Türkiye tarihinin en bilinen cezasızlık ve hafıza örneklerinden biri olan ’33 Kurşun Katliamı’nın son tanıklardan Abdurrahman Sürü, ‘Katliamı 15 gün sonra öğrendik ama kimse ölülerin akıbetini bile sormaya cesaret edemedi. Cenazeleri kurtlara, kuşlara yem ettiler’ diyerek anlattı
Kürtlere yönelik yapılan katliamlardan biri olan “Sefo Deresi Katliamı” diğer adıyla “33 Kurşun”un üzerinden 83 yıl geçti. 1943 yılının 29 Temmuz’u 30 Temmuz’a bağlayan gece, Wan’ın Serav (Saray) ve Qelqelî (Özalp) ilçelerine bağlı Xerapsorik, Êngizamilan ve Runexar köylerine “sınırı ihlal ettikleri” gerekçesiyle askerler tarafından yapılan baskında 33 kişi gözaltına alındı. Köylülerden 32’si dönemin 3. Ordu Komutanı Orgeneral Mustafa Muğlalı’nın emriyle götürüldükleri Geliyê Sefo’da (Sefo Deresi) elleri arkadan bağlanıp, diz çöktürülerek katledildi, bir kişi yaralı olarak kurtuldu.
Bu katliam, Ahmed Arif’in kaleme aldığı “33 Kurşun” şiiriyle tarihe “33 Kurşun Katliamı” olarak geçti. Köylerde insan avına çıkan askerler, topladıkları 30 köylü, iki asker ve bir yolcu olmak üzere toplam 33 kişiyi dönemin ilçe cezaevine götürdü. Tahmini olarak burada 15 gün bekletilen 33 kişi, urganlarla birbirlerine bağlanarak günlerce yürütülerek götürüldükleri Sefo Deresi’nde katledildi. Zulüm ve işkence ise katliam sonrası da devam etti. Katledilenlerin aileleri 83 yıldır mezarsız ölüleri için yas tutmayı sürdürüyor.
Yaşayan son tanık
O dönem 15 yaşında olan ve yaşananlara tanıklık eden Êngizamilan köyünden 98 yaşındaki Abdurrahman Sürü, katliamın son iki tanığından biri. Yaklaşık bir asır geçmesine rağmen hala acılarının taze olduğunu ve yaslarının sürdüğünü anlatan Abdurrahman Sürü, katliam öncesi ve sonrası yaşananları anlattı.
Tarlalardan evlerden insan topladılar
Köylülerin o sabah askerler tarafından gözaltına alınmalarını anımsayan Abdurrahman Sürü, tanıklığını şöyle anlattı:
“O zaman 15 yaşındaydım. Bizim köyde 15, Xerapsorik’te 15, Runexar köyünde 2 ve bir de yoldan geçen ve olaya tanıklık eden bir yolcu ile birlikte 33 kişiyi katlettiler. O zaman köydeydim ve alınanların tamamını tanıyordum. O gün ikişer ve üçerli gruplar şeklinde askerler köylere gelerek isimleri olanları; kimilerini tarlalarında, kimilerini evlerinde, kimilerini koyunların içerisinden alıp getirdiler. Sürekli destek kuvvetleri köye naklettiler, evlere girip insanları aradılar. Öldürdüklerinin büyük bir bölümü evli ve çocukları vardı. Onların içerisinde 15 yaşında bir dayım da vardı. Onların ne zaman katledildiklerini bilmiyoruz. Çünkü gözaltına alındıklarında o dönem ilçe merkezindeki zindanda da tutuldular. O zaman buraya Kazım Paşa ilçesi deniliyordu. O zindandan çıkarıldıklarında elleri ve kolları werîslerle (Urgan) birbirlerine bağladılar ve günlerce öldürüldükleri yere götürdüler.”
‘Korkudan akıbetlerini soramadık’
Katliam ise 15 gün sonra öğrenildi ancak kimse ölülerin akıbetini bile sormaya cesaret edemedi. Abdurrahman Sürü, “O kişilerin içerisinde askerlik iznine gelen biri de vardı. Nerede katledildiklerini öğrenemedik. Ta ki izne gelen askerin akıbeti ile ilgili bölüğüne gönderilen haberde bunu öğrendik. Bu askerin akıbeti sorulunca buradaki yetkililer askerin 31 kişi ile birlikte öldürüldüğünü iletiyor. Biz de o zaman katledildiklerini öğrendik. Kimse korkudan onların akıbetini soramadı bile. Onların içerisinde İbrahim Özay diye biri vardı ve cesetlerin altına saklanarak yaralı olarak kurtuldu. Ondan sonra İran’a gitti ama o da çıldırarak (ruh sağlığını yitirerek) öldü. Bu insanları suçu ve günahları yoktu. İfadelerinin alınıp bırakılacağını bekliyorduk ama günlerce bekledik gelmediler. 15 gün sonra ancak Sefo Deresi’nde katledildiklerini öğrendik. Bazı evlerden 7-8 kişiyi götürdüler. Oturup ağlamaktan ve ağıt yakmaktan başka hiçbir şey yoktu elimizde” ifadelerini kullandı.
Katliam öncesinde de süren işkence
Katliam öncesi köylülerin Muğlalı ve askerleri tarafından ağır baskı ve işkencelere uğradığını hatırlayan Abdurrahman Sürü, askerlerin evlere girip ekmeklerine, öküz ve sabanlarına el konulmasından, köylülerin karakol ve yol çalışmalarında çalıştırılmasına kadar her türlü işkenceye maruz kaldıklarına dikkati çekti.
Katliam öncesi yaşananları Abdurrahman Sürü, şöyle anlattı:
“Katliam öncesi de büyük eziyetler ve zulümlere uğradık. Askerler her seferinde köye gelip bize işkence ediyorlardı. Köye gelen askerler öküz arabalarımıza el koyuyor, bizi de alıp akşama kadar çalıştırdıktan sonra bırakıyorlardı. Benim babam da karakolda çalıştırılan kişiler arasındaydı. Karakol inşaatından dönerken yolda bizi gören askerler o kadar eziyetin üzerine bir de bizi dayaktan geçiriyor, hakaret ediyordu. Bir gün önce jandarmalar köye geldiğinde onlara ekmek veriyor ve yumurta pişiriyorduk. Eskiden görevli askerler evlere dağıtılırdı ve o evler o askerlere bakmak zorundaydı. Onlar da eve gelip yemeklerini yiyorlardı, evden buldukları ne varsa götürüyorlardı. Evde alınacak bir şey yoksa bu kez evden bir kişiyi alıp çalıştırmak için beraberinde götürüyorlardı. Korkudan ne varsa onlara veriyorduk.”
‘Yıllarca yaslarını tuttuk’
Katliam sonrası yaşananları ise Abdurrahman Sürü, “Yıllarca kaybettiklerimizin yasını tuttuk. Biz yasımızı tutarken başka bir söylenti daha yayıldı. Köylerden bir grup daha insanın toplatılacağını ve katledileceğini söylediler. Çok sayıda insanın isimlerini yaydılar. Bunun üzerine kimse evinde kalmamaya başladı. Çoğu kişiler dağlara çekildi. İnsanlar katliam korkusundan köylerine terk edip başka yerlere gittiler. Bu söylentilerin yayılması üzerine Serav’daki onlarca köyden insanlar başka yerlere kaçmak durumunda kaldı. Biz de Xoşab’ın bir köyüne taşındık ve bir yıl sonra geri döndük.
Mustafa Muğlalı’nın yaptığı zulmü kimse yapmadı. Bundan daha ağır büyük bir zulüm var mı? İnsanların ayaklarını ve kollarını urganlarla bağlayıp kurşuna dizmekten daha ağır zulüm ne olabilir ki? Yaralı olan ve olaydan kurtulan kişi yıllar sonra bana; 15 yaşındaki dayımın da yaralı olduğunu, bunu öğrenen bir askerin gelip kafasına sıktığını anlattı. Düşünün insanlar o dönem cenazelerinin nerede olduğunu sormaya bile cesaret edemediler. O insanların cenazelerini kurtlara, kuşlara yem ettiler” diyerek anlattı.
‘Zulüm katliamdan sonra da devam etti’
Köylülerin onar kişilik gruplar halinde katliam alanına götürüldüğünü belirten Abdurrahman Sürü, “Grubun ortasında askerler var. Muğlalı da atıyla 200 metre önden gidiyormuş. Sefo Deresi’ne kadar ağır işkenceler devam etmiş. Serav’da o dönem Süvariler vardı. Bu Süvarilerin içerisinde bir Kürt vardı. Kürt askeri, eli titrer, vicdanına dokunur diye katliamın yapıldığı yere götürmemişler. Hiçbir Kürt askerini o katliamı yapan bölüğün içiresine almamışlar. O dönem Kürtçe konuştuğumuz için ağır işkenceler gördük. Katliamdan sonra da bu zulüm durmadan devam etti. Yine köye gelip öküz ve sabanlarımıza el koyuyor, bizi çalışmaya götürüyorlardı. Bunu kabul etmeyenler ağır dayak ve işkenceden geçiriliyordu. Bu, katliamdan 20 yıl sonraya kadar da devam etti. 16 yaşındayken bile işkenceye uğradım. Köylülerin kaçakçılık yaptıklarını söylüyorlardı ama öyle bir şey yoktu. O zaman zaten sınırlar çok rahattı ve isteyen gidip gelebiliyordu. Kürt davası başlayınca artık yavaş yavaş baskı kırıldı” dedi.
Hala katledilenlerin yasını tuttuklarının altını çizen Abdurrahman Sürü, “Ölenlerin aileleri, eşleri, çocukları yıllarca ağıt yaktılar. Bunca yıl geçmesine rağmen o acıyı unutmadık. Katledilenlerin bir mezarları bile yok. Mustafa Muğlalı’nın adını buradaki askeriyeye verdiler. Onun önünden geçen herkes birbirlerine ‘babamızı, dedemizi, kardeşimizi bu kişi öldürdü’ diyorlardı. Herkes yeteri kadar zulüm ve acı çekti. Bu katliam unutacağımız bir şey değil. Yaşadığımız en ağır şey sesimizi kimseye duyurmamamızdı. Kürtlerin mücadelesi olmasaydı bugün belki biz bile olmayacaktık. Tek isteğim bu katliamın unutulmamasıdır” diye belirtti.
Türkiye tarihinin en büyük toplu katliamları arasına geçen olay, sınır ihlalinde bulundukları gerekçesiyle İran tarafındaki Kürt aşiretlerin koyunlarına devletin oluşturduğu silahlı gruplarca zaman zaman el konulmasıyla başladı ve Mehmedi Misto adındaki bir aşiret reisinin iki bin koyununa el konulmasıyla tırmandı. Ailenin, Özalp Kaymakamlığı’na mektup yollayarak koyunlarını geri istemesine olumsuz yanıt verilmesi üzerine bazı aşiret üyeleri sınırı 1,5 kilometre aşıp, 500 koyunu alarak sınırın öte tarafına geçirdi. O dönem Rus işgaline karşı bölgeye gönderilen 3. Ordu Komutanı Orgeneral Mustafa Muğlalı tarafından 33 köylü gözaltına alındı.
Sadece bir kişi kurtuldu
İçişleri Bakanlığı Müfettişi Avni Doğan, gözaltındaki köylülerle görüşüp onların suçsuzluğunu anladı. Fakat kaymakam ve subayların, ‘Bunlar bizim ordunun nasıl ve nerede konuşlandığını Ruslara bildirerek casusluk da yapıyorlar’ yalanı doğrultusunda müfettişi dinlemeyen Muğlalı’nın emriyle 29 Temmuz 1943 tarihinde gece yarısından sonra tutuklular jandarma tarafından cezaevinden alınıp, hudut taburu komutanına teslim edildi. Elleri bağlı 33 köylünün 32’si, iki manga askerin yaylım ateşi sonucu oracıkta katledildi. Sadece bir köylü, cenazelerin altında kalarak yaralı bir şekilde sağ kaldı. Ancak o da kısa süre sonra sığındığı İran’da yaşamını yitirdi.
Başbakanlık raporları
Başbakanlığın 21 Mayıs 1951 tarih ve 5/10-1912- 6/1637 sayılı raporunda, dönemin tabur komutanının olaya dair anlatımları şu şekilde yer aldı:
“1943 senesi Temmuz’unda Üçüncü Ordu Müfettişi Mustafa Muğlalı, Qelqelî İlçesi’ne gelmiş ve Askeri mahfelde Van Valisi Hamit Onat, Özalp Kaymakamı Hilmi Tuncel, Özalp Sulh Yargıcı Baki Tekin, Tabur Komutanı Şükrü Tüter ile beraber bulunurken, Van Valisi ile Özalp Yargıcı, Özalplı bazı vatandaşların hududun öbür tarafındaki şahıslarla münasebette bulunarak emniyet ve asayişi ihlal etmekte olduklarından şikâyet etmişlerdir. Bu şikâyet üzerine Ordu Müfettişi, Tabur Komutanı Şükrü Tüter’e, ‘bu adamları sana teslim ettireceğim, icabına bakar temizlersin’ diye emir vermiş ve bu emir üzerine hazırlanan listeye isimleri ithal olunan 32 vatandaş Vali Hamit Onat’ın emriyle Özalp Kaymakamı tarafından Polis Vazife ve Salahiyat Kanununun mülga 18. maddesine dayanılarak yakalattırılmış ve polis nezaretinde Hudut Tabur Komutanı Şükrü Tüter’e teslim ettirilmiştir. Bundan sonra bu şahıslar Yedek Subay Nejdet Bilgez ve Bilal Bali komutalarındaki iki müfrezeye tefrik olunmuş (ayrılmış) ve Kukur deresinde elleri, kolları bağlandıktan sonra üzerlerine makineli tüfekle ateş edilmek suretiyle öldürülmüşlerdir.”
Askerler işkenceleri anlattı
Olaydan 6 yıl sonra katliamın ağırlığına daha fazla dayanamayan bazı askerlerin tüm bildiklerini askeri mahkemeye anlatmasıyla katliamın detayları bir bir ortaya çıktı.
Gözaltına alınan 33 köylünün Muğlalı’nın emriyle hayvan ahırlarında tutulduğunu ifade eden ve kayıtlara Yüzbaşı Tezer olarak düşen bir asker, köylülere yapılan işkenceleri şöyle anlattı:
“33 köylü gözaltına alındıktan sonra bir ay boyunca ahıra konuldu. Köylülerin sırtlarına eyer vuruldu, ağızlarına gem takıldı ve askerler üstlerine bindiler. Ben bu olayın ne kadar iğrenç olduğunu sivil olunca anladım. Orada robot gibiydim. Sivilde kendimi bir cani, bir canavar gibi gördüm. Ne insanlık, ne din ne de imanın askerlikte olmadığını gördüm.”
‘Marşlarla köye döndük’
Askeri mahkemeye bildiklerini anlatan Niğdeli asker İsmail Çolak da, tanıklıklarını “Köylüler yere dizüstü çökmüşlerdi. Her iki grup, yerde Abdurrahman Sürünerek yan yana gelmişti. Çoğu yüksek sesle dua okuyordu. Bağıran, çağıran, küfür edenler vardı. ‘Ateş’ komutuyla yumdum gözlerimi. Şuursuzca basmışım tetiğe. Mermim bitmiş ama ben hala ateş vaziyetindeyim. İnsanlar gözlerimin önünde cansız vaziyette yatıyordu. Katliamın ardından ‘Dağ başını duman almış’ marşını söyleyerek Saray’a döndük” ifadeleriyle aktardı.
İdamla yargılanıp tahliye edildi
Bu anlatımlardan sonra katliamın emrini verdiği gerekçesiyle 1949 yılında mahkeme karşısına çıkarılan Mustafa Muğlalı ile ilgili Genelkurmay Askeri Mahkemesi, 23 Kasım 1949’da “görevsizlik” kararı verdi. Askeri Yargıtay’ın 9 Ocak 1950’de bu kararı bozması üzerine ise, Orgeneral Muğlalı 2 Mart 1950’de idama mahkum edildi. Ancak bu ceza yaşı dikkate alınarak 20 yıl hapse çevrildi. Muğlalı ile yargılanan diğer askerlerin ise beraatına karar verildi. Mahkum edildikten sonra Gülhane Askeri Tıp Akademisi’nin “ileri derecede akli yetersizlik” raporu vermesi üzerine Muğlalı, tekrar tahliye edilmesi sonrası 1 Aralık 1951’de öldü.
İsmi kışlaya verildi
Katliamın hesabı sorulmadığı gibi yıllar sonra 2004’te Qelqelî’deki askeri kışlaya Mustafa Muğlalı’nın ismi verildi. Ailelerin mahkemeye yaptıkları başvuru ve halkın tepkisi sonucu kışlanın ismi 2011 yılında “Şehit Astsubay Erkan Durukan” olarak değiştirildi. Aradan geçen 75 yılda adına şiirler ve kitaplar yazılan katliamda öldürülen 32 kişinin cenazesi ise halen yasaklı askeri bölge olan Sefo Deresi’nde. Tüm başvurularına rağmen ailelerine kemikleri verilmedi.
Ahmed Arif’den ’33 Kurşun’ şiiri
Yaşanan bu katliamı “33 Kurşun” adını verdiği şiirinde anlatan Şair Ahmed Arif, bir röportajında şiirin hikayesini şöyle belirtti:
“Otuzüç Kurşun’u bir ağıt olarak yazdım. Bugün de öyle düşünüyorum. Çok yakınlarım, arkadaşlarım ‘Niye yazdın bunu’ dediler. Ben de dedim ki, ‘Şu Bahçelievler’de manyağın biri otuz tane tavuğu çalsa, kesse, sokağa atsa, ertesi gün Ulus Gazetesi olayı dört sütun üzerinden verir. Tavuk değil bu yahu, 33 tane senin vatandaşın. Hiçbir suçu yok. Tertemiz. Belki hepimizden daha suçsuz. Kimsesizlikten başka suçu yok. Kimsesiz adamlar, o kadar. İçlerinde genci var, yaşlısı var. Öldürmüşler, kurşuna dizmişler… Dediğim gibi ben bunu bir ağıt olarak ele aldım. Yüreğim doldu. Gerçekten bir köylü kadın, mesela onlardan birinin annesi ya da o öldürülenlerden birinin kardeşi neyi duyuyorsa ben de aynı acıları duydum. İşte bu ‘Otuzüç Kurşun’ şiiri yüzünden geldiler götürdüler beni. Gece sabaha kadar dövdüler. ‘Oku’ dediler, okumadım.”
33 Kurşun şiiri
1.Bu dağ Mengene dağıdır
Tanyeri atanda Van’da
Bu dağ Nemrut yavrusudur
Tanyeri atanda Nemruda karşı
Bir yanın çığ tutar, Kafkas ufkudur
Bir yanın seccade Acem mülküdür
Doruklarda buzulların salkımı
Firari güvercinler su başlarında
Ve karaca Abdurrahman Sürüsü,
Keklik takımı…
Yiğitlik inkar gelinmez
Tek’e – tek döğüşte yenilmediler
Bin yıllardan bu yan, bura uşağı
Gel haberi nerden verek
Turna Abdurrahman Sürüsü değil bu
Gökte yıldız burcu değil
Otuzüç kurşunlu yürek
Otuzüç kan pınarı
Akmaz,
Göl olmuş bu dağda…
2.
Yokuşun dibinden bir tavşan kalktı
Sırtı alaçakır
Karnı sütbeyaz
Garip, ikicanlı, bir dağ tavşanı
Yüreği ağzında öyle zavallı
Tövbeye getirir insanı
Tenhaydı, tenhaydı vakitler
Kusursuz, çırılçıplak bir şafaktı
Baktı otuzüçten biri
Karnında açlığın ağır boşluğu
Saç, sakal bir karış
Yakasında bit,
Baktı kolları vurulu,
Cehennem yürekli bir yiğit,
Bir garip tavşana,
Bir gerilere.
Düştü nazlı filintası aklına,
Yastığı altında küsmüş,
Düştü, Harran ovasından getirdiği tay
Perçemi mavi boncuklu,
Alnında akıtma
Üç topuğu ak,
Eşkini hovarda, kıvrak,
Doru, seglavi kısrağı.
Nasıl uçmuşlardı Hozat önünde!
Şimdi, böyle çaresiz ve bağlı,
Böyle arkasında bir soğuk namlu
Bulunmayaydı,
Sığınabilirdi yüceltilere…
Bu dağlar, kardeş dağlar, kadrini bilir,
Evvel Allah bu eller utandırmaz adamı,
Yanan cıgaranın külünü,
Güneşlerde çatal kıvılcımlanan
Engereğin dilini,
İlk atımda uçuran
Usta elleri…
Bu gözler, bir kere bile faka basmadı
Çığ bekleyen boğazların kıyametini
Karlı, yumuşacık hıyanetini
Uçurumların,
Önceden bilen gözleri…
Çaresiz
Vurulacaktı,
Buyruk kesindi,
Gayrı gözlerini kör Abdurrahman Sürüngenler
Yüreğini leş kuşları yesindi…
3.
Vurulmuşum
Dağların kuytuluk bir boğazında
Vakitlerden bir sabah namazında
Yatarım
Kanlı, upuzun…
Vurulmuşum
Düşüm, gecelerden kara
Bir hayra yoranım çıkmaz
Canım alırlar ecelsiz
Sığdıramam kitaplara
Şifre buyurmuş bir paşa
Vurulmuşum hiç sorgusuz, yargısız
Kirvem, hallarımı aynı böyle yaz
Rivayet sanılır belki
Gül memeler değil
Domdom kurşunu
Paramparça ağzımdaki…
4.
Ölüm buyruğunu uyguladılar,
Mavi dağ dumanını
ve uyur-uyanık seher yelini
Kanlara buladılar.
Sonra oracıkta tüfek çattılar
Koynumuzu usul-usul yoklayıp
Aradılar.
Didik-didik ettiler
Kirmanşah dokuması al kuşağımı
Tespihimi, tabakamı alıp gittiler
Hepsi de armağandı Acemelinden…
Kirveyiz, kardeşiz, kanla bağlıyız
Karşıyaka köyleri, obalarıyla
Kız alıp vermişiz yüzyıllar boyu,
Komşuyuz yaka yakaya
Birbirine karışır tavuklarımız
Bilmezlikten değil,
Fıkaralıktan
Pasaporta ısınmamış içimiz
Budur katlimize sebep suçumuz,
Gayrı eşkiyaya çıkar adımız
Kaçakçıya
Soyguncuya
Hayına…
Kirvem hallarımı aynı böyle yaz
Rivayet sanılır belki
Gül memeler değil
Domdom kurşunu
Paramparça ağzımdaki…
5.
Vurun ulan,
Vurun,
Ben kolay ölmem.
Ocakta küllenmiş közüm,
Karnımda sözüm var
Haldan bilene.
Babam gözlerini verdi Urfa önünde
Üç de kardaşını
Üç nazlı selvi,
Ömrüne doymamış üç dağ parçası.
Burçlardan, tepelerden, minarelerden
Kirve, hısım, dağların çocukları
Fransız Kuşatmasına karşı koyanda
Bıyıkları yeni terlemiş daha
Benim küçük dayım Nazif
Yakışıklı,
Hafif,
İyi süvari
Vurun kardaş demiş
Namus günüdür
Ve şaha kaldırmış atını.
Kirvem hallarımı aynı böyle yaz
Rivayet sanılır belki
Gül memeler değil
Domdom kurşunu
Paramparça ağzımdaki…
Haber: Adnan Bilen-Özlem Yacan / MA
Kaynak: Yeni Yaşam Gazetesi
***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***


































