Kürt ve Türk halkının birlikteliğini sağlaması halinde bölgede lokomotif güç olabileceklerinin altını çizen Gürkan Çakıroğlu, ‘Bugün Abdullah Öcalan, ‘bölücü’ dedikleri Abdullah Öcalan Türkiye’nin birlik ve beraberliğine dair en büyük tutkal oldu’ dedi
Amed’de düzenlenen Toplumsal Barış ve Özgürlük Forumu kapsamında 5 gün boyunca birçok atölye, panel, etkinlik düzenlendi. Düzenlenen atölyelerde barışın nasıl toplumsallaşması gerektiği, bu kapsamda göçün, anadilin, gazeteciliğin, siyasetin ve Ortadoğu’daki gelişmelerin etkileri tartışıldı.
Forum kapsamında Amed’e gelen, ülkücü kimliğiyle tanınan ve son dönemlerde Kürt meselesinde farklı çıkışlarla gündeme gelen yazar ve avukat Gürkan Çakıroğlu, sorularımızı yanıtladı.
- Kürt meselesinde tıkanmanın tartışıldığı bir dönemde “Toplumsal Barış ve Özgürlük Forumu” gerçekleştirilmesini nasıl değerlendiriyorsunuz?
Diyaloğun olabildiğince azaldığı, diyalogsuzluktan çıkış döneminde gerçekleşiyor. Bu anlamda da diyalog pratiğini unuttu Türkiye. Sorunun varlığını konuşabilme ve tartışabilme meziyetimizi biz bayağı bir kaybettik. Bu pratiği kaybettik. Ve bunun aslında toplumsal olarak da yarattığı çok ciddi bir gerilim de vardı. Bu ve bu tarz programları erilimin azaltılması, insanların birbirini anlaması adına yani çok önemli buluyorum. Bunların sayısının artması gerektiğini düşünüyorum. Çünkü diyalog ne kadar artarsa, insanlar birbirlerini ne kadar tanırlarsa, birbirlerinin iyi niyetini ne kadar görürlerse -çünkü ben hani kötü niyetli bir süreç görmüyorum veyahut da kesimlerin meselelere bakışında evet belli başlı zümreler var kötü niyetli olan- toplumun ekseriyetinin belki yüzde 90 belki yüzde 95’inin bu meseleye yapıcı bir bakış açısıyla yaklaştığını görüyorum ve düşünüyorum.
- Toplumun yüzde 90’ının yapıcı bakışı açısı olduğunu söylediniz ancak bir güven sorunu yok mu?
Evet, hissediyorum. Burada (Amed’i kastediyor) mesela insanların samimiyete dair endişeleri var. Mesela, Erdoğan’a dair çok daha ciddi bir temkinli olma hâli gördüm. Bahçeli’ye çok ciddi bir güven olduğunu gördüm. Bu beni, hakikaten çok şaşırttı. Yani Bahçeli’ye çok ciddi bir güven var. Ama Erdoğan’a karşı çok ciddi anlamda temkinliler…Bu aslında Erdoğan’ın üzerine uzunca düşünmesi gereken bir şey. Hani 2005’ti sanırım o Diyarbakır konuşması, 2005’ten 2025’lere, 20 yılda kaybettiği ivmeyi bence onun için üzerine fazlasıyla düşünmesi gereken bir şey. İşte bazı başı bozuk başdanışmanlarına dahi müdahale etmemesi -çünkü sonuçta kendisinin zümresi bunlar- bu sürecin içerisinde en ufak bir meseleye dair rijit çıkışlara, kırıcı çıkışlara müdahale etmemesi bence onun siyaseten ne kadar zayıfladığını gösteren bir unsur.
- Sizce Bahçeli’ye güvenin artmasının nedeni ne?
Türkiye’nin en yakıcı, en temel sorunu bence Kürt meselesi değil. Hukuk devletinin yokluğu ama hukuk devletinin yokluğunun en büyük yansıması Kürt meselesidir. Bu kadar yakıcı bir soruna bu meselenin en keskin kanatlarından birisinin Milliyetçi Hareket Partisi’nin, Ülkücü Hareket’in genel başkanı olarak (Devlet Bahçeli) bu kadar net ve bu kadar tepeden bir giriş yapması ve geçen zaman içerisinde bunu devam ettirmesi, her geçen hafta, her geçen ay bunu tahkim etmesi, bir sonraki adımı atmada tereddüt göstermemesi halkın ona olan inancını artırmış. Bugün Diyarbakır’da Devlet Bahçeli, Recep Tayyip Erdoğan’dan çok çok daha popüler.
- Bunu gözlemlediniz yani?
Tabii ki.
- Kürt meselesinin hukuk eksikliğinden kaynaklandığını dile getirdiniz. Ancak sadece bunun üzerinden bir tanımlama yeterli midir?
Hukuku neye göre tanımladığımıza bakmamız lazım. Hukuk, yasalar değildir. Yargı sistemi değildir. Adalet değildir. Hukuk bunların çok üzerinde bir kavramdır. En rafine haliyle hukuk toplumsal sözleşmedir. Mutabakattır. Hukuk devleti budur. Ve toplumsal sözleşme dediğimiz unsur, kavram, kaide toplumun her kesiminin bir anayasa üzerinde mutabakata varmasıdır. Türkiye’de 24, 61 ve 82 anayasaları, toplumsal sözleşmeler değil, siyasal sözleşmelerdir. Toplumun ekseriyetinin dışarıda kaldığı sözleşmelerdir. Bunlar tek taraflı ama biz eğer toplumsal sözleşmeyi imzalayabilsek zaten Kürtler de onun içerisinde olacağı için Kürt meselesi ortadan kalkacak. Başka şeyleri biz konuşacağız. Ama o yüzden diyorum hani hukuk yokluğu Kürt meselesinin de temeli ve hukuk diyorum, yasalar değil. Bakın yasalar kötü olabilir. Yargı sistemi bozulabilir. Adalet bahşedilebilir. Ama hukuk kötü olamaz, bozulamaz, bahşedilemez. Çok başka bir kavram. En rafine haliyle toplumsal sözleşmedir. Ve barış deyip, duruyoruz. Barışta en rafine haliyle hukuktur. Hukuk olmadan barış olmaz.
- Kürt meselesinde çözüme dair çatışmanın bir tarafı olan Kürt Hareketi birçok adım attı. Ancak beklenen yasal düzenlemelerin hala ne zaman çıkacağı belli değil. Bu noktada bu yasal düzenlemeler neden önemli? Etkisi ne olur?
Şöyle ifade edeyim. PKK meşru, Öcalan Anadolu çocuğu, PKK’liler de bu memleketin evlatları, itiraz etmişler. Onlardan 150 yıl önce başlamış bu itiraz -1789’dan sonra, Fransız İhtilalinden sonra, milliyetçiliğin gelişmesinden, ulus devletlerinin ön plana çıkmasından sonra- 1806’da bu iş başlıyor. Tarih boyunca farklı şekillerde tezahür etmiş. Bu tezahürün son halkası PKK’dir. İtiraz edeni dinlemezseniz isyan eder. İsyan olduğunda da iki şekilde karşılık verirsiniz. Ezmeye çalışırsınız, anlamaya çalışırsınız. Ezmeye çalışırsanız isyan büyür, biz bunları yaşarız. Anlamaya çalışırsanız sorunu daha yapıcı bir şekilde kökten çözebilirsiniz. Buradaki temel problem bu, meşru olanı yasallaştıracağız. Meşru olanı yasallaştırmazsan problem yaşarsın. Bu problemi aşmamız gerekiyor. Bugün Abdullah Öcalan, “bölücü” dedikleri Abdullah Öcalan Türkiye’nin birlik ve beraberliğine dair en büyük tutkal oldu. Bugün Rojava’da, Rojhilat’ta kardeş kardeşe kıymıyorsa Türkiye ve İran kendi içlerinde karışmıyorsa, Suriye’de bugün bir bütünlük arz etmeye doğru bir hal ve vaziyet varsa bunda Türkiye adına bir numaralı faktör Abdullah Öcalan’dır. O yüzden Devlet beyin bahsettiği barış koordinatörlüğü hani lafzi olanın gerçekleşmesi, fiili olanın resmîyete dökülmesinden başka bir şey değil. Bugün Abdullah Öcalan aslında Türkiye Cumhuriyeti adına, Türk ve Kürt halkları adına, bölge halkları adına, Arap, Fars fark etmez çok büyük bir misyon eda etti. O misyon üzerine biz bugün belli başlı kazanımlar elde ediyoruz.
- Kürt meselesinin çözümünün konuşulduğu bir süreçte dilde bir değişim hala gerçekleşmiş değil. Bu durumun kendisinin çözümsüzlüğe etkisi nedir?
Bunlar olacak, sürecek. Dünyanın her tarafındaki hemen hemen bütün bu tarz işlerde böyle dili olan insanlar olur. Mesela İyi Parti bu dili kullanıyor şu an işte Zafer Partisi bu dili kullanıyor. Onlar örgütlü reaksiyon bu tarz hamlelerle işte MHP’den ne kadar kopartabiliriz? AK Parti’den ne kadar kopartabiliriz? Tamamen koltuk endişesiyle milletin, milli ve dini duygularını istismar üzerine, dini geçmişte yaşanmış acıların suiistimali üzerine bir dil geliştiriyorlar. Milletin menfaatine söyledikleri tek bir cümleleri yok bu sürece dair. Sürecin dili çok önemli elbet. Şimdi bakın 1925’te bu iş başlıyor. Üç temel parametresi var. Tasfiye, tedhiş, tahkir. Şimdi bunların üçünü de yok etmeniz lazım.
Şimdi tasfiyeyi hadi tamam ortadan çıkarttık. Ama tedhiş dili ortada var olduğu yani terörize ettiği sürece bütün meseleleri, siyasi mücadeleyi oradan bir şey çıkartamazsın. Üzerine bir de tahkir ediyorsun. Şu an hani tedhiş de bitti. Savaş dönemini de biz geride bırakıyoruz. Hala daha sen savaş döneminin diliyle karşı tarafla siyasi bir mücadele içerisine girmeye çalışıyorsun. Buradan bir şey elde edemeyiz. Bunun dilinin değişmesi lazım. Devlet beyin kullandığı dil böyle bir dil değil ve giderek daha da ivmeleniyor.
Bakın bu meseleye dair en keskin olan daha düne kadar, 10 yıl, 15 yıl önceye kadar Öcalan’a ip atan isim Öcalan’a el uzatıyorsa, Öcalan’ın kendisine hediye ettiği kilimle poz veriyorsa, kurucu önderliği rahatlıkla söyleyebiliyorsa, bugün AK Parti’nin bunun çok daha ilerisinde olması gerekiyorken, çok daha gerisindedir. Bu da AK Parti’nin siyaseten ne kadar erozyona uğradığını, siyasi pratiği ne kadar unuttuğunu bize gösteren önemli bir faktör. Burada devlet ricali ile devrin ricali arasında bir makas ortaya çıktı. Bu makasın kapanması lazım. Yani burada net bir şekilde devletin istikamet çizdiği ortada. Yani Kemalist paradigmadan 1925’te oluşan Kemalist paradigmadan Öcalan’ın paradigmasında bir geçiş var. Bu geçişi içselleştirmek elbette zaman alabilir. Keskin bir dönüş bu ama bu er ya da geç olması gereken bir şey. Biz Türkiye yüz yılı hayali kuruyoruz. Yani “Terörsüz Türkiye” hayali, Türkiye yüz yılı hayali terörün her türlüsü olmasın, örgütten olmasın, devletten de olmasın ama… Bunun hayalini kurup bunun üzerine bir Türkiye yüzünü inşa etmenin Türkler ve Kürtler üzerine bir yapı inşa etmenin hayalini kurarken bunun içerisinde diğer halklar da var elbette. O zaman bunun diliyle siyaset yapmak, bunun dilinin önünü açmak gerekiyor elbette.
- Bugün herkesin kendine göre bir süreç okuması var. Bu süreç ortak bir noktaya nasıl taşınabilir?
Türk halkı da Kürt halkı da yekpare olarak bu millet, tümevarımından ziyade daha çok tümden gelimcidir. Yani inandığı ve güvendiği kanaat önderlerinin hamlelerine göre kendi pozisyonlarını değerlendirip, ona göre geliştirebiliyorlar. Bu bazı noktalarda ve zaman diliminde dezavantajımız olabilir. Ama bugün itibariyle çok ciddi anlamda sürece ivme katacak bir avantaj. Devlet propaganda aygıtı çok güçlü eğer devletimiz propagandayı savaşa gönderdiği propagandayı savaşa dair yaptığı propagandayı barış üzerine yaparsa bu az önce bahsettiğiniz mesele kolaylıkla çözülebilir. Çünkü toplum barış istiyor. Bütün katmanlarıyla. Bu sadece özellikle ilk çözüm sürecinden sonraki yaşanan hayal kırıklığı ve çok kötü geçen bir 10 yıl insanları tedirginliğe ve temkinli olmaya itiyor. İnsanları anlamamız lazım. Millete asla kızamayız. Çünkü bu millet bunca dezenformasyona, manipülasyona rağmen halen daha Türk ve Kürt halkları arasında bir çatışma olmaması çok büyük önem arz ediyor. Tam tersine inatla birlik ve beraberliğin bir şekilde devam etmesi geleceğe umutla bakmamızın önündeki en büyük karine ama devlet ricali ve siyaset buna uygun hareket etmek zorundadır. Devlet Bey’in açtığı yolda ivmelenerek devam edebilirse Türkiye hakeza 22 Ekim 27 Şubat’la tekrar tahkim edildi Öcalan tarafından. Şimdi Bahçeli Öcalan paradigması bambaşka bir noktaya işe getirdi. En keskin iki kanat uzlaşabiliyorsa geri kalanlar da uzlaşabilir ama orada da gündelik siyasi menfaatler maalesef devreye giriyor. Bu da maalesef Türkiye’nin alacağı yoldaki ivmeyi zayıflatıyor.
- Peki bu sürecin bugün tıkandığı söyleniyor. Bu tıkanmanın açılması için ne yapmak gerekiyor? Siz tıkandığını düşünüyor musunuz?
Ben tıkanma olduğunu düşünmüyorum. Yavaşlama var. Bu zaten aleni bir husus, bunlar bu tarz süreçler de olabilir. Bazen beklenmedik şekilde ivmelenebilir. Şimdi Devlet Bahçeli’nin “kurucu önderlik” diyeceği kimin aklına gelirdi? Türkiye’de, Türkiye Cumhuriyeti’nde bu cümleyi kurabilecek başka bir babayiğit var mıydı siyaseten? Erdoğan bunu kurabildi mi? Kuramadı. Hâlâ kuramıyor. Bu büyük bir cesaret. Ben hakikaten özellikle Barış Annelerini de MHP misafir ettikten sonra çok içten “Ne mutlu Türk’üm” dedim kendi adıma bir Türk olarak. Çünkü zaten Türklük budur. Yani bize Kemalizm’in en büyük kötülüğü de budur. Bizden aslında Türklüğü aldılar. Türklük bu değil. Türklük, Çin asimilasyonuna ve Emevi ırkçılığına baş kaldırı üzerinden şekillenen, entegrasyona hayati önem veren ve yani Orta Asya’dan Maveraünnehir’e, oradan Mezopotamya’ya, oradan Anadolu’ya, oradan Balkanlara kadar var olabilmesinin yegâne sebebidir. Bugün baktığımız asimilasyon ve tek tipleştirme Türk’ün tarihinde yok. Ben bir Türk, Türk milliyetçisi olarak bunu reddediyorum. Buna uygun hareket etmemiz lazım Türk olarak. Bizim gücümüz en büyük gücümüz buyken bugün maalesef bambaşka bir noktaya geldi.
- Bahçeli’yi Kürt sorununda çözümü talep etmeye götüren sebep neydi?
Hakikat… Yahya Sinvar’ın 7 Ekim’de başlattığı olay bütün Ortadoğu’da 100 yıl önceki oluşumları ve sınırları tamamen ortadan kaldırdı. Bunun ortadan kalkması bütün süreçlerde domino taşI etkisi yaptı. Biz bunu önce Şam’da gördük. 10 yılda devrilmeyen Esad 10 günde devrildi. Bunun yansımaları olacaktı ondan sonra şer siyasetine, dünya şer siyasetine göre biz bunu Irak’a yansıtırız, İran’a yansıtırız, Türkiye’ye yansıtırız ve Ortadoğu’yu yine paramparça ederiz. Sınırları lehimize göre yine belirleriz diye bir akıl geliştirdiler. Ama Türkiye önce Bahçeli’yle, ardından Öcalan’la buna “Dur” dedi, bunu tuttu. Suriye’de Kürtler için korkunç kazanımlar var. Bunu görmek gerekiyor ve bu Öcalan sayesinde oldu. Erdoğan da Allah’a şükür katkı sunmasa da gölge etmedi. O da önemli bak. hakkını verelim. Katkı sunmadı ama gölge de etmedi. Bozgunculukta yapmadı sürece dair Erdoğan’ın hakkını da burada verelim. Elbette keşke katkı sunsa keşke 22 Ekim ve 27 Şubat gibi kendisiyle özdeşleşen bir tarihe imza atsa. Ben burada görüyorum ki çok şükür Kürtler arasında hiç kindarlık yok. Sadece güvensizlik var. Türkiye’nin en büyük şanslarından birisi de bu, bunca yaşanan acıya rağmen hiç kin gütmeyen bir halk bunu Türkiye değerlendirmeli. Ama biz şunu da görmeliyiz. Ankara bizim için gerçekten kıymetli. Yani biz birliğimizi, bakın bir olmaktan bahsetmiyorum. Bir olmak başka bir şey. Birlik bizim için önemlidir. Siz Kürt’sünüz ben Türk’üm, Siz Kürt olarak kalın. Kıymet orada. Ben de Türk olarak kalayım. Kıymetim burada ama birlik olalım ve sürekli bize batının dayattığını kabul etmeyelim. Bakın, eğer ulus devleti demokratik ulusla aşabilirsek çağ açıp, çağ kapatacağız. Çok iddialıyım, çok da inanarak söylüyorum. Üzerinde düşünerek söylüyorum. Biz demokratik ulusla çağ açıp, çağ kapatacağız. 1789’da ortaya bir şey atıldı, yakın çağ başladı. Biz demokratik ulusla sadece Türkiye’yi değil bütün bölgeyi değiştireceğiz ve artık bu Ortadoğu’yu kan gölüne döndüren bu batı tazyikli siyasetten kurtulmuş olacağız. Biz bunu yapabiliriz. Kendimize inanmamız, güvenmemiz gerekiyor. Bunu yapabilecek bir paradigma, bir siyasi ivme de şu an kazandık. Umarım bunu kaybetmeyiz. Ve bu 7 Ekim’den sonra olan olaylar bizdeki devlet aklı da şunu gördü; “Bu iş geliyor. Çok kötü olacak bu…” Ben bugün bazı İyi Parti’nin iz düşümü olan Kürt milliyetçileri görüyorum. Bunlar Öcalan’ın idrak etmekten uzak hareket ediyorlar. Veyahut da başka şekilde hareketler. Bunun da Kürtlere bir faydası yok. Yani İyi Parti’nin Türklere ne faydası var ki? İyi Parti’nin iz düşümü bir Kürt milliyetçiliğinin Kürtlere bir faydası olsun.
- Siz milliyetçiliği nasıl tanımlıyorsunuz?
Irkçılık başka bir şey milliyetçilik başka bir şey. Şimdi siz milliyetçiliği kültürel anlamda, dil anlamında kendi içinden geldiğiniz halkın değerlerini ayakta tutmak adına, geliştirmek adına yorumlarsanız bu çok güzel bir şey. Benim milliyetçilik anlayışım, benim Türklük anlayışım bu. Çok güzel bir hikayem olduğunu düşünüyorum. Diğer halkların hikayelerinden üstün olduğumu düşünmüyorum. Kendime özgü bir hikayem var ve ben bu hikayemden vazgeçmem. Ben vazgeçmiyorsam Kürt’ün vazgeçmesini istemem. İstersem, kendi varlığımı inkar etmektir. Ben bunu yapmam, yapamam. Bu Türklüğüme yakışmaz. O yüzden bu bin yıllık birlik ve beraberliği niye tahkim etmek varken bozmaya çalışayım? Niye ben Kürtçeyi inkar edeyim? Kürt var, Kürtçe var, Kürdistan var. Bizim Türk, Türkçe, Türkistan gibi… Biz Türkiye’de Kürtçeyi, bölgede Kürtçeyi tahkim edebilirsek, var edebilirsek, Türkçede gerçekten hikayesi ve nüfusu gereği Balkanlardan Çin Seddine kadar bölgenin ticari ve hukuk dili olabilir. Çünkü Türk nüfus var orada da çok ciddi bir. Zengazor Koridoru hikaye o bize batının dayatmasıdır. Zengazor’u aşıp İran’la da hukukumuzu geliştirip, İran’da milyonlarca Türk var, Kürt var. Türkler ve Kürtler olarak, Balkanlardan, Avrupa’dan Asya’ya, Uzakdoğu’ya kadar biz bu bölgenin lokomotifi olabiliriz. Bundan daha kıymetli ne var? var. Elimizi uzatsak tutacağız. Bu kadar yaklaştık. Bundan asla vazgeçmeden bu mücadeleyi sürdürmek lazım.
Haber: Berivan Altan – Müjdat Can / MA
Kaynak: Yeni Yaşam Gazetesi
***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***





































