KCK Yürütme Konseyi Eşbaşkanı Cemil Bayık, ‘Demokratik ulus’ anlayışının etnik ve dinsel çatışmalarla bir türlü kendine gelemeyen Ortadoğu’da sorunların tek çözüm yolu olduğunu söyledi
Rojava ve Kuzey-Doğu Suriye’de yaşanan gelişmelerin ardından demokratik ulus paradigmasına yönelik eleştirileri değerlendiren KCK Yürütme Konseyi Eşbaşkanı Cemil Bayık, Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan’ın paradigmasının etnik ve dinsel çatışmalarla bir türlü kendine gelemeyen Ortadoğu’daki sorunların tek çözüm yolu olduğunu söyledi. ANF’nin sorularını yanıtlayan Bayık, Rojava ve Kuzey-Doğu Suriye’de demokratik ulus anlayışıyla 14 yıl boyunca birlikte yaşamın inşa edildiğini belirterek, bu sürecin aynı zamanda Suriye’yi demokratikleştirme projesi olduğunu söyledi. “Demokratik olmayan devletler her zaman Kürtler için bir tehlikedir” diyen Bayık, çatışma yerine demokratikleşme temelinde çözüm aramanın Kürtler açısından “çok doğru ve gerekli bir strateji” olduğunu vurguladı. DSG’nin Reqa ve Tebqa’dan çekilmesini bu çerçevede değerlendiren Bayık, “Halkların kardeşliğini ve demokratik ulus anlayışını savunan bir gücün, Arap-Kürt çatışması başlatmak isteyen provokasyonları boşa çıkarması gerekirdi ve yapılan da bu olmuştur” ifadelerini kullandı.
Demokratik ulus paradigmasına yönelik eleştirilerin “gerçekten gericilik” olduğunu söyleyen Bayık, bu yaklaşımın Kürt birliğini zayıflattığı iddialarını ise “saçma sapan bir düşünce” olarak niteledi. “Demokratik ulus anlayışında olanlar, Kürtler arası birliği daha güçlü savunur” diyen Bayık, demokratik olmayan ve otoriter yaklaşımların hem halkları birbirine düşürdüğünü hem de Kürtler arası sorunları derinleştirdiğini vurguladı. Bayık, “Bizim son 20 yılda bir proje olarak geliştirdiğimiz demokratik ulus anlayışının birliği zayıflattığı yönündeki söylemler boş laflardır” dedi.
DSG’nin Arap yoğunluklu bölgeden çekilmesinin ardından demokratik ulus paradigmasına ve paradigmanın Kürt birliğini zayıflattığına yönelik eleştirilere yanıt veren Bayık, “Demokratik ulus anlayışı, özellikle Ortadoğu için bir ilaç gibidir. Etnik ve dinsel çatışmalarla bir türlü kendine gelemeyen Ortadoğu’da sorunların tek çözüm yoludur. Ortadoğu’da etnik ve dinsel çatışmaları önleyecek başka hangi formül olabilir? Avrupa etnik ve dinsel çatışmalardan en fazla yorgun düşen bir coğrafyadır. Şimdi, Rêber Apo’nun demokratik ulus anlayışına yakın bir yaklaşımla farklı etnik ve dinsel toplulukların barış içinde yaşadığı bir durum ortaya çıkmıştır. Avrupa’yı ve kapitalist moderniteyi çok yönlü eleştirebiliriz; ancak farklı etnik ve dinsel toplulukların birbirine saygı temelinde bir arada yaşamaları Avrupa’nın önemli bir kazanımıdır. Rojava ve Kuzey-Doğu Suriye’de demokratik ulus anlayışıyla 14 yıl bir arada yaşandı. Suriye’nin birçok alanında Araplar, savaşlardan kaçarak özerk yönetim alanına geçti. Bu proje aynı zamanda Suriye’yi demokratikleştirme projesiydi. Çünkü Kürtlerin her ülke içindeki varlıkları esas olarak demokratikleşme ile güvence altına alınır. Demokratik olmayan devletler her zaman Kürler için bir tehlikedir. Çatışma yerine demokratikleşme temelinde çözüm arama, Kürtler için çok doğru ve gerekli bir stratejidir.
DSG’nin Reqa Ve Tepqa’dan çekilmesi yanlış değildi
Eğer Suriye’de Kürtler, Araplar, Süryaniler ve diğer halklar birlikte bir demokratik sistem kurmasalardı, erkenden Arap milliyetçiliği kışkırtılır, Kürt-Arap savaşı başlatılırdı. BAAS rejimi de benzer girişimlerde bulunmuş; ama sonuç alamamıştı. Eğer uluslararası güçler, HTŞ’nin Suriye’ye hakim olmasını isteyen politika yürütmeseler ve Türkiye kışkırtıcı bir politika gütmeseydi, Araplar ve Kürtler birlikte yaşar ve demokratik Suriye’nin temeli olurlardı. Dışardan müdahale ve yoğun kışkırtmaların olduğu ortamda DSG’nin Reqa ve Tepqa’dan çekilmesi yanlış değildi. Halkların kardeşliğini ve demokratik ulus anlayışını savunan bir gücün, Arap-Kürt çatışması başlatmak isteyen provokasyonları boşa çıkarması gerekirdi ve yapılan da bu olmuştur. Demokratik ulus paradigmasına yönelik eleştiriler gerçekten gericiliktir. Aynı devlet sınırları içinde yaşayan ve komşu olan halklar için bundan daha doğru bir yaklaşım olamaz. Aslında demokratik ulus anlayışını eleştirenlere cevap vermeye gerek bile yok. Ancak bazı insanlarımızın duygularına seslenip etkilemeye çalıştıkları için bazı şeyler söylemek durumunda kalıyoruz. Demokratik ulus, Ortadoğu gibi çok kimlikli ve inançlı bir coğrafyada barış ve kardeşlik içinde yaşama projesidir. Herkesin kimliğine ve inancına saygıyı esas alır. Herkes kimliğiyle, kültürüyle, öz yönetimiyle bir arada yaşayacaktır. Bunu Ortadoğu’da sağlamak çok önemlidir. Bu açıdan demokratik ulus anlayışı tarihi bir projedir.
Paradigma Kürtler arası birliği daha güçlü savunur
‘Kürtlerin birliğini demokratik ulus anlayışı zayıflattı’ söylemi saçma sapan bir düşüncedir. Demokratik ulus anlayışında olanlar, Kürtler arası birliği daha güçlü savunur. Çünkü Kürtlerin birliği için de demokratik anlayış gereklidir. Demokratik olmayan anlayışlar, nasıl ki halkları birbirine düşürüyorsa Kürt birliğini de sağlamıyor; Kürtler arası sorunlar yaratıyor. Kürtler arası kavga ve çatışmayı demokratik ulus anlayışı çıkarmıyor. Aksine, milliyetçi düşüncenin her kesimi kendi kontörlüne alma ve tüm Kürtleri bir otorite gücüne biat ettirme anlayışı, Kürt birliğini önlüyor. PKK, halklarla kardeşlik çözümünü önemsiyor; ama milliyetçi eğilimler bölge devletlerle ilişkiyi önemsiyor. Kürtlerin birlik olmamasının nedenleri tarihsel ve objektif olarak araştırılsın; nedenlerinin ya otoriter hegemonik anlayış ya da dış güçlerin etkisi olduğu görülür. 2014 yılındaki ulusal birlik çalışması hakkında, uluslararası bir gücün Kürtlerle ilgilenen yetkilisi, ‘O koşullarda bir ulusal kongre bize uygun değildi, biz uygun görmedik’ dedi. Bunu bizzat bize ifade etti. Öte yandan, Türkiye ile çatışmalar gündeme gelince, bizimle ulusal birlik çalışması yürütmeyi kendileri için doğru bulmayanlar oldu. Kürtler neden birlik olmadı ve olamıyor konusu uzun bir konudur. Şunu bu aşamada gündeme koymak, halkımızın toplumsal olarak birliği sağladığı bir süreçte uygun olmaz. Hareketimiz, Kürdistan’ın dört parçasında örgütlendi ve etkili oldu. Parçalar arasındaki sınırların yarattığı duyguları aşıp ulusal duyguları güçlendirdi. Kürdistan’ın dört parçası arasındaki duygusal ve ulusal yaklaşımı kim yarattı? Örgütsel olarak bunu kim sağladı? Kuşkusuz yüz yıllık bir mücadele ve özgürlük arayışı var. Ama bunun son elli yılda Kürdistan’ın dört parçasında nasıl güçlü hale geldiğini herkes bilmektedir. İlk önceleri ‘Başûr, Bakur, Rojava, Rojhilat yek welat e’ sloganı gelişti. Şimdi ‘Kürtler birdir’ sloganı atılıyor. Bizim son yirmi yılda bir proje olarak geliştirdiğimiz demokratik ulus anlayışının birliği zayıflattığı yönündeki söylemler boş laflardır. Aksine, son yirmi yılda Kürtler arasındaki birlik anlayışı daha fazla gelişti. Halk açısından bu gerçeklik var. Siyasi güçler arası sorunların kaynaklarını ise yine toplumumuz bilmektedir. Bu açıdan demagojik söylemlerle gerçekler çarpıtılamaz. Kürtler arası birliği bu tür söylemler zayıflatır. Bu tür şeyleri söyleyenlerin ulusal birlik kaygısı yoktur. Sadece Özgürlük Hareketimize ve Önderliğimize yönelik saldırıların bir parçasıdırlar. Ancak bunlar gerçekleri çarpıtamazlar; yani güneş balçıkla sıvanamaz!
Demokratik ulusun Rojava’nın gerçeğine uygun düşmediğini söylemek ise tam bir cehalettir. Ne Bakur ne Başûr ne Rojhilat’ta farklı halkların Rojava’daki kadar iç içe bir yaşama durumu vardır. Derik’te, Qamişlo’da, Hesekê’de, Serêkaniyê’de ve Kobanê’nin çevresinde Araplarla birlikte yaşama vardır. Yine Rojava alanında önemli bir Süryani nüfus vardır. Demokratik ulus anlayışı ile demokratik bir sistem kurmak, en fazla da Rojava’nın ihtiyacına cevap veren bir projedir. Kürdistan dört parçaya bölünmüş; Ortadoğu etnik ve mezhep çatışmalarıyla kendini yiyip bitiriyor. Bu açıdan demokratik ulus anlayışı en fazla da Kürtler ve Ortadoğu için gereklidir. Aslında tüm bu hezeyanlar ve demagojiler, Rêber Apo’nun iktidar ve devlet karşıtı zihniyet ile paradigmasına yönelik yıllardır süren karşıtlığın şu andaki ifade edilişi olmaktadır” ifadelerini kullandı.
Kürtlere zarar veren şuursuz söylemlerdir
Halep’te başlayan ve Rojava’ya uzanan saldırılarda bazı Arap aşiretlerinin DSG’den ayrılmasının “Kürtler Araplara güvenmemeliydi” ve Türkiye’nin saldırılardaki rolü nedeniyle benzer şekilde “Türkiye’ye, Türklere güven olmaz” yönünde artış gösteren söylemlerine yanıt veren Bayık, “Rojava devrimcileri, DAİŞ’e karşı mücadelede Arap gençleriyle birlikte savaştı. Bini aşkın Arap şehitleri ve gazileri var. Şu anda Rojava’da askeri güçler içinde ve toplumsal alanda mücadele içinde olan Arap gençleri var. Bizler her zaman egemen sınıflarla halkları ayıran bir ideolojik-politik çizgiye göre hareket ettik. Bundan sonra da yaklaşımımız böyle olacak. Biz, Türkiye’de söylendiği gibi ‘Türk’ün Türk’ten başka dostu yoktur’ anlayışında değiliz. Şu anda Kürtlerin Türk, Arap, Fars ve diğer halklardan dostları var. Rojava’da dünyanın dört bir yanından gelen enternasyonalist devrimciler şehit düştü. Türkiyeli devrimciler şehit düştü. Rojava Devrimi’nin ideolojik-siyasi çizisinde ve kazanımlarında onların da emekleri vardır. Kürtler demokratik bir zihniyete sahiptir. Bu zihniyette halklara düşmanlık yoktur. Şu halka, ya da bu halka güvensizlik yoktur. Özellikle Kürtlerin toptan şu halka, bu halka güvensiz bir yaklaşımı olmaz. Halkların siyasi düşünceleri de tek bir blok değildir. Şu anda sanal medyada yapılan bu yönlü tartışmalar ya duygusallığın sonucudur ya da bazı çevrelerin kışkırtmasıyla oluşan ve en başta da Kürtlere zarar verecek şuursuz söylemlerdir. DSG, bir provokasyonu önlemek için Dêrazor, Reqa ve Tepqa’dan çekilmiştir. Çekilirken tümüyle Arap köyleri olan alanlardan DSG’ye yönelik bir saldırı olmamıştır. Reqa’da, kimi HTŞ taraftarlarının, HTŞ askeri güçleri geldikten sonra bazı saldırıları olmuştur. Zaten DSG’nin yıllardır DAİŞ’in hücrelerine yönelik operasyonları oluyordu. Arap aşiretlerinin karakteri zaten biliniyor. Koalisyon güçleri HTŞ’ye destek vermediği müddetçe, DSG ve Özerk Yönetim’e karşı olumsuz bir yaklaşımları olmadı. DSG çekilme kararı alınca aşiretlerin alana giren HTŞ’yle ilişkilenecekleri açıktı. Arap aşiretleri özellikle ABD ve koalisyon güçlerinin tutumunu dikkate alan bir yaklaşım içindeydi. Zaten aşiretler her zaman varlıklarını ve yaşamlarını güç dengelerine göre hareket ederek sürdürme eğiliminde olmuştur. Rojava devrimcileri, Arap halkıyla birlikte Suriye’nin demokratikleşmesinde etkili olmak istemişlerdir. Ancak koalisyon güçleri demokratikleşmeye karşı sorumsuz bir yaklaşım gösterince, DSG Arap alanlarından çekilip Rojava coğrafyasında bir direniş hattı kurmuştur. Siyasal dengeler ve savaşın geldiği aşama bunu gerektirmiştir. Bu durumdan ‘Araplara güvenilmemeliydi’ sonucu çıkarılamaz. Kaldı ki sorun, güven ve güvenmeme sorunu da değildir. Örgütlü güç, askeri güç ve siyasal güç dengelerinin oluşturduğu gerçekler, askeri ve siyasal mücadelenin yönünü belirler.
Halkların kardeşliği söylemimiz sürecek
Kürt halkının siyasi temsilcilerinin ve demokratik kurumlarının, bölge halkları içinde dostlarını ve taraftarlarını artırma sorumluluğu vardır. Özelikle bölge ülkelerinin inkarcı soykırımcı politikaları, bunu daha da gerekli kılmaktadır. Bu nedenle ‘Araplar şöyle, Türkler böyle’ demenin bir anlamı yoktur. Devletlerin kendi toplumlarına yönelik milliyetçi ve şovenist şartlandırmaları olmaktadır. Bunu en fazla da Türkiye gerçeğinde gördük. Bu gerçekleri görmek ve bilmek ayrıdır; bölge halklarını kazanma, onları Kürt karşıtı konumdan çıkarma politikaları ve çabaları ise ayrı bir konudur. Bizim Kürt-Arap, Kürt-Türk kardeşliği, yani halkların kardeşliği söylemimiz ve bu halklara şimdiye kadar gösterdiğimiz yaklaşımımız, bundan sonra da sürecektir. Bunu yapmamak, en başta da Kürt halkının özgürlük mücadelesine karşı sorumsuz davranmak olur. Türkiye’de özel savaş merkezlerinin toplumda Kürt düşmanlığını hortlattığını biliyoruz. Bu, yüz yıllık bir politikadır. Özellikle bizim 52 yıllık mücadelemizde bu, çok planlı ve örgütlü biçimde yapılmaktadır. Türkiye’deki özel savaş, Türkiye’nin batısını arkasına alıp Kürt Özgürlük Hareketi’ne karşı savaşı daha rahat yürütmek için milliyetçiliği geliştirmeyi temel politika yapmıştır. Öyle ki HDP’nin Türkiye’ye seslenen bir parti olmasından da rahatsız olmuşlardır. En fazla korktukları şey, Kürt halkının özgürlük mücadelesinin Türkiye’nin batısında taraftar ve dost bulmasıdır. Bizim Türkiye’de milliyetçiliği ve Kürt düşmanlığını besleyecek politika ve tutumlardan kaçınmamız gerekir. Özel savaşın eline, milliyetçiliği şahlandıracak malzeme sunmamamız gerekir. Milliyetçilik, karşı milliyetçilikleri geliştirir; halklara da faydası olmaz. Özellikle de Kürtlere hiç faydası olmaz.
Yüzlerce şehit Türk arkadaşlarımız var
‘Türkiye’ye ve Türklere güven olmaz’ sözü de toptancı bir söylemdir. Bunlar, politik olanların, politik mücadele verenlerin söylemi olamaz. Toplumsal ve siyasal analizler yapılır, ona göre gerçekçi politikalar izlenir. Türk devletine karşı en sert ve en uzun mücadeleyi biz verdik. Türk devletini de Türk toplumsal gerçeğini de Kürtlere karşı izlenen politikaları da en iyi biz biliriz. Savaşmak, savaştığın gücü de tanımak demektir. Eğer bu mücadele 52 yıl sürüyorsa, bu tanımanın derin ve kapsamlı olduğunu ifade eder. Rêber Apo ‘Ben ne aldanırım ne de aldatırım’ dedi. Çünkü Türkiye gerçeğini, Ortadoğu gerçeğini ve uluslararası güçlerin bölge ve Kürt politikalarını en iyi bilen Rêber Apo’dur. Bir kere tüm halkımız bilmelidir ki, Türkiyeli ve Rêber Apo’nun ilk arkadaşları olan devrimciler Kemal Pir ve Haki Karer’dir. Bu iki arkadaş, Özgürlük Hareketimizin ruhunu ve karakterini oluşturmada belirleyici rol oynamışlardır. Rêber Apo, bu iki arkadaş için ‘Onlar benim gizli ruhumdu’ demiştir. Kemal, zindan direnişinin öncüsü ve 14 Temmuz büyük ölüm orucunun da şehididir. Yüzlerce şehit Türk arkadaşımız var. Hâlâ yüzlercesi de mücadelemizin içindedir. Türkiye’de özgürlük mücadelemize destek veren önemli bir toplumsal kesim, devrimci örgüt ve şahsiyetler vardır. Bu açıdan, öyle toptancı bir şekilde ‘Türklere güven olmaz’ gibi söylemleri bırakıp daha fazla dost ve müttefik edinmek gerekir. Kürtler için doğru olan ve yapılması gereken budur. Türkiye ile onlarca defa ateşkes ve görüşmelerimiz oldu. Siyasal mücadele tek boyutlu sürmez. Ateşkes ve görüşmeler de siyasal mücadelenin önemli bir boyutudur. Ulusal, demokratik ve özgürlük mücadelesi veren tüm güçlerin bu yönlü mücadele süreçleri olmuştur. Bu süreçler güven-güvensizlik ikilemi içinde yürümez. Bu, en apolitik yaklaşım olur. Güvenme üzerine yürütülen politika da güvensizlik üzerine yürütülen politika da yanlış olur. Siyasal mücadelede böyle ölçüler olmaz ya da bu yaklaşımla politik mücadele yürütülmez. Güven ve güvensizlik, süreç içindeki tutumlarla ortaya çıkacak bir durumdur. ‘Sana güvenmiyorum’, denilemeyeceği gibi, ‘size güvenmiyorum’ diyerek de politik mücadele içine girilemez.
Milliyetçiliğin tırmandırılması boğazlaşma demektir
Öte yandan, güvenilmese dahi koşullar gereği siyasal mücadele ve görüşmeler yapılabilir. Siyasal mücadeleleri düz ve tek yöntemli düşünmek yanlıştır; hatta mücadelesiz kalmaktır. Şimdi Türkiye ile bir süreç yürütülmek isteniyor. Demokratik siyasal mücadele ortamı yaratılmaya çalışılıyor. Demokratikleşme ile Kürt sorunu arasında doğrudan bir bağ vardır. Zaten Kürt sorununa doğru bir yaklaşım olmadan gerçek anlamda demokratikleşme ve demokratik siyaset yapma özgürlüğü sağlanamaz. Kürt varlığı ve Kürtlerin yasa içine alınarak varlık güvencesi ile özgürlük yasaları oluşmazsa, bu siyasal süreç ilerlemez; bir yerde tıkanabilir. Ancak sürecin ilerlemesi için siyasetin incelikleri ve ön açıcı özelliklerini kullanmak da siyasal sorumluluk gereğidir. Rêber Apo da Kürt halkına ve Türkiye halklarına karşı sorumluluğu gereği bu duyarlılıkla hareket etmektedir. Özcesi olay ve olgulara güven ve güvensizlik ikilemi içinde bakmak yanlıştır. Özellikle ‘Şu halka güvenilmez’ söylemi hem yanlıştır hem de politik değildir. Özgürlük ve demokrasi mücadelesinde politik sorumlulukla hareket etmek çok önemlidir. Komşu halklar için ‘güvenilmez’ denilerek bir yere varılamaz. Böyle ifadelerle politik değeri olan hiçbir şey söylenmiş olmaz. Biz, komşu halklarla halkların kardeşliği içinde yaşama yaklaşımımızı sürdüreceğiz, sürdürmeliyiz. Komşuluk bir tercih değildir. Komşu halkların birbirine karşı olumsuz yaklaşımlarını giderme sorumluluğumuz vardır. Komşu halkların ve demokrasi güçlerinin de böyle bir sorumluluğu vardır. Milliyetçilik ve komşu halklara karşı düşmanlık ya da olumsuz yaklaşım, sağlıklı bir düşünme biçimi ve duruşu değildir. Bizler insan olarak, özgürlük ve demokrasi mücadelesi veren güçler olarak bu tür yanlış düşünce ve eğilimlerden hem uzak duracağız hem de toplum içinde bu yönlü eğilimleri gidermeye çalışacağız. Kuşkusuz, her türlü zulme ve baskıya karşı da halkımızı mücadele içinde tutacağız. Özgürlüğü için mücadele eden bir halk yaratma ve bunun pratikleşmesini sağlama görevimiz vardır. Bizim için kabul edilmeyecek durumlar; özgürlük ve demokrasi karşıtı güçlere boyun eğme, işbirlikçilik yapma, ülkesi ve halkı için düşünmeyen ve yaşamayan bir konumda olmaktır. Milliyetçiliğin tırmandırılması boğazlaşma demektir. Bu durumda da her zaman olduğu gibi en fazla boğazlanan Kürtler olur” diye konuştu.
Bu tür yönelimler Kürt düşmanlığıdır
Daha önce tutanakların tamamını yayınlamayı kabul etmeyen Meclis Komisyonunun Rojava’ya dönük saldırılarla birlikte tutanakları yayınlaması, MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli’ye hediye edilen kilim etrafında gelişen tartışmalar, Abdullah Öcalan’a yönelik iktidar çevrelerinin söylemlerine değinen Bayık, “Rêber Apo’ya ve Hareketimize karşı bu yönlü karalama ve itibarına yönelik söylemler her zaman olmuştur. Özgürlük ve demokrasi mücadelesi zor olan bir halkın mücadelesini verirken bunlarla karşılaşılabilir. Bunu on yıllardır en fazla yapan, Türkiye’deki özel savaş sistemi ve onların yönlendirmesinde olan basındır. Önderlik için yıllardır neler neler söyledikleri malumdur! Şu anda sanal medya üzeri yapılan saldırıların esası da bu özel savaş merkezi tarafından yönlendiriliyor. Bu özel savaş merkezine bağlı kişiler, Kürtlük adına Rêber Apo’ya yönelik bir karalama kampanyası yürütüyor. Kürtler tarafından yapıldığı söylenen paylaşımların önemli bir kısmının da bu özel savaş merkezi tarafından yapıldığını bilmeliyiz. Kürtler içinde hangi kara propagandanın alıcı bulacağını düşüyor, buna göre konuları seçiyor ve bunu sanal medyada bazı hesaplar üzerinden yaymaya çalışıyorlar. Öte yandan, Rêber Apo ve PKK’nin yürüttüğü mücadele sonucu etkisizleşen bazı Kürtler de on yıllardır yeminli Apo ve PKK düşmanı olarak, zemin ve fırsat doğdukça buna yöneliyorlar. Özellikle paradigmaya yönelen böyle yeminli Apo ve PKK düşmanı kişilikler vardır. Bunlar, Kürtlerin hassasiyet gösterdiği bazı konulara ve duygulara seslenerek de bunu yapmaya çalışıyorlar. Ama ne kadar çırpınsalar da 52 yıllık mücadele yürüten, 27 yıldır zindanda mücadele yürüten, Kürtler için onur ve gurur duyulacak bir ideolojik ve teorik gelişme yaratan ve Kürt aklını ortaya çıkaran Önderliğin konumunu sarsmaları mümkün değildir. İdeolojik, felsefi ve politik gücü olmayanların yaptığı bazı karalamalar, bazı insanlar üzerinde geçici etkiler yaratsa da bir sonuç alamazlar. Yaptıkları ve söyledikleri karalamalarla kalırlar. Tarihin en büyük Kürt siyasetçisi, mücadelecisi, devrimcisi, düşünürü ve filozofuna yönelik bu tür yönelimler özünde Kürt düşmanlığıdır. Bunların Kürtlüğü düşündükleri yoktur. Rêber Apo ve Özgürlük Hareketi karşısında bir kompleks yaşıyorlar. Aslında psikolojik vakadırlar.
Her olgu kendi zemininde değerlendirilmelidir
Meclis tutanaklarının elli sayfayı geçtiği söyleniyor. Rêber Apo, süreci ilerletmek için bir politik yaklaşım gösteriyor. Meclis komisyonunu ciddiye almış ve adım attırmak istemiştir. Gelinen aşamada bu komisyonun demokratikleşme ve Kürt sorununun çözümü konusunda ciddi bir rol oynamayacağı görülmüştür. Hazırlamayı düşündükleri rapor ve önerilerin bu yönlü olacağı şimdiden anlaşılmaktadır. Bu açıdan Rêber Apo, tüm siyasi liderlerin bir araya gelmesini ve kendisinin rolü konusunda bir karara varmalarını istemektedir. Çünkü bu sorun, Meclis’te çözülecek bir sorun olsa da Meclis’in tutumunu belirleyecek olan da siyasi partilerdir. Meclis tutanaklarında Rêber Apo’nun belirttiklerinin, genel bağlamdan kopmuş hali üzerinden spekülasyon yaparak Önderliğe yönelik saldırılarda bulunmak art niyetlilerin işidir. Devlet Bahçeli, Önderliğe hediye göndermiş; Önderlik de Kürt özelliği taşıyan bir hediye gönderilmesini istemiştir. DEM Parti İmralı Heyeti de bunun gereklerini yerine getirmiştir. Bu hediyeler üzerinden olumsuz algılar yaratmaya çalışmak, öküz altında buzağı aramaktır. Her olgu, kendi zemini ve mecrasında değerlendirilebilir. Niyeti iyi olmayanlar bir şeyler söyleyebilir. Buna ‘El ağzı çuval değil ki büzelim’ diyebiliriz. ‘Rêber Apo dinlenmiyor’ diyenler gerçekliğin tersini söyleyenlerdir. Rêber Apo, bizim için mücadelemizi zafere kavuşturacak yol gösterici önderliktir. Halkımız, Rêber Apo’yu kendi önderleri ve baş müzakereci olarak görüyor. Barış Anneleri, Kürt halkının vicdanıdır. Kürt halkının özgürlük mücadelesinin direği ve sütunudur. Barış Anneleri, Rêber Apo’yu önderleri olarak kabul ediyorsa, hiç kimsenin Önderliğe söyleyeceği olumsuz bir sözü olamaz. Rêber Apo, şu anda Kürtler içinde sözü herkes tarafından dinlenen ve dikkate alınan bir önderliktir. Bu gerçeği sadece Kürtler değil, bölgesel ve uluslararası güçler de bilmektedir.
Rojava’daki yönetimler Rêber Apo’yla karşı karşıya getirilemez
Rêber Apo’ya bağlılık konusunda Rojava her zaman önde olmuştur. Rêber Apo, neredeyse Rojava’daki insanların çoğuna dokunmuş ve konuşmuştur. Rêber Apo’ya bağlılık temelinde binlerce şehit verilmiştir. Rojava yönetimi de Rêber Apo’ya tam bağlıdır; Önderliğin söylediklerini dikkate alırlar. Her şey yapılabilir ama Rojava’daki yönetimler Rêber Apo’yla karşı karşıya getirilemez. Rojava’da kadınların tümü Rêber Apo’nun özgürlük çizgisinde ayağa kalkmış ve özgürleşmiştir. Kadınlar da tüm Rojava toplumunu değiştirmişlerdir. Rojava yönetiminin en az yarısı da kadındır. Bu açıdan Rêber Apo ile Rojava yönetimi arasında sorun yaratmak ancak masa başında yapılabilir ya da özel savaş oyunları bu tür şeyleri gündemleştirir” diye belirtti.
Abdullah Öcalan’ın Türkiye ile yürüttüğü sürecin Rojava’ya yönelik saldırılara yol açtığını ve kendisinin Türkiye ile aynı çizgide olduğu yönündeki suçlamalara işaret eden Bayık, “Bu tür söylemlerin ne kadar art niyetli bir karalama olduğu, var olan gerçeklerle zıt olmasından bellidir. Rêber Apo’nun inisiyatif alarak sürdürdüğü süreçten önce, Türk devletine ait İHA’lar her gün Rojava’da şehirleri bombalıyor, birçok devrimci ve yurtsever katlediliyordu. Rêber Apo’nun inisiyatif almasıyla birlikte bu saldırılar durmuş, 6 Ocak’ta Şêxmeqsûd ve Eşrefiyê’ye yönelik saldırıya kadar fiili bir ateşkes durumu yaşanmıştır. Rêber Apo’nun bu süreci başlatmasının bir nedeni de Rojava’ya nefes aldırmaktı. Nitekim bu sürecin ilk olumlu yansıması Rojava’ya olmuştur. Rojava yönetimi ve halkı durumu böyle değerlendirirken, Türkiye ile yürütülen sürecin Rojava’ya yönelik saldırılara yol açtığı yönündeki söylemler, Rêber Apo ve Özgürlük Hareketimize yönelik bir özel savaş olarak ortaya çıkmaktadır. Kendisine Kürt diyen bazı çevreler de bu söylemi Türkiye’deki özel savaşçılardan almıştır. Türkiye’de var olan özel savaş merkezi, bu süreçte Rêber Apo ve Hareketimizin etkisini yıpratmayı da bir mücadele biçimi olarak görmekte; böylece Rêber Apo ve Özgürlük Hareketimizin konumunun ve elinin zayıflayacağını hesaplamaktadırlar. Rêber Apo ve Hareketimiz, Türk devletinin inkar ve imha politikalarına karşı 52 yıldır büyük mücadele vermektedir. Şu anda Önderliğe ve Hareketimize yönelik bu karalama kampanyasını sürdürenler, onlarca yıldır bu tür yaklaşımlarıyla Türk devletine ve onun özel savaş sistemine destek olmuşlardır. Geçmiş yıllarda Türk devletiyle kimlerin iç içe olduğu ve Özgürlük Hareketimiz karşısında konumlandığını halkımız çok iyi bilmektedir. Bugün İmralı’da Türk devletiyle yürütülen süreç, Kürt halkının varlığını, özgür ve demokratik yaşamını güvenceye alma ve sağlama amaçlıdır. Türk devletinin bu sürece nasıl yaklaşacağı ve ne kadar doğru karşılık vereceği ise devletin sorunudur. Rêber Apo’nun İmralı’daki tüm çabası, Rojava’daki kazanımların korunması yönündedir. Bunu bizler de Rojava Kürdistan yönetimi ve halkı da çok iyi bilmektedir. Bilmeyenleri ve gerçekleri ters yüz edenleri ise Rêber Apo ve Özgürlük Hareketi’ne yönelik kompleksleri ve paranoyalarıyla baş başa bırakmalıyız.
Çamur at izi kalsın, misali bir rol üstlenmişlerdir
Bunlar aslında dikkate alınmayacak marjinal kişi ve çevrelerdir. Sanal medya, bunlara kendilerini konuşturma imkanı veriyor. ‘Çamur at izi kalsın’ misali bir rol üstlenmişlerdir. Rojava Devrimi’nin nasıl ve kimler tarafından gerçekleştirildiğini tüm dünya bilmektedir. Şengal’in nasıl ve kimler tarafından soykırımdan kurtarıldığı bilinmektedir. 52 yıldır bu Önderlik ve Hareketimiz nasıl mücadele vermiş ve hangi değerler yaratılmış bunu en iyi halkımız ve demokrasi güçleri bilmektedir. Bu 52 yıllık mücadele verilmeseydi Kürt ve Kürdistan’dan geriye ne kalırdı? Bunu da aklı başında ve vicdanı olan her aydın ve yurtsever takdir etmektedir. Bu mücadelenin yarattığı Kürt iklimi ve siyasi ortam tüm kazanımların koruyucusu, güvencesi ve gelecekteki güç kaynağıdır. Öyle oturduğu yerde ulu orta konuşmakla hiçbir şey sağlanmıyor. En küçük bir değer bile büyük emek ve bedellerle sağlanmaktadır. Halk bu tür kişi ve çevrelere ‘Dün mücadelenin neresindeydin, bugün neresindesin, bundan sonra neresinde olacağını sormalıdır. Onların yaptığı, masa başında Bekoluktur. Rojava’ya yönelik saldırıların geçmişine ve bugününe bakılarak hangi güçlerin içinde yer aldığı görülmeli; buna karşı mücadelenin kimler tarafından yürütüldüğü de bilinmelidir. Rojava’ya yönelik saldırılara karşı ilk çağrılar bizden geldi, her yerde örgütlü olarak halk harekete geçirildi. Hareketimiz 52 yıldır bizzat mücadele sahasının içinde ve göbeğindedir. Yüksek perdeden konuşanların, eğer mücadelede gözleri varsa örgütlerini kurar, silahlı güçlerini oluşturur ve meydana çıkarlar. ‘Yoksa lafla peynir gemisi yürümez’ derler” şeklinde konuştu.
Kürt Özgürlük Hareketi’ne, onun paradigmasına ve kadın özgürlükçü yaşamı hedef alanların temel amaçlarına dikkati çeken Bayık, şöyle devam etti: “Rêber Apo’ya ve Özgürlük Hareketimize dil uzatanların karakteri, kadın özgürlük çizgisine yaklaşımlarında da belli olmaktadır. Rêber Apo’nun kadın özgürlük çizgisi tüm kadınlar ve demokratik insanlık tarafından takdir edilirken, kendisine Kürt diyenlerin kadın özgürlük çizgisine dayalı Önderlik felsefesi ve paradigmasına saldırması, onların kalitesinin kaç ayar olduğunu gösteriyor. Kadın özgürlük çizgisinin dayandığı coğrafya Kürdistan coğrafyasıdır. Kürt kültürü insanlığın kök kültürü olduğu gibi, kadın özgürlüğü de bu coğrafyanın ve Kürtlerin toplumsal genlerinde bulunmaktadır. Rêber Apo’nun kadın özgürlükçü, ekolojik, demokratik toplum paradigmasına saldıranlar, tarihin gerisinde ve gericiliğin etkisinde kalanlardır. Rêber Apo felsefesi, düşüncesi, ideolojisi, teorisi ve paradigmasıyla tüm Kürtlerin onuru ve gururudur. Tarihi, Kürtler açısından bir arkeolog gibi incelemiş, insanlığın tüm olumlu değerlerini kendinde sentezlemiş ve bir Kürt aklı ortaya çıkarmıştır. Kürtlerin tarihe, topluma ve siyasete bakışta önleri netleşmiştir. Bu, Kürtler açısından başlı başına büyük bir kazanımdır. Rêber Apo’yla onur duyacaklarına saldırmaları onların dünyaya, topluma ve Kürt gerçekliğine yüzeysel bakışlarının sonucudur. Rêber Apo ve PKK karşıtlığı bu kesimlerin gözlerini kör etmiş, pusulalarını bozmuştur. Bunları çok fazla değerlendirmek doğru olmaz. Aslında bu tür şeylere cevap verme gibi bir kültür ve geleneğimiz yoktur; ancak Rojava’ya yönelik saldırıları kötü niyetle ele almaları, bazı şeyler söylememizi gerektirdi.”
Taktik bir ilişkinin son bulması ihanetle açıklanamaz
Rojava’daki saldırıların önünü açan ABD ve Batılı devletlerin tutumuna dikkati çeken Bayık, şunları kaydetti: “Rojava’nın ABD ve koalisyon güçleriyle taktik ittifakı, DAİŞ’e karşı mücadele içinde ortaya çıktı. DAİŞ, Şengal’de Êzidî Kürtlere saldırdı. HPG, YJA-Star ve YPG-YPJ gerillaları Êzidîleri soykırımdan kurtardı. DAİŞ daha sonra Şam’a ve Halep’e yönelmek yerine Kobanê’ye yöneldi ve Kürtler hedef alındı. DAİŞ, dünyanın her yerinde insanlığa saldırdı ve katliamlar gerçekleştirdi. Bu ortamda Kobanê’de DAİŞ’e karşı direnenlerle, DAİŞ’e karşı koalisyon kuranlar arasında taktik bir ittifak oluştu. ABD ve koalisyon güçleri, Kürtlerin DAİŞ’e karşı fedaice direnişinden yararlanmayı kendi çıkarına gördü. Bu taktik ilişki İkinci Dünya Savaşı’nda Sovyetler ve demokratik güçlerle Batı’nın kapitalist modernist güçleri arasında Hitler faşizmine karşı kurulan taktik ilişkiye benzemektedir. Stratejik ilişkiler esas olarak ideolojik-politik olarak benzer güçler ve benzer amaçları olanlarla yapılır. Taktik ilişki de ortak düşmana karşı mücadelenin kesiştiği dönemlerde ortaya çıkar. Nitekim, DAİŞ’le mücadele bunu ortaya çıkarmıştır. Bu taktik ilişkiden Rojava ve Kuzey-Doğu Suriye de yararlanmıştır. Siyasal mücadeleler sadece stratejik ittifaklarla yürütülmez; gerektiğinde taktik ittifaklar da kurulur. Her mücadele, bir yönüyle de ittifaklarla yürütülür. İttifaksız bir mücadele düşünülemez. İttifak yapmasını bilmeyenler, politik zeka ve yaratıcılığı olmayanlardır; kendini başarısızlığa mahkum edenlerdir. ABD ve koalisyon güçleriyle taktik ittifak, DAİŞ’e karşı mücadele çerçevesindeydi. Kuzey-Doğu Suriye Özerk Yönetiminin ilişkileri de 6 Ocak’a kadar bu çerçevede sürmüştü. Zaten ABD ve koalisyon güçleri, Rojava ve Kuzey-Doğu Suriye’ye hiçbir zaman siyasal destek vermemiştir. Bunu da Rojavalılara açık söylediklerini bilmekteyiz. ABD’nin Rojava ile ilişkileri, HTŞ şahsında kendilerinin kullanacağı bir aparat bulunca sona ermiştir. Bu açıdan taktik bir ilişkinin son bulması, ihanet kavramı ile açıklanamaz.
Binlerce amerikalıyı öldüren bir örgütle ilişki onlara ihnaettir
Ancak New York’ta, İkiz Kuleler’i vurup üç bin Amerikalı’yı öldüren ve bu nedenle Afganistan işgaline gerekçe yapılan bir örgütle ABD’nin kurduğu ilişki, en başta da kendi halkına ihanettir. Bu, taktik ilişkinin özüne de ters bir yaklaşımdır. ABD’nin Rojava’yla kurduğu ilişki stratejik bir ilişki ve ittifak değildi ki ihanet denilsin. Ama HTŞ’ye bu kadar destek verme ve ön açma, siyasi ahlak ve insanlık değerleri açısından kirli bir politikadır. Bu açıdan teşhir edilmesi gereken bir politikadır. Zaten ABD’de ve Fransa’da kendi hükümetlerine karşı çıkan aydınlar, toplum ve siyasiler olmuştur. Hatta basın bile bu politikayı teşhir etmiştir. Kuşkusuz Rojava yönetimi, ABD yönetiminin ve ABD’nin politika ve yaklaşımını biliyordu. Ancak halkın ve bazı çevrelerin taktik ilişkiyi doğru anlamamaları, fazla anlam yüklemeleri onlar açısından bir hayal kırıklığı yaratmış olabilir; nitekim böyle bir hayal kırıklığının yaşandığı da görülmektedir. Bu noktada, halkın yeterince bilgilendirilmemiş olması üzerinden Rojava yönetimine eleştiri yapılabilir. Bir mücadele, öz güce ve stratejik ilişkilere dayanılarak yürütüldüğünde gerçek anlamda başarı gelir. Taktik ilişkiler, öz güç ve stratejik ilişkiler çerçevesinde ve onu güçlendiren temelde ele alınırsa başarıda etkisi olur. Taktik ilişki kurmak yanlış değildir. Aksine, taktik ilişkiler de mücadelenin başarısı için yerinde ve gerektiğinde kurulması gereken ilişkilerdir. Batı’nın ve ABD’nin Rojava’ya yaklaşımı, Ortadoğu genel politikaları ve çıkarlarıyla ilgilidir. Onlar sadece lokal bir ilişkiye dayanarak politika yürütmezler. Genel bir Ortadoğu politikaları vardır ve Rojava’yı da bu çerçevede ele alırlar; nitekim böyle ele almışlardır. Ortadoğu için demokrasiye ve halk iradesine dayalı yönetimleri değil; işbirlikçi ve bölgedeki hegemonyalarına hizmet edecek güçleri tercih etmektedirler. Tom Barrack, demokrasinin değil, monarşilerin Ortadoğu gerçeğine daha uygun olduğunu söylemiştir. Bunu söylerken, Ortadoğu ülkelerinin her birinin tarihsel gelişiminin, toplumsal ve siyasal yapısının farklı olduğunu gözeterek değil; ilişkide olduğu bazı ülkelere göre böyle bir yargı ortaya koymuştur. Zaten bu konuşmayı da monarşinin olduğu bir ülkede yapmıştır.”
HTŞ’ye verilen görev tamamlandığında saf dışı edilecek
Hegemonik güçlerin DAİŞ, El Kaide çizgisinden gelen HTŞ’ye Suriye’de rol vermesinin hangi plana işaret ettiğini değerlendiren Bayık, sözlerini şöyle tamamladı: “Suriye’de HTŞ’ye rol verilmesinin çok fazla tartışılması gerekir. Hem DAİŞ’e karşı olunacak hem de benzer zihniyette olan bir örgüt Suriye’nin hakimi yapılacak. En başta da İkiz Kuleler faciasını yaşayan ABD halkının, demokrasi güçlerinin ve siyasal yapıların HTŞ’ye verilen bu desteğe karşı çıkması gerekir. HTŞ, DAİŞ’e karşı savaşta koalisyon güçleriyle taktik ittifakta olan DSG ve Kuzey-Doğu Suriye Özerk Yönetimi’ne saldırtılmıştır. Bunun insanlık adına, demokrasi adına, ahlak ve vicdan adına savunulacak bir yanı yoktur. Şiddetle kınanması ve mahkum edilmesi gereken bir politikadır. Şu anlaşılmıştır ki HTŞ, uluslararası güçlerin Suriye politikasında ve Ortadoğu hegemonyasında kullanışlı bir aparattır. Yine Suriye’nin İsrail için bir tehlike olmaktan çıkarılmasının böyle bir güçle sağlanacağı görmüşlerdir. Golan Tepeleri ve Güney Suriye fiilen İsrail’e bırakılmıştır. Artık stratejik öneme sahip Golan Tepeleri, İsrail torağı haline getirilmiştir. Suriye, Lübnan politikalarını da etkiliyordu; HTŞ’ye bir de Lübnan’a karışmaması ve orayı da İsrail ile Batı’nın etki alanı olarak görmesi kabul ettirilmiştir. HTŞ, bölgesel dizaynda hegemonik güçlerin uysal aparatı olarak kullanılacaktır. Kuşkusuz Türkiye de Suriye ve Ortadoğu’da etkili olmak için HTŞ’yi kullanmaya çalışacaktır. Esas olarak da uluslararası güçlerin ve Suudi Arabistan politikalarının uygulayıcısı olacağı anlaşılmaktadır. Ancak böyle bir güç, orta ve uzun vadede uluslararası güçlerin ve İsrail’in güven duyacağı ve kabul edeceği bir güç olmayacaktır. Ona verilen görev tamamlandığında bir biçimde saf dışı edilecektir. Belki Colani de bunu bilerek politika yapmaktadır. Herhalde Colani’ye bu yönlü akıl veren ve telkinde bulunanlar da vardır. Suriye’de böyle bir rejimin bulunması, Irak üzerinde de bir baskı aracı olarak kullanılacaktır. Nitekim Irak, böyle bir kaygı içine girmiştir.
Röportajın üçüncü bölümü yarın yayınlanacak.
HABER MERKEZİ
Kaynak: Yeni Yaşam Gazetesi
***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***





































