BÜLENT KORUCU | YORUM
Yüzü sirke satan balcının hikayesini hatırlıyor musunuz? İlkokul okuma kitaplarının hepsinde vardır. En kaliteli ballarla dükkanını doldurmasına rağmen kimsenin alışveriş yapmadığı balcının, bize iletişim dersi verdiğini o günlerde elbette bilmiyorduk.
Ve bir gün gelip eski bir Diyanet İşleri başkanını dinlerken tekrar aklıma geleceğini de tahmin edemezdim. Söylem ve eylem birlikteliği sadece ilkesel zorunluluk değil, aynı zamanda güçlü bir iletişim stratejisidir. Ali Erbaş’ın Akit TV’deki söyleşisi bu açıdan çarpıcı bir örnek sunuyor.
Erbaş, okullardaki seçmeli Kur’an-ı Kerim ve ‘Peygamberimizin Hayatı’ (siyer) dersine ilginin beklenenden düşük olduğunu ve gittikçe azaldığını vurguluyor. Derslerin ilk konulduğu 10-13 yıl öncesinde bazı okullarda seçilme oranları yüzde 25-30 seviyelerindeyken, günümüzde yüzde 5 hatta 4 seviyelerine kadar düştüğünü belirtiyor. Hem de 90 bin camide hutbe okutulmasına ve 4 bin vaizin konuyu, seçme zamanında işlemesine rağmen düşüş sürüyor. Son çare okul müdürlerinin baskı yapmasını öneriyor.
Bu yüzdeleri ve camilerdeki kampanyaları, “Biz üzerimize düşeni yaptık, kabahat bizde değil!” diyebilmek için veriyor. Ali Erbaş gerçekten samimi olsa, sarığı önüne koyup; veli ve öğrencileri suçlamadan önce “Acaba biz bir yerde hata mı yaptık, neden böyle oluyor?” diye düşünmesi gerekir.
90 bin hutbe, 4 bin vaaz neden işe yaramadı dersiniz?
Yaşadığı dönemde, sahabileri, arkadaşları içinde en mütevazi hayatı yaşayan Hz. Peygamber’i (sas) anlatırken vazgeçmediğiniz lüks ve şatafattan olabilir mi?
“Ey iman edenler! Yapmayacağınız şeyleri niçin söylüyorsunuz?” diye inananları uyaran Yüce Kitabı okuyup, yapmadığınız şeyleri halka anlatıp onların yapmasını beklediğinizden olabilir mi?
“Sultanın sofrasına oturan alimin fetvasına itibar edilmez!” diyen İmam-ı Azam’ın haklılığının canlı ispatı gibi durduğunuz için olabilir mi?
Anlatılan ile yaşanan arasındaki mesafenin büyümesi, bu ilgisizliğin en önemli nedenlerinden biri… Camilerin siyaset arenasına çevrilmesi de insanların artık camilerde anlatılana, tavsiye edilene itibar etmemesine yol açıyor.
İbrahim Ethem’in sarayının çatısında devesini arayan dervişin dediği gibi: “Evet çatıda deve ne gezer; ama sen de saraylarda dervişlik taslıyorsun ya.”
Tam da burada durup cami ile siyaset arasında kapanan mesafeye odaklanmak şart. Cami siyasi bir aparata dönüştürüldüğü oranda saygın ve ikna edici konumunu kaybetti. Anlatılana değil anlatıcıya olan güven azaldı. Bunu görmemek aksini iddia etmek anlamına gelebilir ki dindar olduğunu söyleyenler açısından ürkütücüdür.
İslam alimleri, “Temsil, tebliğden önce gelir, yani ondan daha önemlidir!” derken aslında çok önemli bir noktaya parmak basmıştı. Söylem ve eylem uygunluğu hatta eylemin daha belirleyici olduğunun ifadesiydi. Allah, dini sadece söz yani kitap olarak değil, bir uygulayıcının eliyle, peygamberlerle göndermedi mi? Allah, Kuran’da, “Ayetlerimi az bir ücret karşılığında satmayın!” derken ne karşılığında zulümlerin payandası oldunuz? Kitap ile insanlar arasında köprü olmanız gerekirken nasıl engel haline geldiniz?
Kanadı kırık kuş ile dervişin Süleyman Peygamber huzurundaki davasını hatırlayın. Ne demişti kanadı derviş tarafından kırılan kuş: “Efendim, ben onu derviş kıyafetinde gördüğüm için kaçmadım. Avcı olsaydı hemen kaçardım. ‘Derviş olmuş birinden bana zarar gelmez, bunlar Allah’tan korkarlar’ diye düşündüm. Neden sonra niyetini anlayınca kaçacak oldum bu sefer de geç kaldım. Uçamadım, kanadım kırıldı. O yüzden cübbesini çıkarın üzerinden, başkasını aldatmasın..”
Bir neslin kanadını kırdılar, dinden imandan soğuttular; şimdi kalkıp suçu çocuğa veliye yükleyerek kurtulacağını sanıyor. Yok öyle yağma… Hem dünyada hem de o büyük mahkemede bunun hesabını vereceksiniz. Ve karşınızdaki de ‘hık deyici’ Erkan Tan olmayacak!
Elbette biz de sonucu sadece bir sebebe bağlarsak Erbaş gibi hata yaparız. Kesin hükme varmak için, gençlerin öğrenme biçiminin değişmesi; ders içeriklerinin niteliği ve kullanılan metodlar; seçilen alternatif derslerin hangileri olduğunu da bilmemiz lazım. Kendi sorumluluğunu örtmeye çalışan ve özeleştiri, dini terminoloji ile muhasebe yapmayan yaklaşımı ifşa etmek lazım.
Ortaya çıkan tablo açık: Yoğun çabaya rağmen sonuç alınamıyor. Bu noktada sorulması gereken temel soru şu: Problem gerçekten öğrencilerde ve velilerde mi? Dindarlığın dayatılıyor olduğuna dair kanaatin yaygınlaşması ve yeni kuşakların buna tepkisi de gözardı edilemez.
Her şeye rağmen en önemli sebebin yüzü sirke satan balcılar olduğu konusunda ısrarcıyım…
Kaynak: Tr724
***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***




































