PROF. DR. M. EFE ÇAMAN | YORUM
Ankara Bölge Adliye Mahkemesi 36. Hukuk Dairesi’nin 21 Mayıs 2026’da verdiği karar, Türk siyaset tarihine “yargı eliyle lider değişimi” olarak geçecek. CHP’nin 2023 kurultayını yok sayan mahkeme, Özgür Özel ve yönetimini görevden alarak Kemal Kılıçdaroğlu’nu ve eski yönetimini yeniden başa getirdi. Bu karar, basit bir parti içi hukuki uyuşmazlık değil. Rejimin, kendisine muhalefet etmeyen ama yine de bir nebze sorun yaratabilecek bir figürü daha az sorunlu bir figürle değiştirdiği operasyonel bir hamle.
Aslında hem Kılıçdaroğlu hem de Özel, CHP’yi “rejimin muhalefeti” olmaya razı eden bir siyaset anlayışını sürdürdü. İkisi arasındaki temel fark, Erdoğan’ın kendi iktidarına hangisinin daha az tehdit oluşturduğunu, hangisinin daha kolay yönetilebilir olduğunu düşünmesiydi. Görünen o ki, rejim bu hesapta Kılıçdaroğlu’nu daha uygun buldu ve mahkeme üzerinden onu geri getirdi.
CHP’nin rejime karşı gerçek bir muhalefet olmayı hiçbir zaman seçmediğini anlamak için 15 Temmuz sonrası Yenikapı mitinglerine bakmak yeterli. Parti, o günden itibaren Erdoğan’ın “FETÖ terör örgütü” ve “15 Temmuz demokrasi zaferi” söylemini neredeyse sorgusuz sualsiz benimsedi. Rejimin ana diskurunu içselleştirdi. Bu çizgi Kılıçdaroğlu döneminde de, Özel döneminde de değişmedi.
KHK meselesi bu teslimiyetin en net göstergelerinden biri. Hem Kılıçdaroğlu hem Özel döneminde CHP’nin söylemi şuydu: “Hakkında beraat alanların, takipsizlik kararı verilenlerin haklarını savunacağız.”
Bu söylem başlı başına bir çelişki barındırıyor. Çünkü KHK’larla ihraç edilenlerin büyük çoğunluğunun mahkemeyle hiçbir ilişkisi yoktu. Mahkeme süreci olanların ise beraat aldığı yer, tam da rejimin kontrolündeki yargı organlarıydı. Aynı yargı, Ekrem İmamoğlu’nu ya da diğer muhalifleri yargılarken “Erdoğan’ın mahkemesi” deniyor ama KHK’lılar konusunda aynı mahkemelerin kararları meşru kabul ediliyor. Bu tutarsızlık, CHP’nin rejimin temel paradigmalarını sorgulamadığını, sadece rejimin izin verdiği sınırlar içinde hareket ettiğini açıkça gösteriyor.
Özgür Özel’in genel başkanlığı döneminde de bu yaklaşım büyük oranda devam etti. Erdoğan’ın yeniden cumhurbaşkanı seçilmesine kapı aralayan açıklamalar, Saraçhane’de başlayan protestoları mitinge çevirerek sönümlendirme girişimleri, rejimle gerilimi belirli bir çizginin ötesine taşımamaya özen gösteren bir profil çiziyordu. Yani Özel de rejimin muhalefeti olmaya rıza göstermiş bir liderdi. Ancak görünen o ki Erdoğan açısından Kılıçdaroğlu, bu rolü daha sorunsuz yerine getirebilecek bir isim olarak değerlendirildi.
Bu kararın en kritik sonucu, CHP içindeki güç mücadelesinin rejimin elini güçlendirmiş olması. Parti tabanında ve örgütlerde ciddi bir bölünme yaşanıyor. Bir taraf Özel’e, diğer taraf Kılıçdaroğlu’na destek veriyor. Bu iç çatışma, CHP’nin enerjisini kendi içinde tüketmesine yol açıyor. Rejim ise tam da bunu istiyor. Muhalefetin birbirini yemesi, iktidarın en büyük güvencesi haline geliyor.
Bu gelişmeyle birlikte Türkiye’deki rejim niteliği açısından da önemli bir eşik aşıldı. Uzun süredir “rekabetçi otoriterlik” olarak tanımlanan sistem, artık bu tanımın bile dışına çıktı. Rusya, Belarus ve Azerbaycan gibi ülkelerin seviyesine yaklaştı. Seçimler hâlâ yapılıyor ama muhalefetin gerçek anlamda rekabet etme şansı fiilen ortadan kaldırılıyor. Yargı, medya, ekonomi, güvenlik bürokrasisi tamamen iktidarın kontrolünde. Muhalefet partisi ise kendi içinde boğuşmakla meşgul.
Rejim bu hamleyle hem iç konsolidasyonunu artırdı hem de “hukuk işliyor” algısı yaratmayı başardı. Oysa derinlerin deyimiyle “siyasetin köpeği” haline getirilen hukukun, Erdoğan’ın sopası olduğunu aklı başında olan herkes gayet iyi biliyor. Ortada açıkça hukuksal değil, bilakis bariz siyasi bir karar var. Amaç, kendisine sorun yaratma potansiyeli olan her türlü muhalif dinamiği kontrol altında tutmak. CHP’nin başındaki bu değişim, tam da bu stratejinin bir parçası.
Sonuç olarak, Türkiye’de muhalefetin asıl sorunu liderlerin kim olduğu değil. Sorun, rejimin belirlediği sınırların dışına çıkmamayı, onun retoriğini sorgulamamayı, sistemin bir parçası olmayı kabullenmiş bir siyasi anlayışın hâkim olması. Kılıçdaroğlu’yla Özel arasındaki değişim, bu yapısal teslimiyetin yeni bir versiyonu sadece. Rejim, kendisine en az sorun çıkaracak muhalefet profilini mahkeme eliyle yeniden şekillendirdi.
Bu tablo, Türkiye’nin demokratik kırıntılarının da hızla tükendiğini gösteriyor. Artık rekabetçi otoriterlik bile değil, düpedüz otoriter bir sistemle karşı karşıyayız. Muhalefetin gerçek bir alternatif olabilmesi için önce rejimin temel paradigmalarını sorgulaması, kendi içindeki bu teslimiyetçi çizgiyi aşması gerekiyor. Zaten seçimlerin yapıldığı ama gerçek bir tercihin olmadığı bir sistem vardı, şimdi bu fiili otoriter tek parti hâkimiyetine dönüştürüldü. Türkiye turu tamamlayıp 1923 kuruluş ayarlarında bir rejim haline geldi. Erdoğan hukuk devleti ve liberal demokrasi yolculuğunu tıpkı paralar konusunda olduğu gibi topyekûn sıfırladı.
Bu karar, aynı zamanda sözde muhalefet için bir turnusol kâğıdı oldu. Eğer CHP bu iç çatışmayı aşamaz, rejimin çizdiği sınırların dışına çıkamazsa, zaten işlevini yitirmiş bir yapı haline gelecek. Zaten sosyal demokratikleşmeyi demokrat olamadıkları için başaramıyorlardı. Şimdi müstakil bir siyasal parti olmayı da başaramamak seviyesine gerilediler.
Cumhuriyetin kurucusu bir parti için sanırım bu durum ilkinden de daha trajik bir olay. Rejimin istediği de tam olarak bu işlevsizleştirilmiş vitrinsel rejim içi sözde muhalefet. Erdoğan’ın ve güç paydaşı derin odakların işi bu “muhalefetle” çok daha kolay.
Kaynak: Tr724
***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***





































