Etiket: Sinema

  • Sömürgeciler: Şili’nin kesik damarları!

    Sömürgeciler: Şili’nin kesik damarları!




    Güney Amerika’nın ruhunu bir uçtan diğerine anlatmakta mahir Eduardo Galeano, “Latin Amerika’nın Kesik Damarları” kitabında şöyle yazar: “Sömürgeci Latin Amerikan ekonomisi o güne kadar görülmüş en yoğun işgücüne sahipti. Bu işgücü dünya tarihinin en zengin uygarlığını yaratıyordu. Bu doyumsuzluk, korku ve cesaret anıtı, bu topraklardaki yerlilerin soykırımı pahasına dikildi”

    Kitap, Kristof Kolomb’un kıtayı keşfinden ilk işgalcilerin getirdiği hastalıkların yarattığı kırıma, madenlerde ölesiye çalıştırılan yerli halkın soykırımından 20. yüzyılda kıtayı kan gölüne çeviren ABD destekli askeri darbelere kadar bütün Güney’in sömürge tarihini anlatır. Bu tarih öylesine şiddet yüklüdür, öylesine kanla yazılmıştır ki, bugün romanlara filmlere konu olan aşırı şiddetin köklerini burada aramak gerektiğini yazar kimi bilim insanları…

    Senarist ve kurgucu olarak sinemaya adım atan Felipe Gálvez de ilk uzun metrajı “Sömürgeciler”de (Los colonos) bu şiddetli geçmişi tekrar gündeme getiriyor. Bugün itibariyle MUBI Türkiye’de gösterilmeye başlanan yapım geçen yıl Cannes’da “Belirli Bir Bakış” bölümünde yer almış ve FIPRESCI ödülünü kazanmıştı. Yıl 1901, Şili’nin uçsuz bucaksız topraklarında bir yerdeyiz. Felipe Gálvez daha açılış sahnesinde insanın ancak ‘işgücü’ olarak bir anlamı olduğunu gösterircesine şiddetle karşılıyor seyirciyi. Burası ülkenin en büyük toprak sahibinin arazisi. José Menéndez adlı bu toprak ağası koyunlarını Atlas Okyanusu’na ulaştıracak ‘güvenli’ bir yol bulmasını istiyor emri altındaki Teğmen MacLennan’dan. İngiliz Teğmen, yanında çalışanlar arasından keskin nişancı melez Segundo’yu da seçiyor bu yol için. José Menéndez’in paralı askeri Bill de bu ikiliye ekleniyor ve film bir yol hikayesine dönüşüyor.

    Bundan sonrası estetik referanslarını Westernden alsa da, türün kalıplarıyla oynuyor. Ustaca oynuyor. Birer kahraman değil bu üçlü. ‘Erkek dostluğu’nden eser yok onların arasında. Hatta birbirini sürekli gözeten, kollayan ve en ufak bir güven duymayan üç benzemez denilebilir. MacLennan ve Bill’in ‘yol bulmak’tan anladığı yüzyıllardır her türden kıyımdan kurtulmayı başarabilmiş yerli halkı ortadan kaldırmak. Bu iki Avrupalı, yol boyunca ‘temizlik’ yaparken, Segundo bu sürece tanık oluyor. Suçun bir parçası olmamaya özen gösterse de karşı koyacak cesareti ve olanağı yok. Gálvez, Şili’nin uçsuz bucaksız topraklarındaki bu vahşeti, şiddetli bir biçimde göstermiyor öte yandan. Tıpkı Galeano’nun kitabında anlatmaya çalıştığı gibi şiddetin ne kadar içselleştirildiğini, normalleştiğini hissettiriyor. Yalnızca şiddet uygulayanın değil, şiddete maruz kalanın, tanık olanın da aynı kayıtsızlığa sahip olduğuna şahit oluyoruz.

    Klasik Hollywood westernlerinin ‘kötü adamı’ olabilecek Bill, belli ki geçmişinden kaçmak için dünyanın ucuna gelmiş MacLennan da aslında bu şiddetten ve kayıtsızlıktan azade değil. Yolda karşılaştıkları Albay Martin, bir otorite olarak hem onlara hem de seyirciye hatırlatıyor bir kez daha sömürge mekanizmasının işleyişini. Yalnızca toprakların değil, üzerindeki insanların bedeninin de sömürünün bir parçası haline geldiğini, yerlilere reva görülen şiddetin önünde sonunda içeride de kendisine akacak bir damar bulacağını izliyoruz bu bölümde. Ve fakat sömürgecinin sömürgeciye şiddetini bir güç gösterisi etrafında örüyor yönetmen. Diğerleriyle ayırıyor, aynılaştırmamaya özen gösteriyor.

    Gálvez, yalnızca sermaye ve askeri bürokrasinin değil, aynı zamanda kilisenin de bu soykırımın bir parçası olduğu gerçeğini da unutmuyor öte yandan. Nihayetinde 20. yüzyılın başında modern Şili devleti kurulurken ifade edilen ‘hesaplaşmanın’ dönemin siyasileri eliyle batılı elbiseler giydirilip porselen fincanda çay içen yerli fotoğrafıyla kapatılmasına tanıklık ediyoruz. Yüzlerce yılın suçları, “barış içinde birlikte yaşama” uğruna unutuluyor. Bill ve MacLennan’ın sisler içindeki avı bir ‘adi suç’a indirgeniyor. Biz de ölülerden kulak toplamanın bir sömürgeci ritüeli olduğunu hatırlıyoruz bu topraklarda kez daha!

    Senaryosunu kısa filmi “Rapaz”da çalıştıkları Antonia Girardi ve “Arjantin, 1985”ten tanıdığımız Mariano Llinás ile birlikte yazan Felipe Gálvez son yıllarda hayli bereketli bir sinema iklimine sahip Şili’nin yeni armağanı gibi görünüyor. Hazır bahis açılmışken Pablo Larraín ((No, Kont, Neruda, Post Mortem, Toni Moreno), Manuela Martelli (Machuca) Sebastian Lelio (La sagrada familia, İtaatsizlik, Mucize, Gloria) ve yalnızca ülkesinin değil dünyada kuşağının en iyi belgeselcilerinden Maite Alberdi (La memoria infinita, El agente topo) gibi isimlere sahip Şili sinemasına biraz haset etsek yeridir. Yalnızca zanaatlarına değil. Temalarına asıl olarak. Başta yukarıda andığım isimler olmak üzere ülkesinin geçmişleri ve bu geçmişin bugüne etkileri üzerine örnek bir sinema inşa ediyorlar.
    Darısı başımıza!

    ***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

  • MUBI nisan ayı programı açıklandı

    MUBI nisan ayı programı açıklandı


    Apocalypse Now: The Final Cut / Francis Ford Coppola / ABD

    Vietnam Savaşı’na dair epik bir anlatıyı izleyicilerle buluşturan ve Marlon Brando, Martin Sheen, Robert Duvall, Laurence Fishburn, Harrison Ford ve Dennis Hopper gibi büyük isimlerin oyuncu kadrosunda yer aldığı film, Vietnam’da görev yapan bir Amerikan askerinin, kendini tanrı ilan etmiş kaçak bir özel tim albayını öldürmekle görevlendirmesi ile başlıyor.

    Coppola’nın unutulmaz filmi ‘Apocalypse Now’un 40. yılı vesilesiyle 2019’da 180 dakikalık özel bir versiyon olarak kurguladığı ‘Apocalypse Now Final Cut’, 7 Nisan’da MUBI’de seyirciyle buluşacak.

    ***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

  • Sanat tarihinin ikonik eserlerinden ilham alan 10 film

    Sanat tarihinin ikonik eserlerinden ilham alan 10 film


    Sanat tarihinin ikonik eserlerinden ilham alan 10 film

    Akira Kurosawa’nın 1990 yapımı ‘Dreams’ filminden, Stanley Kubrick’in kült filmi Otomatik Portakal’a kadar sinema tarihine damga vurmuş 10 kült filmin sanat tarihinde ilham aldığı ikonik tablolar…

    ***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

  • Tayfun Pirselimoğlu filmleri İstanbul Modern Sinema’da

    Tayfun Pirselimoğlu filmleri İstanbul Modern Sinema’da


    İstanbul Modern Sinema, her sene güncel Türkiye sinemasında özgün yaklaşımlarıyla öne çıkan yönetmenleri konuk ettiği ‘Yönetmenlerle Buluşma’ serisinin sekizincisinde, Tayfun Pirselimoğlu’nu ağırlıyor.

    14- 21 Mart tarihleri arasında gerçekleşecek program kapsamında, yönetmenin ödüllü son uzun metrajı Kerr’ ve 2002’de çektiği, henüz hiçbir yerde gösterilmemiş kısa filmi ‘Sükût Altındır’ın da dâhil olduğu, 20 yılı aşkın sinema serüveninden yedi uzun, iki kısa film gösterilecek.

    ‘Yönetmenlerle Buluşma’ haftasında gösterimlere, Pirselimoğlu’nun filmlerinde yer alan Nazan Kesal, Ercan Kesal, Tansu Biçer, Ruhi Su, Nalan Kuruçim gibi oyuncular ile yönetmenin tüm filmlerinde çalışmış sanat yönetmeni Natali Yeres ve yapımcıları da katılarak kendi deneyimlerini paylaşacak. 15 Mart Cuma günü de Tayfun Pirselimoğlu ile bir söyleşi gerçekleştirilecek.

    ***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

  • Oscar 2024 ödülleri: Christopher Nolan’ın ‘Oppenheimer’ı En İyi Film ödülünü kazandı

    Oscar 2024 ödülleri: Christopher Nolan’ın ‘Oppenheimer’ı En İyi Film ödülünü kazandı


    Bu haberin orjinalinin yayınlandığı dil İngilizce

    Bu yıl 96’ncısı düzenlenen Oscar Ödülleri’nde ‘Oppenheimer’, En İyi Film, En İyi Yönetmen, En İyi Erkek Oyuncu ve diğer dallarda aldığı ödüllerle geceye damgasını vurdu.

    REKLAM

    Christopher Nolan’ın gişe rekorları kıran biyografik filmi Oppenheimer bu yılki Oscar ödüllerinde En İyi Film, En İyi Yönetmen ve Cillian Murphy’nin En İyi Erkek Oyuncu dahil yedi ödülün sahibi oldu.

    Murphy, Paul Giamatti’yi geride bırakarak En İyi Erkek Oyuncu ödülüne layık görülürken, Robert Downey Jr. da Oppenheimer‘daki rolüyle En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu seçildi. 

    Böylece Cilian Murphy, ilk adaylığından ilk Oscar’ını kazanan İrlandalı aktör oldu.

    “Bu gece burada bulunmaktan gurur duyan bir İrlandalıyım” diyen Murphy şöyle konuştu: “İyi ya da kötü, Oppenheimer’ın dünyasında yaşıyoruz. Bunu dışarıdaki tüm barış yanlılarına ithaf etmek istiyorum.” ifadelerini kullandı.

    Nolan, daha önce Dunkirk ile aday gösterildiği En İyi Yönetmen Oscar’ını Martin Scorsese ve Jonathan Glazer’ı geride bırakarak aldı.

    Nolan, gecede yaptığı konuşmada şunları söyledi: “Bu inanılmaz yolculuğun bundan sonra nereye gideceğini bilmiyoruz ama bunun anlamlı bir parçası olduğumu düşündüğünüzü bilmek benim için dünyalara bedel.”

    Film ayrıca En İyi Kurgu, En İyi Sinematografi ve En İyi Film Müziği ödüllerini de kazandı.

    Oscar 2024’ün kazananları (tam liste)

    EN İYİ Film

    “Oppenheimer”

    EN İYİ AKTÖR

    Cillian Murphy, “Oppenheimer”

    EN İYİ AKTRİST

    Emma Stone, “Poor Things”

    EN İYİ YÖNETMEN

    Christopher Nolan, “Oppenheimer”

    EN İYİ YARDIMCI ERKEK OYUNCU

    Robert Downey Jr., “Oppenheimer”

    EN İYİ YARDIMCI KADIN OYUNCU

    REKLAM

    Da’Vine Joy Randolph, “The Holdovers”

    EN İYİ UYARLAMA SENARYO

    “Amerikan Kurgusu”

    EN İYİ ÖZGÜN SENARYO

    “Bir Düşüşün Anatomisi”

    REKLAM

    EN İYİ CANLANDIRMA FİLMİ

    “Çocuk ve Balıkçıl”

    EN İYi KISA ANIMASYON

    “Savaş Bitti! John & Yoko’nun Müziğinden Esinlenildi”

    EN İYİ ULUSLARARASI FİLM

    REKLAM

    “The Zone of Interest”

    EN İYİ BELGESEL FİLM

    “Mariupol’de 20 Gün”

    EN İYİ KISA BELGESEL

    “Son Tamirhane”

    REKLAM

    EN İYİ ÖZGÜN MÜZİK

    “Oppenheimer”

    EN İYI ORiJiNAL ŞARKI

    “Ben Ne İçin Yaratıldım?”, “Barbie”

    EN İYİ SES

    REKLAM

    “Zone of Interest”

    EN İYİ PRODÜKSİYON TASARIMI

    “Poor Things”

    EN İYİ CANLI AKSiYON KISA

    “Henry Sugar’ın Muhteşem Hikayesi”

    REKLAM

    EN İYİ SİNEMATOGRAFİ

    “Oppenheimer”

    EN İYİ MAKYAJ

    “Poor Things”

    EN İYİ KOSTÜM TASARIMI

    REKLAM

    “Poor Things”

    EN İYİ GÖRSEL EFEKTLER

    “Godzilla Eksi Bir”

    EN İYİ FİLM KURGUSU

    “Oppenheimer”

    REKLAM

    ***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

  • The Holdovers: Geride kalmayanlar

    The Holdovers: Geride kalmayanlar


    Ken Burn ve Lynn Novick ikilisinin meseleye dair yapılmış en iyi film olan on bölümlük “Vietnam Savaşı” belgeselinde savaşın ABD toplumunda yarattığı kırılma, hayal kırıklığı ve travma kapsamlı bir biçimde ele alınıyordu. “Nebraska”, “Senden Bana Kalan”, “Sideways”, “Schmidt Hakkında” gibi yapımlara imza atan Alexander Payne’in son şahikası “Geride Kalanlar”da (The Holdovers) da bu savaşın gölgesini filmin üzerine düşürmesi anlaşılır hale geliyor bu bilgiyle.

    Çünkü Payne filmlerinde karakterler farkında olmadan ABD’ye özgün çeşitli travmalardan mustariptir. Kanımca yönetmeni ve tabii ki birlikte çalıştığı senaristleri özel kılan şey “güzel kaybedenler” hikayesi anlatırken tarihselliği ihmal etmemeleri. “Geride Kalanlar”, 1970 yılının Aralık ayında açıyor perdesini. New England’ta prestijli bir yatılı okul olan Barton Akademisi hikayenin ev sahibi. Okulun pek de sevilmeyen, tarih öğretmeni Paul Hunham’a okul yönetimi Noel tatili nöbeti yazar. Onunla birlikte yemekhane sorumluğu Mary Lamb de okulda kalacaktır. Ancak, beklenmedik bir şey olur ve anne babasının ilgisizliğinin kurbanı olan ‘zengin çocuk’ Angus Tully de bu tutsaklar listesine eklenir.

    Travmalarını, yalnızca kendisinin değil ülkeninkilerle birlikte 2. Dünya Savaşı sonrasındaki gençlik döneminde inşa etmiş, kötü olduğu için değil, kendisini korumak için huysuz birisi aslında Paul. Malcom X, Martin Luther King’in daha yeni öldürüldüğü, 68 hareketiyle Siyah mücadelesinin birlikte gittiği bir dönemde oğlunu Vietnam’da kaybetmiş Mary’nin travmaları da ülkeden bağımsız değil kuşkusuz. Paul ise bireysel hazların, mutlulukların peşinde koşmanın biricik hayat formu olarak dayatıldığı bir toplumda ‘bir başına’ sudan çıkmış ak balık gibi kalan ve huysuzlukla bunu dışa vuran bir başka ‘kaybeden’.

    Payne filmleri ‘kaybedenler’ anlatısıdır evet. Çoğu klişe unsurlar da barındırır içinde. Ama onun filmlerini benzerlerinden ve ana akımdan ayıran çok belirgin özellikleri vardır. “Geride Kalanlar” da bu özelliklerden fazlasıyla nasibini alıyor. İlk olarak yukarıda da anlatmaya çalıştığım gibi, onun filmlerindeki karakterlerin ‘kaybedişleri’ kendiliğinden değildir. Kişisel travmalar gibi görünseler de aslında hep toplumsal/ tarihsel bir arka planı da görürüz biz seyirci olarak. Seyirci olarak diyorum çünkü çoğu zaman karakterler içinde bulunduğu durumu anlamlandıramaz ama yönetmen seyircinin anlamlandırması için alan açar.

    2016763-64736430.jpg

    Onun karakterleri neden mutsuz olduklarını bilmedikleri gibi, finalde niye kendilerini daha iyi hissettiklerini de anlamazlar. İşte Payne filmlerini sihri de biraz burada yatar. Benzer anlatıların çoğunda karakterlerin hayatları değişir. Anneleriyle barışırlar, iş bulurlar, sevgilileri geri döner, yeniden takıma katılırlar… Bir başarı sonrası gelir ‘mutluluk’. Oysa Payne’in karakterleri çoğu zaman başladıkları yerdedir. Değişen şey hayatları değildir, bir başarı kazanmamışlardır. Kendileri değişmiştir o kadar. Ama bunu yaparken de mucizeye, bireysel efora, ‘hak etmeye’ odakla anlatılardan farkla bir şey olmuştur. Temas eden insanların çatışması bir şeyleri harekete geçirir. Bu temas giderek daha samimi, daha içten hal aldıkça yeni bir ben çıkar ortaya. Değişim, bir ‘kişisel gelişim’ ihtiyacı değil hayatın diyalektiğidir aslında bu filmlerde!

    İşte bütün bunlar “Geride Kalanlar” için de geçerli. Kalabalıklar içende geçmişini düşünmekten kaçmayı başarmış Paul, yalnızca oğlunun kaybının değil bir siyah olarak yakın dönemde yaşadıklarının yasını doya doya yaşayamamış Mary ve ancak kötü davranırsa saygı görebileceğini sanan Angus’un Noel tatilinde önce kendi kendilerine, sonra da birbirleriyle kalmaları yetiyor aslında yeni bir ben için. İçine düştüğü savaş batağında giderek yozlaşan bir ülkeden kampusun içine sızanlardan payını almış bu üç insan, kapılar biraz dışarıya kapanıp da kendi kendilerine kaldığında yeniden inşa fırsatı da buluyor karakterlerini. Üstelik dediğim gibi bir yanıyla öyle görünse de Paye klişeye düştüğü anlarda bile yeni bir yorum yapmayı, başka türlü ifade etmeyi beceriyor.

    approved-images-giamatti-sessa.jpg

    Yönetmenin daha önceki yapıtlarında olduğu gibi “Geride Kalanlar” da tam bir oyuncu filmi. Daha önce “Sideways”de birlikte çalıştığı Paul Giamatti’yi gördükten sonra başka birisini Paul karakterinde hayal etmek imkansızlaşıyor. Umuyoruz ki, Mary karakteriyle harikalar yaratan Da’Vine Joy Randolph pazar gecesi hak ettiği Oscar heykelciğini kazanacak. Ve ilk filmde harikalar yaratan Dominic Sessa’yı belli ki daha çok duyacağız.

    “Geride Kalanlar” yalnızca bir dönem filmi değil. Hatta daha çok bugüne dair bile denilebilir. Çünkü bir devamlılığa da işaret ediyor. 1970’lerden bugüne ABD toplumunu travmatize eden birçok şeyin devamlılığına. Buna rağmen tam bir ‘kendini iyi hisset’ filmi var karşımızda. Gücünü de hem karakterlerin hem de seyircinin kendini iyi hissetmesi için özel bir şey yapmasının gerekmemesinden alıyor.

    ***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

  • ‘The Zone of Interest’ gösterime girdi

    ‘The Zone of Interest’ gösterime girdi


    THE ZONE OF INTEREST (İLGİ ALANI)

    Filmin Türü: Dram, Tarihi, Savaş

    Yönetmen: Jonathan Glazer

    Oyuncular: Sandra Hüller, Christian Friedel, Ralph Herforth

    The Zone of Interest, Auschwitz kampı komutanı Rudolf Höss ve eşi Hedwig’in, kampın yanındaki bir ev ve bahçede, aileleri için ideal bir yaşam kurması hikâyesini merkeze alıyor.

    Auschwitz’in komutanı Rudolf Höss ve eşi Hedwig, kampın bitişiğindeki bir ev ve bahçede çocukları ve hizmetkârlarıyla rüya gibi bir hayat kurmuştur. Ölüm kampının duvarlarına bakan muhteşem evleri, tam da tren raylarıyla gaz odaları arasındadır. Martin Amis’in aynı adlı romanından uyarlanan, edebiyat-sinema buluşmasının parlak bir örneği olan film, kötülüğün ve zulmün sıradanlığını, ailenin günlük hayatında gizlenen detaylarla gözler önüne seriyor.

    ***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

  • Auschwitz CEO’sunun ‘ilgi alanı’

    Auschwitz CEO’sunun ‘ilgi alanı’



    Nazi rejiminin Yahudi halkına karşı yürüttüğü soykırım faaliyeti bir yanıyla insan soyunun en vahşi yanlarını, diğer yanıyla da (asıl olarak) kapitalizmin ‘verimlilik- kar’ uğruna ne kadar aşırılığa kaçabileceğini göstermesi açısından da dehşet verici bir deneyimdi. Geleneksel ‘Soğuk Savaş’ anlatısı, Nazi rejimini “bir tür akıl tutulması, şeytanın yeryüzündeki geçici hükümdarlığı, kötülüğün bir süre Alman halkını esir almasa vb.” biçiminde okumayı ‘siyaseten’ işlevli buluyordu. Hollywood da bu anlatıya görsel bir altyapı hazırladı.

    Soykırıma dair ‘Soğuk Savaş’ döneminde inşa edilen bu dil, 1990’lar ve 2000’li yıllar boyunca sinemada sayıları hızla artan Holokost filmlerinin temelini oluşturuyordu. Şeytan ve kurban ikiliği üzerinden kurulan bu anlatı, Nazi rejiminin ve soykırımın kapitalist/ sömürgeci yönlerinin de üzerine örtüyordu böylece. Bu aşırılığın kapitalizmle olan bağları görünmez kılınıyor, bir tür sapma gibi kodlanıyordu. Bu da yetmedi. Nazi iktidarı döneminde Yahudi halkının yanı sıra komünistlerin, sosyal demokratların, Romanların ve ‘ikinci sınıf’ olarak kodlanan halkların da doldurulduğu toplama kamplarının aynı zamanda birer fabrika olarak işlev gördüğü, dönemin büyük Alman şirketlerine köle iş gücü sağladığı gerçeği de deforme edildi. Bunu büyük bir şevkle yapacak kişinin Steven Spielberg olmasına şaşırmamalı. Spielberg’in 1993 tarihli “Schindler’in Listesi” filmi bu köle emeği piyasasının, büyük Alman sermayesinin Nazilerle işbirliğinin üzerine örttüğü yetmiyormuş gibi bir de ‘kahraman kapitalist’ anlatısıyla yeni bir boyut kattı. Ama filmin bunun dışında yaptığı çok önemli bir şey daha vardı. Spielberg’in kurduğu görsel dünya başta Auschwitz olmak üzere toplama kamplarında yaşanan şiddete dair küresel bir ‘imaj hafızası’ oluşumunu pekiştirdi.

    Bu görsel hafızanın yıllar sonra olumlu işlevleri de olacaktı. Macar yönetmen László Nemes’in 2015 tarihli filmi “Saul’un Oğlu” (Son of Soul) seyircide bu imajın varlığına güvenerek görsel şiddet görüntülerini sınırlı tutup, toplama kampındaki bir tutsağın izini sürüyordu. Saul Ausländer, Auschwitz’te Nazilerin mahkûmlar arasından seçtiği ve toplama kampının pis işlerini yaptırdıkları ‘Sonderkommando’ olarak adlandırılan mahkûmlardan birisiydi. Nemes’in kamerası Saul’un görebildiği alanı göstermeyi tercih ediyor ve kamptaki birçok şey, kadrajın içinde ama flu olarak kalıyordu. Ama biz seyirciler, Nazi toplama kamplarında neler yaşandığına dair imajlara sahip olduğumuz için filmin göstermediğini tamamlayabiliyorduk.

    İşte, geçen yıl Cannes’da Büyük Ödül’ü (Grand Prix) kazanan, Oscar’da çeşitli adaylıklar elde eden Jonathan Glazer’in Martin Amis’in romanından uyarladığı “İlgi Alanı” (Zone of Interest) de bu hazır bilgiye çok şey borçlu. “İlgi Alanı”, Auschwitz’in geçilmez duvarına yaslanmış, burnunun dibindeki bir evde başlıyor. Kampın komutanı Rudolf Höss ve eşi Hedwig’in kurdukları bu yuvaya konuk oluyoruz. Film boyunca duvarın öte tarafına hiç geçmiyor kamera. Ama Glazer’in sinemasını bilenler, özellikle de bir önceki uzun metrajı “Derinin Altında”yı (Under the Skin) izlemiş olanlar ses tasarımı konusundaki takıntısı/ uzmanlığına tanık olmuştur. Burada da duvarın ötesinde yaşananlar tıpkı evde yaşayanlar gibi seyirciye de ses olarak ulaşıyor. Komutlar, köpek sesleri, silah sesleri, orkestranın müziği, krematoryumlardan çıkan alev uğultusu vb. duvarı aşıp hem ev ahalisine hem de bizlere ulaşıyor. Biz de tıpkı ev ahalisi gibi duvarın ötesinde ne olup bittiğini biliyoruz. Dolayısıyla ev ahalisinin kayıtsızlığıyla özdeşlik kurabiliyoruz. Ev halkı, ev sahipleri ve çalışanlarıyla birlikte kendilerini duvarın öte yakasında yaşananlardan soyutlamayı başarmış görünüyor.

    Filmi Holokost anlatılarında özel bir yere oturtacak olan yanı da bu. Toplama kampları aynı zamanda insan bedeninin hammaddeye dönüştürüldüğü ve üretimde kullanılmayan bölümlerin ‘endüstriyel atık’ muamelesi gördüğü birer fabrikaydı. Bu ilk olarak Alain Resnais’in 1956 tarihi “Gece ve Sis” belgeselinde çarpıcı bir biçimde dile getirilmişti. Jean Cayrol’un metinlerini kaleme aldığı belgeselin sonunda; Alman şirketlerinin mahkûmları köle gibi kullandığına dikkat çekiliyordu. Ama asıl olarak toplama kampındaki mahkûmların bedeninin sabun, kumaş, gübre gibi ürünler elde etmek için hammadde olarak kullanıldığını da hatırlatıyordu.

    6.jpg

    İşte “Saul’un Oğlu” bu üretim sürecinin içine düşmüş bir mahkûmun kafasının içine götürmüştü bizleri. Saul’un fordist üretim bandının bir parçası olarak insanların yakıldığı ve bedenlerinin yok edildiği süreci, tıpkı bir fabrika gibi kurmuştu yönetmen. Nasıl ki bir fabrika işçisi üretim bandında ürettiği ürüne yabancılaşıyorsa, Saul da insan bedenlerinden ‘parça’ olarak bahsedilen bu kampta çalışırken benzer bir yabancılaşmadan mustaripti.

    “İlgi Alanı”, anlatıyı kampın fiziksel mekânının dışına, hemen yanı başına taşırken dikkatleri de ‘üretim planına’ çeviriyor bir bakıma. Höss ailesinin günlük rutini çok dünyevi. Rudolf’un fabrikanın verimliliği, kariyerinin gidişatına dair kaygıları var. Çünkü savaş ilerledikçe üzerindeki ‘üretimi artırma’ baskısı artıyor. Yani tutsakların imha edilmesi sürecini hızlandırması gerekiyor. Hedwig ise evin düzeninin tıkır tıkır işlemesi, çocukların eğitiminin aksamaması, bahçe düzeninin bozulmaması için uğraşıyor. Arada çalışanlarını ölümle tehdit etse de öyle çok kötü biri olduğu söylenemez! Bu toplama kampının bütün süreçlerinde büyük etkisi olan Rudolf’un şeytani yönlerine dair de pek bir şey göremiyoruz aslında filmde. İşini iyi yapmak isteyen, kariyerini düşünen bir profesyonele benziyor daha çok. Toplama kampındaki verimliliği artırmak için krematoryum projeleri getiren şirketlerle toplantılar yapıyor, işçi satın almak isteyen şirket temsilcileriyle görüşüyor! Savaşın gidişatının kariyerinin etkilemesinden çekindiği için üst kademedekileri araya sokmaya çalışıyor vb. Aslında bir fabrikanın CEO’su gibi davranıyor bir bakıma… Rudolf başka bir yerde görevlendirildiğinde Hedwig evin ve çocukların düzeninin bozulmamasını istiyor. Rudolf yeniden eski işine dönmek için torpil arıyor vs.

    11.jpg

    “İlgi Alanı”nın Holokost anlatılarında pek görmediğimiz iki özelliği daha var. İlki, Hedwig’in kocasının tayini çıkmasına rağmen kalmaktaki ısrarının gösterdiği. Hedwig evde kalmaktaki ısrarının Hitler’in arzu ettiği gibi Doğu’ya giderek oralarda Alman yerleşimleri kurma politikasını hayata geçirmek olduğunu vurguluyor. Filmde altı özel olarak çizilmese de Nazizmin sömürgeci yüzünün bir göstergesi olarak not etmek gerekiyor bu ısrarı. İkinci olarak da yönetmenin filmin genel estetiğinden ayrı bir görüntü çalışmasıyla verdiği ‘dayanışma ve direniş’in varlığına dair umut. Bir yere varmasa da…

    ‘İlgi Alanı’ sadece geçmişe, Holokost’a dair bir anlatı değil öte yandan. Jonathan Glazer’in filmin sonlarına doğru bugüne açtığı kapı, çağın ‘ilgi alanları’ üzerine de düşünmeye zorluyor bizi. Belki artık duvarın öte yanında değil ama bu iletişim çağında bir tık ötede yaşananlara karşı düşünmeye çağırıyor yapım. Örneğin Gazze’de yaşanan soykırım girişiminin dünyanın ne kadarının ‘ilgi alanı’na girdiğini düşünmeye zorluyor. O kadar uzağa gitmeye de gerek yok. Soma ve İliç’teki kazaların, Sur ve Cizre’de yaşananların ‘ilgi alanlarını’ ne kadar meşgul ettiği sorusu hala geçerli? Bu yönüyle dünyanın faşizm tehdidi, iklim krizi ve ağır sömürü koşulları altında karanlığa doğru gittiği bir çağda yanı başımızda olup bitenlere karşı ilgilerimizi de gözden geçirmeye çağırıyor film…

    ***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

  • Türkiye’de geçen hafta en çok izlenen filmler belli oldu: Lohusa zirvede

    Türkiye’de geçen hafta en çok izlenen filmler belli oldu: Lohusa zirvede


    Türkiye'de geçen hafta en çok izlenen filmler belli oldu: Lohusa zirvede

    Türkiye’de sinema salonlarında, 9-11 Şubat hafta sonunda en çok izlenen filmler belli oldu. Gupse Özay’ın senaryosunu kaleme aldığı Lohusa filmi 1 milyon seyirci barajını aşarak zirveye yerleşti.

    ***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

  • Zavallılar: Kendini yarattı kendinden!

    Zavallılar: Kendini yarattı kendinden!


    Şenay AYDEMİR


    Ülkesi Yunanistan adına Oscar adayı olan “Köpek Dişi” ile yakaladığı uluslararası şöhreti, “The Lobster” ve “Kutsal Geyiğin Ölümü” ile “İngilizce konuşulan” sinema evrenine taşımıştı Yorgos Lanthimos. Bu satırların yazarına göre hali hazırda en iyi filmi olan “Sarayın Gözdesi” Oscar ödüllerinde 10 adaylık elde ederek yönetmen için yeni bir dönemin de kapısını aralamış oldu. Kendi içinde ‘yıldız yönetmen’ üretmekte sıkıntı yaşayan Hollywood için aranan taze kanlardan birisi olabilirdi henüz ellisine gelmemiş bu yönetmen.

    Mitolojinin doğduğu topraklardan çıkmış, sanat sinemasında rüştünü çoktan ispatlamış, Efthimis Filippou ile kaleme aldıkları senaryoları övgüler alan bu yeni soluk devasa bütçeli Hollywood yapımlarının dümenine geçmeye hazırdı. Eski ortağını geride bırakıp Deborah Davis ve Tony McNamara’nın kaleme aldığı “Sarayın Gözdesi”nin açtığı kapı el yükseltmek için yepyeni olanaklar sunuyordu kuşkusuz.

    Alasdair Gray’in 1992’de yayınlanan ve büyük övgüler alan “Zavallılar” (1) (Poor Things) adlı romanı bu dünyaya adım atmak için çok doğru bir kararmış gibi görünüyor. Bir yandan Lanthimos’un oyuncaklı dünyasına çok yatkın bir hikaye, diğer yandan görsel olarak bir yönetmenin sınırlarını zorlayabileceği evren içeriyor çünkü roman. Önceki filmde 15 milyon dolar olan bütçesinin 35 milyon dolara çıktığı bilgisi eklendiğinde Lanthimos’un Hollywood’daki yerini sağlamlaştırması için bütün koşullar oluşmuş görünüyor. Hakkını yemeyelim bu fırsatı geri tepmemiş yönetmen. Bunu da Oscar ödüllerinde kazandığı 11 adaylıkla ispatladı zaten.

    Alasdair Gray’in postmodern Frankenstein hikayesi olarak kabul edilen romanı, 19. Yüzyıl’ın sonlarında Britanya’da geçiyor. Tony McNamara’nın kaleme aldığı senaryoda hikayenin başlangıcı Glasgow’dan Londra’ya alınmış. Romanın anlatısına en sonda geleceğiz. Önce filme bakalım. Bilim insanı olan babası tarafından istismar edilmiş Dr. Godwin Baxter, çağının ruhuna uygun olarak uçuk kaçık deneyler yapan bir bilim insanıdır. İntihar girişiminde bulunmuş ama henüz yaşam fonksiyonları tam olarak sona ermemiş hamile bir kadın üzerinde özel bir deney yapar. Rahminden çıkardığı çocuğun beynini, kadının beyniyle değiştirir. Böylece bedeni yetişkin, ancak beyinsel fonksiyonları çocuk bir ‘varlık’ çıkar ortaya. Biz hikayeye bu aşamada dahil oluyoruz. Bella Baxter adlı bu kadının zihni zaman ilerledikçe gelişip serpilir, konuşması, düşünmesi olgunlaşmaya başlar. Dr. Godwin bu gelişmenin farkına varıp genç kadını asistanı Max McCandles ile baş göz ederek kontrol altında tutmak ister. Ancak başka dünyaları keşfetme arzusu ağır basan Bella, maceracı ruhlu Duncan Wedderburn’un peşine takılarak hem dünyayı hem de dünyevi zevkleri tatma fırsatı bulur. Genç kadın bu yolculuk boyunca, kendini inşa etmek için çabalayacak, bedeller ödeyecek deneyimlerden kaçınmayacak ve bambaşka birisi olarak evine dönecektir.

    Mary Shelley’nin “Frankenstein”ı, bilimsel gelişmelerin rüzgarıyla yelkenlerini şişirmiş kapitalizmin doğa üzerinde tahakküm kurma iddiasından duyulan korkulara dairdi biraz da. Kapitalizmin yaratma ve hükmetme arzusunun modern insanı dönüştürebileceği ‘şeyi’ gösteriyordu öte yandan. “Zavallılar” bu önermeyi, erkekler tarafından yaratılmış bir kadının, hayatının erkekler tarafından biçimlendirilmesine karşı koyuşu ve kendini yeniden inşa edişi olarak yapılandırıyor. Bella’nın “Tanrı” olarak tanımladığı Dr. Godwin’in intihara sürüklenen genç bir kadının bedenine gelecek neslin aklını da sıkıştırması, ‘birbirine benzer kadınlar yaratma’ fikrinin alegorisine dönüşüyor bir noktada. Doktor, çocuğu daha doğar doğmaz kendisinden önceki kuşağın dünyasına hapsetmeyi tercih ediyor. Benzer bir biçimde zihin olarak genç bir kadın olduktan ve cinsel uyanış yaşadıktan sonra ‘nişanlısı’ Max’in tavırlarını da not düşebiliriz. Kimseye bağlanmamakla, maceracı ruhuyla övünen Duncan’ın Bella ile birlikte seyahat ederken genç kadının cazibesine kapılması ve giderek rahatsız edici bir adama dönüşmesi de bu gelişimin son halkası oluyor.

    zavallilar3-001.jpg

    “Köpek Dişi”, “The Lobster” ve “Kutsal Geyiğin Ölümü” düşünüldüğünde Yorgos Lanthimos’un kitabın bu anlatısını öne çıkarması anlaşılabilir. Çünkü ailenin, kadınlık, erkeklik ve çocukluğun türlü biçimleri bu filmlerin temel meselesi olarak kurulmuştu. “Zavallılar” da, zamansal olarak 1800’lerin sonu, görsel olarak fantastik bir evren üzerine inşa edilse de “modern kadın”ın kendisini inşa edişini anlatıyor. Bunu da daha çok bugünün diliyle kuruyor açıkçası. Bu bakımdan Frankenstein anlatısının ‘klasik’ yorumundan ayrıştığını söyleyebiliriz. Orada bir yıkım söz konusuyken burada bir inşa ile karşı karşıyayız. Erkekler tarafından ‘yaratılan’ ama kendi bilincini kuşanıp, kendi hayatını inşa eden bir kadın var karşımızda.

    Peki başka bir şey var mı? Filmin yumuşak karnı da burası bence. Bütün bu anlatıyı ‘cinsiyet’ üzerinden inşa etmeyi tercih ediyor Lanthimos. Arada küçük sınıfsal durumlara dikkat çekse de, temel meseleyi ‘erkekler ve kadınlar’ üzerinden kuruyor. Bu ilişkilenmenin kültürel, sınıfsal kodlarını dışlamak hem hikayenin ayaklarının yere sağlam basmasının önüne geçiyor hem de Bella’nın kendisini inşa ettiği dünyanın maddi temellerini zayıflatıyor bana kalırsa. Dönemin en büyük emperyalist gücünün, sınıf uçurumunun giderek büyüdüğü bir döneminde geçen anlatıda bunlara değinmemek hele de romanın bu olanakları fazlasıyla sunduğu düşünüldüğünde bilinçli bir tercih gibi duruyor.

    Kuşkusuz yüklü bir romanı sinemaya aktarırken bu tür tercihler yapmak mecburiyet. Ama neyi içeri alıp neyi dışarıda bırakacağınız da basit birer seçim değil, tercih çoğu zaman. Hal böyle olunca, Bella’nın romandaki bakış açısını da tam anlatamayan bir uyanış öyküsü olarak kalıyor yapım. Lanthimos’un romanın gerçekliğini kurduğu masal evreninde soğurduğu, dönen kameranın, balık gözü görüntülerle de albenisini yükselttiği görsel atmosfer söz konusu.

    zavallilar1.jpg

    “Zavallılar” romanın kimi olanaklarının yeterince kullanılmamasına rağmen, meramını anlatmakta mahir, görsel dünyası güçlü bir anlatı. Emma Stone’un Bella’da oldukça iyi olduğu yapımda Willem Dafoe ise Dr. Godwin Baxter karakteri için akla gelebilecek ilk isim gibi duruyor. Mark Ruffalo’nun hayat verdiği Duncan Wedderburn’in umursamaz serseriden kırılgan ergen erkeğe dönüşümü ne kadar eğlenceliyse bunun sonlara doğru abartılması da o kadar sorunluydu bana göre.

    Yorgos Lanthimos’un ‘radikalliklerini’ törpüleyip kendi sınırlarını daraltırken, yeni soluklar arayan Hollywood’a nefes aldırabilecek, sınırlarını genişletecek bir ana akım film çıkarmış ortaya. Yönetmenin en görkemli, en büyük bütçeli, en çok konuşulacak ve belki en çok Oscar alacak filmi… En iyileri arasında anılacak mı? Daha öncekilerin gerisinde bana kalırsa.

    Notlar:

    (1) Romanın baskısı kısa süre önce İthaki Yayınları tarafından gerçekleştirildi.

    ***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***