Şu gerçeği asla unutmamak lazım, milliyetçilik devletle, iktidarla, sınıfsallıkla ve sömürü ile ilgili bir olgu iken ve temelde toplumsal bünyedeki bir hastalığı ifade ederken yurtseverlik, toplumla ve toplumu oluşturan; tarihsel, coğrafi, kültürel, dilsel, sanatsal ve edebi bütün yapısallıkları ve anlamsallıkları ifade etmektedir
Afşin Aybar
Egemen erkek aklının ürünü olan iktidarcı devletçi sistemin en temel özelliklerinin başında toplumsal doğanın bir parçası olan bütün olguları bir şekilde manipüle ederek kendi iktidarcı, sömürücü, köleci sisteminin bir parçası yapmaktır. Bu, bazen kavramlar üzerinden geliştirilirken çoğunlukla bu kavramlara denk gelen zihinsel ve kurumsal yapısallıklar üzerinden gelişmektedir. Bu durum, Önder Apo’nun tabiriyle kastik katil olarak kendisini örgütleyen egemen erkeğin geliştirdiği köleci sistem ile anacıl doğal toplum arasındaki ilk çatallaşmanın başladığı kadim zamanlardan bu yana böyledir. Kuşkusuz bu durum en çok da erkek egemen aklın kümülatif sonucu olan kapitalist modernitede gelişmiştir. Kapitalist modernitenin kendisi köleci sistemin sonul, krizli ve hastalıklı halini ifade etmektedir. Adeta bir hastalık gibi toplumsal bünyenin hepsini sarmıştır. Çoktandır metastaz aşamasını geçmiştir. Bunu en çok da zihniyet örüntülerinde görebilmekteyiz.
Toplumların tarihsel süreç içerisinde yaşadıkları ve yaşayabilecekleri en tehlikeli işgal ve sömürü durumu zihniyette yaşananıdır. Bu sömürünün en derin hali kapitalist modernitede gerçekleşenidir. Kapitalist modernitede sömürünün temel aracı ulus devlet iken onun zihinsel örüntüsü milliyetçiliktir. Milliyetçilik temelli geliştirilen zihinsel sömürünün en temel sonucu toplum doğasının her açıdan kırımdan geçirilmesi olmaktadır.
İktidarcı sistem, baskı ve zor araçlarının yanında en fazla da toplumsal meşruiyet araçlarına ihtiyaç duymaktadır. Tam da bundan dolayı çoğunlukla kendi zihniyetini toplumsal doğanın buna denk gelen özellikleri yerine ikame etmektedir. Bunların başında milliyetçilik gelmektedir. Neolitiğin başlangıç evrelerinden itibaren hatta daha öncesindeki toplumsal aidiyetler bağlamında var olan ve toplumun en temel özelliklerinin başında gelen yurtseverlik olgusu çarpıtılarak yerine milliyetçilik ikame edilmiştir.
Kapitalizm öncesi köleci iktidarcı sistemin temel meşrulaştırıcı araçları mitoloji ve din iken kapitalist modernitede bunların yerini milliyetçilik almaktadır. Milliyetçilik toplumsal bağları zayıflatılmış dini saiklerin yerine ikame edilmiş yeni ve yapay bir din olarak geliştirilmiştir. Egemen sınıfların ideolojisi olarak milliyetçilik sınıf çıkarlarının ulus çıkarları biçiminde perdelenmesi anlamına gelmektedir. Son dört yüz yıllık süreçte ortaya çıkan tek gerçeklik milliyetçiliğin ulusla ve ulusun çıkarlarıyla hiç bir alakasının olmadığıdır. Bu ideolojik formasyon ile toplum tamamen devletçi iktidarcılığın hizmetine koşturulmak istenmektedir.
Milliyetçiliğin temeline, ulusların birbirlerinin düşmanı olduğu fikriyatı yerleştirilir ve egemen sınıflar kendi uluslarının diğer uluslardan üstün olduğunu propaganda eder. Bu propagandadaki temel amaç ulusu, egemen sınıfın çıkarı temelinde bir araç olarak kullanmaktır. Kapitalist modernite öncesinde devletin topluma ait olmadığı gerçeği herkes tarafından bilinirdi. Devletlu olma hali sadece egemen sınıflara aitti. Toplum bu gerçeği bilerek, ayrı bir kategori olan toplumsallığın gereklerini devlete rağmen ve çoğunlukla ona karşı mücadele halinde yerine getirmenin arayışı içerisindeydi. Burjuvazi milliyetçilik ideolojisi ile “devlet herkesindir” imajını yaratarak, devletin “kendi malı” olduğu gerçeğini perdeler. Bunu en çok da toplumda yurtseverliğe mündemiç (dahil) olan olgular üzerinden yapar.
Milliyetçi propaganda, sadece adına devlet kurulan toplumlar açısından tehlike arz etmemektedir. En az onun kadar ve onu tamamlayan bir tarzda devletsiz toplumlar açısından da aynı tehlikeyi barındırmaktadır.
Kürtler gibi herkesten çok daha fazla, birlik, eşitlik ve özgürlük bilinciyle hareket etmesi gereken bir toplumsal yapıda milliyetçiliğin köreltici etkilerine karşı çok fazla bilinçli ve duyarlı olunmalıdır. Kürdistan’da devletleşme eğiliminin hangi tekelci çıkarların perdelenmesi temelinde geliştirildiği ve hem emperyalist güçlerin hem de sömürgeci statükonun çıkarlarıyla nasıl uyum içerisinde çalıştığını son yetmiş yılda çok net bir biçimde gördük. Bu milliyetçi eğilimin Kürdistan’ın her dört parçasında, en kritik aşamalarda nasıl devreye girdiğini ve Kürt halkının kazanımlarını engellediğinin, onlarca örneğini yaşadık geçen on yıllar içerisinde. Bütün bunlar bize gösterdi ki Kürtlerin yeni bir sömürü biçimi olan milliyetçiliğe değil en üst düzeyde yurtseverlik bilincine ihtiyacı vardır. Bunun da hem Ortadoğu gerçeğinde hem de dünya ölçeğinde demokratik ulus bilinciyle buluştuğunda, gerçek bir demokrasi, barış ve özgürlük atmosferi yaratacağı aşikârdır.
Şu gerçeği asla unutmamak lazım, milliyetçilik devletle, iktidarla, sınıfsallıkla ve sömürü ile ilgili bir olgu iken ve temelde toplumsal bünyedeki bir hastalığı ifade ederken yurtseverlik, toplumla ve toplumu oluşturan; tarihsel, coğrafi, kültürel, dilsel, sanatsal ve edebi bütün yapısallıkları ve anlamsallıkları ifade etmektedir. Milliyetçilikte bunların çokça propagandası olmakla birlikte özde yaşanan bunların tekelci sınıfların, ailelerin ve hanedanların çıkarı temelinde kullanılmasıdır. Zira ne tarihsel ve kültürel ne de coğrafi ve toplumsal hiçbir değer milliyetçilerin umurunda değildir. Milliyetçilik ile yurtseverlik arasındaki anlamsal farkı tek bir cümlede şöyle ifade edebiliriz; Yurtseverlik ülkesini kurduyla kuşuyla, börtü böceğiyle, çiçeğiyle ağacıyla, ormanıyla, dağıyla taşıyla suyuyla ez cümle her şeyiyle sevmek ve kalbinin en derinlerinde onu yaşamaktır. Oysa milliyetçiler son tahlilde bütün bunlara sadece çıkar penceresinden bakarlar.
Milliyetçilik kavramı ve olgusu etrafında üretilen terimsel çokluklar kafa karıştırmanın ve milliyetçiliğin içerdiği anti toplumcu özellikleri perdelemenin ötesinde bir rol oynamamaktadır. Halklar bunun karşısında çok uyanık olmalıdırlar. Demokratik ekolojik toplum paradigması temelinde gelişen bir toplumsal sistemin toplumlar nezdinde nasıl bayram havasıyla karşılandığını ve Asya’dan Avrupa’ya hatta Latin Amerika’ya kadar bütün halkların ama özellikle de kadınların nasıl sahip çıktığını Rojava örneğinde çok somut olarak gördük. Şimdi tam da bize gerekli olan ve önemli olan bunu Kürdistan’ın her dört parçasında ve Ortadoğu’da çoğaltmaktır.
Kaynak: Yeni Yaşam Gazetesi
***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***





































