İblis cennetten Allah’ı inkâr ettiği için kovulmadı; kibrinden kovuldu. “Ben ateşten yaratıldım, o balçıktan!” cümlesi, tarihin kaydettiği ilk üstünlük iddiası. Ve şaşırtıcı olan şu: Modern psikoloji bugün aynı kibrin taşıyıcısını da yavaş yavaş içten çürüttüğünü istatistiksel olarak ispatlıyor.
M. NEDİM HAZAR | YORUM
Önce bir özet geçelim…
Bu seri, ırkçılığı bir hastalık olarak ele alan bir analiz denemesi esasen. İlk yazıda bu hastalığın tarihsel anatomisini ortaya koyduk: Antik Yunan’ın “barbar” kavramından İberya’nın “kan saflığı” doktrinlerine, 19. yüzyılın sahte bilimsel ırkçılığından Holokost’a, apartheid’dan Filistin’e uzanan o uzun ve karanlık hatta yolculuk ettik. Şu tespitle kapattık: Irkçılık belirli bir çağın ya da kültürün hastalığı değildir; özündeki mantık — bazı insanların doğaları gereği aşağı ya da tehlikeli olduğu iddiası — insanlık tarihinin neredeyse kesintisiz bir sabitidir ve her çağda yeni bir şişeye doldurulur.
İkinci yazıda bilimin bu hastalık hakkında söylediklerine döndük. Avustralya Ulusal Üniversitesi’nden Prof. Tegan Cruwys ve ekibinin 2025’te yayımladığı “Ne ekersen onu biçersin” başlıklı araştırma, on yıllardır kabul gören bir varsayımı tersine çevirdi: Akıl hastalığı ırkçılığa yol açmaz; ırkçılık, akıl hastalığına yol açar.
6 binden fazla katılımcıyı kapsayan üç boylamsal çalışma, nedensellik okunu netleştirdi: Önyargı taşımak, zamanla depresyonu, kaygıyı ve genel psikolojik çöküşü öngörüyor. Schmitt ve arkadaşlarının 328 çalışmayı bir araya getiren dev meta-analizi de bu tabloyu güçlendirdi. Ve belki en önemli bulgu şuydu: Sosyal bağlantısallık, bu ilişkiyi büyük ölçüde ortadan kaldırıyordu, yani yalnızlık ve izolasyon, hem önyargıyı hem de ruhsal çöküşü besleyen ortak zemin.
Peki bu hastalığın kökü nerede?
Tarih bize ne olduğunu, bilim nasıl işlediğini gösterdi. Şimdi sıra neden sorusunda: Bu kibrin en eski izleri nereye kadar uzanıyor ve bugünün dünyasında hangi kılıkla dolaşıyor?
Bu üçüncü yazımızda bu konuya değineceğiz.
Teoloji, insanlığın kendine sorduğu en eski soruların deposu haddizatında. Bu soruların bir kısmı evrensel nitelikte: İnsan neden bencildir? Kötülük nereden gelir? Gurur neden bu kadar yıkıcıdır? İslam, Hristiyanlık ve Yahudilik geleneklerinin ortak miras havuzunda bu sorulara cevap arayan anlatıların en çarpıcılarından biri, İblis’in düşüşü hikâyesidir. Kur’an-ı Kerim bu anlatıyı birden fazla surede, her seferinde biraz farklı bir vurguyla aktarır; A’râf, Hicr, İsrâ, Kehf, Sâd ve Bakara surelerinde sahnelenen bu reddediş anı, yalnızca bir dinî kıssa değil; insan psikolojisinin ve toplumsal dinamiklerinin derin bir alegorisidir.
Sahneyi hatırlayalım: Allah, Hz. Âdem’i yaratır ve meleklere secde etmelerini emreder. Meleklerin tamamı itaat eder; yalnızca İblis direnir. Gerekçesi açıktır ve son derece dikkat çekici bir mantık taşır: “Ben ondan daha hayırlıyım; beni ateşten yarattın, onu çamurdan.” (Sâd, 76).
Bu cümle, salt bir isyan ifadesi değil. İçinde eksiksiz bir düşünce sistemi yatıyor: Bir karşılaştırma, bir hiyerarşi iddiası ve bu iddiayı besleyen bir köken argümanı. İblis, kendisini Âdem’den üstün ilan etmek için hammaddeye başvurur: Ateş, çamurdan yücedir; dolayısıyla ateşten yaratılan ateşten yaratılmamış olandan yücedir. Bu, köken fetişizminin arketipik ve en yalın biçimidir.
İslam düşünce geleneği bu sahneyi defalarca işlemiş, her büyük müteferrik onda yeni bir katman keşfetmiştir. İmam Gazâlî, İhyâü Ulûmi’d-Dîn‘in kibir ve ucb bölümünde — Kitâbü Zemmi’l-Kibr ve’l-Ucb — şunu yazar: Kibir, kişinin kendini başkasından büyük görmesidir ve bu görüşü doğru sandığı sürece büyüklük taslama eylemine yönelir.
Gazâlî için kibrin en tehlikeli boyutu, onun bilişsel bir bozukluk olmasıdır: Kibirli insan, gerçekliği kendi hiyerarşik şemasına göre yeniden biçimlendirir; görmek istediğini görür, duymak istediğini duyar. Bu bozulmuş algı sistemi, zamanla kişiyi hem Yaratıcıdan hem de diğer insanlardan koparır. Gazâlî bunu “kalbin katılaşması” olarak tanımlar. Modern psikolojinin önyargılı bireylerde gözlemlediği bilişsel kapanma ve empati yitimi ile bu tasvirinin örtüşmesi, yalnızca bir tesadüf gibi görünmemektedir.
Muhyiddin İbn Arabî ise bu anlatıyı daha spekülatif ama son derece keskin bir çerçeveden okur. Fusûsu’l-Hikem‘de İblis’in hatasının özünü şöyle tespit eder: İblis, ateşin çamurdan üstün olduğunu doğru gördü; ancak her ikisinin de aynı ilahi kaynaktan neşet ettiğini, her ikisinin de Allah’ın yarattığı olduğunu ve dolayısıyla aralarındaki farkın gerçekliğin yüzeyinde kaldığını göremedi. Parçayı gördü, bütünü ıskaladı. Irkçılığın epistemolojik yapısı da tam olarak budur: Gözlemlenebilir bir fark alınır, bu fark mutlak bir hiyerarşiye dönüştürülür ve bu dönüşümde gözden kaçırılan şey, paylaşılan insanlığın kendisidir.
Aynı Mantığın Modern Kılıkları
“Ben ondan üstünüm!” cümlesinin modern siyasi söylemlerdeki versiyonlarını bulmak için tarih kitaplarına gitmeye gerek yok; bugünün konuşmalarına kulak vermek yeterli. Biçimler değişmiştir sadece: Artık ateş ve çamur yerine kan, ırk, kültür, medeniyet ya da din kullanılmaktadır. Ama mantığın iskeleti aynı. “Biz köklü bir medeniyetiz, onlar barbar.” “Biz bu toprakların asıl sahipleriyiz, onlar davetsiz misafir.” “Biz çalışkan ve disiplinliyiz, onlar tembeldir ve devlet sömürür.”
Her cümlede bir karşılaştırma, bir hiyerarşi iddiası ve bu iddiayı doğallaştıran bir köken ya da öz argümanı vardır. Ulusalcılık, mezhepçilik, etnikçilik ve dinî üstünlükçülük; hepsi aynı ilkel şemanın farklı süslemelerinden ibaret.
Hannah Arendt, Totalitarizmin Kaynakları‘nda ırkçılığın Avrupa emperyalizmiyle kurduğu organik bağı çözümlerken şunu tespit ediyor: Irkçılık, modern çağda bir ideoloji olarak doğmadan önce, sömürgeciliğin pratikte ihtiyaç duyduğu bir meşrulaştırma aracı olarak gelişti. Önce pratik geldi, kıtaların işgali, kaynakların yağması, insanların köleleştirilmesi; ideoloji bunları sonradan açıkladı ve doğallaştırdı. Bu tersine çevirim önemli. Irkçılık, çoğu zaman önce bir çıkar yapısının ürünü, sonra bir inanç sistemidir. Ama inanç sistemi bir kez oluştu mu, kendi başına da üretkenleşir ve yeni çıkar yapılarını doğurur. Döngü böylece kapanır.
Bu noktada bir adım geriye çekilerek bütün tabloya bakmak gerekiyor. Kur’an anlatısında İblis’in cennetten kovulmasının ardından ne olur? Sürekli bir hınç, bir intikam arzusu, bir izleme ve tuzak kurma hali. İblis, insanlığın tamamını kendi düşüşünün sorumlusu sayar ve bu uğurda tüm enerjisini harcar. Teolojik imgelem, kibrin ardından gelen psikolojik tabloyu son derece çarpıcı biçimde betimlemekte: Süregelen tehdit algısı, paranoya, öfke, anlam kaybı ve nihayetinde varoluşsal yalnızlık.
Cruwys ve ekibinin araştırmasının bulgularını bu tablonun üzerine koyduğunuzda, aradaki paralellik çok şaşırtıcıdır. Önyargılı bireylerde gözlemlenen kronik stres, hipervijilans, kaygı ve psikolojik çöküş; teolojik gelenekte kibrin kaçınılmaz sonucu olarak tarif edilen o iç cehennemin psikolojik dili gibi okunmaktadır.
Bu paralellik yalnızca İslam geleneğine özgü değil. Hristiyan geleneğinde Augustinus, Tanrı Devleti‘nde kibri — superbia‘yı — tüm günahların anası olarak tanımlar; kişinin Tanrı’ya ve başkalarına karşı kurulan eşzamanlı bir isyan olarak ele alır. Yahudi geleneğinde Talmud, gururu — gaavah‘yı — idolatriyle, yani putperestlikle eşdeğer tutar: Kendini merkeze almak, Tanrı’nın yerine geçmektir. Üç büyük monoteist geleneğin kibri bu denli ağır bir günah olarak nitelendirmesi, yalnızca ahlâkî bir öğütten ibaret değil şüphesiz, aynı zamanda deneyimsel bir gözlem. Kendini başkasından üstün sayan insan, zamanla o üstünlüğü koruma kaygısıyla tükenip yalnızlaşır.
Eşitliğin Teolojik Zemini
İslam’ın ırkçılığa karşı geliştirdiği teolojik argüman, soyut bir eşitlik beyanından ibaret değil; somut bir ontolojiye dayanıyor. Hz. Peygamber’in Veda Hutbesi’nde dile getirdiği şu cümle, bu ontolojinin özlü bir ifadesi değil midir: “Ey insanlar! Rabbiniz birdir, babanız birdir. Arabın Arap olmayana, Arap olmayanın Araba, beyazın siyaha, siyahın beyaza üstünlüğü yoktur üstünlük ancak takva iledir.” Bu cümle, döneminin tarihsel şartları içinde son derece radikal bir içerik taşımaktaydı. Farklılıkları inkâr etmiyordu ki zaten inkâr etmek mümkün değildi. Ama farklılıkları hiyerarşiye dönüştürmüyordu. Takva, yani bilinçli bir ahlâkî çaba ve sorumluluk, tek geçerli ölçüt olarak öne çıkarılıyordu. Bu ölçüt doğası gereği performatiftir, yani sabit ve kalıtsal değil, kazanılan ve kaybedilebilen bir şeydir. Irkçılığın tersine, kimseye doğumla sağlanan bir üstünlük tanımaz.
Teolojik çerçevenin bize söylediği şey şu: Irkçılık, bir sapkınlık değil, insanlığın düşmeye en yatkın olduğu tuzaklardan biridir. İblis’in hatası, olağanüstü bir şeytanlık değil; olağan bir kibir ve körlüktü. Parçayı gördü, bütünü ıskaladı. Farkı hiyerarşiye çevirdi, ortak kökü unuttu. Bugün dünyanın dört bir yanında siyasi söylemin kalbinde aynı mantığın attığını görmek bu anlatının güncelliğini değil, insan doğasının bu açıdan ne kadar az değiştiğini göstermekte.
Sonraki yazıda tam da bu coğrafyaya bakacağız: Bugün hangi rejimlerde, hangi söylemlerle ve hangi sonuçlarla bu hastalık kendini üretiyor?
Kaynak: Tr724
***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***





































