Serbest Görüş 15 Temmuz 2016’daki ‘darbe girişimi’ altinda gerçekleşen tarihi kumpasın ve bu sürecin etkilerine dair kapsamlı analizler ve güncel haberler sunmaktadır. Sözde darbe girişiminin arka planı, sonrasındaki gelişmeler ve toplumsal etkileri hakkında derinlemesine incelemeler sunarak, okuyucularımıza olayın çeşitli yönlerini anlamada yardımcı olur. Türkiye’nin tarihindeki bu kritik olayla ilgili en güncel bilgi ve yorumlar burada.
KHK’lı Prof. Dr. Haluk Savaş son yolculuğuna uğurlandı. Konuşmalarda “Onurla, ahlakla, şerefle, haysiyetle hayat sürmüş bir insandı. Hepimiz buna şahidiz.” denildi.
Cezaevinde kansere yakalanan ve dün hayatını kaybeden KHK’lı akademisyen Prof. Dr. Haluk Savaş’ın cenazesi, ikindi vaktinde kılınan namazdan sonra Çukurova Kabasakal Mezarlığı’na defnedildi.
KHK’lıların sembol ismi Prof. Haluk Savaş’ın cenazesi önce öğlen saatlerinde Adana’daki evine getirildi. Türkiye’nin her yerinden birçok KHK’lı Adana’ya geldi. Eşi Esen Savaş ve çocukları evlerinde taziyeleri kabul etti. Cenaze daha sonra Kabasakal Mezarlığı içindeki camiye götürüldü. Haluk Savaş’ı uğurlayanlar arasında başta HDP Milletvekili ve insan hakları savunucusu Ömer Faruk Gergerlioğlu olmak üzere her kesimden birçok seveni vardı. Cenaze namazını KHK’lı imam Mehmet Tombak kıldırdı.
Haluk Savaş’ın cenazesi Kabasakal Mezarlığı içindeki camiye getirildi.
GERGERLİOĞLU: MÜCADELECİ RUHU HİÇBİR ZAMAN BİTMEYECEK”
Namazdan önce Ömer Faruk Gergerlioğlu ve Haluk Savaş’ın büyük oğlu kısa bir konuşma yaptı:
“Onurla, ahlakla, şerefle, haysiyetle hayat sürmüş bir insandır. Hepimiz buna şahidiz. Buraya hepimiz geleceğiz. Hepimiz öleceğiz. Haluk hoca da aynı şekilde ruhunu teslim etti. Onun ölümü bizler için anlamlı. Mücadeleci ruhu hiçbir zaman bitmeyecek. Onu hiçbir zaman unutmayacağız. Çünkü o hayatı boyunca büyük bir mücadele sergiledi. Çok değerli bir bilim insanıydı. Psikiyatri alanında en çok makale üreten ve makalelerine çok sayıda atıf alan değerli bir bilim insanıydı. Üniversite hocasıydı. Binlerce öğrenci yetiştirmiş, birçok insana faydası dokunmuş bir insandı.”
OĞLU BEDİRHAN SAVAŞ: “BABAMIN MİRASINI DEVRALIYORUZ”
“Burada hep birlikte babamın mirasını devralıyoruz. İnşallah bunu sürdüreceğiz. Umarım güzel günler hepimizi bekliyor.”
MÜCADELESİYLE ÖRNEK OLDU
1 Eylül 2016’da Gaziantep Üniversitesi Tıp Fakültesi’nden ihraç edilen Haluk Savaş, 28 Eylül 2016’da gözaltına alındı. 2 ay cezaevinde kaldı. O süreçte safra kesesi yolu kanserine yakalandı. Hapiste tedavisi geciktirildi. Yurt dışı yasağı konulunca Almanya’ya tedaviye gidemeyen Savaş, verdiği mücadele ile herkese örnek oldu, güç verdi.
“YAŞARSAM PEŞLERİNİ BIRAKMAYACAĞIM”
“Meriç’te boğulmayacağım, bağıra bağıra ülkemde öleceğim ve herkes bu zulmü kimin yaptığını bilecek.” diyen Savaş, tüm KHK’lılara sahip çıkmaları için bir miras bıraktı:
“İnsanları fişleyenler, işinden edenler, aç bırakanlar, işkence edenler, hasta insanları tahliye etmeyip hapiste ölmesine sebep olanlar çok yakında hesabını verecek. Yaşarsam hiçbirinin peşini bırakmayacağım.”
Oğlu Bedirhan Savaş, babasına son görevini yerine getiriyor.
İki buçuk yıldır tutuklu olan iş insanı ve insan hakları savunucusu Osman Kavala için İngiltere merkezli topluluk Opera Circus 10 dakikalık bir opera besteledi.
“Osman Bey ve Salyangozlar” isimli İngilizce opera, 21 Haziran’da Vimeo ve YouTube’ta yayınlandı. Opera, Nigel Osborne tarafından “#osmankavalayaözgürlük” kampanyası için bestelendi.
“Hücrede yalnızım, çok mevsimdir çok”
Opera şu sözlerle açılıyor:
“Benim adım Osman, buradayım, sebep yok. Hücrede yalnızım, çok mevsimdir çok. Gündüzlerim gece, zaman geçmiyor. Düşümde ufuklar, gidecek yer yok.”
DW‘de yer alan habere göre, Osborne, 2014’te Salzburg’da Kavala ile sanat yoluyla barış inşa etme seminerinde tanıştı. Osborne, “Bana daha önce cömertliğinden, nezaketinden, saygınlığından bahsedildi. Bunu gördüm. Köprü inşa etmek için kültürü kullanarak yaptığı büyük işi biliyordum” dedi.
“Osman’ın kim olduğunu göstermenin güzel bir yolu”
Operanın fikri, Osman Kavala’nın hapishanede kalırken yemeğinden çıkan iki salyangozu beslemesine dayanıyor. Kavala, yeniden tutuklanmadan önce, 18 Şubat’ta, salıverildiğinde iki salyangozu da yanında götürmek istemişti.
Salyangozlar hakkında bir opera yazma fikriyle uzun zamandır haşır neşir olduğunu belirten Osborne, Kavala’nın “doğa ve güzellik sevgisini göstermeye dair bir fırsat” olarak görerek yola çıkmış.
“Bu adam en korkunç şartlarda bile salatasından çıkan iki salyangoza bakabilmiş” diyen Osborne şöyle devam etti:
“Ve daha sonra bir saat boyunca serbest bırakılıp sonra yeniden tutuklandıktan sonra onlar için endişeleniyor. Bu, Osman’ın kim olduğunu göstermenin güzel bir yolu olduğunu düşündüm.
Karantinada kaydedildi
“Osman kültüre yardım etti ve dünyaya kültürle yardım etti, bu yüzden kültür dünyasının da Osman’a yardım etme zamanı geldi.”
Osborne, müziği nisan ayı başında iki gece boyunca, koronavirüs pandemisinin yükselişe geçtiği sırada yazdı. Aynı zamanda Ulusal Sağlık Servisi (NHS) için gün boyunca gönüllüydü. Opera Circus’un direktörü arkadaşı Tina Ellen Lee yapımcı olarak imza attı ve teknik ekibi toparladı.
Operada yer alan herkes koronavirüs nedeniyle karantina altında olduğu için kendilerini bir cep telefonuyla videoya çektiler. (AÖ)
Bir önceki gece yarısı yine bu dosya üzerinde okuma yaparken aklıma düşmüştü Haluk Hoca.
Twitter hesabını kontrol ettim, son günlerde hiç mesaj yazmamıştı. DM atıp halini hatırını sordum.
Cevabın ölüm haberiyle geleceğini aklıma bile getirmemiştim.
Haluk Hoca ile yıllar önce, seçimlerin nabzını tutmak için Gaziantep’e yolum düştüğünde tanışmıştım.
Antep yemekleri eşliğinde keyifli bir sohbet yapmıştık. Sonrasında temasımız devam etti.
Tanımaktan keyif aldığım insanlardandı. Malum süreçte tüm Türkiye onu tanıdı ve herkes çok sevdi.
Erdoğan rejimi çok zulmetmişti Haluk Hoca’ya.
25 yıl önce danışmanlık yaptığı bir kültür sanat programını bahane edip soruşturma açmışlar, ‘terörist’ damgası vurup tutuklamışlar, yurt dışından dönen 11 yaşındaki oğlunu havaalanında sorguya çekmişler, karı koca işsiz bırakmışlardı.
En önemlisi tedavi için yurt dışına gitmesine izin vermemişlerdi. Ama o yılmadı, korkmadı ve mücadele etti.
KHK mağduriyetlerinin sembolü haline geldi.
İşte böyle güzel bir insanı kaybettik.
Haluk Hoca artık yok ama emin olun zulme karşı duruşu ve cesaretiyle yüzbinlerce insana rehber oldu.
Biz kendisini çok iyi bildik. Hep öyle bileceğiz.
HERYER ZULÜM HERKES MAĞDUR
Aslında Haluk Hoca’yı kaybettiğimiz haberini aldığımda okuduğum mahkeme dosyası da Haluk Hoca’nın hikayesinden farklı değil.
Şehirler, isimler değişse de zulüm hikayeleri birbirine benziyor.
Mesela Akıncı Üssü yargılamalarından bir örnek vereyim.
Hava Kurmay Albay Murat Çınar.
Kendisi bir F-16 pilotu ve aynı zamanda bilgisayar mühendisliği alanında ABD’nin en iyi üniversitelerinden birinde yüksek lisans yapmış doktoralı bir asker.
Düşünün; 15 yaşında giydiğiniz üniformayı 28 yıl taşıyorsunuz, kariyeriniz başarılarla dolu, dünyanın en zor işlerinden biri olan savaş uçağı pilotusunuz ve bir akşamda hayatınız karartılıyor.
Mahkeme dosyasından özetleyerek anlatayım;
15 Temmuz akşamı eşi ve çocuğuyla Ankara Gölbaşı’nda bulunan kayınvalidesinde yemekteler.
Akşam 22 sularında Hava Kuvvetleri Karargahı’ndan Yarbay Ayhan Çatıkkaya arıyor ve ‘acilen 143.filoya katılması gerektiğini, çok acil bir durum olduğunu’ söylüyor.
Albay Çınar ifadesinde “Özellikle son 2-3 haftada DEAŞ ile ilgili çok ciddi eylem istihbaratı geldiğinden DEAŞ’a yönelik kapsamlı bir harekat, belki de Suriye ile sıcak çatışma ihtimali vardır diye düşündüm” diyor.
Ailesini lojmana bırakıp Akıncı Üssü’ne gidiyor.
23:45 gibi Akıncı Üssü’ne vardığında ‘tuhaflığı’ fark ediyor. İçeride sivil kıyafetli birilerini de görüyor.
“Müşterek ve geniş kapsamlı bir harekat için toplanıldığı izlenimi veriyordu ama filo içinde silahlı askerler de vardı” diyen Çınar bir süre sonra darbe girişimine dair haberi alınca oradan ayrılmak için nizamiyeye yöneliyor.
Ancak giriş çıkışlar kapatıldığı için içeride mahsur kalan Albay Çınar ilerleyen saatlerde bir kez daha deniyor ancak yine üsten çıkamıyor.
Daha sonra üs lojmanlarına gidip orada bekliyor. Ertesi gün polis gelip hepsini göz altına alıyor ve darbe girişiminden tutuklanıyor.
Hikaye bu kadar.
Zaten iddianamede de darbeye katıldığına dair bir iddia da yok. Sadece o gece Akıncı Üssü’nde olduğu bilgisi var.
Albay Çınar mahkemede detaylıca anlatsa da sesini kimseye duyuramamış.
O gece telefonla göreve çağrıldığını, eline silah almadığını, uçmadığını, kimseye talimat vermediğini, kimseden talimat almadığını ve savcıların bile kendisiyle ilgili somut isnatta bulunamadığını anlatıyor ama dediğim gibi sesini duyan yok.
Tıpkı onbinlerce silah arkadaşı gibi.
İşin hukuki sakatlıkları bir yana yaşanan süreç tam olarak yetişmiş insan kıyımı.
Çünkü bir savaş uçağı pilotu yetiştirmek çok uzun yıllar alan, zahmetli bir iş.
Aynı zamanda çok da pahalı.
Ortalama 8 yıllık sıkı bir eğitim gerektiriyor o koltuğa oturabilmek. Çok ciddi sağlık testlerinden geçiyorsunuz.
Mesela bir F-16 pilotu 9 G basınca maruz kalıyor. Bir insanın 6 G’de kalp basıncının sıfıra düştüğünü düşünürseniz 9 G’nin nasıl bir baskı olduğunu daha iyi kavrayabilirsiniz.
Zaten Albay Çınar da savunmasında şöyle bir benzetme yapmış; “9 G çekemeyen pilot F-16 pilotu olamaz. Bu da ortalama 70 kilo olan bir pilotun vücuduna 70X9=630 kilo yük binmesine eşdeğer bir basınçtır.”
Şimdi düşünün; yıllarca eğitim görmüş, ABD’de yüksek lisans ve doktora yapmış, milyonlarca dolarlık uçakları kontrol eden bir pilotu müebbetle yargılıyorsunuz.
Doğal olarak elle tutulur somut suçlamalar ve deliller bekliyorsunuz.
Oysa onbinlerce subay-astsubay için bir kaç satırlık basma kalıp ifadelerle müebbet hapisler istendi.
Mesela Albay Çınar için 5 sayfalık bir bölüm var iddianamede. Onun da yarısı zaten kendi ifadesi.
Geride kalan bölümde ‘MASAK raporu’ var. O da mesai arkadaşlarıyla kendi aralarında yaptıkları bir kaç havaleyi gösteriyor.
Devamında kız kardeşinin bir eğitim kurumunda SGK kaydı, diğer kardeşinin de ByLock listesinde olduğu iddiası var.
Evinde ve ofisinde yapılan aramada da suç unsuru bulunamadığı bilgisi var.
Ama savcı bunları sıraladıktan sonra “tüm dosya kapsamı incelendiğinde, şüphelinin FETÖ/PDY Silahlı Terör Örgütü Üyesi olarak aşağıda açıklanan atılı suçları işlediği tüm dosya kapsamından anlaşılmıştır.” deyip müebbet istiyor.
Benim defalarca okuyup anlayamadığım bölüm ise şurası;
Savcı iddianamede “tespit edilen ve tespit edilemeyen birçok kanuna aykırı eylemleri icra etmek” diye bir tanımlama yapmış.
‘Tespit edilemeyen kanuna aykırılık’ ne demek hala anlayabilmiş değilim.
Ama böyle abuk iddianamelerle onbinlerce insana müebbet hapis cezası istendi ve savunmaları bile dinlemeyen hakimler o cezaları verdiler.
Normal bir hukuk düzeninde bu davaların tamamı bozulur, sanıklar beraat eder ve bu iddianameleri düzenleyenler de cezalandırılır.
Ama Türkiye’de ‘Saray Hukuku’ olduğu için tersi oluyor.
ASKERLER NASIL TUZAĞA ÇEKİLDİ?
Bugüne kadar sayısız iddianame, savunma ve mütalaa okuduğum için bazı şeyler artık kafamda daha net.
Mesela ‘bu kadar iyi yetişmiş kurmay subaylar nasıl oluyor da kolayca tuzağa düştü?’ sorusuna ilk başta cevap bulamıyordum.
Dosyaların detayına indikçe gördüm ki 15 Temmuz’u kurgulayanlar çok zekice bir tuzak kurmuşlar.
Tıpkı Albay Murat Çınar örneğinde olduğu gibi göreve çağrılan herkes tereddütsüz birliğine koşmuş.
Olayı salt askerlikle açıklamak mümkün değil. Çünkü 15 Temmuz’a giden süreçte bu yol itinayla döşenmiş.
Mesela son bir yılda 51 haftanın 21’inde Cuma günleri Terörle Mücadele Harekatı (TMH) olmuş.
Daha çarpıcı veri ise şu; 15 Temmuz’dan öncesi son 7 haftanın beşinde son 4 haftanın üçünde Cuma akşamı TMH görevlendirilmesi yapılmış.
O yüzden 15 Temmuz Cuma akşamı göreve çağrılan bir asker tereddüt etmeden görev yerine gitmiş.
Tabi ‘algı inşası’ bu TMH’ler ile sınırlı değil.
Özellikle 2015’in ikinci yarısıyla 2016’nın ilk altı ayında Türkiye terör olaylarıyla sarsıldı.
Yüzlerce kişinin hayatını kaybetmesine neden olan bu saldırılar, özellikle de Ankara Hava Kuvvetleri Karargahı ve İstanbul Havalimanı saldırısı askerleri alarm durumuna geçirmişti.
Dahası 15 Temmuz’dan kısa bir süre önce MİT’ten gelen “IŞİD eylem hazırlığında” istihbaratı bu süreçte kritik bir role sahip.
Askerlerin, özellikle de Akıncı Üssü’nün tuzağa düşürülmesinde çok önemli bir başka detay var.
MİT’in tarihinde ilk kez Akıncı Üssü’nde inceleme yapmasını kastediyorum.
AKINCI’DAKİ TUHAF TOPLANTI
Albay Çınar’ın ifadesinde yer alan detaylara göre, MİT ve Özel Kuvvetler Komutanlığı Akıncı Üssü’nde bir toplantı yapmış.
Malum olduğu üzere Türkiye’nin Musul Başkonsolosluğu 11 Haziran 2014’te İŞİD tarafından basılmış ve başkonsolos dahil 49 kişi rehin alınmıştı. Rehineler MİT’in IŞİD ile anlaşmasıyla 101. günde kurtarılmışlardı.
İşte bu sürecin hiç bilinmeyen bir tarafı Akıncı Üssü’nde geçmiş.
Albay Çınar’ın ifadesinden devam edelim;
“Bundan sadece birkaç gün önce, MİT Müsteşarı Hakan Fidan ve Özel Kuvvetler Komutanı Tümgeneral Zekai Aksakallı rehinelerin kurtarılması için 15 Temmuz’da yaşananlara benzer bir operasyon planına imza attılar.
Hakan Fidan ve Zekai Aksakallı, hazırlığı bir-iki ay süren planlamalarına, başlangıçta Hava Kuvvetlerini dâhil etmediler. Operasyona birkaç gün kala, Akıncı Üssünde yapılacak bir toplantı ile planlamayı Hava Kuvvetlerine ve Akıncı’daki askerlere duyurmak için harekete geçtiler.
15 Temmuz’a benzer şekilde, operasyona sadece birkaç gün kala, gece yarısı dışarıdaki birliklerden F-16’lar Akıncı’ya çağrıldı, Özel Kuvvetlerden belirli sayıda personel koordine ve harekât planlaması için Akıncı’ya geldi.
Hava Kuvvetlerinin Diyarbakır Üssündeki 181. ve 182. Filolarının ve Bandırma Üssündeki 161. Filonun pilotlarına gece yarısı telefon edilerek ertesi sabah Akıncı’ya gelmeleri emredildi.
Plana göre, öncelikle F-16’lar MİT tarafından belirlenmiş hedefleri hava taarruzları ile imha edecek, hemen sonra Özel Kuvvetler personeli helikopterler ile rehinelerin olduğu bölgeye intikal edecek, F-16’lar helikopterleri havadan koruyacaklardı.
İhtiyaç duyulması halinde, helikopterlerle bölgeye gönderilmek üzere Muharebe Arama Kurtarma (MAK) Timleri sınır birliklerinde konuşlandırılacaktı. Bu timlere ihtiyaç olursa F-16’lar onları da koruyacaktı. Hakan Fidan ve Zekai Aksakallı’nın planına göre Özel Kuvvetler unsurları rehin alınan 49 Konsolosluk personelini 5 dakika içinde IŞİD’in elinden kurtaracak, sonra rehineler güvenli bölgeye götürülecek ve oradan da Türkiye‟ye getirileceklerdi. F-16 pilotları bu esnada havadan koruma görevine devam edeceklerdi”
Albay Çınar’ın ifadesinde yer aldığı şekliyle brifingi dinleyen komutanlar ve pilotlar planlamanın yetersiz, riskin büyük olduğu ve konsolos dahil rehinelerin hayatının tehlikeye atılabileceği gerekçesiyle itiraz ediyorlar.
Tabi bu itirazda Uludere’de yaşanan facianın da etkisi vardı.
Çünkü Uludere’de MİT’ten gelen “Bahoz Erdal kaçakçı rolünde Türkiye’ye sızıp saldırı yapacak” istihbaratı 34 kişinin ölümüyle sonuçlanmıştı.
Akıncı Üssü’nde yapılan toplantı sonrası planlama askıya alınmış ve Genelkurmay’ın talimatıyla da iptal edilmiş. Başka illerden gelen pilotlar ve ÖKK ekipleri de görev yerlerine dönmüş.
15 Temmuz’dan bu yana öyle şeyler yaşadık ki insan “acaba bu toplantının sürpriz bir şekilde Akıncı’ya alınması da kurulacak kumpasa hazırlık mıydı?” diye sormadan edemiyor.
Albay Çınar savunmasında bu tip durumların kendileri için olağan olduğunu yani her an operasyona hazır olmak zorunda olduklarını, hem terör saldırıları hem de bu tip özel operasyonlar nedeniyle acil olarak birliğe çağrıldıklarında emri sorgulamalarının mümkün olmadığını söylüyor.
ABİDİN ÜNAL NE DEMEK İSTEMİŞTİ?
Bu arada Albay Çınar’ın ifadelerinde yakın tarihe dair çok ilginç detaylarda var. Şahsen daha önce bu ayrıntıları başka bir yerde duymamış, okumamıştım.
Mesela hala büyük bir muamma olan Türk uçağının Suriye tarafından düşürülmesi olayı.
Malum olduğu üzere Türk Hava Kuvvetleri’ne ait bir RF-4 keşif uçağı 23 Haziran 2012’de Suriye’de düşürülmüştü.
F-16 pilotu Albay Murat Çınar o olaya dair pek bilinmeyen detayları şöyle anlatıyor;
“Ben bu RF-4 uçağı düşürülmeden bir gün önce o uçağın uçtuğu aynı rotayı uçtum. Bu görevi de, çok ilginçtir, MİT Müsteşarlığı bizden talep etmişti.
MİT’in verdiği rota İsrail ve Suriye karasularının çok yakınından geçiyordu.
Büyük ihtimalle ilk hedef ben ve kolumdaki uçaktı ve amaç, bize karasuları ihlali yaptırıp vurulmamızı sağlamaktı. Ancak sanırım geçmişimdeki Ege Denizi tecrübesi bizi orada kurtardı. Çok alçaktan uçtuğumuzdan bizi vuramadılar.
Fakat ertesi gün ne yazık ki iki genç silah arkadaşım uçakları düşürülerek şehit edildiler.”
Albay Çınar olaydan sonra Suriye’ye savaş açılması yönünde büyük kamuoyu baskısı oluşturulduğunu hatırlatıp şöyle devam ediyor;
“O günlerde olayları bizzat yaşamış biri olarak söylüyorum, olayı takip eden süreçte bu ülke büyük badireler atlattı.
Eğer o günlerde ve takip eden bir yıl içinde Ortadoğu bataklığında yıkıcı ve sonu belli olmayan büyük bir savaşa girmediysek bunun en büyük sebebi dönemin Hava Kuvvetleri Komutanı Orgeneral Akın Öztürk’tür”
Erdoğan’ın iç politik hedeflerle Suriye’ye girmek istediği ama dönemin komuta kademesinin direndiği herkesin bildiği sırlardandı.
Albay Çınar’ın ifadesinde ilk kez gördüğümüz, duyduğumuz başka detaylar da var.
Mesela 15 Temmuz’un en karanlık isimlerinden, dönemin Hava Kuvvetleri Komutanı Abidin Ünal’la ilgili şahitlikleri.
15 Temmuz’a giden süreçte fişleme listelerinin ve ihbarlarının yoğunluk kazandığını anlatan Çınar “Komutanlar, yasal dayanaktan ve delilden yoksun listelere işlem yapmayı reddettiler ve direnç gösterdiler.
O dönemde Hv.K.K. Abidin Ünal da karargâhını sık sık toplayarak ‘içimizde paralel var iddiaları nifaktır, bu iftirayı atanları lanetliyorum’ diyordu. Bu çerçevede yaptığı konuşmaları ben en az 3-4 defa dinledim. Fakat sonraları, sanıyorum 2016 yılı Nisan-Mayıs aylarıydı, Abidin Ünal’a odasında bir evrak imzalatıyordum. İmzaladıktan sonra odada bulunanlara dönerek, ‘şimdi bunların istediklerini vermiyoruz, ama yakında bizden kamyonla alacaklar.’ diye bir söz sarf etti. Ne demek istediğini de birkaç ay sonra cezaevine girince anladım”
Albay Çınar’ın bu ifadeleri önemli.
Çünkü Abidin Ünal’ın 15 Temmuz’daki rolüne dair diğer verilerle birleştirildiğinde “yakında bizden kamyonla alacaklar” ifadesi daha da anlamlı hale geliyor.
Sonuç itibariyle; tarihin gördüğü en büyük kumpaslardan olan 15 Temmuz bir yandan Haluk Hoca gibi sivillerin hayatına kastederken öbür yandan iyi yetişmiş onbinlerce subayın soykırıma tabi tutulmasına gerekçe yapıldı.
Normal bir hukuk düzeninde ne Haluk Hoca bu deli saçması suçlamalara muhatap olur, ne tutuklanır ne de tedavi olmasına engel çıkartılabilirdi.
Yine normal bir hukuk düzeninde Murat Albay gibi onbinlerce asker katılmadıkları darbeden müebbet hapis cezası almazlardı.
Habertürk’te katıldığı programda 15 Temmuz’da Jandarma Genel Komutanlığı’nda yaşanan olaylarla ilgili kasıtlı olarak eksik bilgi veren ve birçok şeyi gizleyen Nedim Şener’e Twitter hesabı ‘Ahmet Selim Günay’ tek tek cevap verdi.
Nedim Şener programda Hizmet Hareketi’ne yönelik sözde mücadelede gevşemeler olduğunu öne sürerek konuyu Jandarma Genel Komutanlığı davasına getirdi: “Davalarda kararlar açıklanıyor, askerler birbirlerini alkışlıyor. 4 yıl önce Turgut Aslan’ın kafasına kurşun sıktılar. Yanındaki görevli askeri şehit ettiler. Güven Şaban’ı silah tutukluluk yaptığı için vuramadılar.” iddiasında bulundu.
İşte o açıklamalar;
Twitter hesabı Ahmet Selim Günay Nedim Şener’e yönelik, ‘Bu alçak adamın Jandarma ana davası için SÖYLEMEDİKLERİ;” diyerek gizlenen gerçekleri tek tek anlattı.
İşte onlar;
‘Turgut Aslan’ı vuran silah kayboldu’
*Kamera kayıtları bilerek kırpıldı.
*Sadece askerin silahları basitlik incelemeye alındı.
*Turgut Aslan’ı ve korumasını vuran silah kayboldu,o bölgeyi gösteren kamera kayıtları yok edildi.
▪️Jandarma Genel Komutanlığı civarında hayatını kaybeden sivillerin üzerinden çıkan mermi çekirdekleri askerlerin silahları ile uyuşmadı.
▪️Yasin Yüzbaşı kışlaya giren Ahmet Hacıoğlu ekibinin talimatlarına uymasına rağmen infaz edildi.
▪️Ağır işkence yapıldı, mahkeme bu konuyu ++
— Ahmet Selim GÜNAY. (@AhmetSelimGnay1) June 30, 2020
*Jandarma Genel Komutanlığı civarında hayatını kaybeden sivillerin üzerinden çıkan mermi çekirdekleri askerlerin silahları ile uyuşmadı.
‘Yasin Yüzbaşı infaz edildi’
*Yasin Yüzbaşı kışlaya giren Ahmet Hacıoğlu ekibinin talimatlarına uymasına rağmen infaz edildi.
*Ağır işkence yapıldı, mahkeme bu konuyu ilk defa ciddiye aldı,hatta mahkeme başkanı Yasin Yüzbaşının infazını da görmezden gelemedi ve soruşturma başlatılması talimatı verdi.
‘Hayatını kaybeden vatandaşlar kafa ve boyun bölgelerinde vuruldu’
*Hayatını kaybeden vatandaşın çoğunun kafa ve boyun bölgelerinden vurulduğu, bazılarının Jandarma binasının zıt tarafına giderken kafadan vuruldukları, vurulan bir-iki kişinin akrabalarının otopsi ve balistik rapor sonuçları ile ortaya çıkan soru işaretlerini sorguladıkları görüldü.
*Ahmet Hacıoğlu ve İrfan Tüten gibi jandarma subaylarının bilerek, örgütlü işkence yaptıkları mahkeme kayıtlarına girdi.
*Jandarma binasına giren Polislerin hırsızlık yaptıkları, kameraları kırdıkları,bazı bölgelerde yangın çıkarmak suretiyle delil karartıkları yine kamera kayıtları ile ortaya çıktı.
*15 Temmuzda tuzağa düşürülen askerlerin “At Çiftliği” isimli bir bölgeye götürüleceği önceden yapılan çok gizli bir toplantıda belirlendiğini Turgut Aslan’ın ifadelerinden öğrendik.
*Albaylar çetesi olarak bilinen Mustafa Önsel ekibinin fişlemeler yaptığı, fişlemeleri kurye olarak belirledikleri Güven Şağban eliyle sağa sola gönderdikleri.
▪️Planlı izinleri olmasına( TSK da izinler bir yıl önceden planlanır)rağmen izne ayrılmayan ulusalcı albayların olduğu ortaya çıktı.
▪️)Nurettin)şarlatan bir albayın vurulan kolunun kendi beyanlarına göre değiştiğini bizzat okuduk.Bu adamı kolundan kimin vurduğu araştırılmadı.
— Ahmet Selim GÜNAY. (@AhmetSelimGnay1) June 30, 2020
*Planlı izinleri olmasına( TSK da izinler bir yıl önceden planlanır)rağmen izne ayrılmayan ulusalcı albayların olduğu ortaya çıktı.
*Nurettin)şarlatan bir albayın vurulan kolunun kendi beyanlarına göre değiştiğini bizzat okuduk.Bu adamı kolundan kimin vurduğu araştırılmadı.
KHK’lıların mücadelesinin sembol isimlerinden KHK TV’nin Genel Yayın Yönetmeni Prof. Dr. Haluk Savaş hayatını kaybetti. Cezaevinde kansere yakalanan Savaş, 54 yaşındaydı.
BOLD – Bir süredir safra kesesi yolu kanseriyle mücadele eden KHK’lı doktor, akademisyen Haluk Savaş bugün Adana’da hayatını kaybetti. Savaş, 15 Temmuz’dan sonra Olağan Üstü Hal (OHAL) döneminde çıkartılan Kanun Hükmünde Kararname (KHK) ile 1 Eylül 2016’da Gaziantep Üniversitesi Tıp Fakültesi Psikiyatri Bölümü’nde akademisyen görevinden ihraç edildi. Tweetleri nedeniyle 22 Temmuz 2016’da gözaltına alındı. Evine, iş yerine polis baskın yaptı ve bütün dijital cihazlarına el konuldu. İrlanda’da dil eğitimi alan 12 yaşındaki oğlu Giray Savaş, Türkiye’ye dönerken Atatürk Havaalanında polis tarafından sorgulandı. küçük bir çocuğa annesinin babasının bir örgüte üye olup olmadığı soruldu, pasaportuna en konuldu.
Haluk Savaş, iki aya yakın hapiste kaldı. Bu sırada safra yolu kanserine yakalandı. Buna rağmen tekrar hapishaneye gönderildi. Tedavisi aksadı. Gecikmeli de olsa ameliyat edildi.
“KHK BİZİ YURT İÇİNDE ÖLMEYE MAHKUM EDİYOR”
Tahliye edildikten sonra Almanya’da tedavi olmak isteyen Savaş, bu kez pasaport engeli ile karşılaştı. KHK ile ihraç edildiği için yurt dışına çıkışı yasaklanan Haluk Savaş, pasaportunu almak için başvurduğu Adana Valiliğinde yaşadıklarını Twitter hesabından paylaşmıştı:
“Az önce TC Adana Valiliğindeydim; pasaport için önce tahditlerin sorgulandığı odaya girdim. Memura KHK’lı olduğumu, yargılanıp beraat ettiğimi, mahkemenin yurtdışı yasağımı kaldırdığını, iki kez tekrar etmiş kanser hastası olup yurt dışında tedavi olmak istediğimi belirttim. Memur bilgisayardan baktı KHK ile kamudan ihraç olduğumdan KHK ile pasaportumun iptal olduğunu bu nedenle pasaport çıkaramayacaklarını belirtti. Yani mahkemenin benim yurt dışına çıkış yasağımı kaldırması hiçbir anlam ifade etmiyor. KHK bizi yurt içinde ölmeye mahkum ediyor.
Prof. Dr. Haluk Savaş, yaklaşık 10 gündür hastanede tedavi görüyordu.
“KANSERLER Mİ UĞRAMAK ZOR, DEVLETLE Mİ”
‘Bu KHK’ya karşı ne yapabiliriz?’ diye sordum. ‘Kanser raporlarınızla birlikte CİMER’e yazın’ denildi. Benim ortalama beklenen ömrüm 39 ay, bunun 30 ayı geçti ‘geri kalan’ 9 ayı devletin çeşitli birimleri ile ‘yazışarak’ geçireceğiz anlaşılan. Oysa Japonya, Kore, Küba, ABD’de tedavi olabilmem için yeni geliştirilmiş önemli tedavi teknikleri var. Mesela biri 2018’de Nobel Tıp Ödülü’nü alan Prof. Allison’un immunoterapisi. Şimdi bu tedavilere bir an önce kavuşmak ve hayatta kalabilmeyi denemek yerine devletin bana ördüğü ‘ölüm duvarı’yla karşılaşıyorum. Sağ kalırsam, önce CİMER’e, başarılı olamazsam idari mahkemeye, başarılı olamazsam bölge idare mahkemesine, başarılı olamazsam Danıştay’a, başarılı olamazsam, AYM’ye, başarılı olamazsam AİHM’e başvuracağım. TR’de ceberrut devletle uğraşmak mı daha zor yoksa azraille mi bilemedim?”
KHK TV’Yİ BOLD’A ANLATMIŞTI
Hem kendi mücadelesi hem de ihraç edilen tüm KHK’lılara verdiği destekle sembol isimlerden biri olan Prof. Dr. Haluk Savaş, Almanya’da tedavi gördükten sonra KHK TV’nin kurulmasına öncülük etti. KHK mağdurlarının sesi olan KHK TV, 9 Temmuz 2019’da kuruldu. Youtube’da yayın yapan KHK TV’nin yayın yönetmenliğini üstlenen Savaş, mücadelesini ve KHK TV’nin kuruluş amacının Bold’a anlatmıştı.
Anayasa Mahkemesi (AYM) 26 Haziran 2020 tarihinde Resmi Gazetede yayınlanan 39 sayfalık kararıyla, ByLock kullanımının örgütsel bir faaliyet olduğu, elde ediliş yöntemi itibariyle de hukuka uygun bir delil olarak kabul edildiğini belirterek, hukuka değil ama kendisine uygun bir karar vermiş oldu.
İçeriği itibariyle Ağır Ceza Mahkemeleri ve Yargıtay 16. Ceza Dairesi tarafından verilen kararlardan farklı bir değerlendirme yok. Aslında bu durum mahkeme adı altında faaliyet yapan tüm bu organların bağımsız ve tarafsız olmadığını göstermektedir. Bu tespite nasıl ulaştığımı izah edeceğim.
AYM Kararına göre, ‘Telefonla görüşme yapanlar hizmete ihanet etmiş olur’ şeklinde bir talimat varmış ve bu talimat gereğince de telefonla örgütsel görüşme yapılması yasaklanmış, bu nedenle de örgütsel iletişimde kullanılmak üzere güçlü kriptolu bir program olan Bylock kullanılmaya başlanmış. Bylock’un kullanılma amacı da tamamen gizliliği sağlamakmış.
Öncelikle şunu ifade edelim ki, haberleşme özgürlüğü doğası gereği insanların iletişimlerinin gizli olması, gizli kalması üzerine kuruludur. İletişimin gizli kalmasını sağlamak, bunun için tedbir almak devletlerin görevidir. Bunun dışında yapılan değerlendirmeler varsayımdır ve ceza hukuku da varsayımlarla uğraşmaz. Yapılan iletişimin içeriğinde suç unsuru varsa ve bu suç konusu deliller hukuka uygun olarak elde edilmişse, o zaman kişiler suçlanabilir. Aksi takdirde suçlama yöneltilemez ve bu gerekçeyle kişiler tutuklanıp cezalandırılamaz.
AYM kararına göre ByLock’un elde ediliş ve adli bir delil olma süreci şu şekilde gerçekleşmiş;
MİT, kendine özgü yöntemler kullanmak suretiyle ByLock programıyla ilgili birtakım verilere ulaşılmış, (Mahkeme ve Yargıtay kararlarına göre MİT, ByLock uygulamasına ait sunucular üzerindeki veriler ile uygulama sunucusunu ve IP adreslerini satın almak suretiyle verileri almış)
MİT, ByLock programıyla ilgili temin ettiği dijital verileri içeren harddisk ile ByLock abone listesinin bulunduğu flash belleği, hazırladığı raporla birlikte Ankara Cumhuriyet Başsavcılığına teslim etmiş. Savcılığın talebi üzerine de Ankara 4. Sulh Ceza Hakimliği CMK 134. Madde gereğince, dijital materyal üzerinde inceleme yapılması kararı vermiş,
Karar sonrasında harddisk ve abone listesi Ankara Cumhuriyet Savcılığı tarafından, EGM KOM Daire Başkanlığına gönderilerek, adli soruşturma ve kovuşturmada kullanabilmek için rapor hazırlanması istenmiş,
Yargıtay 16. Ceza Dairesi EGM-KOM Daire Başkanlığından ByLock’un teknik özelliklerine dair bilgi istemiş, KOM Daire Başkanlığı da bir rapor hazırlayarak Yargıtay 16. Ceza Dairesine göndermiş,
Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı, Bilgi Teknolojileri ve İletişim Kurumundan (BTK) abone listesinde yer alanların ByLock IP adreslerine kaç defa bağlanıldığına dair rapor (CGNAT verileri) istemiş,
Bu süreçlerden sonra MİT, abone listelerini güncellemiş ve hazırlanan yeni halini Ankara Cumhuriyet Başsavcılığına göndermiş. Ankara 5. Sulh Ceza Hakimliği tarafından da CMK 134. Madde gereğince yeni sunulan dijital verilerin incelenmesine karar verilmiş,
Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından abone listesi BTK’ya gönderilerek, ByLock’a bağlanan abonelere ait kimlik bilgileri istenmiş,
Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından ‘Morbeyin’ isimli yazılım nedeniyle, ByLock kullanmadığı halde kullanmış görünen isimler, Bylock kullanıcı listesinden çıkartılmış,
Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından, 123.111 adet GSM numarasına ait verilerin İl KOM birimlerine dağıtılması talimatı verilmiş.
Süreçten gayet net anlaşılacağı üzere MİT tarafından elde edilen veriler bir harddisk içinde 2 ayrı tarihte parça parça savcılığa verilmiş ve KOM tarafından da bu veriler adli delil haline getirilmiş.
Bu anlatılanların nasıl bir hukuksuzluk içerdiğine geçmeden önce Hollanda merkezli ve bilişim konusunda söz sahibi olan FOX IT isimli kuruluşun, MİT tarafından hazırlanan rapor üzerinde yaptığı şu tespiti paylaşmak istiyorum.
‘Fox-IT, MİT raporunda sonuçların ve/veya ekran görüntülerinin MİT tarafından tahrif edildiğini gösteren tutarsızlıklarla karşılaşmıştır. Rapordaki bilgilerin hangisinin orijinal veriden kaynaklandığını ve hangi bilgilerin MİT tarafından hangi maksatla değiştirildiği belli olmadığından, bu durum oldukça sorunludur.’
Konuya ilgi duyanlar FOX-IT’in hazırladığı 35 sayfalık rapordaki detaylara bakabilirler. Bu aşamada MİT’in verilerde tahrifat yaptığının tespiti bizim için yeterli.
Şimdi AYM kararına gelelim;
Kararda MİT’in kendine özgü yöntemlerle verileri ele geçirdiği belirtilmiş. Öncelikle ister MİT olsun isterse başka bir kurum, elde edilen verilerin mahkemede delil olması için yasaya uygun elde edilmesi gerekiyor. Bu nedenle, bir kişinin telekomünikasyon yoluyla iletişiminin tespiti, dinlenmesi, kaydedilmesi ve sinyal bilgilerinin değerlendirilebilmesi için, MİT Kanununun 6/2. maddesine uygun olarak önceden hâkim kararı alınması gerekmektedir. Hiçbir mahkeme kararı almadan, MİT’in istediği gibi istediği kişinin telekomünikasyon yoluyla iletişimine müdahale etme ve onları inceleme yetkisi yoktur. AYM kararından da anlaşılacağı üzere MİT tarafından önceden alınmış böyle bir karar yoktur.
İllegal başlayan işlem, sonradan alınan yargı kararı ile legal hale gelmez. MİT, ByLock verilerini yasal olarak elde etmemiştir. Hukuka aykırı olarak elde edilen veriler ceza yargılamasında suçlamalara dayanak yapılamaz ve kullanılamaz.
MİT, hâkim kararı olmaksızın yasadışı olarak elde ettiği verileri bir harddiske yüklemek suretiyle savcılığa teslim ediyor ve Sulh Ceza Hakimliği tarafından da CMK 134. Maddesi gereğince, bilgisayarlarda arama, inceleme kararı veriliyor. Aslında ortada bir bilgisayar yok. Hele de suç işlediği iddia edilen kişilere ait bir bilgisayar hiç yok. CMK 134. madde ise sadece şüphelinin fiilen kullandığı, zilyetliğinde olan bilgisayar ve bilgisayar kütüklerine el koyma ve aramaya izin vermektedir. MİT’in ürettiği ve fiilen MİT’in ya da diğer devlet kurumlarının (Emniyet gibi) kullandığı ve zilyedinin devlet olduğu bilgisayar ya da harddisklerde aramaya izin vermemektedir.
ByLock verileri iletişim kayıtlarıdır ve mahkemelerde delil olması için CMK 135. Maddesi gereğince önceden alınmış mahkeme/hâkim kararı olması gerekir. Hem Ağır Ceza Mahkemeleri hem İstinaf hem Yargıtay hem de Anayasa Mahkemesi, ortada bir mahkeme kararı olmaksızın yasadışı yollarla elde edilmiş iletişim kayıtlarını yasal delil haline getirmeye çalışmış.
Bir iletişim uygulamasına dair tüm verileri, yasa dışı olarak toplu halde satın alıp bunları ceza yargılamasında kullanmak CMK’nın 135. maddesinde öngörülen koşullara aykırıdır. CMK’nın 135. maddesi ile Anayasanın 38/6 maddesi tüm yargı organlarını bağlar; bu hükümleri yok saymak hukuken mümkün değil ve açık bir keyfiliktir. Anayasa hükmünü uygulamayan bir mahkeme, Anayasayı değiştirme yetkisini kendisinde görür ve fonksiyon gaspında bulunmuş olur. CMK’yı uygulamayan bir yargı organı ise kendisini yasama organı yerine koymuş olur ve aynı şekilde fonksiyon gaspında bulunur. Yasaları yorumlama ve uygulama yargı organlarının yetkisinde olsa da, mahkemelerin keyfi uygulama hakları ve yetkileri yoktur.
MİT’in harddiski CMK 134. Madde kapsamında değerlendirilecek olsa bile dijital verilerle ilgili Yargıtay 16. Ceza Dairesi tarafından “Ergenekon Davası” ismiyle bilinen davada verilen bozma kararındaki değerlendirmeler ByLock suçlama dosyalarında uygulanmak zorundadır.
Yargıtay 16. CD’nin bozma ilamında, “Dijital delillere harici müdahalenin teknik olarak mümkün olması, çoğu zaman kim tarafından hangi tarihte müdahale yapıldığının da belirlenememesi karşısında….CMK’nın 134. maddesinde düzenlenen … bilgisayarlarda, bilgisayar programlarında ve kütüklerinde arama el koyma … aramayı yapan kolluk birimince, dijital delillere müdahaleyi önleyecek şekilde, seri numaraları tutanağa yazılmak suretiyle, usulüne uygun şekilde zapt edilip mühürlenmeden, şüpheli veya müdafinin istemesi halinde nezaret etme ve denetleme imkânı sağlanarak inceleme mahalline kadar eşlik etmesi sağlanmadan ve bu yerde şüpheli veya müdafinin hazır bulunmasına imkân verildikten sonra mümkün olan en kısa süre içinde mühür açılıp, dijital medyanın derhal imajının alınarak ilgilisine de imajlardan bir kopya ve orijinal medya teslim edilmeden, yine sanık veya müdafinin mühür açma işlemi sırasında hazır bulunmasının mümkün olmadığı hallerde, mühür açma işleminin arama ve el koyma kararını veren hakimin huzurunda açılarak imaj alma işleminin bu sırada yapılması yoluna gidilmeden inceleme yapılması halinde arama ve el koyma işleminin yasaya ve hukuka uygunluğundan bahsetmek mümkün olmadığı gibi bu yolla elde edilen delillerin de hukuka uygunluğu tartışılır hale gelecek ve yargılama makamınca hükme esas alınması mümkün olmayacaktır.” denilerek, üzerinde değişiklik yapılan, tahrifat yapılan, zanlıya ait olmayan dijital veriler gerekçe gösterilerek mahkumiyet kararı verilemeyeceği belirtilmiş. Yargıtay 16. Ceza Dairesinin ve Anayasa Mahkemesinin bu değerlendirme dışındaki kararları hukuki değil siyasidir.
Kısaca anlatmaya çalıştığım üzere, suçlu olan haberleşme özgürlüğünü sağlamak adına güvenli yöntemler kullanmaya çalışanlar değil, en temel insan haklarının suç olarak kabul edildiği atmosferi oluşturanlardır. Kanuna uygun olarak kurulmuş bir bankaya para yatırmayı, özel bir okula çocuğunu göndermeyi, dernek, vakıf, sendika üyesi olmayı, suç unsuru içermeyen kitapları suç delili olarak göstermeyi, gazete ve dergi aboneliği, bir haberleşme uygulamasını kullanmayı suç delili sayan sistem ve bu sistemin temsilcileridir asıl suçlu olan.
Gazeteci Said Sefa tarafından sunulan ‘Ne Oluyor’ programına konuk olan gazeteci-Yazar Ahmet Aziz Nesin, 15 Temmuz darbe kalkışmasının dönemin Genelkurmay Başkanı Hulusi Akar ve MİT elemanı Adil Öksüz ile birlikte yönetildiğini söyledi.
‘Ne Oluyor’ programına konuk olan gazeteci-Yazar Ahmet Aziz Nesin, gazeteci Said Sefa’nın sorularını cevapladı.
Dönemin Genelkurmay Başkanı Hulusi Akar ve MİT Müsteşarı Hakan Fidan’ın darbeyle ilgili Cumhurbaşkanı Erdoğan ile hiç bağlantıya girmemelerine dikkat çeken Ahmet Aziz Nesin, 15 Temmuz gecesi aynı odada bulunan Hulusi Akar ve Adil Öksüz’ün darbeyi birlikte yönettiklerini kaydetti.
15 Temmuz darbe girişimiyle ilgili olarak konuşan gazeteci-yazar Ahmet Aziz Nesin, Akıncılar Üssü’nün bu işin ana üssü olduğunu söyledi. Nesin konuşmasına şöyle devam etti: ‘‘Akıncılar Üssü’nde kim var. Hulusi Akar, Kara Kuvvetleri Kara Kuvvetleri Komutanı Orgeneral Salih Zeki Çolak orada, Adil Öksüz orada. Birinci elden geldi diyebilirim bu bilgi. Hulusi Akar ve Adil Öksüz ile aynı odada darbeyi yönetiyor. Ta ki darbeden vazgeçene kadar, darbenin olmayacağına karar verene kadar. Bu pazarlık kiminle yapıldı onu bilemiyorum; Erdoğan ile mi yapıldı Erdoğan’ın tarafında olan generallerle mi yapıldı onu bilemiyorum. İşte orada Avrasyacılar ile NATO’cuların kapışması başlıyor. Geri kalan ekip olduğu gibi Ergenekon ekibi. Hulusi Akar, Akın Öztürk ve Adil Öksüz aynı odada. Çok enterasan bir şey var; Akın Öztürk ile Hulusi Akar 16 Temmuz günü öğle saatine kadar Mehmet Dişli’de olmak üzere üçü beraberler. ‘Darbeye karşı mücadeleyi birlikte yürüttük’ diye Hulusi Akar’ın açıklaması var.
Erdoğan darbe yapılmasını istiyor; bunun için ne yapması gerekir; Adil Öksüz gibi bir MİT elemanını belli ki bu konuda bilgili iyi yetiştirilmiş bir eleman, onların içine sokmak gerekir. Hem Fetullah Gülen ekibinin içine hem de NATO’cuların içine sokması gerekiyor. Adil Öksüz’ün Gülen ekibiyle ne zaman irtibatlandırıldığını bilemem, Erdoğan 2011-2012’den itibaren bir darbe olsa ben rahatlasam havasında. Çünkü Erdoğan, MİT TIR’ları ve İŞİD’den dolayı çok sıkışmış durumda. Türkiye’de 7 Haziran seçimleri bir milattı.’’
AYM, Cemaat soruşturmaları kapsamında tutuklanan ‘Bylock’ suçlamasıyla ceza alan F. Kara’nın ‘ByLock’un mahkûmiyet kararında tek veya belirleyici delil olmayacağı’ başvurusunu reddetti ve adil yargılama ihlali saymadı.
BOLD – Anayasa Mahkemesi (AYM) 15 Temmuz’dan sonra cemaat soruşturmalarında tutuklama ve cezalara gerekçe gösterilen MİT tarafından yasadışı yollarla temin edilen ‘Bylock’ verilerinin delil sayılması mahiyetinde skandal bir karara imza attı.
Cemaat soruşturmaları kapsamında yargılanan 7 yıl 6 ay hapse mahkûm olan F. Kara, “ByLock verilerinin hukuka aykırı şekilde elde edilmesi, mahkûmiyet kararında tek veya belirleyici delil olarak bu verilere dayanılmasının adil yargılanma hakkının ihlali olduğu” iddiasıyla 20 Nisan 2018’de Anayasa Mahkemesi’ne başvurdu.
AYM, ‘ByLock’unmahkûmiyet kararında tek veya belirleyici delil olmayacağı’ başvurusunu oy birliğiyle 4 Haziran’da reddetti. ResmiGazete’de yer alan kararda ‘Yargı kararlarına göre, örgütsel amaçla kullanılması için tasarlanmış bu programı örgütle irtibatı olmayan bir kişinin uygulama mağazaları ile internet sitelerinde rastlayarak indirmesi durumunda bile, örgüt mensubunun yardımı olmaksızın kullanması ve başka kişileri arkadaş ekleyip iletişim kurması imkanı bulunmamaktadır’ vurgusu yapıldı.
AYM kararında özetle şöyle denildi:
“Sonuç olarak anayasal düzeni ortadan kaldırmayı amaçlayan bir terör örgütüyle ilgili istihbarat çalışmaları sırasında rastlanan ByLock uygulamasına ilişkin verilerin, bu örgütle ilgili yürütülen soruşturma ve yargılamalarda maddi gerçeğe ulaşılmasına katkı sunması amacıyla Cumhuriyet Başsavcılığı’na iletilmesinde hukuka aykırılık bulunmamaktadır.
Yargı kararlarına göre, örgütsel amaçla kullanılması için tasarlanmış bu programı örgütle irtibatı olmayan bir kişinin uygulama mağazaları ile internet sitelerinde rastlayarak indirmesi durumunda bile, örgüt mensubunun yardımı olmaksızın kullanması ve başka kişileri arkadaş ekleyip iletişim kurması imkânı bulunmamaktadır.
Somut olayda mahkeme, ByLock sunucusuna bağlanıp bir user-ID alarak bu sisteme dâhil olmasını ve programı örgütsel haberleşmenin gizliliğini sağlamak amacıyla kullanmasını örgütle bağlantısını gösteren bir delil olarak değerlendirmiştir. Özellikleri itibarıyla sadece FETÖ/PDY mensuplarınca -örgütsel iletişimde gizliliği sağlama amacıyla- kullanılan kriptolu iletişim ağının başvurucu tarafından kullanılmasının terör örgütüne üye olma suçu açısından mahkûmiyete dayanak alınması, adil yargılanma hakkı kapsamındaki usul güvencelerini tamamen etkisiz hâle getiren ve açıkça keyfî bir uygulama olarak değerlendirilemez.”
BM Keyfi Tutuklamalar Çalışma Grubu, 15 Temmuz’dan sonra cemaat soruşturmaları kapsamında tutuklanan 3 kişinin başvurusunu değerlendirdi. Çalışma Grubu, yapılan tutuklamaların keyfi olduğuna dikkat çekti.
Birleşmiş Milletler (BM) Keyfi Tutuklamalar Çalışma Grubu, 27 Nisan-1 Mayıs 2020 tarihlerinde gerçekleştirdiği 87. Oturumunda, 15 TemmusonrasındatutuklananAbdulmuttalip Kurt, Akif Oruçve Faruk Serdar Köse’ninayrıayrıyaptığıbaşvurularüzerine Hizmet hareketi mensuplarına ilişkin çok önemli üç karar aldı.
“SORUŞTURMALAR HUKUKSAL TEMELDEN YOKSUN”
Cemaat soruşturmaları kapsamında tutuklanan kişilerin özgürlüklerinden yoksun bırakıldığını belirten Çalış Grubu, soruşturmaların hukuksal temelden yoksun ve keyfi bir uygulama olduğuna, bu nedenle de BM Medeni ve Siyasi Haklar Sözleşmesi ile İnsan Hakları Evrensel Beyannemesini ihlal ettiğine hükmetti.
Çalışma Grubu kararının devamında cemaat mensuplarının siyasi ve diğer görüşleri dolayısıyla hedef alındığını, bunun da Sözleşme ve Beyanname tarafından yasaklanan ayrımcı bir uygulama teşkil ettiğini ifade etti.
“GECİKMEKSİZİN SERBEST BIRAKIN”
Abdulmuttalip Kurt, Akif Oruçve Faruk Serdar Köse’ninbaşvurularınıdeğerlendirenÇalışma Grubu, başvuru sahiplerinin gecikmeksizin serbest bırakılması ve mağdurlara tazminat ödenmesi yönünde Türk hükümetine çağrıda bulundu. Çalışma Grubu ayrıca korona salgınının ceza evlerinde meydana getirdiği tehdit dolayısıyla hükümetten acilen harekete geçmesini talep etti.
Çalışma Grubu kararında “Olaya ilişkin şartları göz önünde tutarak uygun çözüm yolunun Sayın Kurt’un acilen tahliye edilmesi olduğunu ve kendisine uluslararası hukuka uygun olarak tazminat ödenerek diğer zararlarının karşılanması gerektiğini mütalaa etmektedir. Çalışma Grubu, küresel Koronavirusü (Kovid-19) salgınının tutukevlerinde meydana getirdiği tehdit bağlamında, Hükümete Sayın Kurt’un tahliye edilmesi için acilen harekete geçme çağrısında bulunur.” denildi.
“HİÇBİR SUÇ TEŞKİL EDEN EYLEMLER DEĞİL”
Çalışma Grubu, cemaat soruşturmalarında tutuklamalara gerekçe gösterilen hususları da değerlendirerek; Bank Asya’ya para yatırmak, cemaat ile ilintili kurumlarda çalışmak veya yönetici görevler üstlenmek, Zaman gazetesi ve diğer yayınlara abone olmak, sendika ve diğer kurumlara üye olmak, bylock kullanmak vb. eylemlerinin hiçbirinin suç teşkil eden bir fiil olmadığına, aksine bu fiillerin Sözleşme ve Beyannamenin bahşettiği hakların özgürce kullanılmasından ibaret olduğuna hükmetti.
“Bu eylemlerin hiçbiri kendi başına suç teşkil eden bir fiil olarak yorumlanamaz” diyen Çalışma Grubu, “Bilakis bu eylemler Sözleşme ve İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi’nin bahşettiği hakların özgürce kullanılmasından ibarettir. Hükümetin Sayın Kurt’a atfedilen bu eylemlerin şiddet içerdiği veya başaklarını şiddete teşvik ettiğine ilişkin herhangi bir şi-ar da bulunmamış olması dikkat çekicidir. Hattı zatında Hükümetin verdiği yanıtlarda bu eylemlerin, düşünce ver dernek kurma özgürlüğü dahil Sözleşme’nin bahşettiği hakların özgürce kullanılmasından başka bir şey olduğuna dair hiçbir husus bulunmamaktadır.” denildi.
“BYLOCK DÜŞÜNCE VE İFADE ÖZGÜRLÜĞÜ KAPSAMINA GİRER”
Kararın devamında “Sayın Oruç’un Bylock uygulamasını kullanmış olması halinde dahi, bu durumun sadece düşünce ve ifade özgürlüğü kapsamına girdiği Çalışma Grubu için izahtan varestedir. Sözleşme’nin 19. maddesinde tanımlanan bu haklar her demokratik ve özgür toplumun temelini teşkil etmektedir.” vurgusu yapıldı.
BM Çalışma Grubu ayrıca Hizmet hareketi mensubiyeti iddiasıyla tutuklananların esasen siyasi ve diğer görüşleri temelinde hedef alındığına, bunun da Sözleşme’nin yasakladığı ayrımcılık teşkil ettiğine de hükmetti.
“CEMAAT MENSUPLARI SİYASİ VE DİĞER GÖRÜŞLERİ TEMELİNDE HEDEF ALINDI”
Çalışma Grubu, “Mevcut dava Hizmet hareketi mensubiyeti bağlamında son iki yılda Çalışma Grubu önüne getirilen davaların sonuncusudur. Bu davaların tamamında Çalışma Grubu ilgililerin tutuklanmalarının keyfi olduğuna hükmetmiştir. Bu davalardan Hizmet hareketi mensubiyeti iddiasıyla insanların esasen siyasi ve diğer görüşleri temelinde hedef alındığı yönünde bir ana hat (pattern) belirmektedir. Bundan hareketle Çalışma Grubu tutuklamanın yasaklanmış bir ayrımcılık temelinde gerçekleştiği hükmüne varmıştır.” dedi.
Çalışma Grubu Türkiye’nin Sözleşme’nin 4. maddesi çerçevesinde olağanüstü hâl döneminde insan hakları yükümlülüklerini askıya almasını (derogation) kabul edilebilir bulmakla birlikte bunun gereksiz ve makul olmayan bir hürriyetten yoksun bırakma eylemini de meşrulaştıramayacağına dikkat çekti.
15 Temmuz’dan sonra hâkim ve savcılar dahil çok sayıda kişinin tutuklandığı ve bunlardan pek çoğunun halen hapiste veya yargılanmakta olduğu vurgulayan Çalışma Grubu, bu davaların bir an önce Türkiye’nin insan hakları yükümlülükleri temelinde neticelendirilmesi konusunda Hükümete çağrıda bulundu.
Çalışma Grubu, kararında “Ayrıca son üç yılda Türkiye’deki keyfi tutuklamalar konusunda önüne getirilen davaların sayısındaki kayda değer artışa dikkat çekerek, bu davalardan beliren ana hat bağlamında ciddi kaygılarını iletmiş ve Çalışma Grubu’nun aldığı kararları bir an önce hayata geçirmesi konusunda Hükümeti teşvik etmiştir.” denildi.
Hollanda Meclisi Komisyonu, Türkiye’nin Diyanet aracılığıyla ülkedeki Müslüman cemaati ve Türk toplumu üzerinde siyasi etki kurmaya çalıştığını açıkladı.
Hollanda Temsilciler Meclisi Özgür Olmayan Ülkelerden Gelen İstenmeyen Etkileri Soruşturma Komisyonu, Hollanda’daki camiler ile bunlara bağlı okul ve kurslara yurt dışından yapılan mali destek ve siyasal bağlantılarla ilgili soruşturmasını tamamladı. Komisyon’a göre Türkiye, Diyanet aracılığıyla ülkedeki Müslüman cemaati ve Türk toplumu üzerinde siyasi etki kurmaya çalışıyor.
BBC Türkçe’nin haberine göre komisyon, “özgür olmayan ülkeler” tanımını, ABD merkezli Freedom House’un “din ve ifade özgürlüğünü kısıtlayan ülkeler” raporuna dayandırdı.
“KÖKTENDİNCİ MESAJLAR”
Komisyonun 240 sayfalık raporunda, “özgür olmayan ülkelerdeki” finansörlerin Hollanda’daki cami ve okulları etkiledikleri belirtildi. Rapora göre bu etkileşim, Hollanda’nın temel değerlerini reddeden köktendinci mesajlar aracılığıyla gerçekleşiyor.
Komisyon, Hollanda’daki hiçbir kamu kurumunun, yurt dışından gelen para akışı konusunda genel bir politikası olmadığını belirterek paranın kaynağı, mali hesap verilebilirlik ve şeffaflık konularında ciddi sıkıntılar bulunduğunu kaydetti.
Raporda, Türkiye’nin Diyanet İşleri Başkanlığı aracılığıyla Hollanda’da yürüttüğü faaliyetlere dikkat çekilerek, bu konuda acilen harekete geçilmesi gerektiği vurgulandı.
“PARALEL TOPLUM OLUŞTURABİLİR”
Soruşturma komisyonuna göre, Diyanet İşleri Başkanlığından ne kadar para geldiğini belirlemek oldukça zor ve 148 camiye sahip olan Hollanda Diyanet Vakfı (HDV) adına çalışan tüm imamlar, Türk hükumeti tarafından istihdam ediliyor.
Raporda, Türkiye’den gelen imamları görevlendiren Diyanet’in cami cemaatleri ve Hollanda’daki Türk toplumu üzerinde siyasi etki kurmaya çalıştığı sonucuna varıldığı belirtildi. Raporda, Türkiye’nin izlediği politika ile ilgili olarak şu ifadelere yer verildi:
“Bu, Hollanda’daki İslam vizyonunu, Diyanet camileri aracılığıyla sürdürmeyi amaçlıyor. Gerçek şu ki, özgür olmayan ülke hükumet ve örgütleri; Müslüman topluluklarımızın düşünce ve inanç yapısını görünür ya da görünmez biçimde etkilemeye çalışıyor. Bu durum, paralel topluma yol açabilir.”
Meclisin raporunda, Hollanda’daki birçok cami ve bunlara bağlı kuruluşlara Suudi Arabistan, Katar, Birleşik Arap Emirlikleri ve Kuveyt’ten ciddi parasal destek geldiği de vurgulanarak, özellikle Selefi mezhebine mensup gençlerin, bu destek ışığında radikalleşme riski altında bulunduğu kaydedildi.