YÜKSEL ÇAYIROĞLU | YORUM
Türkiye’nin mevcut manzarasına göz gezdiren bir kişi pek çok şeyin ters gittiğini anlamakta güçlük çekmeyecektir. Sosyal, iktisadi ve siyasi hayatta yaşanan sorunların başlıca sorumluları hiç şüphesiz ülke idaresini elinde bulunduran siyasilerdir. Onların bu başarısızlıklarının altında ise büyük ölçüde zorbalıkları ve müstebit tavırları yatmaktadır.
Erdoğan’ın Kurduğu İstibdat Rejimi
Fethullah Gülen Hocaefendi’ye göre, AKP yönetiminin en büyük rahatsızlık verici yönlerinden biri demokratik yoldan sapılarak mutlak bir istibdat rejimi inşa edilmesidir. Bu durumun başlıca sebepleri şunlardır: Erdoğan’ın karakteri, uzun süre iktidarda kalması, etkili bir muhalefetin yokluğu, eleştiride bulunacak entelektüellerin eksikliği ve din istismarı yoluyla kitlelerin aldatılmasıdır.
Burada belirtmek gerekir ki Erdoğan bir diktatör olduğunu hiçbir zaman kabul etmediği gibi, hükümet yetkilileri de ülkede despotik uygulamaların varlığını ve istibdadın hüküm sürdüğünü her seferinde reddetmiştir. Ne var ki hiçbir diktatör, “Ben diktatörüm.” demez; hiçbir rejim de otoriter veya totaliter olduğunu kabul etmez. Söylemler incelendiğinde en koyu diktatörlüklerde bile demokrasi naraları atıldığı, hak ve özgürlüklerden bahsedildiği görülür. Dahası, rejimlerin zulüm ve zorbalıkları arttıkça hak, özgürlük ve refah söylemleri de artar. Birçok lider, demokratik bir görünüm altında tiranlık uygular.
Bu nedenle Hocaefendi şu sözleriyle söylemlerden ziyade eylemlere bakmak gerektiğini vurgular: “Siyaset sahasında günümüzün en büyük problemlerinden biri, siyasilerin ağızlarından çıkan sözlerle ortaya koydukları icraatların birbirinden çok farklı olmasıdır. Dünyanın pek çok ülkesinde liderler halklarına büyük vaatlerde bulunuyor; demokrasiyi, ifade hürriyetini, eşitliği dillerinden düşürmüyorlar. Fakat ne yazık ki pek çoğunun fiilleri, ağızlarından çıkanı yalanlıyor. Bir liderin demokrat, cumhuriyetçi, düşünce ve vicdan hürriyetine saygılı olup olmadığını sadece sözlerinde aramak çoğu zaman yanıltıcı olur. Ne kadar samimi ve doğru sözlü olduklarını anlamak için uygulamalarına bakmak gerekir.” (Gülen, Işık-Karanlık Devr-i Daimi, s. 138)
Uygulamalara bakıldığında, demokratikleşme yolunda ilerleyen bir ülkenin nasıl tek adam rejimine dönüştürüldüğü açıkça görülür. Hocaefendi mevcut tablonun doğru okunabilmesi için Kur’ân’daki Hz. Musa ile Firavun kıssasına atıfta bulunur. Firavun’un Hz. Musa ile diyaloğa girmesi, onu dinlemesi, durumu değerlendirmek için çevresindekilerle istişare etmesini örnek gösterdikten sonra, şu sözleriyle günümüz tiranlarının bu kadar insaflı ve hoşgörülü olmadıklarını vurgular: “Keşke Kur’ân’da portresi çizilen tiranlarla günümüzün tiranlarının detaylı bir karşılaştırması yapılabilse ve bunlar, söz ve icraatlarıyla mukayese edilebilselerdi! Muhtemelen geçmişte yaşamış tiranların bugünün tiranlarına göre bazı yönleri ile çok daha demokrat oldukları görülecekti… Peygamberler kendi fikirlerini ortaya koyduklarında, kavimlerini dine, imana, Allah’a çağırdıklarında hemen onların üzerlerine çullanıp tepelerine binmemiş, derdest edip onları hapse atmamışlar. Şöyle böyle onlara kendilerini ifade etme imkânı vermişler. İsterseniz günümüzde emretme, kanun koyma, kanunları uygulama mevkiini ihraz etmiş ve toplumlar üzerinde vesayet kurmuş tiranların karşısına çıkın ve kendinizi ifade etmeye çalışın, size ne kadar o imkânı tanıyacaklar gözlemleyin! Böylece günümüzdekilerle geçmiştekileri kıyaslama imkânı elde etmiş olursunuz. Kanaatimce geçmişin tiranlarının yapıp ettikleri, günümüzde dünyanın pek çok yerinde ortaya konan mezalim karşısında çok yumuşak kalır.” (Gülen, Işık-Karanlık Devr-i Daimi, s. 141)
Şimdi AKP’li yöneticilerin, özellikle de Erdoğan’ın Hocaefendi tarafından eleştiriye uğrayan bazı müstebit tavırlarını alt başlıklar hâlinde ele almaya çalışalım:
a) Alternatifleri Ortadan Kaldırması
Hiç şüphesiz tek adam olmanın birinci kuralı, bir taraftan güç devşirirken diğer taraftan tehdit oluşturan bütün alternatifleri ortadan kaldırmaktır. Ancak yalandan da olsa ülkede demokrasi olduğunu göstermek için silik ve sönük bir muhalefete izin verilir.
Erdoğan da bunu uygulamıştır. Zaman içinde bütün muhaliflerini ya satın alarak ya tehdit ederek ya da hakkından gelerek ortadan kaldırmıştır. Hocaefendi, örneğin tartışmalı bir helikopter kazasında hayatını kaybeden Muhsin Yazıcıoğlu’nun ölümü üzerine, “Bu alternatif yok etmedir.” yorumunu yapmıştır.
Hocaefendi’ye göre Erdoğan’ın çevresindeki kişilerin onun yanlış uygulamalarına ses çıkaramamalarının sebebi, bir açıklarının bulunmasıdır. O bu durumu şu ifadelerle dile getirmiştir: “Açığı bulunmayan babayiğit yok gibi. Hepsini bir yerden yakalamışlar. Parayla satın almadık kimse bırakmadılar.”
Hocaefendi, büyük makamlara gelmiş insanların üç beş kuruş dünyalık uğruna kendilerini satmalarını sert bir dille eleştirmiştir. Zira Erdoğan bütün diktatörlerin yaptığı gibi beraber yürüdüğü kişileri de genellikle rüşvet ve yolsuzluğa bulaştırmıştır. Veya onların başka zaaflarından istifade etmiştir. Kimini birkaç villaya satın almış kiminin makam zaafını değerlendirmiş kimini ise başka zaaflarından yakalamıştır. Neticede çevresinde hiçbir hatasına ses çıkaramayan bir kadro oluşturmuştur.
b) Vesayet Sistemi Kurması
Erdoğan, bir dikta rejimi kurabilmek için kendisini “halife” gibi lanse etmiş ve Türkiye’deki bütün dinî gurupları vesayeti altına almıştır. Hizmet hareketi gibi vesayetine girmeyi reddeden gruplara da savaş ilan etmiştir. Bunu yaparken, sanki Türkiye’de İslam fıkhına uygun bir hükümet varmış gibi “itaat, biat, isyan, bağy” gibi İslâmî argümanları kullanmayı da ihmal etmemiştir. AKP’nin mutlak itaat ve vesayet beklentisi, Hocaefendi tarafından asla tasvip görmemiştir.
Hocaefendi bir sohbetinde bu durumu şu sözleriyle tenkit etmiştir:
“Vesayet-i tâmme-i kâmile istiyorlar. Bila kayd u şart tebeiyyet arzuluyorlar. Suri iktidar güçlerini milleti vesayet altına almak için kullandılar. Kendilerinin dışındakilerin büyümesine hiç tahammülleri yok. Eğer ağaçlara söz geçirebilseler onların bile istedikleri yüksekliğe kadar büyümelerine müsaade ederlerdi. Bu marazi bir ruh halidir.”
c) Liyakatin Yerine Sadakati Koyması
Erdoğan’ın cemaate yönelttiği başlıca suçlamalardan biri kadrolaşmadır. Oysaki Türkiye devleti, AKP zamanında olduğu kadar kadrolaşmaya şahit olmamıştır. Ehliyet ve liyakat hiçbir dönemde bu kadar göz ardı edilmemiştir. Erdoğan bütün diktatörlerin yaptığı gibi devletin bütün kadrolarını kendine sadık memurlarla doldurmuştur. Bu amacına ulaşabilmek için 2016 yılında çıkardığı KHK’lar ile bir çok memuriyet alımına mülakat şartı (sözlü sınav) getirmiştir. Günümüzde AKP’li olmayan bir kişinin bir belediyede çaycı dahi olamayacağı bilinmektedir.
Hocaefendi bu konudaki eleştirisini şöyle dile getirmiştir: “Menfaat üzerine kurulan her sistem canavardır. Bugünküler de sistemlerini menfaat üzerine kurduklarından dolayı, her yeri biz tutalım, başkalarına hak tanımayalım, mülahazasına sahipler. Hayatın bütün birimlerinde tam bir vesayet sistemi kurdular.”
d) Kimseden Akıl Almaması
Hocaefendi, Erdoğan’ın kendisini yeterli gördüğünü, kimsenin sözünü dinlemediğini ve çevresinde bir mabeyn-i hümayun oluştuğunu, bu yüzden kendisine akıl verecek kimse kalmadığını ifade etmiştir. Bu durumu şu ifadesiyle dile getirmiştir:
“Bunlara bir şey diyemezsiniz. Derseniz ağzınızın bir tarafı eğilir! Eski padişahların yanında palyaçolar varmış. Bir takla atıp padişahı güldürdükten sonra ona diyeceğini dermiş. Acaba bunların yanında da böyle insanlar mı olsa?! Fakat onların haşmet ve azameti bunu kaldırmaz!”
Başka bir sohbetinde, makul tekliflerin ulaştırılabileceği bir merci kalmadığını şöyle ifade etmiştir: “Türkiye’de ve dünyada ciddi problemler var. Bunlarla ilgili akla gelen bazı çözümler oluyor. Ne var ki bunları anlatabileceğiniz akl-ı selim insanlar yok.”
Yine bir gün Türkiye’deki problemlere dair bazı çözümler üzerinde durduktan sonra sözlerini şöyle tamamlamıştır: “Keşke bir deli bu fikirleri onlara söylese. Akıllılar söyleyince itibar etmiyorlar!”
e) Kaba Güce Başvurması
Güç ve kuvveti elinde tutan tiranlar genellikle aklî çözümlere ve diplomasiye yeterince önem vermezler. Çünkü problemleri sahip oldukları güçle çözebileceğini düşünürler. Pazarlıkla, uzlaşmayla ve diplomasiyle vakit kaybetmek istemezler. Ne var ki onların çözdüklerini zannettikleri problemler daha sonra büyüyerek tekrar ortaya çıkar. AKP de aynı hataya düşmüştür. Mesela Doğu problemini kaba güçle bastırmaya çalışmış, kendisi için tehdit gördüğü cemaati de şiddet ve güç kullanarak bitirmeye azmetmiştir.
Hocaefendi, güç kullanımının komplikasyonlarına şu sözlerle dikkat çekmiştir: “Kaba kuvvete başvuranlar, sahip oldukları güce dayanarak insanları sağdan hizaya getirmeye çalışanlar şimdiye kadar hiçbir problemi halledememiş, aksine problemler fasit dairesi oluşturmuşlardır. Bu fasit daire içine girenler salim düşüncelerini kaybetmiş, insanlıklarını yitirmiş, peşi peşine gelen komplikasyonlara yol açmışlardır.” (https://herkul.org/kirik-testi/biricik-gayemiz-istikametinde-yola-devam/)
f) Güç Zehirlenmesine Maruz Kalması
Hocaefendi’nin eleştirdiği bir diğer husus, uzun süre bir makamda kalan kişilerin güç zehirlenmesine uğraması ve bu sürecin insanları tiranlığa götürmesidir. Erdoğan’ın mevcut gücü elde etmesi ve tek adam hâline gelmesi de uzun süre iktidarda kalmasıyla mümkün olmuştur. Hocaefendi bu noktada Amerika’daki başkanlık sistemine işaret etmiş, bir başkanın en fazla iki dönem başta kalabilmesinin ve sonrasında bir daha aynı göreve gelememesinin bu tür problemlerin önüne geçebileceğini ifade etmiştir.
İstibdadın zararlarını bizzat tecrübe edenler, Hocaefendi’nin şu tavsiyelerinin ne kadar yerinde olduğunu anlayacaktır: “İnsanlık, bütün tiranlarla mücadele etmelidir. Hem açıktan zorbalık yapan diktatörlerle hem tiranlığını evrensel insanî değerlerle kamufle eden münafık tiplerle hem de tiranlığın bile haysiyetini koruyamayacak kadar alçalan tiran bozmalarıyla… Zira daha huzurlu, daha müreffeh ve daha özgür bir dünya ancak yeryüzünden istibdat ve zorbalığın kökünün kazınmasıyla olacaktır.” (Gülen, Işık-Karanlık Devr-i Daimi, s. 143)
Yanlış Politikaları
Hocaefendi’nin eleştirileri bunlarla sınırlı değildir. O, bunlara ilaveten Erdoğan’ın ve AKP hükümetinin daha başka politika ve uygulamalarını da eleştirmiştir. Mesela Türkiye’nin çevreden tecrit edilerek giderek yalnızlaşması, siyasilerin Suriye ve Mısır politikaları, Güneydoğu sorununa yaklaşımları, nefret diliyle toplum bireylerini birbirinden ayrıştırmaları, siyaseti hamaset ve popülizm üzerine bina etmeleri, terör örgütlerini desteklemeleri, demokrasi ve adalet anlayışından uzaklaşmaları bunlardan bazılarıdır.
Hocaefendi, ülkeyi her alanda çöküşe sürükleyen politikacıların ciddi bir akıl tutulması yaşadıklarını, geleceğe yönelik sağlam bir ufuklarının ve ciddi bir planlarının olmadığını ifade etmiştir. Onları “yarını olmayan insanlar” olarak vasıflandırmıştır. AKP’nin ilk yıllarındaki başarılarını ise büyük ölçüde konjonktürün oluşturduğu ortamın doğru değerlendirilmesine bağlamıştır.
Kazanma Kuşağında Kaybettiler
Cenab-ı Hak AKP’ye 2002 seçimleriyle birlikte büyük bir fırsat verdi. %34 oy olarak iktidar oldular. İlk yıllardaki güzel icraatlarıyla toplumun büyük bir kesiminin desteğini arkalarına aldılar. Laik ve seküler kesimden bile AKP’ye destek veren çok sayıda insan oldu. Hem Batı dünyasının hem de Müslüman dünyanın sempatisini kazandılar. Şayet yönetim anlayışlarını başladıkları çizgide götürselerdi dünyalarını da ukbalarını da imar edebilirlerdi.
Ancak ülkenin veya Müslümanların menfaatlerini değil, kendi çıkarlarını ve saltanatlarını düşündüler. Millete hizmet etme bahanesiyle kendi kurdukları menfaat çarklarını çevirdiler. Sahip oldukları güç ve imkânları hak ve hakikat için kullanmadılar. Dünyaya saplanıp kaldılar. Lüks ve şatafata daldılar. Kapkara saraylar içinde ruh dünyalarını kararttılar. Makam ve mansıba takılıp kaldılar. Makyavelist ve pragmatist bir idare anlayışını benimsediler. Bu yüzden hedeflerine ulaştıracak her yolu mubah gördüler. Büyük yolsuzluklara bulaştılar. Ülkeleri için faydalı ve kalıcı hizmetler ortaya koyamadıkları gibi, bin bir emekle ortaya konmuş güzel işleri baltaladılar.
Sahip oldukları güce ulaşıncaya kadar cemaati kullandı, fırsat ellerine geçince de onu yok etmeye kalktılar. Bu yolda korkunç vahşetler, katmerli zulümler işlediler. İnsanların mallarına, canlarına ve ırzlarına musallat oldular. Ellerindeki imkânları Allah’ın nurunu parlatmak için değil, söndürmek için kullandılar. Hocaefendi’nin ifadesiyle bindikleri dalı kestiler. Farklı dünya görüşlerinden insanlarla ittifak kurmak zorunda kaldılar.
Neticede arkalarında büyük bir enkaz yığını bıraktılar. Binlerce aileyi dağıttı, ağlattılar. Milyonlarca insanın âh’ını ve bedduasını aldılar. Hocaefendi’nin tabiriyle bugün müdebdeb bir hayat yaşama pahasına kendilerini rezil ettiler, nesl-i atinin nazarında lanetle anılmayı hak ettiler. Kazanma kuşağında kayıp üstüne kayıplar yaşadılar. Hocaefendi onların gelecekte hasret ve nedametle inleyeceklerini, “keşke”lerle iki büklüm olacakları karanlık bir akıbete sürükleneceklerini ve acınacak bir hâle düşeceklerini ifade etmiştir. (Gülen, Fütüvvetin Nurlu Yolu, s. 238)
O, şimdiye kadar kazananların hep mazlum ve mağdurlar olduğunu, kaybedenlerin ise zalim ve zorbalar olduğunu belirtmiştir. Millete türlü türlü zulüm ve haksızlıklar yapan zalimler iç âlemleri gibi dünya ve ahiretlerini de kapkara hâle getirmiş, zindana çevirmişlerdir. Yaptıkları kötülüklerle, girdikleri yığın yığın kul haklarıyla ahiretlerini yıkmışlardır. (https://herkul.org/kirik-testi/yolda-dokulenler-ve-sarsilmadan-yuruyenler/)
Bu faslı da Hocaefendi’nin şu sözleriyle tamamlayalım: “Şu anda Türkiye’nin maruz kaldığı durum, haçlılar döneminde maruz kaldığının çok üzerindedir. Yazık ettiler ülkeye. Osmanlı yadigârı bir ülkeyi bütün tarihî değerleriyle enkaza çevirdiler. Ülkenin bu hâlini düşündükçe içim yanıyor, çok ağırıma gidiyor. Ahirette bunlardan bütün Sünnî dünya davacı olacaktır; Raşid Halifeler bile davacı olacaktır.”
Bitirirken
Fethullah Gülen Hocaefendi yaşanan onca felakete rağmen hiçbir zaman ümidini kaybetmemiş ve her daim sevenlerine de ümit aşılamıştır. Sürekli yarınlara işaret etmiş, bu kasvetli hava dağıldığında mağdur ve mazlumların kazançlı çıkacağını; zalim ve zorbaların ise ceste ceste sukut edeceklerini ifade etmiştir. Hocaefendi’ye göre Erdoğan ve şürekası yaptıkları zulüm ve kötülüklerle kendi kuyularını kazmış, kendi bindikleri dalı kesmişlerdir. Kur’an’ın, “Kötü tuzak, sahibinin başına dolanır.” (Fâtır sûresi, 35/43) âyeti onlar hakkında da hükmünü icra edecek ve çözüleceklerdir. Ancak o, çözülüşün birden olmayacağını, kurulmuş bir sistemin birden dağılmayacağını da hatırlatmıştır. Onun zalim ve mazlumların akıbetlerine dair bazı ifadeleri şöyledir: “Ömrünüz vefa ederse göreceksiniz: Günümüzde yaşanan muvakkat husuf da sona erecek, ay yeniden dolunay hâlinde tulû edecektir; hem de hâlesiyle birlikte. Bugünün karanlık ruhları da Allah’ın nurunu söndüremedikleri için fiyasko üstüne fiyasko yaşayacak, inkisarlar içinde kıvranıp kalacaklardır.” (https://herkul.org/kirik-testi/bir-sema-ki-mevla-yaka-uflemekle-sonmez/)
“Her şeyin bir vakt-i merhunu, yani bir miadı vardır. Vakti gelince Cenab-ı Hak öyle lütuflarda bulunur, sizi öyle sevindirir, içinize öyle inşirah salar ki, “Demek ki çekilen çileler bunun içinmiş. Allah bir dönemde muvakkaten ağlatmış ama nihayetinde güldürmek içinmiş. Bunca lütfa mazhar olmak çekilen her şeye değermiş.” dersiniz. Size bunları dedirten Cenab-ı Mevlâ, yapmadık zulüm bırakmayan zalimlerin de ellerini, kollarını, kanatlarını kırar, onları felç eder.” (https://herkul.org/kirik-testi/dert-cok-derman-da-cok/)
“Şunu unutmamak gerekir ki kuvvet haktadır, bugün olmasa da o mutlaka bir gün üstün gelecektir. Birilerinin başına basa basa, birilerini eze eze yükselmeye çalışanlar bugün olmasa da günün birinde mutlaka müstehaklarını bulacaklardır. Hayatlarını zevk ü safa içinde geçirebilme adına başkalarının hayatlarını zindana çevirenler, akıbetlerinden ne kadar endişe etseler azdır. Bu dünyada zindanlara tıktıkları insanlara bedel ebedî bir zindan kendilerini bekliyor!” (https://herkul.org/kirik-testi/her-turlu-zulme-ragmen-degismeyen-durusumuz/)
Hocaefendi’nin bu sözlerini bir kehanet olarak görmek doğru değildir. Bilakis o, bu tespitlerini bir taraftan Allah’ın Hak ismine, adaletine ve kâinatta işleyen ilâhî yasalarına, diğer yandan da tarihî tecrübelere ve sosyal bilimlerin verilerine dayandırmıştır. Zira şimdiye kadar zulümle âbâd olan görülmemiştir. Küfür devam etse de zulüm devam etmemiştir. Allah, imhâl etmiş (mühlet verir) ama asla ihmal etmemiştir.
Sözlerimizi Hocaefendi’nin şu duasıyla bitirelim: “Dileriz ki zalimler belalarını bulmadan Cenab-ı Hak onları da hakikî İslâmiyet’e ve insanlığa uyarsın. Onların da gözlerini açsın, hak ve hakikati onlara göstersin ve sırat-ı müstakime hidayet buyursun. Görüş ve fetvalarıyla, söz ve yazılarıyla onlara destek verenlere akıl, fikir ve izan nasip eylesin! Bunca mezalim karşısında dilsiz şeytan olmayı tercih eden yığınların gözlerini açsın ve kalblerini hak ve adalet duygusuna uyarsın!” (Gülen, Fütüvvetin Nurlu Yolu, s. 213)
Kaynak: Tr724
***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***





































