AHMET KURUCAN | YORUM
Bu aralar ‘Hatırdan Satıra 3’ üzerinde çalışıyorum. Amerika yıllarına ait hatıralar… Kimi zaman hüzünlendiren, kimi zaman tebessüm ettiren ama hemen hepsi bir dönemin ruhunu yansıtan hatıralar. O günlerin içinden bugünlere yürürken bazı ayrıntılar var ki aradan yıllar geçmesine rağmen zihnimde canlılığını koruyor.
İşte bunlardan biri de Hocaefendi’nin “Âyine” adını verdiği elektronik çerçeve…
Kitapta o süreci daha geniş anlattım; nasıl gündeme geldiğini, nasıl geliştirildiğini ve hangi düşüncelerle şekillendiğini… Fakat bu yazıda işin teknik tarafını değil, ismini merkeze almak istiyorum. Çünkü bazen bir isim, uzun uzun yapılan izahlardan daha fazla şey anlatır insana.
Doğrusu, ilk duyduğumda ben de üzerinde fazla durmamıştım. Elektronik bir çerçeveydi neticede. İçinde ayetler, hadisler, hikmetli sözler, şiirler ve kelâm-ı kibarlar akıp gidiyordu. İnsan bakıyor, okuyor ve düşünüyordu. Fakat yıllar sonra dönüp, “Niçin Âyine?” diye sorduğumda bunun sıradan bir isimlendirme olmadığını daha iyi fark ettim.
Çünkü ekran başka bir şeydir, ayna başka.
Ekran insanı dışarıya taşır. Başkalarının hayatlarına, gündemin hengâmesine, görüntü ve bilgi kalabalığına götürür. Elbette bazen orada gördüğümüz veya dinlediğimiz şeylerle empati kurar, onlarla özdeşleşir ve bir anlam dünyasına ulaşırız. Fakat çoğu zaman böyle olmaz; özellikle de eğlence sektörünün ürettiği içeriklerde.
Ayna ise farklıdır. İnsan aynaya baktığında başkalarını değil, kendisini görür. Çünkü ayna insanı kendisine döndürür.
Tasavvuf geleneğinde “âyine” önemli bir metafordur. Bu konuda iddialı değilim ama okumalarım bana bunu söylüyor. Kalbin bir ayna olduğu söylenir mesela.
“Mü’min mü’minin aynasıdır!” denir. Kâinatın esmâ-i ilâhiyeye ayna olduğu ifade edilir. İnsan da Cenâb-ı Hakk’ın isim ve sıfatlarını aksettiren bir ayna olarak görülür. İşte bu açıdan bakınca, ayetlerin, hadislerin ve hikmetli sözlerin aktığı bu elektronik çerçeveye “Âyine” adının verilmesi bana son derece manidar geliyor. Sanırım Hocaefendi de, insanı kendi içine döndürmesi, muhasebe ve murakabeye sevk etmesi itibarıyla ona bu ismi vermişti.
Şahsî tecrübemden bir örnek vereyim. Karşıma bir ayet çıkıyor; günlerdir içimde taşıdığım bir sıkıntıya cevap veriyor. Bir hadis okuyorum; unuttuğum veya ihmal ettiğim bir hakikati hatırlatıyor. Bir mısra yahut bir beyit görüyorum; kalbimdeki bir yaraya dokunuyor. Aradan birkaç gün geçiyor, aynı sözlerle yeniden karşılaşıyorum. Bu defa çok farklı mesajlar alıyorum onlardan.
Nasıl oluyor bu?
Sözler aynı olduğu halde mesajlar neden farklılaşıyor? Çünkü değişen söz değil, insanın kendisi. Değişen benim. Ruh hâlim, zihnî dünyam, yaşadığım hadiseler ve taşıdığım duygular farklılaşıyor. Aynı hakikatler, farklı zamanlarda farklı pencereler açıyor bana. Tıpkı aynanın ışığa göre farklı akisler vermesi gibi.
‘Ayna’ metaforu üzerinden meseleye bir de başka açıdan bakalım: Kirli ayna.
Ayna kirlenirse göstermez. Mesele bu kadar basittir. Eğer kalp bir aynaysa, kirlenmiş ve paslanmış bir kalp de hakikati doğru yansıtamaz. Böyle bir kalbi taşıyan insan hakikati görmekte zorlanır. Dolayısıyla bir hakikati göremiyorsa mesele hakikatin yokluğu değil, kalbin paslanmış olmasıdır.
İşte bu açıdan ekranda akıp duran ayetler, hadisler ve hikmetli sözler insanın iç dünyasını silkeleyen bir vazife görüyor. Her bakışta insan kendine dönüyor ve şu soruları soruyor: “Ben neredeyim? Neyin peşindeyim? Ne kadar dağıldım? Ne kadar kendim olarak kaldım?”
Burada Hocaefendi’nin teknolojiye yaklaşımını da göz ardı etmemek gerekir. 1970’li ve 1980’li yıllarda, “Hoparlörden ezan okumak caiz midir?”, “İmamın sesi mikrofonla ulaşıyorsa namaz sahih olur mu?” gibi tartışmaların yapıldığı bir dönemin hocasıydı o. Fakat hiçbir zaman bu tür tartışmaların içine hapsolmadı. Teknolojiyi kategorik olarak reddetmedi. Aksine, onu din ve insanlık adına en faydalı şekilde kullanmanın yollarını araştırdı. Teknolojiye yaklaşımı yasaklayıcı değil, dönüştürücüydü.
Belki de “Âyine” bunun küçük ama anlamlı örneklerinden biriydi. Çünkü o elektronik çerçeve, ekran olmasına rağmen insanı dışarıya değil içeriye çağırıyordu.
Ekrandan âyineye geçebilenlere ne mutlu…
Kaynak: Tr724
***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***





































