Etiket: şair

  • 2024’ün şiir bavulu – 1

    2024’ün şiir bavulu – 1


    Yıl ardını arkasını, sağını solunu topladı; aldı başını gidiyor. Yolculuk kesin. Gitme desek de artık ne önemi, ne anlamı var. Bir ayağı kapıda, bir ayağını sokak kapısından dışarı attı bile. Yıl aldı başını gidiyor, gidiyor gitmesine de birçok açıdan gitme deyip önüne duracağımız yıl da değil neticede. Savaşların bittiği, barışın sağlandığı, açlığın, yokluğun, yoksunluğun sona erdiği yaşanabilir bir dünyanın temellerinin atıldığı bir dünyaya olan özlemimiz sona ermedi ne yazık ki.

    Gidenin arkasından bir bakış asılı kalır, bir süreliğine de olsa öylece. Konumuz, o bakış değil. Ama o bakışı da kapsayacak bir konu, diyebiliriz. Bitmek üzere olan 2024’ün giderken yanına alıp götürmediği, bize bıraktığı “küçük çanta” büyüklüğündeki “bavulunu” açacağız.

    Bu arada, gidenin, arkasından lanetlemeden konuşabilmek için elbette “illallah” dedirtmemiş, “yaka silkeletmemiş” olması önemlidir. Neyse ki, şiir açısından bakarsak, 2024 öyle bir yıl, yani “illallah” dedirten, “yaka silkeleten” bir zaman kesiti olmadı.

    Hatta şiiri eksen alarak, beklenenin üzerinde verimli, olumlu bir yıl olduğu bile söylenebilir. Yayımlanan şiir kitaplarından yalnızca bize ulaşanların sayısı bile bunu kanıt gösterilebilir. Öte yandan, yıl içinde yayımlanan şiir kitaplarının örneğin sayısına ilişkin kamuoyuyla paylaşılan herhangi bir bilgi, veri, değerlendirme bildiğimiz kadarıyla yok. Belki olur, o nedenle şimdilik diyelim.
    Şiir için verimli bir yıl oldu izlenimine gelirsek…

    Bu çıkarımın temel dayanağı aslında yayınevlerinin yayın pratiği. Yıl içinde sayıları çok olmamakla birlikte, bazı yayınevlerinin şiir türünde ısrarlı olduklarına tanık olduk. Şiir yayımlamakta ısrarcı olan, direnen yayınevleri sayesinde birçok şairin yapıtı kitap olarak okurla buluşabildi.

    TEMEL GÜÇ ŞİİR YAYINEVLERİ

    Büyük ölçekli yayınevlerinin önemli bir kısmı, şiir türüne mesafeli yaklaşımlarını bu yıl da sürdürdü. Şiir türünün üstü listelerinde çizilmiş olan bazı yayınevlerinin tavrıysa bu yıl da değişmedi. Bundan sonra da değişeceğini beklememek gerekir. Az ama öz denilecek biçimde şiir kitabı yayımlayan yayınevleri de vardı. Metis yayınları onlardan biri. Buna karşın Ayrıntı yayınları, bu yıl da şiir için listesini geniş tutan yayınevi olarak dikkat çekti. Ayrıntı, hem telif, hem yabancı şiir yapıtlarını okurla buluşturdu.

    Metis yayınlarının yıl içinde yayımladığı, daha önce tanıtımını yaptığımız Kutay Onaylı’nın (1994) “Türkolmak” kitabı ve şiirleri bu yılın en dikkat çekici yapıtlarından biri olarak değerlendirilebilir. Onaylı’nın kitabında “kimlik”, “toplumun elit ve egemen sınıfından olmak”, “ötekine bakmak”, “ötekiyle ilişki” gibi önemli temalar üzerinden tarihsel ve sosyal sorunsallara odaklanması ise ilginçti ve dikkati çekti. Genç şairin “Türkolmak” adlı yapıtı için modern Türkçe şiirde, günümüzden çıkmış önemli bir hamle denilebilir. Önümüzdeki yıl da okunmaya ve üstünde konuşulmaya devam edeceğini düşündüğümüz Onaylı’nın kitabından kısa bir alıntı sunalım. Alıntımız kitabın ilk şiiri “Birinci Türkolmak”tan:

    yirmi beş yıl ipincecik bir çizgiyle bakıştım
    büyüdüm okudum yazdım düşündüm sevdim
    gözüm hep o çizgide

    sonra bütün kötü şiir riskine rağmen
    derin bir nefes aldım sildim çizgiyi
    türkolmağa başladım

    Kutaylı’nın bundan sonra yeni şiirleri, yeni kitapları merak edilen ve beklenen bir şair olacağını söyleyebiliriz.

    Ayrıntı Yayınları’nın yıl içinde şiirlerini okurla buluşturduğu şairlerden biri de Betül Tarıman (1962) oldu. Tarıman’ın kitabına daha önce değinme imkanımız olmadı. Bu vesileyle kısa bir not düşelim.

    Tarıman’ın beş yıl sonra, geçen yaz çıkan kitabının adı “Bir Rüya İçin Gerekli Şeyler”. Betül Tarıman’ın daha önce yayımlanan şiir kitaplarıysa şunlar: “Ay Soloları” (1995), “Üzgündü Kırlar” (1996), “Kardan Harfler” (2000), “Güle Gece Yorumları” (2002), “Yol İnsanları” (2004), “Kar Merdiveni” (2007), “Ağır Tören” (2009) ve “Maksatlı Maksatlar” (2019). Betül Tarıman’ın aynı zamanda çocuk şiirleri şairi de olduğunu belirtmek gerekir. “Elim Sende (2011), “Kızlar İçin Prelüd” (2014), “Kayıp Karınca Yuli” (2014) şairin çocuk şiirleri içeren kitaplarından bazıları.

    “Küslük iyi bir şey değildi ama vardı insanla aramada” alınlığıyla başlayan kitap kırk sekiz şiirden ve yüz on sayfadan oluşuyor. Ayrıca kitabın tek bölüm olduğunu da kaydedelim ve sözü şiire bırakalım. Kitabın “Leziz Bir Şey” başlıklı ilk şiirinin son iki betiğini ve final dizesini aktaralım:

    yastığımın altına koyarak bir rüya
    bu sabah ve her sabah
    buraya buraya buraya
    işaretler koyuyorum mesela
    örtüyorum üzerimi yapraklarla

    çünkü leziz bir şeyim ben
    kendime ayıdığım parçalarımla
    bu sabah ve her sabah
    olmadık yerlerde
    batıp batıp çıkıyorum kendime
    küslük iyi bir şey değil ama

    vardı insanla aramda

    ŞİİR, O ESKİ SEVGİLİ

    “Bir Rüyâ İçin Gerekli Şeyler”le ilgili arka kapakta yer alan imzasız sunuşta şunlar dile getiriliyor:

    “Bir Rüyâ İçin Gerekli Şeyler, Betül Tarıman’ın ‘dünyaya ait olamama’ hallerinin bir izlek olarak süregeldiği rüyâlar toplamını bir araya getiriyor. Çoğunluğun ve hükümlerinin karşısında diğeri olarak yaşama uğraşının, dışardanlığın gerilimiyle şiire varmış rüyâlar… Kimi kez öfkenin yüksek sesiyle, kimi kez hüzünkâr tınılar taşıyan imgelerin fısıltısıyla bizi ‘kadın oluş’a dair o müthiş rüyânın benzersiz deneyimlerine davet eden şiirler. Rüyasızlık da çelişkiler, zorbalıklar, eşitsizlik ve adaletsizliklerle dolu bu dünyada baskın gelebilen insanlık yazgılarından biri ama Tarıman’ın ‘gerekli şeyler’i yine de hep rüyalara tutunmaktan, rüyaların geniş ve imkânlı imkânsız gerçekliklerinden yana… Ne de olsa rüya, bizim olağan yaşam algılarından koparak hayra yormak istediğimiz bir başka hal: Şiir: Kim bilir, unutsak da korumaya devam etsek de, belki de o eski sevgilimiz…”

    Betül Tarıman’ın, ilk şiiri 1992’de yayımlanır. O tarihten itibaren şiirden kopmadan yolculuğunu sürdüren şairin modern Türkçe şiirde kadın sesinin oluşmasında, pekişmesinde, genişlemesinde ve derinleşmesinde etkili olduğunu da kaydetmek gerekir. Modern Türkçe şiirin eril dilinin kurduğu hegemonyanın sorgulanmasında ve geriletilmesinde doksanlı yıllarda şiire başlayan şair kadınların çıkış bir hayli etkili oldu. Elbette yüz yılı aşkın bir sürüveni olan modern Türkçe şiirde daha öncesinde de şair kadınlar vardı. Son derece de önemli şiirler yazdılar. Örnek göstermek gerekirse Gülten Akın adı bile yeterli. Ancak şair kadınların modern Türkçe şiirde toplu çıkışlarının tarihlendiği zaman kesiti doksanlı yıllardır. Doksanların ikinci yarısı bilhassa. Bu dönümde şiire başlayan şair kadınların sayısındaki artış ve sonraki yıllarda, ikibinlerde şiir “performansları” önemli bir kanal oluşturdu. Modern Türkçe şiirde şair kadınların açtığı o kanalın varlığı son derece önemli. Adeta “cinskırım (femicide)” boyutuna ulaşan kadın cinayetlerinin, katliamlarının gündemden düşmediği düşünüldüğünde, o kanalın bugüne kadar kapanmamış olmasının önemi daha iyi anlaşılacaktır.

    TARMAN’IN KİTABININ SON ŞİİRİ

    Betül Tarıman’ın kitabından bir şiir daha okuyalım. İlk alıntımız kitabın ilk şiirinden olmuştu. Bu defa alıntımızı kitabın son şiirinden yapacağız. Aradaki kırk altı şiiri keşfetmeyi, okumayı, yorumlamayı şairin rüyasına ortak olmayı okurlara bırakalım. “Bir Rüya İçin Gerekli Şeyler”in “Geyikler Geldiler” başlıklı şiirinden:

    ben ki kimselere kefil olmamakla bir gece
    vaktiydi kalbimi bir geyiğe açtıydım
    otlar vardı sessiz kalabalıklardı
    anlayamadıydım neydi bir kelebeğin ilk hamlesi

    hangi ölünün hakkı üzerine kurulmuş hangi şehir
    hangi riyâ hangi köprüler hangi
    köprülere bağlaç olmuş muş hangi karşımda
    sağımda solumda bir iblis vaktimi alanlar vardı

    geyikler geldiler

    hırçındılar
    dünya bir yılan ısırığı olmuş olabilir

    Tarıman’ın şiirinin önemli özelliklerinden biri olarak sinematografik atmosferi gösterilebilir. Şairin ayrıca folklorik anlatıların, geleneksel şiirin, söylencelerin öğelerinden, birtakım figürlerinden, motiflerinden kantarın topuzunu kaçırmadan, incelikli bir biçimde istifade ettiğini de belirtelim. Tüm bunlar Tarıman’ın şiiri için ayrıştırıcı ve belirleyici etkenler olarak ön plana çıkan özellikler diyebiliriz.
    Şiir okurunun geçen zamanda dikkatinden kaçırmış olacağını sanmayız. Ama ola ki kaçıranlar vardır ihtimaline dayanarak şöyle diyelim: Şiir şiirse her zaman okutur kendini. “Bir Rüya İçin Gerekli Şeyler” 2024’te yayımlanan ve her zaman okunabilecek şiirlerden mürekkep kitaplardan biri.

    BAVULDAN ÇIKANLARDAN…

    İlhan Sami Çomak otuz yılı aşkın mahpusluğun ardından nihayet serbest bırakıldı. Şaire daha önce hoş geldin demiştik.

    Bavulunu açtığımız 2024’ün en dikkat çekici, çarpıcı gelişmelerinden biri oldu İlhan Sami Çomak’ın, şair olarak aramıza katılması. Ona bir kez daha hoş geldin diyor ve gelecek yılın dilediği gibi olması temennimizi iletiyoruz. Bu arada, darısı haksız, hukuksuz biçimde tutsak tutulan diğer düşünce suçlularının başına. Politik nedenlerle tutsak olan herkes aslında düşüncesinden dolayı hapistedir.

    Elbette düşüncesi nedeniyle hapishanede kimse yok gibi söylemlerin gerçekçi ve ikna edici olmadığı da son derece açık.

    Yılın açtığımız “küçük şiir bavulu”ndan çıkararak değinmeden geçemeyeceğimiz olaylardan biri de bir şairin, yarım yüzyıldır şair olarak tanınan, bilinen bir ismin, A. Hicri İzgören’in gözaltına alınıp bir süre tutulması diyebiliriz. Şairlerin gözaltına alınması, tutuklanması ilk defa olan bir olay değil. Ancak günümüz koşullarında, öne sürülen gerekçelerle, evi basılarak bir şairin gözaltına alınması pek sıradan bir olay değil.

    Yıl içindeki gelişmelerden biri de Attilâ İlhan adına verilen şiir ödülünü Onur Sakarya’nın alması oldu. Sakarya’ya ödül getiren “Tekliler” kitabı Eylül 2023’te Plüton yayınlarından çıkmıştı. O dönemde kitap elimize geçmediği için Sakarya’nın şiirlerini okuyamamıştık. “Tekliler”i okuduk. Kitapla ilgili düşüncelerimizi kısaca paylaşalım.

    Onur Sakarya’nın (1981) ödüle değer görülen kitabını ve şiirlerini unutturacak kadar zaman geçmiş değil. O nedenle unutulduysa hatırlatalım demeyeceğiz. Fakat, şiir muhitinin sakinlerine, Sakarya’nın şiirleri kolay ulaşabileceğiniz yerde bulunsun diyebiliriz. Onun semt, mahalle gibi daha çok tanımlı çevrelerden ötekilerin, bir biçimde marjinalize olmuş, kıyıya itilmiş tiplerin ağzıyla kurduğu şiirlerde, bireysel olanın yanı sıra toplumsal krizin yansımaları da dikkat çekiyor. Onur Sakarya şiirlerinde incinmiş, kırılmış ve fakat o kadarla kalmamış, iflah olmayan yaralar almış “tanımlı ötekiler”i konuşturuyor şiirlerinde. Kendisi de onların yanından, onların ağzından, dilinden söz alıyor yeri geldiğinde. Bilenler biliyordur; bilmeyen okurlar için söyleyelim: “Tekliler” Sakarya’nın, merak edilmeye değer, okunması için fırsat kollanması, imkân yaratılması gereken şiirlerin şairi olduğunu ispatlıyor. Bahse konu kitabın “Attilâ İlhan’la Demirtaş Parkı’nda Yoksulluk ve Cansu Faciası Hakkında Fısıltılar Gezegeni” başlıklı, biraz Attilâ İlhan, biraz küçük İskender esintisi de taşıyan şiirden bir betik okuyalım:

    Cansu bir git başımdan, dumanlıyım, karayım, eriyorum
    Bir çingenenin yarım kalmış torbasını tutuyorum
    Bir müzik çalıyor kalbimin kulakları patlıyor
    Kanıyor. Ağzım kanıyor.
    Cansu ben sana bakamam, dünya yorgunuyum,
    Biraz. Arabım, biraz tütünüm.
    Evim tek oda, bir çekyat,
    Gözlerimle tavanda bir düş yaratıyorum.

    Şiirin ilk hatırlattığı elbette Attilâ İlhan’ın “Aysel Git Başımdan” adlı şiiri oluyor. Bu vesileyle İlhan’ın unutulmaz şiirinden de bir betik aktaralım:

    aysel git başımdan ben sana göre değilim
    ölümüm birden olacak seziyorum
    hem kötüyüm karanlığım biraz çirkinim
    aysel git başımdan istemiyorum

    Şiirde küçük İskender etkisinin daha belirsiz kaldığını da kaydedelim.

    Şair şairi, şiir şiiri hatırlatır. Eski kuşaktan şairlerin, unutuluşun sularında kaybolup gitmesine mâni olan biraz da onlardan esinlenen yeni kuşaklardan şairler değil midir? Şairler arasındaki etkileşimin önemi tarihsel açıdan bakıldığında daha da anlaşılır olabiliyor. İzini sürmek, mirasçısı olmak, o mirasın değerini, önemini bilmek, devralınan birikimi güncellemek, işlemek, geliştirmek önemlidir. Şiir ekseninde kalarak söyleyelim: Yeni kuşaktan şairler, kendilerinden önceki kuşaktan şairlere deyim yerindeyse borçlu doğarlar. Borçlarınıysa ancak kendilerine yeni kuşakların borçlu olmasını sağlayacak adımlar atarak karşılayabilirler. Borç mecaz elbette. Nâzım Hikmet’in “ben sadece ölen babamdan ileri, doğacak çocuğumdan geriyim” dizelerini de bu bağlamda düşünebiliriz.

    Toparlanıp gitmek üzere olan 2024’ün küçük valizine, şiir bavuluna bakmayı yeni yılda da sürdüreceğiz.

    ***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

  • Hasan Erkul’un yeni kitabı: ‘Kirpiklerimiz Ufuk Çizgisi’

    Hasan Erkul’un yeni kitabı: ‘Kirpiklerimiz Ufuk Çizgisi’


    Sözü hiç dallandırıp budaklandırmadan konuya girelim. Bu defa değineceğimiz kitap, “inatçı bir Yetmişsekizli” olan Hasan Erkul’un (1956), Mayıs 2024’te Sancı yayınlarından çıkan “Kirpiklerimiz Ufuk Çizgisi” adlı yapıtı.

    Önce Erkul kim, daha doğrusu şair Hasan Erkul kim; kısaca tanıtmaya çalışalım.

    Şair Hasan Erkul, daha önce sekiz şiir kitabı yayımlanmış bir isim. Konumuz bağlamında bizim onunla ilgili ilk söyleyeceğimiz bu olabilir.

    Erkul’un ilk kitabı 2000’de “Panta Rei” adıyla okurla buluşmuş. Onu bir yıl sonra yayımlanan “Hikmeti Mavi” izlemiş. Ondan sonra yayımlanan kitabı “45’lik” 2002’de çıkmış; ardından, bir yıl sonra “Meydan Düşü”. Şairin “Kehribar” adlı beşinci kitabının yayın tarihi 2004. Bundan sonra şairin beş yıl kitap yayımlamaya ara verdiği görülüyor. Altıncı kitabı “Yeryüzüdür Göğün İçi” adıyla 2009’da çıkan şairin, iki yıl sonra “Yüzümüzde Saklı Şiirler” adlı yapıtı okurla buluşmuş. Üç yıl aradan sonraysa sekizinci kitabı “Gül İsyanı” yayımlanmış. Şair son olarak, on yıl aradan sonra da diyebiliriz, yeni kitabı “Kirpiklerimiz Ufuk Çizgisi”yle okuruylayeniden buluşuyor.

    Otuz üçlük tespihler gibi otuz üç şiirin yer aldığı “Kirpiklerimiz Ufuk Çizgisi”, hayli hacimli bir kitap; 174 sayfa ve tek bölümden oluşuyor. Otuz üçlük tespih teşbihimizin anlık bir çağrışımla, dilimize gelen rastlantısal bir ifade olmadığını belirtelim.

    YETMİŞSEKİZLİ İNAT, ÇABA VE EMEK

    Şiirlerdeki emek, sabır ve inanç unsurlarına dikkat çekmek için bu ifadeyi kullandık. Emek, sabır ve inanç; bunlar Hasan Erkul’un şiirlerinin kurucu dinamikleri ve önemli bileşenleri. Bunu kitaptaki şiirlerini kaynak alarak söylüyoruz elbette. Bunlar aynı zamanda, onun şiirine değer katan ve özellik kazandıran dinamikler.

    Emek, sabır, inanç, umut gibi dinamiklerin Erkul’un şiirinde etkili olması ve önemli rol üstlenmesi, öyle anlaşılıyor ki onun “Yetmişsekizli” kimliğiyle yakından ilgili. Şöyle de söylenebilir: Hasan Erkul’un şiire olan ilgisi, tutkusu, inadı, ısrarı “Yetmişsekizlilik” zemininin ve bilincinin üstünde duruyor. Bunu vurgulamamızdaki amaç, yakın tarihin “Yetmişsekizli” olarak bilinen kuşağına ait özelliklerin Erkul’un şiirine duygusal, düşünsel, farkındalık, duyarlılık yönünden olduğu kadar dil, biçim, biçem, konu, tema yönünden de yansımış olması. Hasan Erkul’un şiirleri, başka hiçbir veriye sahip olmasak bile onun bize “Yetmişsekizli” olduğunu güçlü bir biçimde duyumsatıyor. Şair bunu amaçlamış olabilir mi? Şiirlerine dayanarak yaptığımız çıkarımla söyleyelim: Mümkün. Erkul şiir yazarken “Yetmişsekizli” kimliğini, bir benzetmeyle söylersek, adeta ayna gibi önüne koymuş.

    Söz her zaman alıp başını gitmeye meyilli. Araya girip bir şiir paylaşalım. “Kirpiklerimiz Ufuk Çizgisi”nin ilk şiirinden bir bölüm okuyarak devam edelim:

    elektrik idaresinde çalışan dedemin çavuşluğundan

    baki kaldı bana istanbul sokakları.

    yangına ve betona yenilmezden önceki mırmırlanışlarıyla,

    o ahşap evler, çocukluğumun cebinde saklı.

    mandallı pencereleri,

    gıcırdayan merdivenleri,

    ermeni ya da istanbul kafesleriyle o cumbalar,

    gurbetçiyi yürüyüşünden,

    komşuluğu kuzusundan tanıyor hâlâ.

    terliklerle sürüklenen daracık sokaklar,

    çeşme başlarını unutmamış.

    yosuna yaslanmış duvarlarıyla o kâgirlik,

    o meydancıklar,

    sükûtu saklayan sarnıçlarda duruyorlar.

    perdesiz yürekleri, kederli sofaları,

    ve eteğinde bahçeleriyle o hayat,

    ana dilleriyle sevişen mahalleymiş.

    GÖZLERİMİZ DÜRBÜN

    “Kirpiklerimiz Ufuk Çizgisi”, gözlerimiz dürbün. Cümlenin ikinci bölümü, yani “gözlerimiz dürbün” ifadesi bize ait. Küçük bir müdahalede bulunarak “Kirpiklerimiz Ufuk Çizgisi” deyişinin ufku yakına getiren anlamıyla ilgili bir parantez açalım istedik.

    “Kirpiklerimiz ufuk çizgisi” metaforunun çağrışımlarıyla gelen ufkun yakınlaşması anlamı, değişik biçimlerde yorumlanmaya müsait. “Bakışsızlık” da onlardan biri. Bakışsızlık yani bir tür görmeme, görememe durumu, körlük. Kitabın adından çıkarılan anlam, şair bakış açılarındaki ufuk çizgisinin kirpiklere kadar geldiğine, böylece bir tür şaşı bakış durumu oluştuğuna dikkat çekmek isteniyor diye de yorumlanabilir. Bu yorumdan yola çıkarak biz de okur sıfatımızla; o ufuk çizgisini, “bu kadar yakında” olmasına gönlümüz razı gelmediği için, küçük bir müdahaleyle, “gözlerimiz dürbün” deyişiyle uzağa çekerek karşılık verelim istedik. Yani kısaca söylersek; şiir okurken hep olduğu gibi, kışkırtılmış çağrışım atlarımız dört nala koşmaya başladı.

    Bizim müdahalemiz için interaktif, katılımcı bir okuma tarzı denilebilir. Şiir için aslında tercih edilmesinden yana olduğumuz bir okuma yöntemi bu. Yapıtla okur arasında oluşan bir ortaklık: Yani şiirin okurun katılımına açık olmasıyla ve okurun da bu imkânı değerlendirmesiyle sağlanan bir paydaşlık.

    Hasan Erkul’un şiirlerinde biçimsel özellikler ve söylemin genel itibarıyla buna uygun olduğu söylenebilir. Ancak şiirin dili, özellikle şairin sözcük dağarcığı başlangıçta, bir “ıssızlık” izlenimi veriyor. İlk şiirlerde, şairin jargonunu aşmak için müşterek dilin coğrafyasında umuma kapalı alanda, ayrı bir okuma girişimine çağırılıyormuşuz gibi bir kanı oluşuyor.

    Okuma elbette çaba gerektiren bir eylemdir. Şairin okurundan çaba göstermesini, emek harcamasını bilhassa beklemesini de anlamak mümkün. Ancak şiirin dili, eğer şiirin yapısal özellikleri bunu gerektirmiyorsa okuruna kapalı olmamalı. Şiir yapısal açıdan bu özellikte kurulmuş olabilir. Ece Ayhan’ın şiiri öyledir. Ancak unutmamak gerekir ki Ece Ayhan’ın bütün bir şiir dili için geçerlidir bu biçimsel tutum. Kısaca, Ece Ayhan, başka türlü yazamadığı, yazamayacağı için öyle, o dille yazmıştır. Ya da dili öyle kullanmıştır. Aslında o da kapalı bir dil değildir.

    Kitaptan bir şiir daha okuyarak devam edelim. Alıntımız, “Gözleri Kocaman” başlıklı şiirden. Kısa bir bölüm aktaracağımız şiir 2013’te Gezi direnişi sürecinde, ekmek almak için fırına giderken polisin gaz fişeğiyle başından vurulan Berkin Elvan için yazılmış:

    berkin elvan, sözcüksüz kelam;

    berkin elvan, yaşamaya yemin içmiş;

    berkin elvan, zamana sığmayan.

    gezi’ydi, şenlikti, devrim gibiydi.

    halaydı, horondu, bahar yeliydi.

    alnında munzur masumiyeti, kucağında kızılırmak;

    berkin elvan, yaşam ağacında nazar boncuğu.

    ŞİİRSEL ANLATI

    Hasan Erkul’un okur için zorlayıcı olabilecek, iletişimde çıkmaza saptıracak türden kitabın başındaki şiirlerde görülen jargon dağarcığından sözcük, deyim, deyiş aktarımından çabuk vazgeçtiğini söyleyelim.

    Dilin kilitlenmesine, yani şiirle okur arasındaki iletişimin kopmasına yol açma ihtimali yüksek, örneğin “iskele mektep” gibi jargon dağarcığından deyişlerin kullanımı, kitabın tamamına yayılmış değil. Öte yandan şu da sorulabilir: Şiirde argodan, jargon dağarcıklarından alınan, aktarılan deyimler, deyişler okur için hem tarihsel, hem mekânsal bir yolculuk daveti olarak düşünebilir mi? Kılavuzluğunu dilin yaptığı bir yolculuğu, şiir okuru olarak, elbette hayal etmesi bile heyecanlandırıcı. Argo dilinden, jargon dağarcığından aktarılan, alıntılanan deyişler, deyimler için şiirde bir tür üvey imge tanımı da yapılabilir.

    “Kirpiklerimiz Ufuk Çizgisi”nin bir başka belirgin özelliği de şairin anlatıcılığı. Öyle ki Erkul, şiirlerinin sınırlarını, anlatısal yönü ağır basan bir metin olarak tanımlanabilecek biçimde geniş tutmuş.

    Hasan Erkul’un şiirleri anlatımcı, ama öykücü değil. Erkul hikâye ediyor, ama söylev vermiyor. Bunda da payın büyüğü, onun hem zamanı, hem mekânı hem de dili kullanış biçiminde. Aktaracağımız betik şairin babası için yazdığı “Kentin Yalancı Adları” başlıklı şiirinden:

    istanbul, pencerede alın izi ve şişede mehtap.

    istanbul, cumbada oturan kedi ve geceye mektup.

    istanbul, dalda kumru ve şiir yolcusu.

    zamansız kayboluşları öven yazılmamış cüz,

    yıldızyada yarı uykulu, denizde yarı ayık…

    paslı çıpayı sökmeye ve demirlemeye,

    salyangoz salgısı biriktirmek gerek!

    ŞAİRİN TASASI

    Kitabın anlatısal yönünün ön plana çıktığını, belirttik. Peki ne anlatıyor Hasan Erkul kitabında, şiirlerinde… Şairin otuz üç şiirle dile getirmek, okuruyla paylaşmak istediği tasası nedir acaba?

    Erkul hem kendini anlatıyor, hem İstanbul’u anlatıyor. Hem hayattan, hayatından kesitler sunuyor, hem çocukluğuna dönüyor, hem tarihe. Döne döne anlatıyor. Yana yana anlatıyor da diyebiliriz… Tasası; bildiklerinin, yaşadıklarının, tanıklık ettiklerinin, deneyimlediklerinin bilinmesi, dinlenmesi, kayıt altına alınması diyebiliriz. Anlatma arzusunun önemli dinamikleri arasında ön plana çıkan bunlar oluyor.

    Hasan Erkul, uzun uzun anlatıyor; neşeli neşeli anlatıyor. En kayda değer yanı da burası. Anlatımındaki yaslı, kaygılı, kederli sesindeki neşeli ton hep baki kalıyor denilebilir. O nedenle de kasmadan, sıkmadan, kısmadan, küsmeden anlatıyor. “Lal ve Kül” başlıklı şiirden iki dize aktaralım:

    “ölüm, nereden ve nasıl gelirse gelsin”lik aşkımız,

    gümüşsuyu yokuşu’ndan taksim’e çıkıyor hâlâ…

    KÖPRÜDEN ÖNCEKİ SON İSTANBUL

    Geçmişle ilgili anlatımlar aslında risklidir. Birçok handikap içerir. Anlatıda nostalji kaynaklı duygulanımların, duygu boşalmalarının dozunu kaçırmamak gerekir. Anılar da her zaman istismara açıktır. Geçmiş özlemine yenilip ezilmeyen bir anlatım tarzı kurulabildiğinde yaşananın, tanıklığın anlatımı hedefini bulabilir.

    Hasan Erkul, anlatısının önemli bir kısmında İstanbul’a “bakıyor”. Onun baktığı İstanbul’u, siyah beyaz bir zamanda asılı kalmış, taş döşemeli sokakları, cumbalı evleriyle, kendi argosu, jargonu olan semtleriyle köprüden önceki son İstanbul olarak tanımlamak mümkün diye düşünüyoruz. Kitapla ilgili de köprüden önceki şiirler tanımlaması yapılabilir.

    Modern Türkçe şiirde İstanbul’a bakan şair çoktur. Aralarındaki fark, şehre hangi açıdan ve şehrin neresine baktıkları noktasında oluşur. İstanbul’a Yahya Kemal örneğin tepeden, Orhan Veli Rumelihisarı’ndan, İlhan Berk sokaklardan bakmıştır. Şair “İstanbul Kitabı”nda, “Pera”da ve “Galata”da bunun en güzel örneklerini vermiştir. Modern Türkçe şiirin belki de ilk İstanbullu şairi diyebileceğimiz Edip Cansever’de İstanbul, daha çok Beyoğlu’dur. Şairin, Beyoğlu’nu Ruhi Bey olarak kişileştirdiği de düşünülebilir.

    Hasan Erkul, İstanbul’a İlhan Berk’in, Edip Cansever’in baktığı açıya yakın bir açıdan bakıyor. Ama mesafe olarak onlardan daha kısa bir mesafeden baktığı söylenebilir. Şöyle ki İlhan Berk de, Edip Cansever de İstanbul’u izler, hatta seyrederler; izlediklerini seyrettiklerini şiirlerinde çözerler, çözümlerler, yorumlarlar ve yeniden kurarlar. Erkul’da durum farklı. Her şeyden önce o bir izleyici değil, bulunduğu mekânın, zamanın, uzamın faili olarak konuşuyor.

    Erkul’un şiirlerine yansıyan şehirle ilişkisinde ve bakışında Walter Benjamin’in “flâneur”üyle de bir benzerlik kurulabilir.

    Şiir biraz da umumi, müşterek dilin dipdilidir, oradan doğar. Hasan Erkul’un kalemini İstanbul’un tarihi semtlerinde, sokaklarında, Haliç’te, Boğaz’ın Marmara’ya indiği sahillerde, oralarda akan hayata, o hayattan kesitlerin kaydı için dilin dipdillerine daldırıp kolektif dilin dağarcığına yeni sözcükler sunmasını göz ardı etmemek gerekir.

    Yazıyı bitirirken köprüden önceki İstanbul derken ne kast ettiğimize de kısaca değinelim. İstanbul’un cumhuriyet sonrasındaki köklü değişiminin ellili yıllardan itibaren gerçekleşen kırdan kente göçle başladığı biliniyor. Ancak şehrin asıl büyük değişiminin Boğaz köprüsünün yapılması ve açılmasından sonra yaşandığı söylenebilir. İstanbul’un “siyah beyaz”dan “renkli”ye geçişinin, tarihsel büyük şehir kimliğinin metropole dönüşmesinin başlaması da bu döneme rastlar.

    ZAMANA ASILI

    Bir “Yetmişsekizli”nin anlatımıyla köprüden önceki son İstanbul’a, zamana asılı kalmış o siyah beyaz İstanbul’dan, İstanbul’un Fahriye abla semtlerinden başlayıp bugüne ve bugünden geçmişe doğru bir yolculuğa çıkmaya ne dersiniz?

    Hazırsanız yanınıza, Hasan Erkul’un “Kirpiklerimiz Ufuk Çizgisi”ni de alabilirsiniz.

    ***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

  • ‘türkolmak, türk olmak’ın yanlış yazılmış hali’

    ‘türkolmak, türk olmak’ın yanlış yazılmış hali’


    Bu haftaki konuğum Kutay Onaylı. Onun Türkolmak (Metis Yayınları) adlı incecik şiir kitabını okurken dize dize ve hatta kare kare diyebileceğim kadar sinematografik bir efektle yazılmış memleket tarihini de görebiliyorsunuz, ıskalanmayacak ve dediği gibi gizli göndermelerin izi sürülecek şiirler var kitapta. İyi bir şiir okuruysanız bu kitabı gözden kaçırmamanızı tavsiye ederim.

    Türkolmak, Kutay Onaylı, 56 syf., Metis Yayınları, 2024

    türkolmak bitişik yazılmasıyla birlikte şiirinizin derdini ele veriyor; var olmak gibi bir ayrılığı değil de sanki varoluşu imliyor gibi, ne dersiniz?

    öncelikle kitabıma köşenizde yer verdiğiniz için teşekkür ederim. “varoluş” dediğimiz şey “varlık” dediğimiz şeyden daha çekici tabii, akışkanlığı, dinamikliğiyle. bitmeyen bir filizlenme gibi, ya da öyle olduğuna inanmak istiyoruz. ama çok hoş ifade ettiğiniz o “var olmak gibi bir ayrılığı” da hep içinde barındırdığı için böyle bu, çıkış noktası, çarpışa çarpışa filizlendiği şey hep o ayrılık.

    insan türkolunca türk olmaktan çıkmış olmuyor yani. “oluş”, “olmak”tan ayrı veya bizi ondan kaçıracak bir yangın merdiveni değil, “oluş”umuzu çok romantize etmek de bir tuzak. aslında bu kavramları bir kenara bırakıp meseleye olduğu gibi bakacak olursak cevap epey kolay galiba: türkolmak, türk olmak’ın yanlış yazılmış hali.

    kimi kitap satış sitelerinde, zincir kitapçılarda filan ısrarla “türk olmak” (veya “Türk Olmak”) olarak geçiyor kitabın ismi, zorunlu bir düzelti. otomasyon çağının ufacık bir cilvesi tabii ama ben kitabın yazarı –yani düzeltinin başmuhatabı– olarak eğlenceli buluyorum.

    kut1.webp
    Kutay Onaylı

    Türkolmayı tanımlarken dışardan (Başta amerika herhalde) bakış kadar içerden hatta aşağı mahalleden edinilmiş bir ses de var, İngilizcenin yanı sıra… Bu tercihin sebebini merak ettim

    “aşağı mahalle” neresi bilmiyorum, bizimkiydi herhalde. hangi mahallelere aşinaysam, hangi mahallelerde büyümüş, düşünmüş, hissetmiş, türkolmuşsam, onların sesleriyle –kendi seslerimle yani– yazmaya çalıştım.

    aksini ancak hayatımın, varoluşumun, kendimin bazı yönlerini ampüte ederek yapabilirdim. şiirin gerektirdiği bir damıtmadan, şu ya da bu deneyimin özünü, çekirdeğini arama halinden değil, düpedüz ampütasyondan bahsediyorum: “bu bu dil/ deneyim şiire girmeye layık değil.” tabii bunu yaparken bir yandan da kendi varoluşumun bazı yönlerini hiç gerekmediği halde kallavileştirmem, “şiirselleştirmem” gerekirdi.

    yaşamdaki sesimizle şiirdeki sesimizin ilişkisi elmayla elma şekeri arasındaki ilişkiye benzemek zorunda mı? bu nazım hikmet’le ve garip’le anımsadığımız, sonra unuttuğumuz, gülten akın’la yeniden ve daha da olgun bir haliyle anımsadığımız, sonra, kimi istisnalarıyla, yine unuttuğumuz bir soru. oysa hayatlarımız yeterince gizemli, ve bakışımızı biraz keskinleştirdiğimizde, gayet “şiirsel.”

    Ben de tam o bahse gelecektim. Gülten Akın’a hayranlığınız dizelerinizde anışınızdan belli, ilham aldığınız başka şairler kimler?

    bu şairlerin –müteveffa olanların– epeyi bir kısmını türkolmak’ın orasına burasına serpiştirdim, metinle yakından uğraşmak isteyen olursa böyle bir minik oyun da olsun istedim içinde, onu bozmayayım. tabii benim kasıtlı yerleştirmelerimden daha önemli olan ilham aldığım şairlerin, yazarların benim yazdıklarımdaki gayriihtiyari varlığı, gün yüzüne çıkışları. şiir okumanın, sevdiğimiz bir şiir üzerine düşünmenin keyifli yanlarından biri de o yakınlıkları, akrabalıkları düşünmek veya hissetmek, oraya müdahil olmak istemem.

    bir “gizli malzeme”mi söyleyeceğim ama: hâfız-ı şirâzî’ye bayılıyorum. altı yüz senenin solduramadığı müthiş –ve bütünüyle içiçe– bir hınzırlık ve içtenlik; hep el ele büyüyen bir duygusal ve felsefi derinlik buluyorum hâfız divânında, ki şiir dediğimiz şeyin kalbi de bunlardan ibaret gibi geliyor bana. “dedim sanemperest olma, gel hakk’ın yanına / dedi ki aşk yolunda o da var bu da.”

    kendi jenerasyonumdan “ne yayınlasa merak eder, bulur okurum” diye düşündüğüm üç şair önererek bitireyim: roman karavadi, burcu yılmaz, zafer zorlu. göz önünde olmak için katiyyen uğraşmıyorlar, ve hakikaten çok iyiler.


    FİGEN ŞAKACI – 1971 İstanbul doğumlu. İstanbul Üniversitesi İletişim Fakültesi mezunu. 1989 yılında gazeteciliğe başladı, çeşitli gazete ve dergilerde muhabirlik, köşe yazarlığı yaptı. Televizyona dizi senaryoları yazdı. İş Bankası Kültür Yayınları’ndan Her Doğum Bir Mucizedir ve Mizah Zekânın Zekâtıdır adlı iki nehir söyleşi kitabı yayımlandı. Üçleme olarak tasarladığı roman serisinin ilk kitabı Bitirgen 2011’de (ilk baskısı Everest Yayınları’ndan), ikincisi Pala Hayriye 2013’te yayımlandı. Üçleme- yi Hayriye Hanım’ı Kim Çaldı? (2017, İletişim Yayınları) kitabıyla tamamladı. Pala Hayriye kitabındaki “Pişti” hikayesinden uyarladığı “Topuklu Terlik Süt Yapar” tiyatro oyunu Aysa Prodüksiyon tarafından 2017’de, Şogen Film tarafından 2019’da sahnelendi ve aynı isimle kitaplaştırıldı (Mitos Boyut Yayınları). Kesekli Tarla (2020, öykü) ve HınçAhınç (2024, roman) adlı kitapları İletişim Yayınları tarafından yayımlandı.

    ***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

  • Öngel’in ikinci şiir kitabı: Bir Karanfil Yüzünden

    Öngel’in ikinci şiir kitabı: Bir Karanfil Yüzünden


    Zaman zaman değiniyor, dikkat çekmeye çalışıyoruz. Şiir, ancak paylaşılırsa, okunursa var olur. Ama hangi sanat yapıtı öyle değil ki… Örneğin çekmecedeki roman, okunmadığı sürece yazarından başka kimin umurundadır.

    Şiirin yayın süreci, bilhassa kitaplaşma süreci, onu takiben okurla buluşması gittikçe daha da çetrefil bir hale geliyor. Bunu da sık sık vurguluyoruz. Teknolojik imkânlar alabildiğine artıyor, ama ekonomik koşullar her geçen gün ağırlaşıyor. Yayımlanan şiir kitaplarının sayısıyla satılan kitapların sayısına ilişkin istatistiksel veriler bu konuda karamsarlık yaratıyor. Bunu fırsat olarak değerlendiren büyük yayınevlerinin bir kısmı “şiir satmıyor” gerekçesiyle şiir kitabı yayımlamıyor. Öte yandan her şeye rağmen şiir yayıncılığında ısrarlı olan ve çabaları nedeniyle takdir edilmesi gereken yayınevleri de var.

    PİKARESK, İZMİRLİ BİR YAYINEVİ

    Mayıs 2020’de kurulan Pikaresk yayınları da şiirde ısrar eden yayınevlerinden biri. İzmir merkezli yayınevinin kuruluşu, dünyayı kasıp kavuran salgınla birlikte, o bilinen büyük kapanma ve sosyal izolasyon koşullarının her yönden ağırlaştığı döneme denk gelir. O süreçte, yeni kurulmuş bir yayınevinin, doğrusunu söylemek gerekirse varlığını koruyup sürdürmesini düşünmek bile hayaldir. Ancak hayal gerçekleşir. Pikaresk, pandeminin ağırlaştırdığı koşullarda direnir, diretir. Pandemi sürecini atlatır. Hem de şiir yayımlamaktaki ısrarını ve inadını sürdürerek.

    DÖRT YILDA SEKSEN SEKİZ ŞİİR KİTABI

    Yayınevinin dört yıl içerisinde okurla buluşturduğu 110 kitaptan 88’inin şiir yapıtı olduğu bilgisini de kaydedelim. Ayrıca yayınevinin kurucusu ve yayın yönetmeni Ömür Özçetin’in de bir şair olduğunu ekleyelim. Tüm bu bilgilerin bize anlattığı ise, aslında şiirde inat ve ısrar etmeyi sağlayan motivasyonun kaynağının yine şiir olduğu gerçeğidir.

    Pikaresk için, pandemi sürecinden hem de şiir yayıncılığından vazgeçmeden çıkmasını ve faaliyetini genişleterek sürdürmesini dikkate alarak pekâlâ, inadın eseri bir yayınevi, diyebiliriz. Ama şiir de zaten öyle değil midir; bir yandan inat ve ısrar için ilham kaynağı olur. Bir yandan da ilgilisinden inat ve ısrar talep eder. Şiirin ilgilisi derken kastımız elbette şair ve okur. Bu arada şunu da belirtmeden geçmeyelim: Eskiden öyleydi; günümüz koşullarında da şiir yayıncılığı her şeye rağmen ticari bir faaliyetten daha fazlasıdır.

    ÖNGEL’İN İKİNCİ ŞİİR KİTABI

    Pikaresk yayınları yeni şiirleri, yeni şairleri, isimleri okurla buluşturmaya, şiir yayıncılığında ticaretten daha fazlasını yapmaya, hız kesmeden devam ediyor. Yayınevinin Engin Turgut’un yüz betiğini bir araya getiren “Hasert Dersleri”yle hemen hemen aynı günlerde yayımladığı bir başka kitaptan, F. Serkan Öngel’in (1975) “Bir Karanfil Yüzünden” adıyla okurla buluşan yapıtından söz etmek istiyoruz.
    Şairin ilk kitabı yayımlandığında şiirlere ilişkin düşüncelerimize “son insan”da yer alan yazımızda yer vermiştik. O yazıdan bir bölüm aktaracağız: “Otuz, otuz beş yıl olmuştur herhalde; tanıştığımızda Serkan Öngel ilk gençliğin heyecanıyla, coşkusuyla dolu, şiir tutkunu ‘politik’ bir gençti. Meraklı, öğrenmeye, araştırmaya, gelişmeye son derece açık, duyarlılığı ve farkındalılığı yüksek bir genç… Elbette şiir de yazıyor. O dönemde yazdığı şiirlerinin birkaçını dergilerde yayımladı. Daha sonra şiir yazdığını, sürdürdüğünü gösterecek bir girişimi olmadı. Olduysa da bizim bilgimiz olmadı. Biz onun ‘şairliğini’ çok erken dönemde okuduğumuz şiirlerinden biliyoruz. Her tutkulu şiir okuru, aynı zamanda bir şairdir denir. Hiç de boş bir söz değildir.

    Öngel, geçen süreçte şiir yazmaktan vazgeçmemiş. Oysa verdiği izlenim aksi yöndeydi. Çağımız ‘ekran çağı’, görünmeyen yok sayılıyor. O nedenle biz de ‘göremediğimiz’ için yanılmış olabilir miyiz? Değilmiş hiçbiri. F. Serkan Öngel yazmış, ama yayımlamamış. Çekmecesinde biriktirmiş. Yazdıklarını yeniden yazmış. Bekletmiş, damıtmış.”

    BİR ŞİİR TUTKUNU

    Öngel, şiir yazıyor; ona elbette şair denilebilir, ama ona en çok “şiir tutkunu” sıfatı uyuyor. Neden böyle düşündüğümüzü açıklamaya çalışalım: Öngel, 2013-2019 yılları arasında, Birgün’de köşe yazarlığı yaptığı dönemde, yazılarının sonunda şiirler paylaşırdı, okurduk. Oysa o yazıların edebiyatla, sanatla doğrudan ilgisi olmazdı. Buna karşın yazar, yazının sonunda bir sürpriz yapar; okura, birkaç dizeyle de olsa, şiirle veda ederdi. Gelişigüzel seçtiğimiz “Gündelik Hayat, Mekân ve Alternatif” başlıklı, 19 Kasım 2014 tarihli yazısı da onlardan biri. Yazı, Nâzım Hikmet’in meşhur dizeleriyle bitiyor:

    Ve elbette ki, sevgilim, elbet,
    dolaşacaktır elini kolunu sallaya sallaya,
    dolaşacaktır en şanlı elbisesiyle: işçi tulumuyla
    bu güzelim memlekette hürriyet.

    Ona, Serkan Öngel’e şiir tutkunu diyoruz. Bunu söylememizin gerekçesi, altını kalın biçimde çizdiğimiz şiire karşı olan tutumudur elbette.

    PARÇALI RÜZGÂRDA GÜVERCİN TAKLALARI

    İlk kitabı, “Dudağımdaki Rüzgâr” adıyla 2022’de İthaki tarafından yayımlanan Öngel’in “Bir Karanfil Yüzünden” ikinci kitabı.

    Şairin ikinci kitabının sayfalarını evire çevire, şiirleri enine boyuna okumaya başlamadan önce ara başlığımızı, kitabın ilk şiirinin ilhamıyla çıkardığımızı kaydedelim. Ama daha önce kitabın adıyla birlikte hayalimizde oluşan resimden söz edelim. O resimde, kitabın adındaki karanfilin yanında rüzgârda kanat açmış bir de güvercin var. Çağrışımla hayalimizde canlanan resimde (image) rüzgârda kanat açmış bir güvercin var; ama dans mı ediyor, rüzgârla oynuyor mu, yoksa boğuşuyor mu, o çok açık ve anlaşılır değil. Şiirin çağrışımıyla puslu aynaya o kadarı yansıyor. Bu hayali görüntünün, aynı zamanda kitaptaki şiirlerin atmosferiyle ilgili olduğunu da söyleyelim. Serkan Öngel’in şiirlerini okurken çağrışımın, dolayısıyla okurun muhayyilesinin önemli olduğunu kaydedelim. Ancak yanlış anlaşılmasın, şair okuru çağrışım çaresizi durumunda bırakmıyor. Bu noktada son derece dengeli, ölçülü.

    Kitaptaki şiirlerde “güvercin taklaları” ifadesi yer almıyor olmakla birlikte şiirler okurun zihninde bu ve bunun gibi “gölge imgeler” oluşmasını kışkırtıyor. Ama bir sağanak şeklinde değil. Söz konusu ifadeye ara başlıkta yer verme nedenimiz de bununla ilgili. Öngel’in şiirinin okurun muhayyilesini kışkırtıcı özelliğini vurgulamak istedik.

    Karanfil ve güvercin ne kadar çok kullanılmış olursa olsun hâlâ sanatta, edebiyatta, şiirde yüksek anlatım gücüne sahip artık kadim simgeler. Sanat, edebiyat, şiir için her zaman yenilenebilen bir imgesellik içeriyorlar. Onlarla son derece güçlü metaforlar oluşturulabiliyor.
    Kitabın ilk şiirinin adından başladık. Kısaca da olsa kitabın adına değinmeden geçmeyelim. Çünkü “Bir Karanfil Yüzünden” deyişinin de çağrışım alanı geniş. Deyişin “bir karanfil”in sebep, fail olduğu olay ya da durumla ilgili oluşan anlamının yanı sıra bir de tamlama, betimleme içeriğinden söz edilebilir. Örneğin, “Bir karanfil yüz” ya da “karanfil yüz” ya da “senin karanfil yüzünden” gibi. Karanfil denilince aksi belirtilmediği sürece akla kırmızı karanfil geldiğini de belirtelim.

    BEYAZ KARANFİLLER

    Bu arada, “Bir Karanfil Yüzünden” tamlamasının hatıra, Arif Damar’ın “31 Ekim 1964” başlıklı şiirini getirdiğini de belirtelim. Bahse konu şiirden kısa bir bölüm okuyalım:

    Suç kanıtı karanfiller beyazdı
    Savcı söyledi yazıcı yazdı

    Kanlı bir gömlek değildi
    Tüfek tabanca bıçak
    Karanfildiler

    Karanfildiler hem de beyaz
    Alındılar durdukları yerden
    Açık alandan güneşten
    Evlerin bulutların önünden
    Yakalandı götürüldüler
    Kırk karanfildi kırkı da

    Damar, şiirde “beyaz karanfil” yüzünden arkadaşlarıyla birlikte başına gelenleri dile getirmiştir. Daha fazlasını ve ayrıntılı araştırmayı okura bırakalım. Araya yine şiir girsin. Kitabın ilk şiirinden bir bölüm okuyalım:

    yüzüm ellerimde
    parçalı bir rüzgâr
    yaşamın dününden kalan

    yüzüm ellerimde
    iki damla yaş
    kimsesiz bir
    kalabalık

    yüzüm ellerimde
    dikişi üzerinde bir mevsim
    belki kış belki bahar

    Görselliğin ön plana çıktığı şiirde şairin belirgin duygu durumu hüzün olarak yansıyor. Lirik bir şair Serkan Öngel; şiirleri de lirik bir şairden beklenen nitelikte. Ayrıca kişisel yaşantıdan izler taşıyan “Parçalı Rüzgâr”ın, şairin “iç dökümcü” biçeminin özelliklerini de yansıttığı söylenebilir. Biçimsel ve içeriksel yapıyla ilişkilenen bir başka önemli özelliği de olması gerektiği gibi şairin samimiyetini, sahiciliğini yansıtması.

    ŞİİRİN SAMİMİYETİ

    Metnin, konumuz özelinde şiirin samimiyetinin ve sahiciliğinin açık olması, okurda herhangi bir ikilem oluşturmaması önemli. Bunu niye söylüyoruz? Şiirde samimiyet ve sahicilik kriterine daha çok sarılalım diye. Çünkü yapay zekânın kullanımı hızla yayılıyor. Bu gelişmede şiiri tehdit eden bir boyutu olduğunu bunun önemsenmesi gerektiğini düşünüyoruz.

    Henüz internette ünlü şairlerin adı kullanılarak paylaşılan şiirlerin sahte olduğu anlaşılabiliyor. Ama gelecekte yapay zekâ kullanılarak çok daha “başarılı” ürünler oluşturulabilir. O durumda yapay zekânın şairlik başarısının yapaylığını saptamamız için şiirin samimi ve sahici olup olmaması kritik bir rol oynayacaktır.

    Örneğin yapay zekâ tarafından üretilmiş şiiri, hatasız oluşu ele verebilir. Çünkü hata samimiyet ve sahicilikle alakalı bir durumdur. Daha da önemlisi, insan hata yapan bir varlıktır. O nedenle şiirlerdeki hataları, Turgut Uyar’ın ifade ettiği “acemiliğin” değerini daha çok önemsemek gerekir. Hatasız şiir şiire benzer, ama şiir olmaz. Elbette hatayı, kusurdan, arızadan, eksiklikten, akamete uğratan hamlıktan ayrı tutmak gerekir diyelim ve kitaba adını veren gözaltında kayıpları ve onların yakınlarının onurlu direnişini selamlayan şiirden bir bölüm paylaşalım:

    beni gözaltına aldılar
    bir karanfil yüzünden
    günlerden cumartesiydi
    bir ağıttı yağan yağmur

    ıslanan karıncalar
    kadar gençtim

    karanfili saygıyla yere bıraktım
    kararmış bir mavilik kuşattı etrafımı
    yer dalgalandı

    bir araç kükredi
    kolumdan sürükledi biri

    beni gözaltına aldılar
    bir karanfil yüzünden

    Hüznü kederden ayıran, ince de olsa hüzne içkin ironik bir boyutun varlığı olabilir mi? Öngel’in şiirlerinde hüzün var, ama sanki altta hüzne dahil bir ironi de var ve işliyor gibi. Bir tür neşeli yas gibi denilebilir. Serkan Öngel’in şiirlerini okurken ve değerlendirirken belli belirsiz de olsa şiirlerde ön plana çıkan hüzne içkin biçimde duyumsanan o ironik boyutun da göz ardı edilmemesi gerektiğini düşünüyoruz.

    BİR ARKA KAPAK YAZISI

    Kitabın arka kapağında Haydar Ergülen’in, “Şiir de Bir Karanfil Yüzünden” başlıklı “şiir gibi” diyebileceğimiz yazısı yer alıyor. Yazının bir özelliği daha var; okuru, kitabın hem başlangıcına götürüyor hem finaline… “Bir Karanfil Yüzünden neler oluyor” sorusuyla başlayan yazısında Ergülen, “Devrim oluyor, her şeyin yalancısı olabilirim, devrim hariç!” diyor ve devam ediyor:

    “Karanfil Devrimi olmuştur hem de anlı-şanlı olmuştur! Aşk oluyor. Diyeceksiniz ki aşk her şeyden olabilir, doğru, ama bazı şeyler nerdeyse aşkın tanımıdır, onunla özdeşleşmiştir, kokusu aşkın kokusu, rengi aşkın rengidir. Çocukluk oluyor, bir demet karanfil babanın elinde akşam eve gelmiştir, çocuk karanfili görmüş ve bu hiç unutmayacağı bir film sahnesi gibi kalmıştır aklında. Akşam oluyor. Öyle ya karanfil biraz da akşama yakındır, aşk gibi, şiir gibi, özlem gibi. Yeryüzü oluyor. Şiir hele de yanında bir demet karanfil varsa, nerdeyse tüm tel örgüleri kaldırıyor, sınırları aşıyor, barış çağı demek olan karanfil uygarlığı başlıyor. Memleket oluyor. Memleketin nerdeyse tüm ozanları karanfilin akrabasıdır. Başta Kırmızı Karanfil’iyle Gülten Akın ve Yerçekimli Karanfil’iyle Cansever’lerin Edip. Karanfil şairleri de akraba kılıyorsa, karanfilin şiirinin yeryüzünü kaplaması için çalışan, yazan şairler de gün günden çoğalacak demektir. Karanfilin ve şiirin bir huyu da tıpkı ‘Bu su çoğala çoğala’ gibi çoğalmaktır. Şiir de Bir Karanfil Yüzünden yazılıyorsa, Serkan Öngel’in şiirleri sevinçli, gülüşlü, barışlı bir armağan olarak hep okunacaktır.”

    Serkan Öngel’in şiirlerinde kendisi var. Şiirler çoğunlukla da onun yaşantısına duygusal iklimine ilişkin. Öte yandan kendisini, kişisel deneyimini, duygu durumlarını şiirle, yani dilin o “yıldızlı argosu”yla paylaşırken okur olarak bizi de alttan alta kişiselliğimizle, kişisel yaşantımızla, kişisel yaşantımızın zulasında olan sırlarımızla yüz yüze getirdiğini söyleyelim. Öngel’in şiirlerini okumak için çok neden sıralanabilir. Ancak bizim verebileceğimiz ipucu, bu kadarıyla kalsın.

    ***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

  • Engin Turgut’tan ‘Hasret Dersleri’

    Engin Turgut’tan ‘Hasret Dersleri’


    “Hasret Dersleri” Engin Turgut’un yeni kitabının adı. Son söylenmesi gerekeni başa alıp söyleyelim. Kitabın adındaki “ders” kavramı bir anlık bir duraksamaya neden olabilecek gibi. Çünkü “ders”in müşterek dildeki çağrışım alanında okul, eğitim, öğretim süreçleri ve bu süreçlerde rol oynayan otorite, hiyerarşi gibi “soğukluk” yaratan karşılıklarla da ilişkisi var. Nedeni de büyük ölçüde kurulu düzen ve sistemle ilgilidir. Bir başka neden de ders, okul gibi eğitim öğretim kurumları ve süreçlerinde yaşanan olumsuz kişisel deneyimlerdir.

    Ancak şunu rahatlıkla söyleyebiliriz; şairin sözünü ettiği “ders”, o “ders” değil. Mallarme’nin meşhur sözüdür; şiir sözcüklerle yazılır. Ama şairin hüneri sözcükleri müşterek dilde dolaşımda olan anlamlarından farklı ve yeni anlamlar yükleyerek kullanabilmesindedir. Bunu şairin sözcüğü taşırması, dolaşımdaki anlamının sınırlarının ötesine geçirmesi; sözcüğü değişime uğratması, yani mecaz anlamlar yaratması olarak da tanımlayabiliriz.

    Şair şiiri sözcüklerle yazar, ama çokça da imgeler kullanır, mecazlar kurar. Şiirin yıldızı da orada parlar. Sözcüklerin şiirdeki rolünü yerine getirmesiyle. Bildiğimiz sözcüklerle şair, bilmediğimiz anlamlara açılır ve okuru da oraya davet eder. Oraya, o bilinen sözcüklerin daha önce bilinmeyen anlamlar kazandığı karnavala…

    Sözü şuraya, Engin Turgut’un “ders” sözcüğündeki mecaza getirmek istiyoruz aslında. Kitabın adında yer alan, ama kitabı da kapsayan o mecaz önemli. Çünkü o mecaz, bize şairin şiiri araçsallaştırarak okura “ders mers” vermek gibi bir niyeti bulunmadığını gösteriyor. Şairin belki ders vermesi söz konusu değil de “mers” verip vermediği üzerine düşünülebilir. İkilemenin “mers”indeki potansiyel şiiri göz ardı etmemek gerekir elbette. Öte yandan, öyle olsa, şairin bir ders verme amacı hissedilse bile bu, ancak şairin kendisi için çıkardığı dersler olabilir. O nedenle kitabın meselesinin ders vermek değil de derdini paylaşmak diye tanımlanması sanki daha isabetli bir saptama olur. Öyleyse şunu da ekleyelim; şairin dilin bam teline dokunmasıyla birlikte kitapta ders sözcüğü dert sözcüğüyle yer değiştirmiştir. Yani şair ders derken aslında derdine işaret etmeyi amaçlamıştır.

    Kitapta “ders mers” yok dedik. Olan bir şey var ama. Onun da bir ipucu bir önceki cümlede yer alıyor.
    Açıkça demek istediğimiz, Engin Turgut’un yeni kitabında şairin “derdi” var. Şairin dertsizi var mıdır? Olabilir mi, mümkün mü? Kitapta dert var dedik, ama sanmayın ki şiirleri okuyanı hafakanlar basıyor.
    Hüznün, derdin, yasın da neşeli bir dille anlatımı, şiire aktarımı mümkün. Örnek olarak Engin Turgut’un şiirleri gösterilebilir.

    “Hasret Dersleri”, ilk kitabı 1987’de yayımlanan şairin okurla buluşan on beşinci yapıtı. Bu arada, yeri gelmişken şairin 2024 yılı bitmeden toplu şiirlerinin de yayımlanacağını kaydedelim. Anlamı çağrışımlarla taşırarak “hayal dersleri” gibi de okunabilecek “Hasret Dersleri” yüz betikten, her betikse beş dize, bizce “dizecikten” oluşuyor. Bir betik aktararak devam edelim:

    Hayat ince yara
    Sabır treniyle
    Geçtim
    Uzaklığınızdan
    Gönül diliyle

    NEŞELİ YASLI, NEŞELİ HÜZÜNLÜ, NEŞELİ DERTLİ OLMAK

    Dertli olmak, dertten, dertlerden söz etmek bunun şiirde karşılık bulması hiç de burun kıvrılacak bir durum değil. Dertleşmek son derece insani ve insana, insan olduğunu hatırlatan bir edimdir. Son derece de önemlidir. Şair de dertleşebilir. Hiç kimseyle olmazsa kendisiyle dertleşir. Şiirde dertleşmenin olumsuz bir yönü yoktur. Bu bağlamda şiir için kabulü mümkün olmayan duyguların sömürüsüne dayanan kaba saba dil ve ifade biçimidir.

    Öte yandan, şairin gamsız olması mümkün müdür? Hele de üzerinde yaşadığımız coğrafyada; bunca olup biten karşısında şairin kayıtsız kalması söz konusu olabilir mi? Kaldı ki gamsız; yaşama, dünyaya kayıtsız birinin şiirle ne işi olur? Kitaptan bir betik daha sunalım:

    Bin kere yazdım
    Bin kere yanıldım
    Hayat ders kitabıdır
    Boşu boşuna
    Söylenme

    Engin Turgut seksenlerin başından bu yana, demek ki kırk kusur yıldır şiir yazıyor. O, modern Türkçe şiirde, seksen döneminin, Onikieylül sonrasının şiir kuşağı içinde kendine has yeri olan şairlerden. “Hasret Dersleri”nin arka kapağında Hilmi Yavuz’un, “Engin Turgut İçin 10 Özdeyiş”ine yer veriliyor. Kısa ve öz yazısında, şairin portresini yapan ve poetikasını özetleyen Yavuz’un düşünceleri de bu yönde: “1. Engin Turgut, bir ad olarak sadece dilbilgisinde değil, şiirde de ö z e l i s i m’dir. 2. Engin Turgut, şiiri kadar zarif, zarafeti kadar şiirdir. 3. Engin Turgut, şiir değil müzik yazar. Onun şiirini okurken dans edilir. 4. Engin Turgut’un kalbi, altın bir zarf içindedir. Herkese açılmaz. 5. Engin Turgut’un dostluğu mücevherdir. Erbâbı anlar. Hassas terazi gerekir. 6. Engin Turgut, şiirini, beyaz ipek kanatlı bir kelebeğin
    kanatlarına yazar. 7. Engin Turgut Moda’da, Belle Epoque’dadır; Koço’da, Toulouse-Lautrec’le bira içer. 8. Engin Turgut’un göğsündeki toprakta gömülüdür Tütü. Taşının üzerinde ‘Gülün tam ortasında ağlıyordum’ yazar. 9. Engin Turgut’un resimlerine dikkatle bakmayınız; -bakarsınız, kırılıverirler! Boyalarını, O, Dünya Dükkanı’ndan alır. 10. Engin Turgut, can’dır.”

    EŞİTLER ARASINDA ÖNCELİK

    “Hasret Dersleri”nin biçimsel özelliğine değinmiştik; beş dizecikten oluşan yüz betik. Şu eklemeyi de yapalım: Şairin sözü azaltarak, damıtarak yazma denemesi. Şiirin az ve öz tarzına katkı girişimi.
    Engin Turgut’un şiirlerinde biçimsel girişimler anlamı da yaratır. Ya da anlamla biçimsel arayışlar arasında çoğunlukla diyalektik bir ilişki söz konusudur. Genellikle de biçim eşitler arasında birinci durumda gibidir. Yani onun şiirlerinde biçim ve içerik arasında eşitlik biçim lehine bozulurken şiirin dengesinin gözetilmesi ya da ona uygun bir denge kurulması şairane bir maharet olarak dikkat çeker. Biçim elbette yalnızca uyak ve dizelerle ilgili kalıplar değildir. Şiirde biçimin değişik öğeleri vardır örneğin ses de biçimsel bir öğedir. Engin Turgut şiirinin bir özelliği de otomatik yazıma, doğaçlamaya, esine, esrimeye dayanmasıdır. Öyle olmadığı momentlerde bile bu yönde bir izlenim oluşturur. Onun şiirlerindeki içtenliği sağlayanın da bu eğilim olduğu söylenebilir. Kitapta yer alan betiklerin başlığı yok, numarası var. Alıntılayacağımız “dizecikler” kitabın on ikinci betiğini oluşturuyor:

    Zil zurna sarhoş
    Güneşin şarap
    Olmuş çığlığı
    Bulutlarım tarumar
    Yaralarım eski

    Turgut’un şiirlerinde belki içeriksel yönden; temalarda, izleklerde, seçtiği motiflerde önemli bir çoğalma, çeşitlenme, dallanma, budaklanma yoktur. Ama o, sabit ya da durağan, kendini yineleyen bir şiir de yazmaz. Her kitabında yenilik arayışını sürdürür ve bunun getirdiği bir tazelik söz konusudur. Engin Turgut’un şiirlerinin bilhassa biçemselliğiyle okurdan okura değişen anlamlara olanak tanıyan bir özelliği olduğunu da belirtmek gerekir. Onun şiiri için aşkın etrafında dönen, aşkın bir pervanenin farklı zamanlarına, farklı anlarına, duygu durumlarına dair beş duyunun ortak anlatımı tanımlamasını yapmak da mümkündür. Beş duyunun birden katıldığı, ancak olabildiğince sakin kalabilen bir şiirin üstesinden gelmek zordur. O zorluğu aşan şairlerdendir Engin Turgut. Onun şiirlerine beş duyu birden katılır ve o nedenle okurun da beş duyusunu birden katarak okuması gerekir. Kitabın kırkıncı betiğini sunalım:

    İnsan kırklara
    Karışınca
    Bir başka oluyor
    Bak kulağımda
    İki küpe parlıyor

    Usul, üslup, nezaket ve zarafet

    Bazı şairlerin şiirleri dolaylı biçimde, başka türlü edinilmesi çok da mümkün olmayan duyguların, duyarlıkların, farkındalıkların yanı sıra bilgiler de sunar. Engin Turgut’un şiirlerinde de vardır bu özellik. Şöyle açıklamaya çalışalım: Şiir aynı zamanda insana usul, üslup, nezaket, zarafet de öğreten bir dil etkinliğidir. Şiir edebiyat değildir, ama onu edebiyata en çok yaklaştıran özelliği budur. Şiir de öykü gibi, roman gibi daha çok bu özelliğinden dolayı edebiyat türleri arasında gösterilir. Çünkü dört başlıkta ifade ettiğimiz edeple ilgili temel görgü, davranış ve sosyal ilişki tarzlarına içkin bilgiler toplumlarda genellikle edebiyat, sanat yoluyla paylaşılır…

    Engin Turgut’un şiirlerine içkin olan usul, üslup, zarafet ve nezaket şairin kişiliğinin bir uzantısıdır. BirGün’de yayımlanan “Engin Turgut” başlıklı yazısında Haydar Ergülen’in de vurguladığı gibi. Ergülen’in yazısından kısa bir bölüm okuyalım: “Kibirden, büyüklenmeden, hırstan, nefretten kaynaklı pek çok şey olup biterken, yaşanırken, bunların dışında, kıskançlıktan, sahip olma duygusundan, tamahtan, kinden eser taşımayan birinin varlığı şiir gibi geliyorsa insana, o zaman çok yaşasın Engin Turgut demek gerekir ki, hep dedim, yine derim.”

    Edebiyat, sanat elbette zevki önceler. Aynı şey şiir için de geçerlidir. Şiirle edebiyatın ortak paydalarından biri de budur. Şiirin içinde zevklerin eğitimi de vardır. Engin Turgut’un “Hasret Dersleri”nde de zevk eğitiminin önemi varlığını duyumsatır. Şiirin sunduğu zevk eğitimini boyutlandıran, derinleştiren ve genişleten bir incelikle üstelik. Engin Turgut bunu dil zevkine renk ve ışık gibi zevkleri de ekleyerek gerçekleştiriyor diyebiliriz. Bunun şairin resimle olan üretim ilişkisine bağlanabileceğini düşünüyoruz. Onun da modern Türkçe şiirin ressam kuşağından olduğu biliniyor.

    “Hasret Dersleri”nden bir betik daha okuyalım. Alıntılayacağımız betik kitabın altmış dördüncü parçası:

    İçimden
    Nice yolculuklar
    geçiyor
    Geçmiyor
    Gönül dertleri

    ‘ENGİN’DEN ŞİİRLER

    Şairin yüzüp yüzüp aşka geldiği bir kitap, yüze yüze okuyanı aşka götüren, aşka götürmeyi davet eden bir kitap da diyebiliriz. Aşk bir kıyı. Belki de bir ıssız adanın ıssız kıyısı. Ama ıssız ada kaldı mı ki ıssız adanın kıyısı olsun denilebilir… Şiir de, şair de bilir bunu elbette. Ancak şiir biraz da olmayana ergi değil midir? Engin Turgut’un önceki şiirleri gibi yeni şiir kitabındaki şiirleri de bunu ve bunları bilerek konuşuyor. Kitabın son betiği şöyle:

    Hasret dersleri
    Bitmezdi
    Yüzdük yüzdük
    Aşka geldik
    Cancağzım Nesimi

    Şunu da eklemeden geçmeyelim; Engin Turgut’un şiirleri okurunda şiir okumanın yanı sıra şiir yazma arzusu da uyandırır. Ancak her şair için geçerli değildir bu. Bazı şairlerin şiirlerine özgü bir durumdur. Modern Türkçe şiirin tarihinden hangi şairlerin şiirlerinde bu özelliğin olduğu, hangi şairlerin şiirlerinin okuyanda şiir yazma arzusu uyandırdığı araştırılıp incelense keşke.

    Velhasıl “Hasret Dersleri” için “Engin”den şiirler; “Engin”den gelip okura giden şiirler tanımlaması isabetsiz olmayacaktır diye düşünüyoruz… Buna, ama ayrım yapmadan, herkese gidebilecek şiirler cümlesini de ekleyelim.

    ***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

  • Şiir okuru için kısa notlar – 7

    Şiir okuru için kısa notlar – 7


    Şairler eylemcidir. Şiir eylemdir çünkü. Başlangıçta söz vardı denir, ama gerçekten öyle midir? Eğer illa bir başlangıç, milat belirlemek istiyorsak şunu sorabiliriz: Acaba başlangıç, konumuz için söylersek, sözden önce eylemle gerçekleşmiş olabilir mi? Söz neticede bir edimdir, edinimdir.

    İlk ses, ilk hece, ilk sözcük için kısaca edim, edinim için gereken eylemi, dolayısıyla bedensel devinimi yok saymamak önemlidir diye düşünüyoruz. Bir başka soruyla devam edelim. Sesin bir edim, bir edinim olarak oluşmasında etkili olan ilk eylem acaba ne olabilir? Bağırma mı, çağırma mı ya da benzerleri mi? Konumuz bu olmadığı için karşılığı zamana ve okura bırakılmış bir soru olarak kalsın.

    Şiirin eylemden doğmuş olabileceği görüşü hem dilin bedenle olan doğal ve eylemsel ilişkisini hem de şiirle ses arasındaki bağlantıyı açıklamak üzere düşünürken önemli olabilir. O nedenle bedensel devinimi, dolayısıyla eylemi, o eylemin edimi olan sesi ve silsileyi göz ardı etmemek gerekir.

    Adım adım şiir ses ilişkisini düşünmeye doğru ilerliyoruz. Ancak şiirle ses ilişkisi bilinmeyen bir şey değil. Eski çağlardan itibaren şiirin çeşitli sazlar eşliğinde seslendirildiği biliniyor. Özellikle yazıya geçirilmeden önce şiirin müşterek dilde dolaşımı ezber yoluyla sağlanıyor. Bunun için ses, şiirin hem gövdesini yapılandıran iskelet, hem kanadı oluyor.

    Şiirin yükünü taşıyan sesin işlevini yerine getirebilmesi için uygun biçimsel araçlar geliştirilmiştir. Uyak, ölçü ve benzeri öğelerin başlıca rolü şiirin hafızaya aktarımını, dolaşımını ve kaydını sağlamaya yöneliktir.

    SES ARAYIŞI

    Nâzım Hikmet’in deneyimi şairin, şiirin birden çok sesi olabileceğini de göstermiştir. Onun şiirleri bu konuda adeta bir ses araştırması yapılan laboratuvar gibidir. Öyle ki yapıtlarını, şairin tek sese bağlı kalmadan şiire nasıl genişlik ve derinlik verileceğine yönelik örnek olarak da değerlendirmek mümkündür. Arada, eylemle ses arasındaki ilişkiyi fark ederek bundan da şiirin hem yenilenmesi hem de değişmesi yönünde istifade ettiğini de kaydedelim.

    Öte yandan Ahmet Haşim de, Yahya Kemal de tek seslidir. Tek sesle kalmışlardır. Buna karşın Nâzım Hikmet’in birden çok sesi vardır. Şiirinin orkestra olması ya da şiirinin çok sesli olmasından farklı anlamda söylüyoruz bunu. Ne demek istediğimizin anlaşılması için bir kıyaslama yapalım. Örneğin Attilâ İlhan tek seslidir. Sesi sabittir, hemen hemen her şiirinde aynı ses duyulur. Denilebilir ki onun şiiri bir tür ses tekrarına dayanır.

    Şiirden şiire sesini değiştiren ya da ses arayışını modern Türkçe şiirde Nâzım Hikmet’ten sonra yenilik yönünde önemseyen İkinciyeniciler olmuştur.

    Örneğin İkinciyeninin olduğu kadar modern Türkçe şiirin de aykırı ve ayrıksı şairi Ece Ayhan’ın “Fayton” şiirinin sesiyle “Meçhul Öğrenci Anıtı” adlı şiirdeki ses aynı değildir. Şairin aşk, siyaset, cinayet, intihar dolayımındaki “Fayton” şiirini okuyalım:

    O sahibinin sesi gramofonlarda çalınan şey

    incecik melankolisiymiş yalnızlığının

    intihar karası bir faytona binmiş geçerken ablam

    caddelerinden ölümler aşkı pera’nın

    Esrikmiş herhal bahçe bahçe çiçekleri olan ablam

    çiçeksiz bir çiçekçi dükkanının önünde durmuş

    tüllere sarılmış mor bir karadağ tabancasıyla

    zakkum fotoğrafları varmış cezayir menekşeleri camekânda

    Ben ki son üç gecedir intihar etmedim hiç, bilemem

    intihar karası bir faytonun ağışı göğe atlarıyla birlikte

    cezayir menekşelerini seçip satın alışından olabilir mi ablamın.

    Ece Ayhan yalnızca şiirlerinin retorik boyutuyla değil, poetik tutumuyla onunla ilintili olarak benimsediği biçimsellikle, ses konusundaki tutum ve tavrıyla da farklıdır, ayrıksıdır aykırıdır. Tüm bunlarsa onu da Türkçe şiirdeki şair düşünürler arasına katmamızı sağlayan etkenlerdir.

    İkinciyeniden önce elbette poetik atılımıyla ve şiir düşünürü olarak öne çıkan Garip dalgasının öncüsü Orhan Veli vardır. Garip’e geleceğiz. Nâzım Hikmet’te, dolayısıyla modern Türkçe şiirin başlangıcında şiir düşünürü olarak rol oynayan kurucu iradeyle ilgili birkaç noktaya daha değinmek istiyoruz.

    SESİN GÖRSELLEŞMESİ

    Şiirdeki sesi aslında sözden önceki ses olarak da tanımlamak mümkün. Devam ederek şiirdeki o söz öncesi sesin ahenk, ritim, hece, sözcük olarak geliştiğini ve biçimlendiğini ekleyelim.

    “Şiir düşünürü” olarak modern Türkçe şiirdeki öncü rolüne değindiğimiz Nâzım Hikmet’in poetikasında şiir ve ses ilişkisinin ayrı ve önemli bir yeri vardır. Ahmet Haşim’i parmak ısırtacak biçimde kendine hayran bırakan Nâzım Hikmet’in orkestrası ve şairin onu oluşturma yöntemi, şiirde sesin kullanımı ve rolü açısından önemli bir yol göstericidir.

    Bu bağlamda, şiirde sesin rolü için şair iki şey yapmıştır denilebilir. Birincisi mevcut ses kalıplarını kırmış, verili olana teslim olmamıştır. Yürürlükteki şiirin ses öğelerini deyim yerindeyse hapsedildikleri hücrelerden çıkararak özgür bırakmıştır. İkincisi, yeni sesler aramaya yönelmiştir. Sovyetler Birliği’ndeki devrim ortamı da elbette ona, yeni sesler arayışı için önemli olanaklar sunmuştur.

    Öte yandan Nâzım Hikmet’in elbette bir şiir düşünürü olarak poetikasını oluşturan ilkelerin başında gelen sesle ilgili hem arayışını hem de değişimden yana tavrını sürdürmesidir. Denilebilir ki o, şiiri ararken aynı zamanda yeni sesler de aramıştır. O nedenle örneğin “Salkımsöğüt”teki sesle “Şeyh Bedreddin Destanı”ndaki ses farklıdır. Ya da “Memleketimden İnsan Manzaraları”nın sesi işitsel imgelerden görsel imgelere doğru hem yoğunlaşır hem de derinleşir ve genişler.

    Nâzım Hikmet’in şiirde sesi imgeleştirmesi gibi görselleştirmesi de üzerinde durulması gereken bir başka konudur aslında. O, sesin sadece kulağa değil göze de hitap edecek biçimde kullanılmasının da modern Türkçe şiirdeki öncülerindendir. Diyebiliriz ki ondan sonraki denemeler bu tekniğin test edilmesi ya da sınava tabi tutulması gibidir. Şairin başyapıtı, hatta modern Türkçe şiirin de başyapıtı diyebileceğimiz, öte yandan dünya şiir külliyatının da önemli yapıtlarından biri olarak kabul edilen “Memleketimden İnsan Manzaraları”ndan, kitabın girişinden bir bölüm aktaracağız.

    Haydarpaşa garında

    1941 baharında

    saat on beş.

    Merdivenlerin üstünde güneş

    yorgunluk ve telâş

    Bir adam

    merdivenlerde duruyor

    bir şeyler düşünerek.

    Zayıf.

    Korkak.

    Burnu sivri ve uzun

    yanaklarının üstü çopur.

    Merdivenlerdeki adam

    -Galip Usta-

    tuhaf şeyler düşünmekle

    meşhurdur:

    “Kâat helvası yesem her gün” diye düşündü

    5 yaşında.

    “Mektebe gitsem” diye düşündü

    10 yaşında.

    “Babamın bıçakçı dükkânından

    Akşam ezanından önce çıksam” diye düşündü

    11 yaşında.

    “Sarı iskarpinlerim olsa

    kızlar bana baksalar” diye düşündü

    15 yaşında.

    “Babam neden kapattı dükkânını?”

    Ve fabrika benzemiyor babamın dükkânına”

    diye düşündü

    16 yaşında.

    “Gündeliğim artar mı?” diye düşündü

    20 yaşında.

    “Babam ellisinde öldü,

    ben de böyle tez mi öleceğim?”

    diye düşündü

    21 yaşındayken.

    “İşsiz kalırsam” diye düşündü

    22 yaşında.

    “İşsiz kalırsam” diye düşündü

    23 yaşında.

    “İşsiz kalırsam” diye düşündü

    24 yaşında.

    Ve zaman zaman işsiz kalarak

    “İşsiz kalırsam” diye düşündü

    50 yaşına kadar.

    51 yaşında “İhtiyarladım” dedi,

    “babamdan bir yıl fazla yaşadım.”

    Şimdi 52 yaşındadır.

    İşsizdir.

    Şimdi merdivenlerde durup

    kaptırmış kafasını

    düşüncelerin en tuhafına:

    “Kaç yaşında öleceğim?

    Ölürken üzerimde yorganım olacak mı?”

    diye düşünüyor.

    Burnu sivri ve uzun.

    Yanaklarının üstü çopur.

    Denizde balık kokusuyla

    Döşemelerde tahtakurularıyla gelir

    Haydarpaşa garında bahar

    GERÇEKÇİ, YENİ GERÇEKÇİ, TOPLUMCU GERÇEKÇİ

    Modern Türkçe şiirde şair düşünür olarak Nâzım Hikmet’in başlangıçtaki kurucu iradesini, öncü rolünü irdelerken onun poetikasının temel birleşenlerinden gerçekçilik ve toplumcu gerçekçilik konusundaki yaklaşımına, uygulamalarına da kısaca değinmek gerektiği kanısındayız.

    Sözü fazla gezdirmeden söyleyelim, bize göre Nâzım Hikmet modern Türkçe şiirdeki anlamıyla ne kırklı yıllardaki ne de ondan sonraki altmışlı ve devamındaki dönemlerde savunulan bağlamda toplumcu gerçekçi değildir. Hatta onlara kaynak olan Stalinist sanat edebiyat politikasına poetik olarak mesafeli kalmıştır. Elbette bu, onun şiirlerine bakarak ve poetikasını dikkate alarak yapılmış bir çıkarım. Ancak onun kendi anladığı anlamda “gerçekçi” olduğunu da eklememiz gerekir. Ayrıca yeni gerçekçilik kavramını kullandığını da kaydedelim. Şairin sosyalist gerçekçilikten yana olduğuna dair açıklamaları da vardır. Fakat hem şairin poetikası, hem şiirlerinin perspektifi hem de dil yapısı ve araçları dikkate alındığında ona saf gerçekçi demek sanki daha isabetlidir. Aslında onun gerçekçilik anlayışı için bir tür “Nâzım Hikmet tarzı gerçekçilik” bile denilebilir. Onun yapıtlarında gerçekliğe, yalın gerçekliğe kaydırma, saptırma, bozma tarzı müdahaleler olmaksızın yansıyan bir kişisel bakış açısı söz konusu diyebiliriz.

    Şairin, Orhan Selim takma adıyla 1 Eylül 1936’da Akşam gazetesinde yayımlanan “Realizm” başlıklı yazısından aktaracağımız şu kısa bölüm, aslında onun nasıl bir gerçekçi olduğunu açıklar nitelikte: “Bugün realizm en ileri edebiyatın bayrağıdır. Bugün tam manasıyla, yani tek taraflı değil, pasif değil, şeniyeti bütün mürekkepliği ve akışıyla, inkişafında aksettiren realizm en inkılapçı sanatın esas şiarı oluyor. Realiteden korkanlar mazinin mümessilleridir. Ve kendilerine ileri sanatkâr diyenlerin realiteden korkuları yoktur.”

    BUGÜN İÇİN NÂZIM HİKMET

    Nâzım Hikmet bahsini bu bölümde kapatıp şair düşünür yönüyle ön plana çıkan Garip şiirinin öncülerinden Orhan Veli’ye geçmeden önce “kuruluşçu” şairle ilgili son bir not eklemek istiyoruz.

    Kurucu poetik iradesi, öncü ve şair düşünür olarak önemine dikkat çekmeye çalıştığımız Nâzım Hikmet’e bugün nasıl bakmalıyız diye bir soru her zaman sorulabilir. Soruyu sorulmuş kabul edeceğiz ve önce şairin Tevfik Fikret’le ilgili düşüncelerini dile getirdiği yazısından bir bölüm sunacağız. Süleyman imzasıyla Eylül 1930’da Resimli Ay’da yayımlanan “Tevfik Fikret” başlıklı yazısında şair, şunları dile getiriyor: “Tevfik Fikret’in, faaliyet gösterdiği devirde, içinde bulunduğu muhitte, başka türlü de olması mümkün değildi. Fikret yaşadığı devirde, bulunduğu muhitte, en iyi ve en ileri ne olmak mümkünse, onu olmuştur…” Alıntıladığımız satırlarda geçen Tevfik Fikret adının yerine Nâzım Hikmet adı yerleştirilerek okunduğunda, bugün Nâzım Hikmet’e nasıl bakacağız sorusu yanıtını bulmuş oluyor diye düşünüyoruz.

    Nâzım Hikmet yirminci yüzyılda en ileri, en önde ne olunacaksa onu olmuştur. Şiirde de onun poetikasını kurmuş, şair düşünür olarak da şiiri yenileştirme ve geliştirme çabası içinde olmuştur. Çünkü o şairdir.

    Gelecek yazıda devam edeceğiz…

    ***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

  • Şiir okuru için kısa notlar – 4

    Şiir okuru için kısa notlar – 4


    Yüzyılın başında adı ön plana çıkan ve modern Türkçe şiire etki eden “şiir düşünürleri” olarak andığımız Ahmet Haşim’in de, Yahya Kemal Beyatlı’nın da kaynağı büyük ölçüde on dokuzuncu yüzyılın sembolizm ve izlenimcilik akımları olmuştur. İki şair de sözü edilen ekolleri benimseyen Fransızca yazan şairlerden etkilenmiştir. Modern Türkçe şiir için önerdikleri ve uyguladıkları şiir düşüncesi de öyledir. Her iki şair de aslında Fransızca yazılan on dokuzuncu yüzyıl şiirinde egemen olan poetikayı benimsemiş ve savunmuşlardır. Şunu da ekleyelim: Haşim’i de, Beyatlı’yı da modern Türkçe şiirdeki yeri bakımından değerlendirirken çökmüş bir devrin ön plana çıkan son temsilcileri oldukları gerçeğini ihmal etmemek gerekir.

    Modern Türkçe şiirin henüz oluşum aşamasındayken rotayı değiştirecek; yeni bir şiir, şiir dili, yeni bir şiir anlayışı, yeni bir şiir içeriği, biçimi, beğenisi hatta okuma yöntemi öneren büyük hamle Nâzım Hikmet’ten gelir. O hamle aynı zamanda modern Türkçe şiiri başlatan kurucu hamledir.

    YENİ ŞİİRİN AYAK SESLERİ

    Nâzım Hikmet eylem şairidir. Meydan şairidir. (Meydan şairi demişken konuyu, meydan şiiri meselesini ayrı bir yazıda irdelemeyi düşündüğümüzü kaydedelim.) Bir o kadar da düşünce insanıdır. Şiir düşünürlüğü de oradan gelir. Tüm bunları anlamak, kavramak için şairin hayatı önemlidir. Çünkü şiiri hayatıyla iç içe geçmiştir. Nâzım Hikmet için denilebilir ki hayatı şiir, şiiri hayat olan şairlerdendir.

    Aile içinde ve yakın çevresinde şiire verilen önemin etkisiyle çocuk denilen yaşta hececi örnekler yazan şairin hayatında verdiği kararlar, yaşadığı olaylar şiir anlayışının “devrimci” karakterinin oluşmasında önemli rol oynar. Ama asıl dönüşüm, henüz yirmi yaşındayken Lenin’in önderlik ettiği devrimin ülkesi Sovyetler Birliği’ne gitmesi, devrime ve devrimcilerin safına katılmasıyla gerçekleşir. Bolşevik devriminin sıcak günlerinin sürdüğü yirmili yılların başında Moskova’ya giden ve burada üç yıl üniversite okuyan şair, daha yoldayken yalnızca kendisiyle değil, miras aldığı şiir anlayışıyla da hesaplaşmaya girmiş ve yeni bir şiirin arayışına yönelmiştir.

    Şairin “Açların Gözbebekleri” şiiri o süreçte yazılmıştır. Moskova yolculuğu sırasında Mayakovski’nin şiiriyle karşılaşması Nâzım Hikmet’in arayışını derinleştirir ve değişimini hızlandırır. O yolculuk günlerinde, henüz yirmi yaşında yazdığı şiirden kısa bir örnek sunalım:

    Ne erkek, ne kadın, ne oğlan, ne kız
    açlar dizilmiş açlar!

    Bunlar!
    Yürüyen parçaları
    o kurak
    toprakların!

    Kimi
    kemik
    dizlerine vurarak
    yuvarlak
    bir karın
    taşıyor!

    Kimi
    deri… deri!
    Yalnız
    yaşıyor
    gözleri!

    “Açların Gözbebekleri” yirmi yaşındaki şairin bildiği şiirin verili kalıplarını kırdığı ilk denemesidir. Şiirin yazılış sürecini Memet Fuat şöyle aktarıyor: “Nâzım Hikmet serbest müstezatı, Fransız şiirinin serbest ölçüsünü biliyordu. Batum’da ‘İzvestiya’ gazetesinde gördüğü, büyük bir olasılıkla Mayakovski’nin yazdığı bir şiirin uzunlu kısalı dizelerine, merdivenli istifine ilgi duymuş, ama Rusça bilmediği için içeriğini anlayamamıştı. Moskova’ya giderken geçtikleri açlık bölgelerinde gözlediklerinin etkisiyle yazmaya girişti ‘Açların Gözbebekleri’ni hece ölçüsüne sokamadığını görünce ‘İzvestiya’daki şiirin biçimsel çağrışımlarından güç alarak, daha serbest yazmayı denedi. Ortaya yer yer hece kalıplarıyla kurulmuş olsa da kurallara uymayan serbest bir ölçü çıktı.”

    ŞİİRDE DEVRİM

    Şair, siyasal değişim ve toplumsal dönüşümle iç içe geçen modern Türkçe şiirin oluşum sürecinde çıkmıştır sahneye. O süreçte Sovyetler Birliği’nde bulunduğu yeni dünyanın, yeni ortamın düşünsel, duygusal etkisiyle sınıflı toplumda çatışan sınıflardan birinin, proletaryanın şairi olmak üzerine inşa ettiği şiir anlayışını, şiir görüşünü denediği yeni biçim ve biçemle kalıpları kıran örnekler vererek uygulamaya yönelmiştir. Ezilen sınıfların acılarını, sorunlarını, ihtiyaçlarını dile getiren şiirler yazmayı denemiştir. Bu anlayışın modern Türkçe şiirde öncülüğünü yapmıştır. Düşünsel olarak savunduğu şiir anlayışını uygulamada örneklendirmiştir. Bir örnekle devam edelim:

    Yüreğimiz topraktan aldı hızını;
    altın yeleli aslanların ağzını
    yırtarak
    gerindik!
    Sıçradık;
    şimşekli rüzgâra bindik!.
    Kayalardan
    kayalarla kopan kartallar
    çırpıyor ışıkta yaldızlanan kanatlarını.
    Alev bilekli süvariler kamçılıyor
    şaha kalkan atlarını!

    Akın var
    güneşe akın!
    Güneşi zaptedeceğiz
    güneşin zaptı yakın!

    Nâzım Hikmet’in şiir düşüncesinin de, şiirleri oluşturan öğelerin, motiflerin de temel karakteri 1936’da yayımlanan “Şeyh Bedreddin Destanı”na kadar kentlidir. Şu dizeler “Af” başlıklı şiirden:

    “Af var!”

    diyorlar,

    “çıkacağız

    şapkayı yana

    yıkacağız.

    Toprak

    güneş

    kadın

    hava..

    Vapura bin, tirene bin

    bin tıramvaya!

    Kelepçesiz

    jandarmasız

    tek başına

    yapayalnız

    gezin

    dolaş!

    Ormanda yat,

    dağlan aş!

    Dolaş, dolaşabildiğin kadar!”

    Şair, topraksız köylülerin toprak sorununu ve köylü isyanını ekseninde sorunsallaştırdığı “Şeyh Bedreddin Destanı”nda şiirin tarihsel birikiminden bir sentez çıkarır. Şiirin tüm kaynaklarına açılır.

    Duyduk ki Mustafa huruç eylemiş
    Aydın elinde Karaburunda.
    Bedreddinin kelâmını söylemiş
    köylünün huzurunda.

    Duyduk ki; “cümle derdinden kurtulup
    piri pâk olsun diye,
    on beş yaşında bir civan teni gibi, toprağın eti,
    ağalar topyekûn kılıçtan geçirilip
    verilmiş ortaya hünkâr beylerinin timarı zeameti.”

    Duyduk ki…
    Bu işler duyulur da durmak olur mu?
    Bir sabah erken,
    Haymana ovasında bir garip kuş öterken,
    sıska bir söğüt altında zeytin danesi yedik.
    “Varalım,
    dedik.
    Görelim,
    dedik.
    Yapışıp
    sapanın
    sapına
    şol kardeş toprağını biz de bir yol
    sürelim, dedik.”
    Düştük dağlara dağlara,
    aştık dağları dağları…

    Dostlar,
    ben yolculuk etmem bir başıma.
    Bir ikindi vakti can yoldaşıma
    dedim ki: geldik.
    Dedim ki: bak
    başladı karşımızda bir çocuk gibi gülmeğe
    bir adım geride ağlayan toprak.
    Bak ki, incirler iri zümrüt gibidir,
    kütükler zor taşıyor kehribar salkımları.
    Saz sepetlerde oynıyan balıkları gör:
    ıslak derileri pul pul, ışıl ışıldır
    ve körpe kuzu eti gibi aktır
    yumuşaktır etleri.
    Dedim ki bak,
    burda insan toprak gibi, güneş gibi, deniz gibi
    bereketli.
    Burda insan gibi verimli deniz, güneş ve toprak..

    PUTLARI YIKMAK

    Şiir düşünürü olarak şair Nâzım Hikmet’in Türkiye’deki en önemli hamlesi “Putları Yıkıyoruz” kampanyasıyla olur. Elbette yarı resmi muhafızlarca koruma altında tutulan “putları” yıkmaya girişmek cesaret ve kararlılık ister. Şairin 1929 yılında Resimli Ay dergisinde başlattığı kampanyada hedef aldığı “putlar”ın da Yakup Kadri, Hamdullah Suphi gibi muhafızları karşı saldırıya geçerek kendini gösterir. Şair, ne pahasına olursa olsun, onları da yıkıp geçecektir. Bedeli ne olursa olsun, boyun eğmez. Dönüp bakıldığında daha açık görülmektedir ki ne putların putluğu kalmıştır geride ne onlara yakıştırılan şairi azamlıklar, memleket şairlikleri…

    Nazım Hikmet, kampana gibi şiirin boynuna “marazlı şairanelerin, hamaset borazanları”nın bağcıklarını modern Türkçe şiirin boynuna bağlanmadan kopartıp atacak tarihsel yönden de önemli bir hamle gerçekleştirir.

    Şair kararlı ve cesurdur. Çünkü biliyordur ki yeni şiir eski ve egemen olanla hesaplaşmadan devrimini gerçekleştiremez. O nedenle denilebilir ki “putları” yıkmaya çok daha önceden hazırlanmış, Sovyetler Birliği’ndeyken yazıp İstanbul’daki dergi ve gazetelere gönderdiği şiirlerle ilk işaretlerini vermiştir.

    Benimsediği yeni, devrimci şiir anlayışını, bu şiire ilişkin düşüncesinin ana hatlarını şiirlerde de dile getirir. “Sa’nat Telakkisi” şiirinde olduğu gibi:

    Fakat benim
    şiirime ilham veren perimin
    omuzlarında açılan kanat:
    asma köprülerimin
    demir putrellerindendir!..

    Dinlenir,

    dinlenmez değil
    bülbülün güle karşı feryatları..
    Fakat asıl

    benim anladığım dil:
    Bakır, demir, tahta, kemik ve kirişlerle çalınan
    Bethovenin sonatları..

    “Orkestra” şiiri de şairin şiir anlayışını, şiirde neyi amaçladığını açıkladığı bir başka örnektir:

    Üç telli saz
    yatağını değiştirmek isteyen
    nehirlerden
    köylerden, şehirlerden
    aldığı hızla,
    milyonlarla ağzı
    bir tek
    ağızla
    güldüremez!
    Ağlatamaz!
    hey!
    hey!
    üç telli sazın
    üç telinde öten üç sıska bülbül öldü acından.
    Onu attım
    köşeye!
    hey!
    hey!
    üç telli sazın
    ağacından
    deli tiryakilere
    içi afyon lüleli
    bir çubuk
    yaptılar!

    ŞAİR ŞİİR OKULU

    Nâzım Hikmet’in şiir düşüncesinin üç aşamadan geçtiğini söyleyebiliriz. Rusya’da devrimci süreçte ortaya çıkan fütürizmin ve konstrüktivizmin etkisinde olduğu dönem; modern tutumunda değişikliğe gittiği, Türkçe şiirin yerel, geleneksel kaynaklarına yöneldiği dönem ve sentezci dönem. Tüm dönemlerinde geçerli olan şiirsel düşüncesinin kaynağında arayışın ve sentezin öncelikli olduğunu kaydetmek isteriz.

    Şairin “Memleketimden İnsan Manzaraları” poetik açıdan da bir anıt yapıttır. Onun poetik ufkunun genişliğini de yansıtır. Salt bu yönden de incelenebilir. Öte yandan şair, Sovyetler Birliği’nde sürgün olduğu süreçte yurtdışındayken uzun süre uzağında kaldığı modernist şiirdeki gelişmelere yakından bakma olanağı bulur. Bu temasın etkisiyle şiir düşüncesi daha da gelişir.

    Mehmet H. Doğan’ın dediği gibi “büyük bir sentezci” olan ve “gelmiş geçmiş, eski yeni bütün şiir akımlarından, bütün biçim denemelerinden, bütün tekniklerden ustaca yararlanmasını bilmiş, kendi şiir dokusunu, yararlandığı kaynaklardan aldığı ipliklere kendi boyasını vererek şiirleştiren” Nâzım Hikmet’in şiir düşüncesi için son tahlilde şu sözleri örnek gösterilebilir: “Sanat bahsinde sekterlik en büyük düşmanımızdır. Sekterlik, nihilizmin bir çeşididir. Sekter, kendi zevkinden başka her şeyi, bütün görüşleri inkâr eder. Hele şekil meselelerinde sekterliğin kötülükleri sayılamayacak kadar çoktur. Kafiyeli vezinli şiir yazılmaz diyenler de, kafiyesiz vezinsiz şiir yazılmaz diyenler kadar dar kafalıdır. Şiir öyle de yazılır böyle de; edebiyat dili, hele şiir dili hayallerle, teşbihlerle falan ortaya çıkar. Gençliğimde ben az sekter değildim. Uzun zaman sevda şiiri yazmadım. Hatta şiirlerimde ‘yürek’ kelimesini kullanmadım, yürek şuurun değil duygunun sembolüdür diye.” Şairin neden şiir okulu olduğuna açıklık da getiren cümleleri şöyle devam ediyor: “Ben şimdi bütün şekillerden faydalanıyorum. Halk edebiyatı vezniyle de yazıyorum, kafiyeli de yazıyorum. Tersini de yapıyorum. En basit konuşma diliyle, kafiyesiz, vezinsiz de şiir yazıyorum. Sevdadan da, barıştan da, inkılaptan da, hayattan da, ölümden de, sevinçten de, kederden de, umuttan da, umutsuzluktan da söz açıyorum. İnsana has olan her şey şiirime de has olsun istiyorum.”

    Modern Türkçe şiir Nâzım Hikmet’le başlar. Çünkü ondan önce onun gerçekleştirdiği boyutta bir yenilik hamlesi, modernleşme girişimi söz konusu değildir. Kaydedilmemiş bir saptama değildir, ama önemi itibarıyla bir kez daha kaydedilsin isteriz.

    Sonraki yazıda devam edeceğiz.

    ***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

  • Şiir okuru için kısa notlar – 3

    Şiir okuru için kısa notlar – 3


    Şairlerin bir yandan da şiirin sorunları üzerine enine boyuna düşünmeleri, yani kısaca şiir düşünürü olmaları önemli. Şiir okurlarının da keza; şiir eleştirisi, araştırması, incelemesi alanlarındaki çalışmaları da son derece önemli. Kaldı ki şiiri yaşatan ya da sürdüren şairlerin şiir düşünürlükleri olduğu kadar şiir okurlarının şiiri yorumlamaları, şiirin sorunlarını, yapısını, niteliğini, varlığını, yerini, önemini irdelemeleri, tartışmalarıdır. Şairle şiir okurunu ikiz kılan, zaman zaman gerilimi yüksek ilişkiyi oluşturan da aslında şiir okurunun çabasıdır. Onların şiiri anlamak, çözümlemek, yorumlamak için harcadığı emektir. Şiir, muhayyel muhatabını, yani okurunu bulduğunda ondan, mesai talep eder. Ancak şiir okurunun üstüne düşeni yapmasıyla şiirin ne olduğu ya da olmadığına ilişkin soru bir karşılık bulabilir.

    Modern şiirin de, modern Türkçe şiirin de hemen hemen her dönem önemli şiir düşünürleri olmuştur. Şairler arasından çıkan şiir düşünürleri de vardır. Şiir okurları arasından çıkanlar da.

    ŞİİR DÜŞÜNÜRÜ ŞAİRLER

    Şiir düşünürü olarak çağdaş şiirin gelişiminde rol oynamış isimleri şairlerden başlayarak kısaca hatırlatmak istiyoruz.

    Modern Türkçe şiirin erken döneminde, yirminci yüzyılın başlarında ön plana çıkan şairlerden Ahmet Haşim, şiir hakkındaki düşünce ve görüşleriyle süreci yönlendirecek çaba içinde olmuştur.

    Haşim, şiirin modernleşme yolculuğundaki uğraklarından sembolizmden etkiler alsa da daha çok izlenimci bir şair olarak dikkat çekmiştir. Şairin şiirle ilgili düşüncelerini dile getirdiği başka yazıları da vardır, ama en dikkat çekeni ve etkili olanı “Şiir Üzerine Bazı Düşünceler” başlıklı yazısıdır. Yazı 1921’de dönemin Dergâh dergisinde “Şiirde Mâna” başlığıyla yayımlanmış, daha sonra 1926’da çıkan kitabı “Piyale”nin başında, “Şiir Hakkında Bazı Mülahazalar” başlığıyla yer almıştır. Şair, şiirde “anlam” ve “açıklık” sorunu çerçevesinde şiir anlayışını açık ve anlaşılır biçimde dile getirmiştir.

    Ahmet Haşim’in “Şiir Hakkında Bazı Mülahazalar” başlıklı yazısından bir bölümü Asım Bezirci’nin Türkçesinden okuyalım: “Her şeyden önce şunu itiraf edelim ki, şiirde anlam derken neyin amaçlandığını bilmiyoruz. ‘Fikir’ dedikleri bayağı düşünceler yığını mı, hikâye mi, kalıp mı? Ve ‘açıklık’, bunların sıradan bir kavrayışa göre anlatılması mı demektir? Şiir için bunları çok gerekli sayanlar, şiiri tarih, felsefe, söylev ve güzel konuşma gibi bir sürü ‘söz’ sanatlarıyla karıştıranlar ve onu asıl yüzü ve belirtileriyle seçip tanımayanlardır. Şiirin bu nitelikte görülüşü, resim, müzik ve heykel gibi sanatların, kendilerine özgü fırça, boya, nota ve kalem gibi, kullanılması güç bir ustalığa bağlı araçları bulunmasına karşılık, şiirin bu gibi özel araçlardan yoksun ve anlatımını konuşulan dilden ödünç almaya zorunlu olmasındandır. Bundan dolayıdır ki, parmaklarının tutmasını bilmediği fırçaya ve gözlerinin okumasını bilmediği notaya karşı çekingen ve saygılı olan beceriksizler, kendi kullandıkları sözcüklerden ortaya çıkmış gibi gördükleri şiiri, sıradan ‘dil’ niteliğinde sayarak, salt bu görüş açısından bakarak, başkaca hazırlıklı olmaya hiç gerek görmeksizin, onu küstahça bir saygısızlıkla yargılamak hakkını kendilerinde bulurlar.

    Düzyazıya çevrilemeyen koşuk

    Oysa şair ne bir hakikat habercisi, ne güzel konuşan bir insan, ne de bir yasa koyucudur. Şairin dili ‘düzyazı’ gibi anlaşılmak için değil, ama duyulmak üzere oluşmuş, müzik ile söz arasında, sözden çok müziğe yakın, ortalama bir dildir. ‘Düzyazı’da üslubun kurulması için kaçınılmaz olan öğelerin hiçbiri şiir için söz konusu olamaz. Şiir ile düzyazı bu bakımdan birbiriyle bağıntı ve ilgisi olmayan, ayrı düzenlere bağlı, ayrı alanlarda ayrı boyutlar ve biçimler üzere yükselen iki ayrı yapıdır. Düzyazının doğurucusu akıl ve mantık, şiirin ise, algı bölgeleri dışında, gizlilik ve bilinmezliğin geceleri içine gömülmüş, yalnız aydınlık sularının ışıkları arada sırada duyumların ufuklarına
    yansıyan kutsal ve adsız kaynaktır.

    Şiirin durum ve hareketleri taklide özenen bir düzyazının sahteliğine, ancak düzyazının açıklık ve tutarlığını ödünç alan gölgesiz bir şiirin acıklı çıplaklığı erişebilir; denilebilir ki ‘Şiir’, düzyazıya çevrilemeyen koşuktur.

    Birkaç ay önce ‘katıksız şiir’ üstüne, ünlü bir eleştirmenle tartışması bütün uygar düşünce dünyasını ilgilendiren Rahip Bremond’un dediği gibi, usa vurma, mantık, güzel söz, tutarlılık, çözümleme, benzetme, iğretileme ve bütün benzeri özellikler, tan aydınlığı gibi her dokunduğuna gül pembeliğini veren şiirin büyüleyici etkisiyle niteliği değişmedikçe öğeleri arasına katıldıkları ‘tümce’ bayağı ‘düzyazı’dan başka bir şey değildir. Hatta manzumede, elektrik akımına benzeyen şiir akışı bir an kesildi mi, bütün bu öğeler hemen doğuştan taşıdıkları çirkinliklerine düşüverirler. Şiir bir hikâye değil, sessiz bir şarkıdır.

    (…)

    ‘Anlam’ araştırmak için şiiri deşmek, ötüşü yaz gecelerinin yıldızlarını ürperiş içinde bırakan değersiz kuşu, eti için öldürmekten farklı olmasa gerek. Et zerresi, susturulan o büyüleyici sesin yerini doldurabilir mi?

    Şiirde, her şeyden önce önemli olan sözcüğün anlamı değil, tümcedeki söyleniş değeridir. Şairin amacı, her sözcüğün tümcedeki yerini öbür sözcüklerle olacak değinme ve çarpışmalardan ve anlaşılmaz birleşmelerden ortaya çıkan tatlı, gizli, yumuşak ya da sert uyumlarını dizenin bütünündeki gidişe bağlayarak dalgalı ve akıcı, karanlık ya da ışıklı, ağır ya da hızlı duygulara, sözcüklerin anlamlarının üstünde, dizenin müziksel dalgalanmalarından gelen sınırsız ve · etkili bir anlatım bulmaktır.”

    Uzunca bir alıntı oldu. Ancak Ahmet Haşim’in şiire ilişkin düşünceleri, modern Türkçe şiirin yüzyılı aşkın süredir geçtiği aşamaları, kat ettiği yolu anlamak, yorumlamak bakamından önemli bir başlangıç noktası sayılır. Bilhassa sözcüğün şiirdeki işlevi konusundaki bakış açısı dikkat çekici. Günümüzde artık şiirde her sözcük nerdeyse bir dize işlevi görmekte. Aradaki aşamayı anlamak için önemli bir ipucu olarak yorumlanabilir.

    Bilenlere hatırlamak, bilmeyenlerinse öğrenmeleri için yazının tamamını okumalarını önereceğiz.

    HAŞİM’DEN SESSİZ BİR ŞARKI

    Madem Ahmet Haşim dedik ve modern Türkçe şiirin erken dönemine, oluşum sürecine döndük. Şiiri sessiz bir şarkı olarak tanımlayan şairden bir şiirle devam edelim. “Merdiven” şiirini okuyalım:

    Ağır, ağır çıkacaksın bu merdivenlerden,

    Eteklerinde güneş rengi bir yığın yaprak,

    Ve bir zaman bakacaksın semâya ağlayarak…

    Sular sarardı… yüzün perde perde solmakta,

    Kızıl havâları seyret ki akşam olmakta…

    Eğilmiş arza, kanar, muttasıl kanar güller;

    Durur alev gibi dallarda kanlı bülbüller,

    Sular mı yandı? Neden tunca benziyor mermer?

    Bu bir lisân-ı hafîdir ki ruha dolmakta,

    Kızıl havâları seyret ki akşam olmakta…

    VAZİFELİ ŞAİR

    Haşim’le aynı dönemde şiirle ilgili düşüncelerini görüşlerini paylaşan başka şairler de vardır elbette. Haşim’den üç yaş daha büyük Yahya Kemal de şiirleriyle olduğu kadar şiir üzerine düşünceleriyle de dönemin şiirine yön vermek için yoğun çaba sarf eder. Erken döneminden itibaren modern Türkçe şiirde etkili olmuş şiir düşünürlerinden biri de odur. Yaş olarak daha küçük olmasına karşın Ahmet Haşim, Yahya Kemal’den önce, 1933’te yaşamını yitirir. Ama şiirleri gibi şiir konusundaki düşünceleri de gündemde kalmayı sürdürür.

    Ece Ayhan’ın “yalnızca bir ‘devlet şairi’ değil, aynı zamanda dört dörtlük bir ‘iktidar şairi’ dediği Yahya Kemal, tanıma uygun biçimde bir şiir düşünürü olarak da geç modernleşme krizinden mustarip toplumda muktedirin sesini ve sözünü dillendiren şiirden yana tavır almıştır. İktidarın nimetlerinden faydalanmayı benimsemiştir. O nimetler oluşturulurken iktidarın sultası altında ezilenlerin mağduriyetlerini önemsememiştir. Şiire ilişkin düşünceleri de zevk ve haz temellidir dayanır. Onun için şiir bir keyif meselesidir; bir tür haz ve zevk sarhoşluğudur. Keyfini kaçırmayacak dünyaya kulak kesilmiş, onun dışındaki dünyaya sağır olmayı tercih etmiştir.

    TUTARLIDIR, POLİTİKTİR, JÖNTÜRK’TÜR

    Tasarladığı, uyguladığı ve önerdiği şiir anlayışıyla tavrı, tutumu uyumlu olmuştur. O bakımdan son derece tutarlı olduğu söylenebilir. Öte yandan, Yahya Kemal’in son derece politik bir şair olduğunu da kaydedelim. Hatta vazifeli şairdir de diyebiliriz. Tanzimattan sonra Namık Kemal’le başlayan şairin vazifeli hali ya da kendine vazife çıkarması durumu Yahya Kemal’de de söz konusudur. Jöntürk’tür, sonuna kadar öyle kalmıştır. Şiir düşüncesi de bu politik tercihle bütünleşiktir. Şiir anlayışı üstlendiği vazifenin yerine getirilmesine dayanır.

    MAZİSEVER

    Şiirin biçimine ilişkin aruz mu, hece mi tartışmasında aruzdan yana tavır alır. Bu bağlamda söylediği “Mısra benim haysiyetimdir” vecizesi meşhurdur. En az onun kadar meşhur olan bir başka sözü daha vardır. Geçmişe ya da maziye olan aşırı düşkünlüğünü Ziya Gökalp “Harabîsin harabâti değilsin/ Gözün mazidedir âti değilsin” diye eleştirmiştir. Ziya Gökalp’e karşılığı “Ne harabî ne harabâtiyim/ Kökü mazide olan âtiyim’ beytiyle olur. Gökalp’le aralarındaki tartışma ve “atışma” hafızalara kazınır.

    Yahya Kemal şiirinin de, şairin şiir anlayışının da dikkat çeken bir başka önemli özelliği süslemeciliğidir. Ancak mısrayı şiirin temel birimi sayan anlayışı gibi çok geçmeden süslemeci yaklaşımı da etki bırakmadan aşılacaktır. Önce Garip dalgası, arkasından İkinciyeni şiirden hem şairaneliği, süslemeciliği uzaklaştırmaya yönelecek hem de şiirin temel biriminin sözcük olduğu gerçeğini uygulamalı biçimde gösterecektir.

    Şairin şiir, edebiyat ve sanat sorunlarıyla ilgili düşüncelerini dile getirdiği yazıları “Edebiyata Dair” adlı kitapta toplanmıştır. kitaptan şiirin biçimsel özelliklerine ilişkin düşüncesini dile getirdiği bir alıntımızı şairin yazım biçimini koruyarak aktarıyoruz: “Şiir rytme yâni nazım sanatı olduğu için güfteden önce bir bestedir. Mısrâlarında name hissedilmeyen bir manzûme sâdece bir güftedir ki onu nesir sâhasına atarız. Mısrâ mısrâ bir beste olan manzûme ise asıl şiirdir. (…) Her millette olduğu gibi bizde de kelimeleri şiir canlandırmış, nesir sâdece kullanmıştır. Cümleyi ise, bütün inhinâları ile, şiir dâimâ nesirden daha iyi ifade etmiştir.” Şairin şiir üzerine düşüncelerini derli toplu sunan kitabın bilhassa modern Türkçe şiirin oluşum sürecindeki sorunlarını ve tartışmaların kavranması için okunmasını öneririz.

    Her halükârda şiirlerinde sırtını geleceğe yüzünü geçmişe dönmüş olarak konuşan bir şairdir Yahya Kemal Beyatlı. Şiir düşüncesi, şiir görüşü de bu temel üzerindedir. Örnek olarak şairin “Geçmiş Yaz” başlıklı şiirini hatırlayalım:

    Rü’yâ gibi bir yazdı. Yarattın hevesinle,

    Her ânını, her rengini, her şi’rini hazdan.

    Hâlâ doludur bahçeler en tatlı sesinle!

    Bir gün, bir uzak hatıra özlersen o yazdan

    Körfezdeki dalgın suya bir bak, göreceksin:

    Geçmiş gecelerden biri durmakta derinde;

    Mehtâb… iri güller… ve senin en güzel aksin…

    Velhasıl o rü’yâ duruyor yerli yerinde!

    Modern Türkçe şiirin erken döneminde öne çıkan şiir düşünürlerinden biri olarak değindiğimiz şairle ilgili “tarih ve estetik filozofu” tanımlaması da yapılmıştır. Konuyla ilgili Ece Ayhan’ın bakış açısından şu yorumun, şaire yakıştırılan nitelemeyi de kapsadığını düşünüyoruz: “1959’da Sermet Sami Uysal adlı bir hoca ‘Yahya Kemal’le Sohbetler’ adlı kitabını yayınlamıştı. Kalın çizgileriyle de olsa ben Yahya Kemal’i tarihle, Osmanlı tarihiyle uğraşan ilk şair olarak da bellemiştim, belliyordum o zamana kadar. Kitabı okuyunca Yahya Kemal’in tarih ve Osmanlı tarihini bildiği üzre bende derin kuşkular uyanmıştı. Doğrusu ya, Yahya Kemal’in çok sayıda tarihsel fıkra bildiği gerçekti, karşısındakilerin ve çevresindekilerin ise az sayıda fıkra bildiği.”

    Ece Ayhan’ın görüşünde, Murat Belge’nin 1985’te Toplum ve Bilim dergisinde yayımlanan “Yahya Kemal ve Siyaset Geleneği” başlıklı yazısında değindiği “Siyasi Hikâyeler”i okuduktan sonra da büyük bir değişiklik olmaz. Sonucu “biraz değiştim” diyerek ifade eder.

    Sonraki yazıda devam edeceğiz…

    ***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

  • Şiir okuru için kısa notlar – 2

    Şiir okuru için kısa notlar – 2


    Şiir için hem hatıra, hem hafıza bir hayli önemlidir. Şiirin temel kaynaklarının başında gelirler. Hatıradan ve hafızadan esinlenmeyen şiir yoktur denilebilir. Ayrıca şiir için “hatıralar sandığı”, “hafıza deposu” gibi benzetmeler, tanımlamalar yapılır ki son derece isabetli tanımlamalardır. Şiirin bu özelliği önemli işlevlerinden biri olarak kabul edilegelmiştir.

    Toplumsal gelişmelerin, krizlerin, tarihteki önemli olayların izlerini şiirde aramak da, bulmak da mümkündür. Örneğin Troya savaşı. Ya da Nâzım Hikmet’in destanları. Tarihin, tarihçiler haricinde anlatıcılarının ve kaydedenlerinin olmasının önemini göstermesi bakımından başka örnekler de gösterilebilir. Ahmed Arif’in “Otuz Üç Kurşun”u gibi. Birkaç dizeyle şiiri hatırlayalım:

    Vurun ulan,
    Vurun,
    Ben kolay ölmem.
    Ocakta küllenmiş közüm,
    Karnımda sözüm var
    Haldan bilene.
    Babam gözlerini verdi Urfa önünde
    Üç de kardaşını
    Üç nazlı selvi,
    Ömrüne doymamış üç dağ parçası.
    Burçlardan, tepelerden, minarelerden
    Kirve, hısım, dağların çocukları
    Fransız Kuşatmasına karşı koyanda

    Günümüzden biraz geriye, modern Türkçe şiirin başlangıç dönemine gidildiğinde örneğin, Yahya Kemal’in başından sonuna kadar bir hatıra ve hafıza şiiri yazdığı görülür. Hatta hatırayı ve hafızayı dizayn etmeye yönelik girişimi dikkat çeker. Şairin “Açık Deniz” başlıklı şiirinin girişinden bir bölüm sunalım:

    Rûhunla karşı karşıya kaldım o med günü,

    Şekvânı dinledim, ezelî muztarip deniz!

    Duydum ki rûhumuzla bu gurbette sendeniz,

    Dindirmez anladım bunu hiç bir güzel kıyı;

    Bir bitmeyen susuzluğa benzer bu ağrıyı.

    ŞİİR ARŞİVİ

    Modern Türkçe şiir de, modern Türkçe şiirin ekseninde oluşan şiir literatürü de önemli bir birikime sahip. Olması da doğal. Yüzyılı aşkın bir geçmiş söz konusu. Buna karşın kaynakların yeteri kadar değerlendirildiğini söylemek zor. Şöyle toparlayabiliriz; birikim var, kayıt da var. Ama gerektiği gibi değerlendirilmiyor.

    Şairin de, şiir okurunun da şiirin tarihsel birikimini değerlendirmek konusunda, günümüzdeki durumunu gözeterek söylersek, daha fazla çaba sarf etmesi, elini taşın altına sokması gerekmekte. Ancak bazı girişimler için ne şairin, ne şiir okurunun gücü yeterli olabilir. Örneğin, bildiğimiz kadarıyla seksen bir ilin hiçbirinde bir şiir kitaplığı ya da kütüphanesi yok. Bir şiir arşivi yok.

    Şiirin tarihsel birikiminden söz ediyoruz. Ancak şiirin tarihsel birikimine nasıl, nereden ulaşılacağına ilişkin soruyu yanıtlamamız zor.

    Şiir gerçekten önemliyse şiir arşivi, kütüphanesi, hatta müzesi, yani kısaca şiirin hatıra ve hafızasının yer aldığı mekânların, ortamların, merkezlerin olması gerekmez mi?

    Örneğin modern Türkçe şiirin başlangıcından günümüze, geçtiği aşamalarda rol oynamış dergilerin arşivleri nerede? Bu bağlamda akla gelen bir başka soru: İkinciyeninin “amiral gemisi” Pazar Postası’nın arşivi olmadı mı? Olduysa şimdi nerede?

    Pazar Postası gibi altmışlı yıllarda çıkan Yeni Dergi’nin arşivine ne oldu? Derginin yönetimiyle şairlerin, yazarların yazışmalarını içeren mektuplar nerede? Dahası saklandı mı? Aynı sorular yayınevleriyle ilgili olarak da sorulabilir. Şiir yazınının gün yüzüne çıkmamış, kamuya açılmamış dokümanları hâlâ saklanıyor mudur? Kişisel çekmecelerde ya da diyelim ki belli merkezlerde tutuluyorlar. Niye kamuya açılmış değiller?

    Yüzyıllık modern Türkçe şiirin iki üç antolojisinden başka kamuyla paylaşacağı birikimi yok mu? Sormaya devam edelim: Anılarını yazan şairlerden başka şiiri çevreleyen ve paylaşılacak hatırat yok mu? Günümüz için dolaşımda olmayan şairler yapıtlarını kendileriyle birlikte mezara mı götürdüler? Yayınevleri baskısı tükenen şairlerin çoğunun kitaplarının yeni baskısını yapmıyor. Peki zamanında yayımlanmış kitaplara ulaşılabiliyor mu?

    BİRİKİM NEREDE?

    Yüzyıllık birikimi olan modern Türkçe şiirin gerçekte birikimi nerede? Nerde tutuluyor, korunuyor, saklanıyor? Elbette kamuya açık olarak… Kütüphaneler; devlet, üniversite, belediye kütüphaneleri önemli. Ama bütün türlerin tek çatı altında toplanmış olması, bir arada tutulması erişimde sorunlar oluşturuyor.

    Şiirin ayrı bir tür olarak dokümanter birikiminin kamuya açık hale getirilmesi daha uygun olmaz mı? Resim ve heykel müzesi var. Sinema için benzer bir arşiv söz konusu. Şiir için neden yok? Niçin olmasın?

    YAZININ BAŞLIĞI

    İlk bakışta belki yazının başlığıyla şiir arşivi, kitaplığı, kütüphanesi, hafıza merkezlerinin oluşturulması talebinin ilgisi ne diye sorulabilir. Öyle ya, yazının başlığı “Şiir Okuru İçin Kısa Notlar”. Aceleci karar vermeden ve serbest çağrışımla düşünüldüğünde, aradaki ilişki anlaşılacaktır. Çünkü şiir adına olan her şey şairi olduğu kadar şiir okurunu da ilgilendirir. Öyle kabul edilse yeridir. Önceki yazımızda şairin muhayyel muhatabına ikizim dediğini belirtmiştik. Şairin muhayyel muhatabı, neticede şiir okuru olduğuna göre şiir ekseninde olup bitenin ilgilendirdiği taraflarından biri de elbette odur.

    Açık değil mi, bağımsız bir şiir kütüphanesi ya da arşivi, hatta müzesi şair kadar hatta ondan daha fazla şiir okuru için önemlidir.

    Şiir okurunu doğrudan ilgilendiren bir başka konuyla devam edelim.

    ŞİİRSEL BİLGİ

    Şiirlerin içerdiği bilgi önemlidir. Ama şiirdeki bilginin de, o bilgiyi aktaran dilin de şiirsel olduğu göz ardı edilmemelidir. Bununla ilişkili olarak şöyle sorulabilir: Şiirsel bilginin doğruluğu ya da yanlışlığı sorgulanabilir mi? Ne demek istediğimizi Enis Batur’un “Erratum” başlıklı yazısını dayanak alarak açıklamaya çalışalım.

    Batur’un, yazısında, Turgut Uyar’ın “Kayayı Delen İncir” adlı kitabının “Denizi Anlatıyor” başlıklı şiirle başladığı belirtiliyor ve şiir alıntılanıyor. Uyar’ın şiirini okuyalım:

    adı çok duyulmuş bir ozan değildi

    Tonyalı balıkçılar arasında

    -onlar ki her türlü balığı tutarlardı denizden-

    ama iyi bir ozandı

    bütün söylentilerin tersine

    denizde de olabilirdi sandalla

    uzun geçmişli denizle

    gün batımında var olan

    ve gün doğumunda da

    Batur’un belirttiğine göre şiire, Hayati Baki Tonya’da deniz olmadığını belirterek itiraz ediyor. Batur yazısında, şiirde benzer “yanlışların” şiiri “zedelememesi” kaydıyla olabileceğine yönelik bir izlenim veriyor. Ancak Enis Batur konuyu orda kapatmıyor. Batur’un yazısına döneceğiz.

    Bazı durumlarda şiirin yanlış bilgisi, beklenmedik anlamlar, sürpriz açılımlar getirebilir. Dil sürçmesi gibi bilgi sapmaları, kaymaları da şiiri genişletebilir. Şair, yapıtında bağlantısallığı akamete uğratarak bilgiyi gerçeklik zemininden kaydırmak suretiyle açılım arayışına giremez mi?

    Enis Batur yazısında buna benzer soruları karşılamak amacıyla “Şiirde bilgi yanlışı” olgusuna değiniyor. Konuyla ilgili olarak da Ece Ayhan’ın bir söyleşisinde Oktay Rifat’a kırıcı bir eleştiri getirdiğini hatırlatıyor. Batur, Ece Ayhan’ın söylediklerini yazısında alıntılamış: “(Oktay Rifat) sözgelimi ‘kokusuz karanfilim’ dedirtmişti Fatih’e Yeni Dergi’de yayımlanan bir şiirinde. Böyle der demez, iki orta idrakli adam çıkmıştı ortaya bir acele, şiir yuları ellerinden kayıyormuş, filan hurde nakışta Fatih ‘karanfil’ değil, ‘gül’ koklar diyedir yazdılardı. Meğer Oktay Rifat akıl yürüterek yazıyormuş şiirlerini, ‘Yeni Şiirler’ kitabında ‘karanfil’i ‘gül’ yaptı, yapmış. Biz olsak, milyonlarca adam gelse, varılmış bir güzelliği yıktırmazdık! Yıktırtmayacağız! Oktay Rifat yine güzel şeyler yazıyordur, yazabilir ama o gün bugündür işte ‘orada’ kalmıştır, kaldı bence.” Ece Ayhan’ın tepkisiyle ilgili Batur’un yorumu, “öfkesinde haklı mıdır bilemeyiz ama, yaklaşımı gözden uzak tutulacak gibi değildir” biçiminde oluyor.

    Enis Batur’un 1982 tarihli yazısını, “şiire kaçanlar”dan şairle ikizi, yani şairle şiir okuru arasındaki ilişkinin bir başka boyutunu sergilemesi bakımından da dikkate değer olduğunu belirtelim. Batur’un 1986’da AFA yayınlarından çıkan “Babil Yazıları” adlı kitabında yer alan denemesinin tamamının okunmasını dileyerek devam edelim. Bu arada Oktay Rifat’ın tartışmaya konu “Fatih’in Resmi” başlıklı şiirini hatırlayalım:

    Ayasofya kubbesinde ak bir bulut,

    Baktım, gitti gider. Balrengi tesbihim

    Kehribar günler, düştü yaprak ve umut,

    Güz yağmuru indi camda düğüm düğüm.

    Benimdi savrulan kaftanlar, benimdi

    Atların boynu, yerinde yeller eser!

    Surların taşlarına sürdüm elimi,

    Benimdi İstanbul, burçlar bana benzer.

    Altın sahanlarda aş yedim, su içtim

    Altın kupadan, zorlu Tuna’dan geçtim,

    Ben Sultan Mehmet, Avni, tuğlarla yüce.

    Bir resimde kaldım cüce, ben değilim,

    Sarığım, soğuk kürküm, kokusuz gülüm,

    Ararım, aranırım yerde delice.

    Oktay Rifat’ın şiirinde sesin de önemli bir payı var. O açıdan bakıldığında dahi şairin yanlışı düzeltme adına yaptığı değişiklik, yani “Bir resimde kaldım cüce, ben değilim, / Sarığım, soğuk kürküm, kokusuz karanfilim” yerine ikinci dizede “Sarığım, soğuk kürküm, kokusuz gülüm” tercihi sorgulamaya hâlâ açık…

    Ne diyelim; şiirin düzeltilmemiş, ilk halindeki “yanlış” da sahiden güzel yanlışmış… Bağdaştırmanın bozulması, yahut saptırılması neticesinde oluşan güzel yanlış şiire içkindir ve düzeltilmemelidir diye düşündüğümüzü kaydedelim.

    ŞİİRİN BİRİKİMİ KİM YA DA KİMLER İÇİN

    Ara başlıktaki soruyu yanıtlayarak devam edelim. Şiirin birikimi elbette ki öncelikle “şiire kaçanlar” için. Şiir, “şiire kaçanlar”ın kimileri için sığınak, kimileri için zırh olabilir. Yanlış okumadınız. Şiir elbette zırh da olabilir, sığınak da. Yeri gelmişken “Kaçmak” fiilinde tınlayan olumsuzluğun önemsenmemesi gerektiğine ilişkin düşüncemizi de kaydedelim. Çünkü kaçmak ancak muktedirler tarafından olumsuzlanan bir tutum olabilir. O nedenle de kaçmaya yönelik suçlayıcı yüklemelere itibar etmemek gerektiği düşüncesindeyiz.

    Birikim deyince gelenek sorunu da araya giriyor. Bilindiği üzere geleneğe bağlanmak, geleneği yinelemek, yüceltmeye yönelik girişimler, neticede geleneğe haspolmanın şiire katacağı bir şey olmamıştır olmayacağı da açıktır. Öte yandan, birikime sırtını dönmek de şiire yeni bir şey getirmiyor. Şu da son derece açık; şiir yinelenerek değil, yenilenerek nefes alabilir… Şiirin önüne bakması gerekir. Ama arkasında ne olduğunu bilmesi de olmazsa olmazdır. Son iki cümlenin öznesi olan şiir, şair ve şiir okuru olarak da okunabilir.

    ŞİİR SÖZLÜĞÜ

    Yazımıza, “şiir sözlüğümüz”le ilgili bir açıklamayla devam edelim. Öncelikle belirtelim, burada paylaşacağımız sözlük de, maddeleri de biçimsel olarak geleneksel ya da alışılmış düzenin akışı içinde olmayacak. En azından şimdilik, daha çok yazının içeriğine, gidişatına uygun olarak seçilen maddeleri paylaşmayı düşünüyoruz.

    Bu bölümde sözlüğümüzün (A-B) başlığından iki madde paylaşacağız.

    Bent: Bir manzumeyi oluşturan, ikiden çok dizeli parçalardan her birinin adı. Örneğimiz Enis Batur’dan olsun:

    Gençtim, çok genç – şiiri düzen sanmıştım:

    Çileydi gözümde, arınma ve yurttu,

    terkedilmiş yüzüm için her an yanımda

    yürüyen aynaydı, gecenin kaynağında

    gövdemi dalgalayan simsiyah su, sanmıştım.

    Berceste: Öz, güzel, lâtif, ince anlamlı, kolayca hatırlanan, yapısı sağlam dize ya da beyit. Dize için daha çok “mısra-ı berceste” , beyit için de “beyt-i berceste” tanımlamaları kullanılır. Genel anlamda bir şiirdeki en güzel dize ya da beyit de denebilir. Yeri gelmişken İlhan Berk’in Varlık yayınlarından 1960’ta çıkan bir beyit mısra antolojisi bulunduğunu da hatırlatalım. Berceste için örneğimiz Can Yücel’den. Şairin, Onikieylülde cuntanın başındaki diktatöre şiirin sivri ucu ve keskin diliyle karşılık verdiği dizesi de modern Türkçe şiirin bercestelerinden biridir:

    Kabaramazsın Kel Fatma

    Atan güzel, sen çirkin.

    Şiir terimi olan berceste sözcüğünü modern Türkçe şiirdeki kullanımıyla hafızaya mıh gibi çakan Enver Gökçe’yi de selamlayalım. Şairin bahse konu sözcüğü kullandığı “Dost” başlıklı şiirinin girişini sunalım:

    Ben berceste mısraı buldum

    Hey ömrümce söylerim

    Gözden, gezden, arpacıktan olsun

    Hey ömrümce söylerim

    “Notlara” ve “sözlüğe” gelecek yazıda devam edeceğiz…

    ***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

  • Şiir okuru için kısa notlar – 1

    Şiir okuru için kısa notlar – 1



    “Şiire kaçan” herkesi “şiir okuru” olarak adlandırabiliriz. Şairin “muhayyel muhatabı” olan şiir okurunu, kırk yılda bir “şiir okuyan”dan ayırmak bakımından bu tanımlamanın işlevsel olacağı kanısındayız. Kırk yılda bir şiir okuyandan kastımızsa aslında açık. Şiirle teması gelişigüzel; derinleşmemiş ve süreklilik kazanmamış olanları tanımlamaya yönelik.

    Belki söylemeye bile gerek, bütün şairler şiire kaçanlar arasından çıkar. Şairin şiir okuru olmasıysa zaten, olmazsa olmazdır. Ama bu da tartışmalı bir konu. Bu bağlamda şairle şiir okuru arasındaki nüansı belirleyense; şairler bir daha eve dönmezler. Eve, yani verili dile… Şiir okurları ise evden kaçmış olmalarına karşın evle olan ilişkilerini kesmezler. Şunu da ekleyelim: Şiir okurları yalnızca şiir okumazlar. Şiire dair ne bulursa okurlar. Şairler dışında şiir araştırmacıları, şiir incelemecileri, şiir odaklı deneme yazanlar, şiir eleştirmenleri örneğin, şiir okurudur.

    ŞAİRİN İKİZİ

    Şiir okuru, şiiri, olsa da olmasa da noktasına virgülüne kadar okur. O nedenle de şair onu ikizi, kardeşi saymıştır. Muhayyel muhatabına öyle seslenir. Sözünün enini boyunu, derinliğini, gizemini algılayacak, anlayacak bir ikiz olarak kabul eder. Hatta üretim sürecinin de eşlikçisi gibi görür. Baudelaire’in can havliyle seslenmesinde de bu yakınlığın yankısını duyumsarız. Şairin, “Okur’a” başlıklı şiirinin ilk ve son betiklerini okuyalım:

    Eli sıkılık, sersemlik, günah, yanılgı
    Gövdemizi işler, yer tutar içimizde,
    Besleriz o canım pişmanlıkları biz de
    Bit beslediğince dilencilerin tıpkı.

    (…)

    Can sıkıntısı o! – Gözü yaşarır birden,
    Çubuğunu yakıp kurar darağaçları
    Onu bilirsin, okur, o nazik canavarı,
    İkiyüzlü okur, – benzerim, – kardeşim, sen!

    SÜREKLİLİK İLKESİ

    Şair için “muhayyel muhatap”, yani şiir okuru önemlidir. Çünkü şiiri var eden, üreticisinden çok, şiir okurudur. Teşbihte hata olmaz denir; şiirin de, şairin de bir tür vaftizcisidir şiir okuru. Yeri gelmişken şiir başta olmak üzere şair ve şiir okuru için olmazsa olmaz bir ilkeye de değinelim. Süreklilik ya da inat etmek.

    Şair için de, şiir okuru için de şiire kaçmış olmak büyük bir adımdır, bu aslında “sınırın diğer tarafı”na geçmek anlamına gelir. Öte yandan şiire kaçmış olmak da süreklilik ister. Her kaçışta olduğu gibi. Şiire kaçış için başlangıçta verilen kararda ısrar ve inat önemlidir.

    Şiir tarihine bir başka açıdan bakıldığında örneğin dergiler, aynı zamanda unutulup giden şairlerin ve şiirlerin gömütlüğü gibidir. Ya da “ilk kitaptan sonrası olmamış” şairler mezarlığı… Neden olarak tümü için değilse bile bir kısmıyla ilgili “süreklilik ilkesi”nin önemsenmemiş olması gösterilebilir. Tarihin tozlu raflarında ya da tavan aralarında kalan ve ancak dolaşımda olmayı hak eden ne çok şair ve şiir vardır. O şairlerin ve yapıtlarının şiirsel değerini, varlığını, yerini ve önemini ortaya çıkarıp güncelleyerek yazgılarını, ancak şiir okurlarının meraklı arayışı ve kazıları değiştirebilir.

    Örneğin ilk şiirleri 1927’de Güneş ve Hayat dergilerinde yayımlanan, 1928’de altı şair arkadaşıyla birlikte Yedi Meşaleciler topluluğunu kuran ve Meşale adlı dergiyi çıkaran Sabri Esat Siyavuşgil o adlardan biridir.

    Siyavuşgil’in, şiirleri Meşale dergisi kapandıktan sonra “Muhit” ve “Varlık” dergilerinde yayımlanır. Dışavurumcu bir ressam tutumuyla yeni ve canlı şiirler yazan şair, aynı zamanda psikoloji profesörü olarak üniversitede dersler vermiştir. Tüm bunlara karşın bilinirliğini sağlayan Edmond Rostand’ın ünlü oyunu “Cyrano de Bergerac”ın Türkçe çevirisi olmuştur. Siyavuşgil’in 1933’te yayımlanan kitabına adını veren “Odalar ve Sofalar” başlıklı şiirinden bir bölüm
    okuyarak devam edelim:

    Odada bir pancurun
    Sofadadır güneşi;
    Camlarda yanan korun
    Düşer içime eşi.

    Odada yığın yığın
    Gölgenin salkımları;
    Sofada yalnızlığın
    Duyulur adımları.

    Oda, içinden duyar
    Oluktan düşenleri;
    Sofa, geceyi oyar,
    Dinler merdivenleri.

    Şiir okurundan merak, ilgi ve kazı bekleyen yalnızca tarihin tozlu sayfalarında kalmış olan yapıtlar ya da adlar değil elbette.

    ŞİİR LİTERATÜRÜ

    Şiire kaçmak; şair için de, şiir okuru için de şiiri olduğu gibi, şiir literatürünü de çalışma sahasına dönüştürmeye yönelik bir girişimdir aynı zamanda. Çünkü şiir bilgisi, görgüsü aslında, şiiri merkez alan, sözcüğün tam anlamıyla, her şeyi didik didik etmekle gelişir. O nedenle şiir incelemesi de, araştırması da okumak gerekir, bulunabilirse şiir sözlüğü de.

    Şiir sözlüğü demişken kaydedelim. Ne yazık ki Türkçede hazırlanmış ve basılı olarak yayımlanmış bir şiir sözlüğü yok. Bizim bu konuda, PDF olarak 2005 ile 2010 yılları arasında 65 sayı yayımladığımız Cumartesi şiir dergisinde bir girişimimiz olmuştu. Ancak basılı haliyle yayımlanmış değil. Oysa yüz yılı aşkın bir geçmişi ve birikimi olan modern Türkçe şiirin bir şiir sözlüğünün olmaması önemli bir eksikliktir. Madem şiir sözlüğünden ve daha önceki deneyimimizden söz ettik. O çalışmanın girişinde yer alan birkaç maddeyi gözden geçirilmiş haliyle aktararak devam edelim.

    ŞİİR SÖZLÜĞÜ

    (A-B)

    Aed: Eski Yunanlılarda şiirlerini lirle söyleyen saz şairlerine verilen ad.
    Akrostiş: Şiirde dizelerin ilk harflerinin yukarıdan aşağıya doğru sıralanmasıyla anlamlı bir sözcük oluşturulmasıdır. Modern Türkçe şiirin bilinen en ünlü akrostiş şiiri Sezai Karakoç’a aittir. Karakoç, “Mona Roza” adlı şiirinde her betiğin ilk dizesinin harflerini akrostiş için kullanmıştır. Şiirde şairin üniversite öğrenciliği döneminde platonik biçimde âşık olduğu Muazzez Akkaya adı yer alır. Şiiri ilk sözcüğü oluşturan betiklerle anımsayalım:

    Mona Rosa. Siyah güller, ak güller.
    Geyve’nin gülleri ve beyaz yatak.
    Kanadı kırık kuş merhamet ister.
    Ah senin yüzünden kana batacak.
    Mona Rosa. Siyah güller, ak güller.

    Ulur aya karşı kirli çakallar,
    Ürkek ürkek bakar tavşanlar dağa.
    Mona Rosa bugün bende bir hal var.
    Yağmur iri iri düşer toprağa,
    Ulur aya karşı kirli çakallar.

    Açma pencereni perdeleri çek,
    Mona Rosa seni görmemeliyim.
    Bir bakışın ölmem için yetecek.
    Anla Mona Rosa ben bir deliyim.
    Açma pencereni perdeleri çek.

    Zeytin ağaçları, söğüt gölgesi,
    Bende çıkar güneş aydınlığına.
    Bir nişan yüzüğü bir kapı sesi.
    Seni hatırlatır her zaman bana.
    Zeytin ağaçları, söğüt gölgesi.

    Zambaklar en ıssız yerlerde açar
    Ve vardır her vahşi çiçekte gurur.
    Bir mumun ardında bekleyen rüzgar,
    Işıksız ruhumu sallar da durur.
    Zambaklar en ıssız yerlerde açar.

    Ellerin, ellerin ve parmakların
    Bir nar çiçeğini eziyor gibi.
    Ellerinden belli olur bir kadın,
    Denizin dibinde geziyor gibi.
    Ellerin, ellerin ve parmakların.

    Zaman ne de çabuk geçiyor Mona.
    Saat onikidir söndü lambalar
    Uyu da turnalar girsin rüyana,
    Bakma tuhaf tuhaf göğe bu kadar.
    Zaman ne de çabuk geçiyor Mona.

    Aliterasyon: Şiirde ünsüz ya da hece tekrarıdır. Nâzım Hikmet’ten bir örnek sunalım:

    Atlılar atlılar kızıl atlılar,
    atları rüzgâr kanatlılar!
    Atları rüzgâr kanat…
    Atları rüzgâr.
    Atları…
    At…
    Rüzgâr kanatlı atlılar gibi geçti hayat!

    Asonans: Şiirde ünlü tekrarıdır. Örneğimiz Didem Madak’tan:

    Bir yeşil fanila gibi ipte, alıp ütüleyecektim.
    Herkese iyi akşamlar demeyi öğretecektim gözlerine.
    Sonra gittin.

    Madak’ın alıntıladığımız dizeleri on beş sözcükten oluşur. Dizelerde toplamda on dört kez “e” harfi on dört kez de “i” harfi yinelenerek asonans oluşturur.

    Balad: Nazım şekli olarak balad genellikle üç tam ve bir yarım kıtadan kuruludur. Kıtaları altılı olur. Sekizli olanları da vardır. Kafiye düzeni çoğunlukla çapraz kafiyeye uyar. Örgü kafiyeli olanları da görülür… Modern Türkçe şiirde balad deyince akla İlhan Berk gelir. Örnek olarak değil, tadımlık olarak şairin “Balad” başlıklı şiirinin “sunu” betiğini aktarıyoruz:

    Ben bütün çizgilerde oldum bütün o çizgilerde
    Her sefer böyle geldi vurdu yaşamama bir deniz
    Aldı bir yaşamadan bir yaşamaya kodu nasıl
    Al bir çocuk vardı o korkularda o gecelerde
    Büyük ulu sular yudu beni çokum artık nasıl
    Bir deniz size de gelir vurur elbet anlarsınız

    “Şiir okuru için kısa notlar” içinde şiir sözlüğünden maddeler sunmaya sonraki yazıda devam edeceğiz…

    ***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***