmiyor. Ama metnin bütün mimarisi, zamanlaması ve dili, Levent’in son kumarının ne olduğunu ele veriyor: Bu iktidarın gideceğine, yerine Özgür Özel’in kuracağı yeni partinin geleceğine ve kendi dosyasının o gün “yolsuzluk” klasöründen çıkarılıp “kumpas mağdurları” klasörüne konulacağına oynamakta…
Takvime bakalım: Haluk Levent’in mektubu, Özel’in Meclis kürsüsünden yeni partiyi resmen ilan edeceği, CHP’de istifaların başladığı günlerde sayfa sayfa yayımlandı. İktidar cephesi iki dosyayı birleştirmekte bir saniye gecikmedi; AK Parti Genel Sekreteri, Özel için “Haluk Levent’in siyasetçi versiyonu” ifadesini kullandı. Bu benzetme bir hakaret niyeti taşısa da aslında bir itiraf: İktidar da Levent’in nereye oynadığını görmüş, hedef tahtasını ona göre kurmuş.
Levent’in hesabı çıplak bir kâr-zarar analizi. Bu iktidar sürdükçe, kendi itiraflarıyla sabit usulsüzlükler dosyayı taşımaya yeter; mahkeme salonundan çıkış yok, bunu çok iyi biliyor. İktidar değişirse, mektuptaki kumpas anlatısı — Bakan’la alacaklının buluşması, Pazar sabahı operasyon, telefonlardan gazetelere servis edilen özel mesajlar, “Ekber” lakabı vs. yeni dönemin yargılamalarında birer delil mahiyetinde.
“Valiliklere, İçişleri Bakanlığına mail atın, makbuz makbuz, fatura fatura isteyin” çağrısı da bu yatırımın halka arzı. Haluk Levent, bağışçılarını kendi davasının gönüllü müfettişleri olarak örgütlemeye çalışıyor. 5 sayfalık mektup, özünde Özgür Özel’in henüz adı konmamış partisine kesilmiş bir senet. Dostoyevski’nin yayıncısına imzaladığı senet gibi: Vade dolduğunda ya bütün eser kurtulacak ya da bütün telif alacaklıya geçecektir.
İyiliğin cenaze töreni
Buraya kadar anlattıklarım, bir adamın trajedisi ve bir davanın taktik haritası. Şimdi asıl meseleye, bu hikâyenin Türkiye’ye maliyetine gelelim. Çünkü Haluk Levent — iddialar ister sabit olsun ister kumpas çıksın — bu ülkeye yapılabilecek en büyük kötülüklerden birine imza attı: İnsanların iyilik yapma ve yardımseverlik duygusuna son büyük darbeyi vurmak!
Hatırlayalım: 6 Şubat 2023 sabahı devlet enkazın altında kalmıştı. Kurumların felç olduğu o saatlerde milyonlarca insan, kumbarasını bozduran çocuğuyla, asgari ücretinden kopardığı üç kuruşluk havalesiyle Ahbap’a koştu.
Neden?
Çünkü Ahbap, “Devlete güvenmiyorum ama insana hâlâ güveniyorum” diyebilen bir toplumun son sığınağıydı. Gramsci’nin kavramlarıyla söylersek, devletin hegemonyasının dışında kalabilmiş son sivil toplum adacıklarından biriydi. O günlerde bir aydın, “Devlet yoktu ama halk vardı; sivil toplum örgütleri, Haluk Levent ve Ahbap vardı” diye yazmıştı.
O aydın — Pelin Batu — geçen hafta o paylaşımı sildi ve “Başta devlet kurumları ve yöneticileri olmak üzere tüm halkımızdan içtenlikle özür diliyorum!” diyerek kamuoyu önünde diz çöktü. Bu özür metni, önümüzdeki yıllarda Türkiye’de sivil toplumun çöküşü yazılırken birinci dereceden belge olarak okunacak. Devlete rağmen insana güvenen aydın, merkeze -gönülsüzce de olsa- biat ediyor. Tek bir tweet silme işleminde, bir toplumsal sözleşmenin feshi saklı bence.
İşin en acı tarafı şu: Bu yıkım için iddiaların mahkemede sabit olması bile gerekmiyor. Levent’in bizzat itiraf ettiği kadarı — kumar, borsa, iddaa, dernek kasasından “usulsüz borçlanma”, yüzlerce kişiye iki üç kat faizle senet — bundan sonra Türkiye’de kesilecek her bağış makbuzunun üzerine düşen bir gölge mahiyetinde. Artık hiçbir depremde, hiçbir selde, hiçbir yangında yardım çağrısı eski masumiyetiyle karşılanmayacak. Her SMS’in altında aynı fısıltı duyulacak: “Ya bu da Haluk Levent gibi çıkarsa?”
İktidarın ‘Kazan-Kazan’ denklemi
Siyasal İslamcı iktidar için bu tablo, bulunmaz bir hediye. 24 yıldır her bağımsız yapıyı ya ele geçiren ya kriminalize eden, vatandaşa “Devletten başka sığınak yok” cümlesini ezberletmeye çalışan bir zihniyet, şimdi Haluk Levent’i vitrine koymuş, memlekete şu mesajı veriyor: “Bakın işte, sizin güvendiğiniz, yardım ettiğiniz, çocuğunuzun harçlığını gönderdiğiniz adam bu; kumarbaz, yalancı, yolsuz, hırsız.”
İtiraf edeyim, ironinin bu kadarına Necip Fazıl bile hikâye yazamazdı: Külliyede “Üstad” diye andıkları adam poker masalarında servet eritmiş bir kumar hastasıyken, aynı gelenek şimdi bir kumarbazın zaafını bütün bir sivil topluma kesilmiş ahlak faturasına çeviriyor. Üstad’a “büyük ruhun çilesi” olan şey, Haluk Levent’e gelince “milletin parasını yiyen hain” oluveriyor. Çünkü mesele hiçbir zaman kumar değildi; mesele, kimin kasasında oynandığıydı.
Mesajın gerçek hedefi Haluk Levent değil. Gerçek hedef, iyilik yapmayı hâlâ devletten bağımsız düşünebilen son vatandaş kitlesi. Ve denklem iktidar açısından kusursuz kurulmuş: Levent suçluysa, muhalefete yakın duran sivil toplum topyekûn lekelenir. Levent kumpas mağduruysa, lekelenen yargı olur ama yargının itibarı zaten yıllar önce sıfırlandığı için oradan kaybedilecek bir şey kalmamıştır. Yani zar nasıl gelirse gelsin, kasa kazanmaktadır. Kumarhane sahibinin ezeli sırrı: Masada kim batarsa batsın, kâr hep kasada kalır!
Halkın devletin hiçbir kurumuna güvenmediği, MASAK raporlarının bile siyasi sopa olarak algılandığı bu enkazın ortasında, siyaseten tek bir umut kapısı kaldı: Özgür Özel ve kurmakta olduğu yeni parti. Yargıtay’ın mutlak butlan kararıyla köşeye sıkıştırılan ana muhalefetin küllerinden doğmaya çalışan bu hareket, milyonlarca insanın “belki sandıkta hâlâ bir şey değişir” inancının son adresi olacak. İktidarın “Haluk Levent’in siyasetçi versiyonu Özgür Özel” cümlesi, bu yüzden sıradan bir polemik değil, bir niyet beyanı. Şundan emin olabilirsiniz; Ahbap’a yapılan, yarın yeni partiye yapılacaktır. Aynı senaryo, aynı MASAK raporları, aynı gece yarısı hakimlikleri, aynı “örgüt” suçlamaları.
O kapı da kapatılırsa ne olur?
Onu da açık yazayım: Bu ülkede siyasetten topyekûn umut kesilir. Geriye üç şey kalıyor; siyasete tam kayıtsızlık, göç ve çok daha tehlikelisi, adressiz bir öfke. Bir toplumu yönetilebilir kılan şey korku değil, umuttur; umut bittiğinde korku da işe yaramaz olur. Bunu tarih, en son umudunu kaybeden toplumların ne yaptığını gösteren kanlı sayfalarla defalarca kaydetmiş.
Yarın her şey bitecek
Dostoyevski’nin Aleksey’i, romanın son sayfasında hâlâ rulet masasında ve hâlâ aynı cümleyi kurmakta: “Yarın, yarın her şey bitecek!” Kumarbazın trajedisi kaybetmek değil; kazanacağına duyduğu imanın hiçbir kayıpla sarsılmamasıdır.
Haluk Levent’in 5 sayfalık mektubu da aynı imanla kapanıyor: “Allah’ın adaleti bir gün herkese ulaşacak, inanıyorum.”
İnşallah ulaşır; biz de öyle umuyoruz. Ama o adalet Haluk Levent’e ulaşana kadar, bu ülkede kumbarasını bozdurup bağış yapan çocuğun kalbine giren şüpheyi kim çıkaracak? Deprem gecesi “devlet yoksa halk var” diyen milyonların elinden alınan o duyguyu kim geri getirecek?
Masumiyet karinesi Haluk Levent’in hakkı elbette. Mahkemeler ne karar verirse versin, o hakkı savunmaya devam ederiz. Ama bir şeyin karinesi yok ki o da sonuç: İyilik bu ülkede ağır yaralı. Ve yaralayan el, ister kumarbazın eli olsun ister kumarhaneyi işletenin olsun, kaybeden hepimiziz.
Önemli Not: Bu yazıda aktarılan kumpas iddiaları, Haluk Levent’in cezaevinden yayımladığı mektuptaki kendi anlatımına dayanmakta ve yargı süreci devam etmekte. Aynı dosyadan tutuklu avukat Ece Güner ise cezaevinden gönderdiği mesajda Levent için “Hiç bu kadar iyi hikâye anlatan ve inandırıcı olan birine rastlamamıştım; sanırım büyük dolandırıcıların ortak özelliği budur” ifadesini kullanmıştı. İki anlatıyı da bilmekte fayda var…
Kaynak: Tr724
***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***



































