PROF. M. EFE ÇAMAN | YORUM
Daha önceki yazılarımda Türkiye’nin Doğu Akdeniz ve Ege Denizi’ndeki yaklaşımlarını detaylıca ele almıştım. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın son günlerde Tayfun füzeleriyle ilgili, “Tayfun diyorsun, Yunan ürküyor, Atina’yı vurur diyor. Vuracak tabii!” şeklindeki tehditkâr ve provokatif açıklamaları, meselenin artık sadece basit retorik seviyede kalmadığını açıkça gösteriyor. Erdoğan bu tür sert çıkışları özellikle iç politikada zorlandığı dönemlerde yapıyor.
Ekonomik sıkıntılar, işsizlik, yolsuzluk tartışmaları ve geçim derdi gibi konulardan toplumun dikkatini dağıtmak, dışarıda yapay bir kriz yaratarak milliyetçi duyguları harekete geçirip kendi iktidarını konsolide etmek istiyor.
Bu, klasik güvenlikçi popülizmden başka bir şey değil.
Türkiye’de yönetime etki eden Avrasyacı derin devlet unsurları, özellikle donanmadaki belirli askerî çevreler, Erdoğan yönetimine “Mavi Vatan” diye bilinen yayılmacı doktrini dayatmış durumda. Bu anlayış, Lausanne Antlaşması’nın temel hükümlerini açıkça dinamitliyor. Doğu Perinçek’in yakın zamanda dile getirdiği “Bu iş hukukla, müzakereyle değil, savaşla çözülür.” sözleri, rejimin derinlerinden gelen ritmin savaş tamtamları olduğunu gösteriyor.
Ege Denizi’ndeki gerçekler oldukça net. Gökçeada, Bozcaada ve Anadolu kıyı şeridine üç deniz milinden daha yakın bazı ada, adacık ve kayalıklar dışında, Ege’deki bütün ada, adacık ve kayalıklar uluslararası antlaşmalar gereği Yunanistan’a aittir. Bu gerçek 1923 Lausanne Antlaşması’yla kesin olarak tescillenmiştir. On İki Ada ise İtalya’dan İkinci Dünya Savaşı sonrasında Paris Barış Konferansı’yla Yunanistan’a geçmiş ve Türkiye o dönemde bu karara hiçbir itirazda bulunmamıştır.
Adaların da anakaralar gibi kıta sahanlığı, karasuları ve münhasır ekonomik bölge hakları bulunmaktadır. Bu kural, 1982 Birleşmiş Milletler Deniz Hukuku Sözleşmesi’nde açıkça yer alıyor. Türkiye bu sözleşmeyi imzalamamış olsa da bu, artık yerleşik bir uluslararası hukuk kuralı hâline gelmiş durumda. “Ege kocaman bir deniz, iki eşit parçaya bölelim.” tarzındaki basit ve gerçeklerden kopuk yaklaşım, devletlerarası ilişkilerde asla ciddiye alınamaz.
Devletlerin egemenlik hakları ve sınırları, uluslararası hukukun en temel ve hassas konularından biridir.
Türkiye’nin sürekli gündeme getirdiği konulardan biri de Yunanistan’ın Ege adalarını silahlandırmasıdır. Ancak bu silahlandırma süreci, Türkiye’nin NATO komutası dışında tuttuğu Ege Ordusu’nu kurmasından ve özellikle 1974 Kıbrıs Barış Harekâtı’ndan sonra hız kazanmıştır. Yunanistan, Türkiye’nin Kıbrıs’ta statükoyu tek taraflı bozması, garantörlük hakkını aşarak adanın yaklaşık yüzde kırkını hâlen işgal altında tutması üzerine kendi topraklarını savunma gereği duymuştur. Bu durum, uluslararası ilişkilerde klasik bir aksiyon-reaksiyon ilişkisidir. Türkiye 1974’te garantör devlet sıfatıyla müdahale etmiş, fakat Londra ve Zürih Antlaşmaları’nın kendisine verdiği yetkiyi aşarak kalıcı işgal konumuna düşmüştür. Annan Planı döneminde bu gerçeği zımnen kabul ettiği hâlde bugün aynı mantığı Ege’de uygulamaya kalkması büyük bir çelişkidir.
“Mavi Vatan” tezi ise bu irrasyonel yaklaşımın en uç noktasıdır. Ege’nin orta hattından bir çizgi çekip doğusunu “Türk denizi” ilan etmek, yüzlerce Yunan adasının kıta sahanlığı ve münhasır ekonomik bölge haklarını yok saymak anlamına gelmektedir. Aynı mantıkla Meis Adası’na Yunan Cumhurbaşkanı’nın ziyaretini provokasyon olarak nitelemek akıl dışı bir tutumdur. Bir ülkenin kendi egemenlik alanındaki toprağına ziyaret yapması provokasyon olarak görülemez.
Bu yayılmacı ruh hâli sadece Ege ve Doğu Akdeniz’le sınırlı kalmıyor. Suriye, Libya ve Irak’ta da benzer irredentist söylemler ve eylemler açıkça görülüyor. Toplumda Lausanne Antlaşması’nın Türkiye’ye büyük haksızlık yaptığı algısı bilinçli şekilde pompalanıyor. Bu ruh hâli, Versailles Antlaşması sonrası Almanya’nın revizyonist ve saldırgan psikolojisini fazlasıyla hatırlatıyor. O dönemde Alman toplumu da “Vatanımızın parçası olan topraklar elimizden alındı.” algısıyla hareket ediyordu ve bu yaklaşım dünya tarihini değiştirecek bir felakete yol açmıştı.
Bugün ana muhalefet dâhil neredeyse tüm siyasi partiler bu Mavi Vatan söylemine sarılmış durumda. Bu durum, Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran iradenin gerçekçi ve hukuk temelli dış politikasıyla tamamen çelişiyor. Atatürk dönemi Türkiye’si, Musul ve Kerkük konusunda, Hatay meselesinde ve Ege adaları konusunda hep uluslararası hukuk zemininde hareket etmiş, askerî güç kullanma yoluna gitmemiştir. Bugün ise Lausanne Antlaşması kendisine dar geliyor algısı hâkim. Hâlbuki Lausanne, Sèvres Antlaşması’nı çöpe atan ve Türkiye’nin varlığını güvence altına alan metindir. Lausanne olmazsa Sèvres yeniden tartışmaya açılır ki bu, Türkiye’nin kendi ayağına sıkması anlamına gelir.
Erdoğan’ın “Atina’yı vururuz.” tarzındaki açıklamaları bu tehlikeli maceranın geldiği son noktadır. Komşu bir ülkenin başkentine füze tehdidi savurmak ne vatanseverliktir ne de rasyonel bir dış politikadır. Bu söylem esas olarak içeride yaşanan derin ekonomik ve siyasi sorunları örtbas etmek, milliyetçi dalgayı yükselterek toplumu kendi etrafında konsolide etmek ve bir dönem daha iktidarda kalmak amacıyla kullanılmaktadır. Amaç gayet açık. Bir dönem daha cumhurbaşkanı olabilmek, anayasa değişiklikleri yelkenini güvenlikçi siyaset rüzgârıyla doldurmak ve otoriterliği perçinlemek!
Türkiye’nin ileri sürdüğü tezler uluslararası hukuk bakımından zayıf, ahlaken sorunlu ve stratejik olarak son derece tehlikelidir. Umarım Ankara’daki bu maceracı ve ikinci sınıf Enver Paşa zihniyetine sahip çevreler ülkeyi geri dönüşü olmayan bir felakete sürüklemez. Çünkü tarih bize gösteriyor ki böyle irrasyonel ve yayılmacı maceraların bedeli genellikle çok ağır ödeniyor. Enver Paşa ve maceracılığı Osmanlı İmparatorluğu’nu ortadan kaldırdı. Ama Enver ve arkadaşları maceracı olsa da şahsi menfaat beklentileriyle hareket etmedi. Oysa Erdoğan tümüyle şahsi menfaatlerini önceleyerek hareket ediyor. Türkiye onun umurunda bile değil. Bu bakımdan tehlike çok daha büyük! Bu bağlamda Neo-İttihatçı Avrasyacı yapıyı araçsallaştırarak aslında Erdoğan onları kullanıyor.
Türkiye’nin karşı karşıya kaldığı en büyük güvenlik tehdidi Erdoğan ve güç paydaşlarıdır. İktidarları bir zafiyet değil, beka ve varoluş sorunu olduğu kadar bölgesel ve küresel bir istikrarsızlık odağıdır.
Kaynak: Tr724
***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***




































