NEDİM HAZAR | YORUM
Erdoğan’ın “gidiş”i bir niyet beyanı olarak kalsaydı, onu ciddiye almak için fazla bir nedenimiz olmazdı. Siyaset tarihi, büyük sözlerin küçük sonuçlarla bittiği örneklerle dolu. Ama bu “gidiş”in arkasında sadece bir niyet değil, somut bir eylem planı var. Ve bu planın ipuçları, Erdoğan’ın son iki yılda attığı adımların mantıksal uzantısında, önümüzdeki on iki ayın muhtemel senaryolarında okunabilir.
Şimdi gelin bu “Gidiş”in paketini açalım. Bakalım içinden ne çıkacak?
Birinci Hamle: Siyasetsizleştirme — Muhalefetin Kriminalize Edilmesi
“Gidiş”in ilk ve en acil adımı, muhalefetin bir siyasi rakip olmaktan çıkarılıp bir “güvenlik tehdidi” olarak yeniden tanımlanması. Bu, Erdoğan’ın uzun süredir denediği ama henüz tamamlayamadığı bir operasyon. HDP’ye yapılanı hatırlayın: Bir siyasi parti, yargı kararlarıyla fiilen siyaset dışına itildi, eş genel başkanları yıllarca cezaevinde tutuldu, parti kapatma davası kronik bir tehdit olarak başının üzerinde asılı kaldı. Şimdi aynı şablonun CHP’ye uyarlanması gündemde.
Peki nasıl işleyecek?
Erdoğan’ın söylem altyapısı zaten hazır. “CHP, hem yolsuz hem de terör örgütleriyle iltisaklı bir yapıdır.” söylemi, son iki yılda sistematik olarak inşa edilmekte. Bu söylem şimdiye kadar siyasi bir suçlama olarak kaldı. Ama Gürlek’in Adalet Bakanlığı’na atanmasıyla birlikte, bu söylemin hukuki iddianamelere dönüşme süreci hızlanacak. CHP’li belediyelere açılan soruşturmalar, belediye başkanlarına yönelik “terörle irtibat” iddiaları, partinin mali kaynaklarına el koyma girişimleri; bunların tamamı, CHP’yi bir siyasi parti olarak değil, bir “suç örgütü” olarak yeniden çerçeveleme operasyonunun parçaları.
Ve İmamoğlu davası, bu operasyonun ana arteri. Türkiye’nin en büyük muhalefet belediyesinin başındaki ismin siyasi yasaklı hale getirilmesi, sadece bir kişinin tasfiyesi değil, seçimlerin “sürpriz” üretme kapasitesinin ortadan kaldırılması demek. 2019’da İstanbul’u kaybetmenin travmasını yaşayan Erdoğan şimdi daha büyük bir krizin yani “gidiş”in bir daha böyle bir sürprizle kesintiye uğramamasını garanti altına almak istemekte. İmamoğlu’nun siyasi hayattan silinmesi, bu garantinin ilk adımı.
Ama mesele İmamoğlu’yla sınırlı da değil. “Siyasetsizleştirme” bir kişiye değil, bir yapıya yönelik operasyon. Hedef, muhalefetin bütün olarak “meşru siyasi aktör” statüsünden çıkarılması. Erdoğan’ın hayalindeki tablo, seçim sandığına gittiğinde karşısında gerçek bir rakip bulunmayan, muhalefetin ya cezaevinde, ya yasaklı ya da öylesine itibar kaybına uğramış olduğu bir siyasi manzara. Rusya’da Navalny’ye, Venezuela’da Guaido’ya yapılanın Türkiye versiyonu ile karşı karşıyayız.
İkinci Hamle: “Gidiş”in Finansmanı
Her “gidiş”in bir maliyeti var. Otoriter konsolidasyon sadece siyasi ve hukuki bir süreç değildir; aynı zamanda ekonomik bir yeniden yapılanma demek. Erdoğan’ın “gidiş”inin ikinci büyük hamlesi, Türkiye’nin ekonomik güç merkezlerinin rejime biat eden ellere aktarılması olacak.
Bu sürecin ise iki boyutu var. Birincisi, itaat etmeyen sermayenin cezalandırılması. TÜSİAD çevresinin, bağımsız medya sahiplerinin, Erdoğan’ın çizdiği çerçevenin dışına çıkan iş insanlarının ekonomik olarak köşeye sıkıştırılması. Vergi denetimleri, ihale dışı bırakmalar, regülasyon baskısı ki bunlar zaten bilinen araçlar. Ama önümüzdeki dönemde bu araçların çok daha agresif kullanılacağını öngörmek için kâhin olmaya gerek yok. Erdoğan’ın “gidiş”inin hız kazandığı bir dönemde, rejime mesafeli duran sermayeye tahammül gösterilmesi stratejik bir lüks olur.
İkincisi ve daha kritik olanı, İş Bankası hisseleri meselesi. Erdoğan’ın OYAK’a yaptığı operasyon sessizce sona erdi. OYAK’ın işini bitirdi. CHP’nin İş Bankası’ndaki hisseleri, yıllardır Erdoğan’ın gündeminde olan ama bir türlü sonuçlandıramadığı bir dosya. Bu hisseler sadece bir ekonomik varlık değil; CHP’nin kurumsal bağımsızlığının son kalelerinden biri. Bu hisselerin Hazine’ye devri — yani fiilen Erdoğan’ın kontrolüne geçmesi — hem muhalefetin mali kaynaklarını kurutur, hem de Türk finans sisteminin en köklü kurumlarından birini rejimin doğrudan nüfuz alanına sokar. “Gidiş”in ekonomik ayağı büyük ölçüde bu transfere bağlı.
Ama mesele sadece İş Bankası da değil. Erdoğan’ın modeli, Rusya’da Putin’in oligarklarla kurduğu ilişkinin bir versiyonu: Sermaye ya rejime biat eder ve korunur ya da ezilir ve el değiştirir. Türkiye’de bu modelin taşları son on yılda döşendi; Doğan Medya’nın Demirören’e devri bunun sembolik dönüm noktasıydı. Önümüzdeki on iki ayda bu modelin genişletilmesi, yani rejime mesafeli kalan son büyük sermaye gruplarının da “ikna” edilmesi ya da tasfiye edilmesi süreci hızlanacaktır. Çünkü “gidiş”in durdurulmaması için, ekonomik güç merkezlerinin tamamının rejimle aynı yönde hareket etmesi gerekmekte.
Üçüncü Hamle: Hanedan Hazırlığı
Ve geldik “gidiş”in en karanlık, en az konuşulan ama belki de en belirleyici koduna: Koltuğun aile içinde kalacağı bir sistemin inşası.
Erdoğan, “Bu gidişi durduramazsınız!” derken, cümlenin altında yatan en derin anlam bence budur. Çünkü Erdoğan yetmiş bir yaşında bir lider. Biyolojik saat, siyasi hesaplardan bağımsız olarak işliyor. Ve Erdoğan, hayatının son büyük projesinin — bu “gidiş”in — kendi ömrüyle sınırlı kalmasını istemiyor. “Gidiş”in nihai varış noktası, Erdoğan sonrası Türkiye’nin de Erdoğan’ın Türkiye’si olarak kalmasının garantiye alınması olsa gerek.
Bloomberg’in geçtiğimiz aylarda yayımladığı analizi hatırlayalım. Erdoğan’ın aile içi bir iktidar transferi planladığına dair değerlendirmeler, artık sadece muhalefet çevrelerinin spekülasyonu değil, uluslararası finans medyasının gündemine girmiş bir konu. Bilal Erdoğan’ın artan siyasi görünürlüğü, aile fertlerinin devlet kurumlarındaki stratejik konumlanması, Erdoğan hanedanının iş dünyasındaki genişleyen ağı… Bunların tamamını, bir “veraset planının” parçaları olarak okuyabiliriz.
Erdoğan’ın Özel’e söylediği cümleyi bu perspektiften yeniden okuyalım: “Bu gidişi durduramazsınız.” Yani: “Siz beni durdursanız bile — seçimle, siyasi krizle, sağlık sorunuyla — bu gidişi durduramazsınız. Çünkü ben bu sistemi, bensiz de çalışacak şekilde kuruyorum. Ve benden sonra bu koltuğa oturacak kişi, bu sistemin devamını garantileyecek biri olacak.”
Bu ise aynı zamanda bir cumhuriyetin hanedana dönüşümünün ilanı demek. Erdoğan, Türkiye Cumhuriyeti’ni kuruluş felsefesinin tam tersine — tek bir ailenin yönetim aracına — dönüştürme sürecinin mimarı olarak kendini konumlandırmakta. Ve “gidiş” kelimesiyle kastettiği şeyin en derin katmanı budur: Erdoğan’ın gittiği yer, bir hanedan cumhuriyetinden başka bir şey değil.
Peki bunu nasıl bir takvimde uygulamayı düşünüyor.
Herkes biliyor ki Erdoğan’ın en büyük düşmanı zaman. Saat işliyor, vakti daralıyor Erdoğan’ın!
On İki Ayın Haritası
Bu üç hamleyi bir zaman çizelgesine yerleştirdiğimizde, önümüzdeki on iki ayın haritası şöyle çıkıyor: İlk aşamada siyasetsizleştirme; İmamoğlu davasının sonuçlandırılması, CHP’ye yönelik hukuki kuşatmanın sıkılaştırılması, muhalif medyanın tamamen susturulması. Eş zamanlı olarak sermaye transferi; İş Bankası hisselerinin gündeme getirilmesi gibi, itaat etmeyen iş çevrelerine baskının artırılması. Ve tüm bunların zemini üzerinde, sessizce ama kararlılıkla, hanedan hazırlığı Erdoğan sonrası senaryonun kadro ve kurum düzeyinde tahkim edilmesi.
Erdoğan “Gidişi durduramazsınız!” derken, işte bu üç hamlenin toplamından söz ediyor. Ve bu hamlelerin her biri için gerekli araçlar — hukuki buldozer Akın Gürlek, sokak kontrolcüsü Mustafa Çiftçi, medya tekeli, yargı kontrolü — zaten yerleştirilmişti.
Peki, bu “durdurulamaz gidiş” gerçekten durdurulamaz mı?
Bunu anlamak için, Erdoğan’ın bu güvenin bir kaynağına daha bakmamız gerekiyor: Karşısındaki muhalefetin durumuna.
Muhalefetin “Güçsüzlüğü”
Erdoğan’ın “Gücünüz yetmez!” demesi için sadece kendi gücüne güvenmesi yetmez. Bir lider, rakibini de tanımalı. Ve Erdoğan, karşısındaki muhalefeti tanıyor; belki de muhalefetin kendisini tanıdığından çok daha iyi tanıyor.
“Bu gidişi durdurmaya sizin ne eliniz ne gücünüz yetmez, Özgür!”
Bu cümledeki “Özgür” hitabı tesadüfi değil. Erdoğan, muhalefet kurumuna değil, muhalefet liderine sesleniyor. Onu ismiyle, tekil olarak, neredeyse şefkatli bir küçümsemeyle çağırıyor. Bu, bir satranç oyuncusunun rakibine “Sen bu oyunu kazanamazsın!” demesi de değil. Bu, satranç tahtasına oturan birinin karşısındakine bakıp, “Sen daha oyunun kurallarını bilmiyorsun!” demesidir.
Ve acı olan şu ki, Erdoğan’ın bu değerlendirmesinde haklılık payı yok demek güçtür.
Eski Dil, Yeni Gerçeklik
Türkiye muhalefetinin temel sorunu, “gidiş”in ne olduğunu kavramakta gösterdiği yapısal başarısızlık. CHP ve etrafındaki muhalefet bloku, hâlâ demokratik bir rejimde muhalefet yapmanın refleksleriyle hareket etmekte. Meclis kürsüsünden sert konuşmalar, basın açıklamaları, gensoru önergeleri, seçim vaatleri, “millet iradesine” yapılan atıflar; bunların tamamı, işleyen bir demokraside etkili olan araçlar. Karşınızda hukuka saygı duyan, seçim sonuçlarını kabul eden, kurumların bağımsızlığını en azından biçimsel olarak koruyan bir iktidar varsa, bu araçlar işe yarar.
Ama karşınızda “gidiş”i ilan etmiş, hukuku kendi aracına dönüştürmüş, seçimleri bir ritüele indirgemekte olan, kurumları tek tek kendi kontrolüne almış bir rejim varsa, bu araçlar ne işe yarar? Meclis kürsüsünden ne kadar sert konuşursanız konuşun, konuşmanızın yayınlanacağı medya rejimin kontrolündeyse, kimi etkileyeceksiniz? Gensoru önergesi verirsiniz, reddedilir. Anayasa Mahkemesi’ne başvurursunuz, kararı uygulanmaz. Seçime girersiniz, adaylarınız yargı kararıyla saf dışı bırakılır. Sokağa çıkarsınız, Çiftçi’nin İçişleri Bakanlığı sizi dağıtır.
Muhalefet, demokratik bir rejimin araçlarıyla otoriterleşen bir rejimi durdurmaya çalışmakta. Bu, yangını bardak suyla söndürmeye çalışmak bile değil; bu, yangını su olduğunu düşündüğünüz ama aslında benzin olan bir sıvıyla söndürmeye çalışmaktır. Her hamle, yangını büyütmektedir. Çünkü muhalefetin her “demokratik” girişimi, rejime onu bastırmanın yeni bir gerekçesini vermektedir.
Bir Fotoğrafın Anatomisi
Ve gelelim, Erdoğan’ın güveninin belki de en somut kaynağına: O tokalaşma sahnesine.
Meclis kürsüsünde muhalefet milletvekilleri Akın Gürlek’i “seyyar giyotin” olarak nitelendirdi. Bu nitelendirme yerindeydi, hatta yetersizdi. Gürlek’in Adalet Bakanlığı’na atanması, yargı bağımsızlığının son kırıntılarının da süpürüleceğinin açık ilanıydı. Muhalefet bunu gördü, bunu söyledi, bunu kürsüden haykırdı.
Ve sonra ne oldu?
Kuliste, aynı muhalefet temsilcileri Gürlek’le tokalaştı. Gülümseyerek poz verdi. Parlamenter nezaketin gereklerini yerine getirdi.
Bu sahne, Erdoğan’ın “Gücünüz yetmez!” demesinin en çarpıcı gerekçesi. Düşünün: Karşınıza “gidiş”in hukuki buldozerini koyan bir iktidara, kürsüde “giyotin” deyip kuliste “Hoş geldiniz!” diyen bir muhalefetin, o “gidiş”i durduracak iradeye, cesarete, kararlılığa sahip olduğuna kim inanır?
Erdoğan inanmıyor. Ve bu konuda haksız olduğunu söylemek zor.
Bu tokalaşma, içerdiği siyasi münafıklık bir yana Türk muhalefetinin kronik hastalığının semptomu. O hastalık, “devlet nezaketi” ile “rejim meşrulaştırması” arasındaki farkı görememek demek. Demokratik bir düzende rakibinizle tokalaşmak olgunluktur, erdemdir, demokratik kültürün gereğidir. Ama karşınızdaki kişi demokrasiyi yıkmak için atanmış biriyse, onunla tokalaşmanız olgunluk değil, teslimiyettir. Bu, celladınızla selamlaşıp “İyi çalışmalar.” dilemektir.
Erdoğan bu fotoğrafı görüyor. Ve o fotoğrafta kendi zaferini okuyor. Çünkü o fotoğraf, muhalefetin hâlâ “normal” bir siyasi düzende yaşadığını sandığını, “gidiş”in ne anlama geldiğini kavramadığını, Gürlek’in ne için geldiğini gerçekten anlamadığını göstermekte.
Vizyon Eksikliği
Erdoğan’ın “gücünüz yetmez” derken kastettiği şey, muhalefetin fiziksel güçsüzlüğü değil. Muhalefetin askeri gücü, sokak gücü ya da ekonomik gücü yok demek istemiyor. Kastettiği şey çok daha temeldedir: Vizyon eksikliği.
Muhalefet, “gidiş”in farkında olsa bile, bu gidişi durdurmak için ne yapılması gerektiğine dair bir stratejiye sahip değil. CHP’nin dili hâlâ “Sandıkta hesabını sorarız!” dili. Ama sandığın içi boşaltılıyorken, “sandıkta hesap sorma” vaadi neye tekabül eder? Muhalefet “hukuk devleti” der ama hukuk devletinin altyapısı söküldüğünde bu söylem havada kalır. “Demokrasi” der, ama demokrasinin kurumları birer birer ele geçirildiğinde, demokrasi talebi bir dilekten öteye gidemez.
Erdoğan’ın gördüğü şey şu: Karşısında “devletleşmiş bir parti”, yani devletin tüm kurumlarını kontrol eden, medyayı, yargıyı, güvenlik bürokrasisini, sermayeyi kendi çarkına bağlamış bir yapı varken, muhalefet hâlâ “parlamenter demokrasi” kurallarıyla oynamaya çalışmakta. Bu, kuralları rakibinin yazdığı bir oyunda, eski kurallarla kazanmaya çalışmaktır. Sonuç ise önceden belli.
Ve belki de en acı gerçek şu: Muhalefet bu durumun farkında olsa bile, alternatif bir strateji üretme kapasitesinden yoksun.
Sokağa çıkmak mı? Çiftçi’nin İçişleri Bakanlığı buna hazır.
Sivil itaatsizlik mi? Medya bunu görünmez kılar.
Uluslararası baskı mı? Erdoğan’ın jeopolitik pazarlık gücü ve ülkelere verdiği ekonomik siyasi rüşvetler bunu absorbe eder.
Muhalefet, her yöne baktığında duvarlarla çevrili bir labirentte kendini bulacak ve bu labirenti inşa eden Erdoğan’dan başkası değil!
İşte Erdoğan’ın “Gücünüz yetmez!” cümlesindeki o soğukkanlı güvenin nihai kaynağı bu. O, sadece kendi gücüne güvenmiyor. Rakibinin güçsüzlüğüne de güveniyor. Ve bir liderin en tehlikeli anı, hem kendi gücünden hem de rakibinin zaafından emin olduğu andır. Çünkü o an, lider kendini durdurulamaz hisseder.
Erdoğan tam da bu noktada.
Netice: Son Çıkış Geçildi mi?
Erdoğan haklı mı? Bu “gidiş” gerçekten durdurulamaz mı?
Bu soruyu cevaplamadan önce bir an duralım ve Erdoğan’ın cümlesinin psikolojisine bakalım. Çünkü bir liderin, “Beni kimse durduramaz!” dediği an, paradoksal olarak, o liderin en savunmasız olduğu andır.
Gerçekten güçlü liderler, güçlerini ilan etme ihtiyacı duymazlar. Putin, Duma kürsüsünden muhalefete, “Siz beni durduramazsınız!” diye bağırmaz, zira buna gerek yoktur, çünkü herkes zaten bilir. Xi Jinping, Çin Komünist Partisi kongresinde rakiplerine meydan okumaz, çünkü rakip diye bir şey kalmamıştır. Güç, sessiz olduğunda en güçlüdür. İlan edildiğinde, o ilanın altında bir çatlak aramak gerekir.
Erdoğan’ın Meclis kürsüsünden, doğrudan Özgür Özel’in gözlerinin içine bakarak, “Bu gidişi durduramazsınız!” demesi, aslında bu gidişin durdurulabileceği ihtimalinin onu rahatsız ettiğinin işareti olabilir mi? Erdoğan, bilinçaltındaki bir korkuyu bastırmak için mi bu kadar iddialı konuşmakta? Elindeki gücü ilan etme ihtiyacı, o gücün sandığı kadar sağlam olmadığının göstergesi olabilir mi?
Bu soru önemsiz değil. Çünkü otoriter liderlerin en karakteristik özelliklerinden biri, kendi inşa ettikleri bilgi balonunun içinde gerçeklikle temasını yitirmeleridir. Etraflarını “başüstüne efendim”cilerle çevirdiklerinde, sahadan gelen gerçek verileri — ekonomik sıkıntıyı, toplumsal hoşnutsuzluğu, bürokratik çürümeyi, uluslararası itibar kaybını — filtrelenmiş ve cilâlanmış haliyle alırlar. Ve bir gün, o balonun dışındaki gerçeklik kapıyı çaldığında, hazırlıksız yakalanırlar.
Açık söyleyelim Erdoğan’ın “gidiş”i, kâğıt üzerinde mükemmel görünmekte. Yargı kontrol altında, medya kontrol altında, güvenlik bürokrasisi kontrol altında, sermaye büyük ölçüde kontrol altında. Ama kâğıt üzerindeki mükemmellik, gerçek dünyanın kaotik doğasıyla her zaman örtüşmez.
İşin hep ihmal edilen bir boyutu var ki, bu ihtimal öyle zalimleri, tiranları bir anda al aşağı edivermiştir!
“Durdurulamaz” Diyenler
Tarih, “Beni kimse durduramaz” diyen liderlerin arşividir adeta. Ve o arşiv, bu liderlerin nasıl durdurulduğunun beklenmedik hikâyeleriyle doludur.
Çavuşesku, son konuşmasını yaparken hâlâ alkışlanacağını düşünüyordu. Alkış yerine yuhalanmak geldiğinde, yüzündeki şaşkınlık kameralara yansıdı ve üç gün sonra tarihe karıştı. Sovyetler Birliği, dünyanın iki süper gücünden biriydi; tüm hesaplamalar onun en az yüz yıl daha süreceğini gösteriyordu. Bir avuç cesur insanın Berlin Duvarı’nın üzerine çıkmasıyla başlayan süreç, iki yıl içinde o “durdurulamaz” imparatorluğu yıktı. Arap Baharı, hiçbir istihbarat örgütünün, hiçbir siyaset bilimcinin öngöremediği bir anda, bir seyyar satıcının kendini ateşe vermesiyle başladı ve “durdurulamaz” sanılan diktatörlükler domino taşları gibi devrildi.
Bu örneklerin ortak noktası şu: Hiçbiri “klasik muhalefet” tarafından durdurulmadı. Çavuşesku’yu parlamento muhalefeti yıkmadı. Sovyetler Birliği’ni bir muhalefet partisi çökertmedi. Tunus’taki Abidin Bin Ali’yi seçimle indirmediler. Bu rejimlerin tamamı, kontrol edemedikleri, öngöremedikleri, “gidiş” planlarına dahil etmedikleri güçler tarafından durduruldu. Bazen bir ekonomik çöküştü bu güç. Bazen bir toplumsal patlama. Bazen rejimin kendi iç çatışmalarının — yolsuzluk, bürokratik çürüme, hizipçilik — biriktirdiği basıncın taşması. Bazen de bunların hepsinin aynı anda gelmesi.
Erdoğan’ın “gidiş”i de bu tarihi kalıbın dışında değil. Erdoğan, “gidiş”inin önündeki tüm bilinen engelleri kaldırmış olabilir. Yargıyı, medyayı, sokağı, sermayeyi kontrol altına almış olabilir. Ama hiçbir lider bilinmeyeni kontrol altına alamaz. Ve otoriter rejimlerin en büyük kırılganlığı, tam da bu bilinmeyene karşı hazırlıksız olmalarıdır. Demokratik rejimler esnektir; şoku absorbe eder, krizi yönetir, halk tepkisini seçim yoluyla kanalize eder. Otoriter rejimler katıdır; şoku absorbe edemez, krizi bastırmaya çalışır, halk tepkisini yok saydıkça birikmesine neden olur. Ve birikmiş basınç, bir gün patlar.
Erdoğan’ın “gidiş”i, tam da bu kırılganlığı derinleştirmekte. Yargıyı kontrol altına aldıkça, hukuki meşruiyet erozyona uğrar. Medyayı susturduça, bilgi kirliliği artar ve halk ile iktidar arasındaki güven bağı çürür. Muhalefeti ezdikçe, toplumsal hoşnutsuzluk legal kanallardan akamayacağı için yeraltına iner ve yeraltındaki basınç, yüzeydekinden çok daha tehlikelidir. Sermayeyi biat ettirdikçe, ekonomik rasyonalite siyasi sadakate feda edilir ve ekonomik krizin tohumları ekilir.
Yani Erdoğan’ın “gidiş”i ne kadar başarılı olursa, o gidişin kendi kendini yıkma potansiyeli o kadar büyür. Otoriterliğin kaçınılmaz paradoksu tam da budur.
Bununla birlikte, tarihin uyarılarına sığınarak bugünün gerçekliğini görmezden gelmek de bir başka körlük olur. Evet, tarihte “durdurulamaz” sanılan her rejim eninde sonunda durmuştur. Ama o “eninde sonunda” bazen on yıl, bazen otuz yıl, bazen elli yıl sürmüştür. Sovyetler Birliği yetmiş yıl dayandı. Kuzey Kore ise hâlâ ayakta. “Eninde sonunda yıkılır” tesellisi, o rejimin altında ezilen nesiller için hiçbir anlam ifade etmez.
Ve şu anki fotoğraf acımasızca net: Erdoğan bir “gidiş” ilan etmiş durumda. Bu gidişin yol temizlikçilerini atandı. Hukuki, siyasi ve ekonomik altyapısını döşenmekte. Karşısındaki muhalefet ise bu gidişin doğasını kavramaktan, ona uygun bir karşı strateji üretmekten yapısal olarak uzak.
Erdoğan’ın “gidiş”i şüphesiz demokrasiye doğru değil. Hukuk devletine doğru hiç değil. Çoğulculuğa, özgürlüklere, hesap verebilirliğe doğru da değil. Bu gidiş, tek adamın — ve onun ardıllarının — mutlak tahakkümüne doğru. Bir cumhuriyetin, kurucu idrakinin bizzat reddettiği hanedanlık düzenine doğru evrilmesi demek. Ve Erdoğan, bu sürevin artık geri dönülmez noktayı geçtiğine inanmakta.
“Gidiş”e Karşı “Duruş”
Erdoğan haklı olabilir ki bir noktada kesinlikle haklı: Bu gidişi mevcut “eski usul” siyaset durduramaz. Kürsü konuşmaları, basın açıklamaları, kuliste tokalaşmalar, “sandıkta görüşürüz” vaatleri — bunlar, frenleri sökülmüş bir zırhlı aracın önüne uzatılan kâğıttan bariyerler. Bu araçlar, “gidiş”i değil durdurmak hızını bir saniye bile kesemez.
Ama Erdoğan’ın yanıldığı — ya da yanılmak zorunda olduğu — bir nokta da var: Bu gidişin durdurulamaz olması, onun durdurulmayacağı anlamına gelmez. Tarih, “durdurulamaz” gidişlerin ancak o gidişlerin kendisi kadar kararlı, cesur ve ezber bozan “duruşlar” tarafından durdurulduğunu göstermekte. Bu duruş, parlamenter nezaketin ötesinde bir irade gerektiriyor. Bu duruş, muhalefetin “normal” zamanlardaki konfor alanını terk etmesini, “gidiş”in olağanüstülüğüne denk bir olağanüstü karşılık üretmesini gerektiriyor. Bu duruş, sadece siyasi partilerden değil, toplumun derinlerinden — yargıçlardan, akademisyenlerden, gazetecilerden, iş insanlarından, sıradan vatandaşlardan — gelen kolektif bir “hayır” iradesini gerektiriyor.
Erdoğan “Bu gidişi durduramazsınız!” dedi. Belki de tarihin bu cümleye vereceği cevap, o gidişi durduranların kim olduğunu göstermek olacaktır.
Ama bunun için bir soru cevaplanmalı ve bu sorunun cevabı ne Erdoğan’ın ne de bu satırları yazanın elindedir: O duruşu gösterecek kimse kaldı mı?
Kaynak: Tr724
***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***





































