Etiket: İletişim yayınları

  • Hınç, her an patlayacak bir yanardağ gibi

    Hınç, her an patlayacak bir yanardağ gibi


    Figen Şakacı yeni romanı HınçAhınç’ta, üç gencin derin yoksullukla mücadelesini anlatıyor. Yoksulluğun yarattığı şiddeti hem psikolojik hem de sosyolojik açıdan işleyen Şakacı, hınç kavramını da masaya yatırıyor. “Hınç” bugünkü politik atmosferin dilinin de temsili. Dolayısıyla “Yeni Türkiye” romanda yaratılan “Yeni Mahalle” metaforuyla anlatılıyor. Toplumun dönüşmesi, ruh halimiz, değişen mahalle kavramıyla da veriliyor. HınçAhınç, çok sert, çok keskin bir roman. Dili de öyle. Gerçekliği, yoksulluğu ve intikam arzusunu kaotik bir atmosfer yaratarak vermesi ve romanın akışındaki hız, sözcüklerin yarattığı ritmi de duyuruyor. Kısacası Figen Şakacı müthiş bir anlatı bırakıyor bize. O halde ona kulak verelim:

    HınçAhınç, Figen Şakacı, 145 syf., İletşim Yayınları, 2024

    – HınçAhınç öncelikle içinde bulunduğumuz poilitik atmosferin, “yeni mahalle”nin dili olarak karşımıza çıkıyor. Roman boyunca hıncın sesini, öfkeyi, sözcüklerin yarattığı ritimde de duyuyoruz. Öfkenin, hıncın kötülüğe dönüşmesinin izini sürüyoruz. Bu kötülük, bir bilinç zehirlenmesi mi?

    Bu tamamen iliğimize işlemiş, gündelik hayatımızın normalliği hatta sıradanlığı haline gelmiş, ilişkilerin yekten “kazan-kazan” esasına dayandığı ve bunun olağanlaştığı bir halin, eskilerin deyimiyle hal-i pür melalimizin resmi.

    Mağduriyet meselesinin altı çiziliyor romanda. Mağdurun psikolojisi, hıncın psikolojisiyle anlatılıyor. Ancak mağdur kim sorgulaması da yapılıyor. Mağduriyet nerede başlıyor nerede bitiyor?

    İstersen ona mağduriyet demeyelim de yoksulluk diyelim. Ama bu kader gibi yaşanan bir yoksulluk değil, içinde “onda var da bende niye yok” diyenlerin, zenginin kolay yoldan zenginleşmesinin, paranın açtığı kapıların ardındaki karanlığın yarattığı hıncın ilişkilerin her türüne sirayet ettiği bir mahallede geçiyor hikâyem, haliyle orada yaşayanların psikolojisi de bu duruma ayarlı evet… Karakterlerim kendileri söz aldığında bu psikolojinin her türlü katmanına değiniyorlar zaten. Onlar adına konuşmak istemem.

    Hınç ve adalet kavramı üzerinden de konuşabiliriz bu meseleyi, “hıncın adaleti” mesela… Sen bunu rövanş kavramıyla ele alıyorsun. Ama daha genel bakarsak, hukuk ile hukuk dışı alanı göstermek denebilir mi buna?

    Hınç üzerine okumalarımda kafamı en çok kurcalayan şey hıncın ya da intikam almanın meşruiyetiydi. Bunun içinde zalimin ya da ezici gücün yakasına yapışma, hesaplaşma ve hakkını almak için mücadele etme gibi her türlü eylem var tabii… Öte yandan insanın içinde biriken öfke bazen yönünü şaşırabiliyor, hınç öfke kadar nefrete de sırtını dayadığı için, bünyede müthiş bir basınç yaratıyor, her an patlayacak bir yanardağ gibi… Bu kadar öfke ve nefretle püri pak bir ilişki kurulabilir mi ya da birbirimize inanmayı sağlayan bir safiyanelikte karşılıklılık esasına dayanan bir hukuktan bahsedilebilir mi, emin değilim. Keza bu sözünü ettiğim durum sadece benim ‘Yeni Mahallem’de geçmiyor. Bir düşünelim bakalım, en küçüğünden en büyüğüne, en demokratından en muhafazakârına kadar kurulan irili ufaklı cemaatlerde, cemiyetlerde kimleri yargısız infazlarla cezalandırıp kimlerin üstünü söz hakkı bile vermeden çizip geçtiğimizi… Taraftarlık sadece futbolda olmuyor yani; yarenlerle yürüyenlerle yaverlerle yürüyenlerin yolları mecburen ayrılır ve her iki yol da başka anayasalarla başka hukuklarla işliyor.

    Derin yoksulluğun anatomisi var bu romanda. Bu derin yoksulluğu özellikle üç gençin hayalleri ve o hayallerin parçalanması üzerinden anlatıyorsun. Bu, çok daha keskin bir yoksulluğu işaret ediyor. Geleceksizlik gibi. Öyle mi?

    Romanımda anlattığım gençlerin üçü de 2000 doğumlu; bunu şunun için söylüyorum; beni dolandıran gençlerden biri de 2001 doğumluymuş. Bakın çok samimi söylüyorum, bu ekonomik çöküş, bu umutsuzluk arttıkça benim hayatlarına girdiğim Serde, Arif ve Demâr yanlarında naif kalacak. Gelecekten beklentileri, adaletten umudu kalmamış gençler intihar ediyor, katil oluyor, çete kuruyor… Bunu bilmek, görmek herkes kadar benim de canımı acıtıyor. Seyretmekten yıldığım bu haberlerin içine girmek, bir kurmacayla dahi olsa seslerini duyurmak istedim o gençlerin… Hıncın sesini duyuyoruz dediğin şey; romanda en çok dikkat ettiğim, onların hayatları kadar hızlı bir ritmi tutturmak, içlerinde kaynayan kazanların fokurtusunu yansıtmak amacıyla yazdığım için sana öyle gelmiş olabilir… Bazı okurlarım romanda “rap ritmi” olduğunu söylediler, bunu duyduğuma çok sevindim, bir yazar anlaşılmaktan başka neye sevinebilir ki zaten.

    Bir taraftan bu mahalledeki futbol takımını tüm mahalleyi heyecanlandıran, yoksulluğunu unutturan, umut varmış gibi hissettiren bir sistem olarak duyuruyorsun. Yoksulun uyutulması metaforik olarak futbol ile verilmiş gibi geldi bana.

    Sadece bizde değil dünyada futbol spor olduğu kadar bir sektör… İster çoğunluğun afyonu diyelim ister birlik ve beraberlik, aidiyet duygusu gibi kavramları güçlendiren bir olgu… Benim mahallede işlerin nasıl işlediğini okur zaten görüyor, birebir yoksullukla bağdaştırmak istemem ama o bölümleri yazarken çok fazla maç izlediğimi, spikerin anlatımında kullandığı bütün futbol terimlerini ezberlediğimi söyleyebilirim.

    Undergorund bir tavır, sokağın dili de var romanda. Ayakta kalma mücadelesi bunun üzerinden veriliyor. Yoksullukla periferide olanın bağlantısı bıçak gibi keskin. Sokak bu anlamda önemli bir mekân. Ev ise cehennem. Evden kaçmak yoksulluktan kurtulmanın ilk yolu gibi. Her anlamda yoksulluk evde mi başlıyor?

    Evde başlayan şey yoksunluk; birbirlerine gönül bağıyla değil kan bağıyla bağlı olanların birbirlerine baka baka bilenmesi; sevgisizliğin, yalnızlığın, çıkışsızlığın buram buram koktuğu o evler… Kaçabilen kaçıyor, kaçamayan kurban gibi yaşıyor. Kitabın büyük bölümünü sokakta yazdım diyebilirim; sokağın dili romanda kalp çarpıntısı gibi atsın istedim.

    Romandaki üç gencin evden kaçma arzusuyla beraber, evin şiddetinden kaçamayan anneleri var. Anneler hayalet gibi, bir tek Ananın A’sı farklı orada. O zihnini herkese kapatıp bir anlamda kendini koruyor. Ama kendi zihninde alabildiğine özgür. Sokakla akrabalığını da arttırmış biri olarak çıkıyor karşımıza ve kaybolmuyor, kaçıyor. Konuşalım mı Ananın A’sını?

    Benim romanda sisli zihin dediğim bir aklı var tabii Ananın A’sının bir de uyurgezerliği… Hatta uyurgezerliğini gündüz saatine ayarlamış bile olabilir. Tabii en en önemlisi kadınların şehirde aylak aylak dolanma haklarının olmayışına bir dikkat çekme biçimi… Şehirler ve sokaklar, keza evler kadınlar için güvenli alanlar değil çoook uzun zamandır. Bu noktaya tersten bakmak istedim, kamu spotu verir gibi bu dediklerimi yazmaktansa Ananın A’sı gibi şehre, sokaklara durup bakabilecek kadar zamanı esneten, kendini bu dünyada mevcutlu yazdırabileceği bir defteri doldurur gibi sokaklarda dolaşma halinden… Onun evde değerli görülmeyen varlığı, benliğinin tamamlanamayan parçaları yazarken gözlerimi doldurdu hep… Beni de ele geçirdi yani Ananın A’sı… Onun gözüyle, o sis perdesinin ardından bakarak çok yol yürüdüm, çok kayboldum sokaklarda …

    Yabancı kavramı da önemli romanda. Bunun politik bir karşılığı var sanırım.

    Elbette. Hatta bu kitabım belki de yazdığım en politik roman bile olabilir. ‘Öteki’ kavramı romanda çok katur kutur bir ses çıkaracağından ve fazla çiğnenmiş bir kelime olduğundan yabancı demeyi seçtim. Bu şehir kadınlar, çocuklar ve engelliler için olduğu kadar hayvanlar için de tehlikeli ve insanın en çok ötekileştirdiği (bak burada kullanabilirim öteki kelimesini) hatta yok etmek için pusuda beklediği canlı türü hayvanlar… Yabancıyı yerinden eden yabancı bölümünde buralarda gezindim; biçareliğin, evsizliğin, yurtsuzluğun ve yoksulluğun insanlara yapacağı fenalıklara yakından bakma çabası da diyebiliriz buna… Bu konuyu Richard Sennet “Yabancı” adlı kitabında çok derinlemesine incelemiştir, herkese tavsiye ederim.

    ***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

  • ‘Gol yedikçe Camus’ya ve Nazım Hikmet’e sığındım’

    ‘Gol yedikçe Camus’ya ve Nazım Hikmet’e sığındım’


    Has edebiyata meraklı bir okurun damak tadı nasıl oluşur diye yekten bir soru atsalar önüme; roman ve öykünün peşi sıra anıları ve biyografileri sayarım. Düne kadar burun kıvrılan, edebiyat dairesi içerisine almak için kırk takla atılan kaskatı tavrın önü neyse ki Nobel’le kesildi. Annie Ernaux’nun otobiyografik romanı Seneler ortalığı yıktı geçti. Seneler’i okuduğumda beni en çok çarpan şey, olayın küçük bir Fransız kasabasında değil de sanki 70’ler Türkiyesinde geçiyormuşçasına insanı hemencecik içine alan gerçeklik hissi ve nerede doğarsanız doğun kadının sırtındaki yükün hiç değişmemesinin yarattığı hüsran oldu.

    Hüsran demişken hepinizin başına gelmiştir; çok sevdiğiniz yazarların ne yazarsa yazsın gönlünüzde kurduğu tahttan inmeyeceğini düşünürsünüz. Fakat ne yazık ki öyle olmaz; en “Tanrı yazarlar” bile bir kez olsun gönlünüze göre olanı değil, kafasına göre olanı yazar ve yollarınız ayrılıverir. Bazen de sizi mest eden bir metin hep gözünüzü diktiğiniz yerden değil saha kenarından gelir. Saha derken haybeden bir benzetme olsun diye değil, harbi sahadan bahsediyorum. Yani bir dönemin yıldız futbolcusu, yakın tarihin pek titiz teknik direktörü ve şimdi de spor programlarının aranan yorumcusu Ümit Metin Yıldız’dan ve onun yazdığı Soyunma Odası (İletişim Yayınları) kitabından. Futbolla edebiyat ne alaka önyargısının kuburuna düşmeme ramak kala daldım kitaba. “Ben ben” diye kafanızı şişirmeden öyle bir yazmış ki Metin Hoca, kitabın adına yakışır bir çıplaklık ve yalınlık hemen sarıp sarmalıyor sizi. Çünkü o sadece futbol dünyasını değil, bir Bulgar göçmeni olarak yaşama tutunma çabasını, güvercin tutkusunu, can dostu Sedat’ı kaybedişiyle başlayan derin bir yas duygusunu, ilk attığı golün heyecanıyla nasıl ters yöne koştuğunu telaşsızca anlatmakla kalmıyor; şiire ve edebiyata meftunluğuna, en yakıcı zamanlarda politik bilince nasıl erdiğine kadar bir sürü yaşantıya da okuru ortak ediyor. Bunun devamı gelir umuduyla bitirdim kitabı ve haliyle sormadan edemediğim yine üç soru oldu.

    -1976-77 yıllarında mahalle takımı Çimenzarspor’dan bu yana futbolla içe içe geçen bir hayat yaşayan Ümit Metin Yıldız’ın bir kitap yazdı da hayatı değişti mi?

    Kitap yazdım diye hayatım değişmedi kitap okuduğum için değişti. Acıyı hüznü sevinci iliklerime kadar hissetmeme neden oldu okumak. Kitabım çıkınca yaşadığım mutluluğu anlatabilmem için biraz daha fazla okumaya ihtiyacım olduğunu düşünüyorum şimdi. Yani o derece iyi geldi kitabımın çıkması. Bana kalsaydı asla gün yüzüne çıkamazdı bu kitap çok fazla teşvik var yani tek tek saymayayım ama sonsuz teşekkürler her birine saygıyla

    Futbol ya da futbolcu deyince üç aşağı beş yukarı tek tipleştirerek tarif ettiğimiz bir figür var kafamızda. Fakat sen öyle bir kitap yazdın ki ben dahil herkesi bu önyargısından dolayı utandırdın ve edebiyatla olan ilişkini de pek tatlı dille anlattın. Futbol ve edebiyat… Hayatında hangisi nerede?

    Keşke ” futbol ve edebiyat hayatında hangisi nerede” diye sorsaydın. Yukarıda yazdıklarını okuyunca suratımın bir tarafı utançtan kızarırken diğer tarafı mutluluktan uçtu gitti sağ olasın. Futbol, hayatıma edebiyatı tanımadan önce girdi sokak aralarında ve bir sevgiliye tutulur gibi tutundum ona ve hiç bırakmadım. Sonra başka bir sevgilim oldu, edebiyat adında; hiç kıskanmadılar birbirlerini hatta futbolda çıkmazları yaşadığım, teslim olmayı düşündüğüm anlarda hemen edebiyat girdi kademeye “başımıza gelen bütün bu şeyler dünyada olmamaktan daha iyi “diyerek. Maradona mı Messi mi sorusuna yanıt veremeyen bir futbol dilencisi olarak şu an futbol mu edebiyat mı sorusu karşısında da boynum bükük.

    – Çok erkeklerle anılan, cinsiyetçi küfürlerin sakız gibi ağızlarda çiğnendiği, sonu ölümle biten sertliklerin yaşandığı dünyada sen nasıl bir adamsın ki şiirle, kuşlarla, kitaplarla kendine bir mazgal açtın da oradan nefes aldın?

    Başka şansım yoktu yoksa nasıl dayanabilirdim ki? Kadroya giremediğimde, yedek kulübesinde oyuna girmeyi beklediğimde, tribünlerde küfürle istifaya davet edildiğimde, görevi bırakmazsam başıma kötü şeylerin geleceği söylendiğinde hep o mazgala sığındım ve nefes aldım. Albert Camus insan ahlakına dair bildiği önemli ne varsa hepsini futboldan öğrendiğini söylerken, topun hep beklemediği yerden geldiğini söylemiş kaleciyken. Ben kaleci değildim ama toplar beklediğim yerlere gelse dahi hep gol yedim, yedikçe Camus’ye sığındım, Nazım Hikmet’e sığındım ve nefes aldım.

    ***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

  • Bellek ve mekânın iç içe geçtiği bir roman: Deng

    Bellek ve mekânın iç içe geçtiği bir roman: Deng


    Adalet ÇAVDAR


    Yılmaz Şener’in Deng’i hafızaya, aidiyet kavramına ve bireyin ölümle olan kaçınılmaz yüzleşmesine dair çarpıcı bir roman. Zamanın döngüselliğini ve mekânın gücünü sınayan bu eserde, karakterler geçmişle ve benlikleriyle yüzleştikçe şekilleniyor. Şener’in mekânı da bir karakter gibi işlediği bu roman, okuru bellekte bir günün inşasına tanık olmaya çağırıyor.

    İletişim Yayınları’ndan Temmuz 2024’te çıkan ve Eylül’de ikinci baskısını yapan Deng’in kurgusu, geleneksel toplumların modernlikle çatışmalarını, bu karşılaşmanın şekillendirdiği bireysel özgürlük arayışlarını ve hafızanın bütün bu karmaşayı nasıl öğüttüğünü sorgulayan çok katmanlı bir yapıya sahip.

    Sancak’ta, 1982 yılında doğan Yılmaz Şener, yazarlık kariyerine Sabitfikir, Kitapçı, Tefrika ve Kitapsever gibi dergilerde başladı. 2017’de Bilinmeyen, 2019’da Kör Adım, 2021’de Elia romanları yayımlandı. Kör Adım, Vedat Türkali Roman Ödülü’nde finale kaldı, Elia ise sinemaya uyarlanıyor. 2020 yılında Hypatia, Sigmund Freud, Montaigne ve Fernando Pessoa’nın biyografilerini kaleme aldı. Şener, halen yayıncılık dünyasında çalışıyor ve İstanbul’da yaşıyor.

    Deng, Yılmaz Şener, 279 syf., lİetişim Yayınları, 2024.

    ***

    Deng romanında, insanların terk ettikleri yerleri içlerinde taşıdıkları düşüncesi işleniyor. Sizce bu psikolojik yük, bireylerin karar alma mekanizmalarını ve ilişkilerini nasıl etkiliyor? Romanınızdaki karakterler için bu ne ifade ediyor?

    Yılmaz Şener: Geleneksel toplumlarda toprakla kurulan ve derin bir aidiyet içeren arkaik bağlar vardır. Deng’de de bu bağlar çok güçlü; coğrafyanın kırılganlığı, halkın savunmasızlığı da bu bağın derinlere kök salmasına yol açar. Dünyanın geri kalanıyla olan sınırları ortadan kaldıran modern çağın iletişim biçimi, bu bağların giderek zayıflamasına da yol açıyor. Ayağı Deng’de olsa da aklı Deng’in dışındadır insanların. Tüketim çağının içinde filizlenmiş insanlara bu bağlar yetmemeye başlar. Ama nereye giderlerse gitsinler, zaman zaman derin bir özlemle andıkları Deng’i de hep içlerinde taşırlar. Bunun yarattığı psikolojik baskıyla başa çıkmak çok zordur. Deng’i terk ettikleri ve başka bir yaşam kurma ihtimaline doğru kürek çekmeye başladıkları andan itibaren belirsizlik, çözümsüzlük, yalnızlık ve buna benzer yığınla sorunla da karşı karşıya kalırlar. Artık ne Dengli ne de gidilen yerlidirler. Siyasetin, yoksulluğun, çaresizliğin ağına düşmüş insanlar, kendi elleriyle içine düştükleri bir araf inşa ederler.

    “Yaşadığı yeri terk etme arzusundaki insan, mutsuz insandır.” der Milan Kundera. Göç ettiği yere sığmayan insan, mutsuz insandır demek de mümkündür. Sonradan edinilmiş bir kabuğun içine sıkışıp kalan bir insana mutlu demek, ne kadar doğru? Çünkü hiçbir yer, doğup büyüdüğümüz yerin genişliğini sağlayamıyor.

    Romanın geçtiği tek bir gün geçmişin müdahalesiyle ve bellekle adeta şişiyor. Zamanın döngüselliği konusunun felsefi arka planına ilişkin bir araştırma yaptınız mı? Bu döngüselliği edebi olarak nasıl tasarladınız?

    – Deng özünde belleğin romanıdır. Arka tarafta, okurun bilmediği ve kitapta geçmeyen bir de tarihi vardır Deng’in. Kitabın girişindeki bölüm bize bunu aktarıyor.

    Birbirine tıpatıp benzeyen günlerin, aynı şeyleri yıllardır tekrarlayan, dünü ve yarını şimdide eritip o şekilde yaşayan ve hayatın böyle olduğunu düşünen insanların yuvasıdır Deng. Deng’de zaman çizgisel değil, döngüseldir. Tek bir gün anlatılır ama aslında o tek bir gün, geçmiş ve gelecekteki tüm günlerin bir temsilidir. Zamanın ve uzamın iç içe geçtiği, bunun da insanların davranışlarına sirayet ettiği binlerce yıllık kanıksanmış zihinsel bir gerçektir. Bu aynı zamanda insanların mekanla olan güçlü bağını da bizlere anlatır; her hareket, her kımıltı ve her kelimeyle etraflarındaki zamanı da genişletirler. Hiç kımıldamadan oturup karşıya bakan insanlar gördüm; adeta zamanı kendi gölgesine hapsedip çürümeye terk edercesine saatlerce suskun kalan insanlar. İşte bu, anlatılmaya değerdi.

    Köyleri, kasabaları, şehirleri dolaşırken bugün Deng’e ilham olan çok şeye şahit oldum. Tabii bu aynı zamanda okuduğum alan konusunda da bana yol gösterdi. Okuduğum alan olan sosyoloji, bu anlamda bana çok şey kattı.

    Eşber ve diğer karakterlerin mekâna bağlılıkları, yaşadıkları yerlerin onların kimliklerini nasıl şekillendirdiğini gösteriyor. Mekânı neredeyse bir karakter gibi kullanmayı nasıl başardınız?

    – Eşber ve ona benzer birçok karakter, kendi zihinlerinin içinde yaşayan geleneksel insanlardır. Kanıksanmış, adeta uzuv halini almış alışkanlıkları vardır. Ve bunlar öyle alışkanlıklar ki, ancak kendilerinin uzvu haline geldiği mekânda karşılık bulur. Eşber’in kendi bahçesinde ölüme teslim olması da bu alışkanlığı içerir. Ölümün gölgesinin üstüne düştüğü bir zaman ve mekân duygusu hakimdir Deng’e.

    Deng romanında ölüm korkusu ve yaşamın kaçınılmaz sona doğru akışı merkezi bir tema. Ölüm, sizin yazım sürecinizde sadece bir tema mıydı yoksa daha derin bir varoluşsal kriz üzerinden mi ele alındı?

    – Deng, aynı zamanda ölümün de romanıdır. Başkarakterler her ne kadar 3 Ağustos 2005 ve Deng’in kendisi olsa da, ölüm romanda her şeyi bir arada tutan güçlü bir çekim kuvvetidir. “Mırın” bölümünde İsmail şöyle der: “İnsan, fiziksel özgürlüğünü bilincin anlamına hapsettiği günden bu yana acı çekiyor.” İnsan için ölüm, vücudun çürümesi ve yok olması değildir; insan için ölüm, öleceğini bilmektir.

    Karakterlerin içsel monologlarında ve diyaloglarında toplumsal baskı ve bireysel özgürlük çatışmaları öne çıkıyor. Bu çatışmaların Türkiye toplumundaki izdüşümlerini nasıl görüyorsunuz ve romanınızdaki eleştiriler bununla nasıl ilişkilendiriliyor?

    – Deng, tarihin büyük çoğunluğunda gerek siyasi gerekse kültürel anlamda baskı ve şiddetin hiç azalmadığı bir bölgede yer alıyor. Dolayısıyla bu durum belleğin, günlük yaşamın ve dilin içine zamanla sızar. Özellikle hassasiyetlerin zirve yaptığı, küçük bir hak talebinin bile zulümle bastırıldığı son yirmi yılda bu çatışmaları Deng’in dışında tutmak pek gerçekçi olmazdı.

    Belleğin romanınızdaki önemi büyük. Anıların dönüşümü ve unutmanın kaçınılmazlığı karakterlerinizin kaderini nasıl şekillendiriyor?

    – Deng’in çıkış fikri, kimsenin hatırlamadığı bir günü yeniden inşa etmekti. O bir günü yazmak, aynı zamanda bir bellek inşa etmekti. Tarihin bir döneminde Deng’de yaşanmadığı söylenen ve kimsenin hatırlamadığı bir günü; Deng’in dinamiklerini göz önünde bulundurarak hafızasına kazandırmaktı.

    Roman boyunca mitolojik ve dini temalar karakterlerin dünyayı anlama biçimlerinde belirleyici. Özellikle yaratılış miti üzerinden gelen varoluşsal sorulara yaklaşımınız nedir ve bu mitlerle günümüz insanının travmalarını nasıl ilişkilendirdiniz?

    – Kabul edelim ya da etmeyelim, farkında olalım ya da olmayalım; davranış ve eylemlerimize hâkim olan çoğunlukla bilinçaltımızdır. Geleneksel toplumlarda bu daha baskındır. Kolektif bilinçle aktarılan ve bugün davranışlarımıza sirayet eden belli başlı alışkanlıklarımız var. Hayatın günlük akışında her yerde bunların izleri mevcut. Kurmaca bir eserde mitlerin, dinin ve daha arkaik olguların toplum ve birey üzerindeki etkisini görmezden gelmek, eseri köksüz bırakır.

    Deng, tarihinde birçok dinin ve milletin yaşadığı bir kavşakta yer alır. Ve hepsinden de geriye bir şeyler kalmıştır. Zamanla, hâkim inanç neyse onun içinde eriyen birçok toplumsal alışkanlık vardır. 21. yüzyılın her şeyi didik didik eden modern anlayışı Deng’de de kendini gösterir. Binlerce yıl deneyim ve duyumlarla aktarılıp adeta toplumun uzvu haline gelen şeyler, bu yeni anlayış biçiminin sorgulamasından kaçamıyor. O güne değin her şeye yanıt verildiği düşünülen anlayış ve inanç biçimleri, modern çağın soruları karşısında direnç gösteremeyip kendi kabuğuna çekiliyor. Deng’de yaşayanlar, geleneksel toplumdan bireysel topluma geçişin arifesindedirler. Buna karşı olanların sevmediği şey sorulan sorular değil, verilen yanıtlardır. Eski kuşakla yeni kuşağın keskin çatışmasıdır aynı zamanda.

    Deng’de yerel ve küresel temaların iç içe geçtiği gözlemleniyor. Romanı yazarken bu iki dünya arasında nasıl bir denge kurdunuz? Yerellik ve küresel aidiyet çatışması sizin için ne ifade ediyor?

    – Tüketim biçimimiz davranışlarımızı, davranışlarımız da düşünce biçimimizi zamanla değiştirir. Bu durum Deng’de de baskındır. Londra’yı, Paris’i, Berlin’i ya da Hamburg’u Türkiye’deki bir şehir kadar bilirler. Çünkü oralarda yaşayan birçok Dengli var ve bunun etkisi de kaçınılmaz. Her ne kadar kültürlerde güçlü bir iç içe geçiş olmasa da, Denglilerin dünyaya bakış açısını değiştiren etmenler kendini gösterir. Dolayısıyla bu etkileşim Deng’de yaşayanların günlük yaşamlarına kaçınılmaz olarak sirayet eder. O dönem yavaş yavaş Deng’e nüfuz eden alışkanlıklar, bugün Deng’in gerçeği olmuş durumda.

    Deng’i yazma sürecinde sizi en çok zorlayan şey ne oldu? Bu süreçte kişisel olarak neler öğrendiniz ve roman bittikten sonra yazıya dair bakış açınızda bir değişim oldu mu?

    – Deng’i yazarken beni en çok zorlayan şey, iç içe geçen bölümlerde hiçbir şekilde hata yapmamaktı. Çünkü bir bölüm, hemen sonraki bölümle devam etmiyordu, altı yedi bölüm sonrasına bağlıydı ve altı yedi bölüm sonraki de dört beş bölüm sonraki bir başka bölüme bağlıydı. Romanın tamamı zaten birbirine bağlı ama bazı bölümlerin birbirlerine olan bağlantısı çok güçlü ve okurun merak ettiği şeyler sonraki bölümde açığa çıkıyor. Tamamen bir puzzle gibi.

    Bazı şeyleri okurken öğreniriz, ama bazı şeyleri de yazarken anlarız. Deng’in bana öğretti önemli şeylerden biri de, gerçeğin kendisinin en fantastik eserlerden bile daha fantastik olmasıydı. Bunu söylemek ayrı, anlamak ayrı bir şeydir. Gerçeğin derinlerine inildikçe mantığın bile zorlandığı alanları keşfediyoruz. Kurmaca bir eserde bunu vermek ise işi daha da zorlaştırıyor.

    Deng’in ilk fikrinin ortaya çıkışından yazma sürecine kadar geçen 14 yılda çok şey öğrendim.
    Her daim kafamın içinde dönüp duran bir romandı. Üç yıla yakın bir sürede yazdım ve ondan önce yazdıklarımın Deng’e hizmet ettiğini söylüyorum kendime. Çünkü böyle düşünmek hoşuma gidiyor.

    ***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

  • Bir tüketim nesnesi olarak fitness

    Bir tüketim nesnesi olarak fitness


    Merve KÜÇÜKSARP


    Sosyal bilimci Jürgen Martschukat’ın kaleme aldığı ‘Fitness Çağı’, “Beden Nasıl Başarı ve Performansın Simgesi Haline Geldi?” alt başlığı ve Erol Özbek’in çevirisi ile İletişim Yayınları tarafından yayımlandı. Almanya ve Amerika üzerinden toplumsal pratikleri örnekleyen eser, fitness ve sağlıklı yaşam kültürünün hayatımızın her alanını abluka altına alışını ve bunun arkasında yatan ekonomik sebepleri tarihsel arka planıyla anlatıyor.

    Malum neoliberalizm, birey kavramına odaklanarak onu her açıdan bir performans öznesine dönüştürmeye ahdeder. Bunu “mutluluk” kavramını pazarlayarak yapar ve kişiyi mutluluğun da başarının da kendi eseri olduğuna inandırır. “Yapabilirsin!” düsturuyla, kişinin sahip olduğu çıkmazların da, fırsatların da kendi sorumluluğunda olduğunu hatırlatır. Kişi eğer doğru hamleleri yaparsa, sosyal medyada beğendiği kişilere benzeyecek, hayallerindeki gibi bir hayata kavuşacaktır.

    Birey bu düstura o kadar çok inanır ki, var gücüyle çalışmaya ahdeder. İş yerinde kimsenin onu sömürmesine veya denetlemesine gerek kalmadan kendi kendini sömürürcesine çalışır. Arzuladığı hayata ulaşmak, arzuladığı insan olabilmek, onun sahip olduklarını satın alabilmek, kariyer basamaklarını koşar adımlarla çıkabilmek için kendini daha verimli hale getirmeye ve bir şirketi yönetir gibi yönetmeye çalışır.

    Ancak ne kadar çalışırsa çalışsın, arzuları hep onun bir adım uzağında kalacaktır. Maddi gücü müreffeh bir hayat kurmasına elverse de, bu, onu neoliberalizmin imrenilen, beğeni alan bireyi yapmaya yetmeyecektir. Bu defa sistem ona şunu diyecektir, “İş hayatında başarılısın, maddi gücün, konforun, imkanların var ama yetmez! Bedenini de mükkemmel kılacaksın.!” Bu kez kişinin mükemmele ulaşabilmesi için bedenini kontrol altına alması gerekecektir. Ancak bedene dair bu denetimin, Foucault’nun bahsettiği beden denetimiyle ilgisi yoktur. Bu postmodern denetim kişinin kendini daha verimli, daha güzel, cazibeli veya seksi kılması için bir öz denetimdir. Kişi bu minvalde ne yediğine, ne içtiğine, ne düşündüğüne, nasıl yaşadığına dikkat etmelidir. Geçtiğimiz yüzyılın kendine bakmayan, kötü beslenen, spor yapmayan ve kendini tüketen bireyi bu düzende “kaybeden” olmaya mahkumdur. Fitness kültürü ise bu açıdan günümüzde bedenini bir performans alanı gibi gören bu düzenin azimli bireylerine pazarlanan bir tüketim alışkanlığıdır. “Fitness Çağı”, bu minvalde, sporun günümüzde ne kadar politik olduğunu anlatır. Yalnızca daha iyi görünmek veya sağlıklı olmak için yaptığımız koşuların, egzersizlerin arkasında nasıl büyük bir pazar ve onu besleyen ideoloji olduğunu ve bu ideolojinin tarihsel evrimini açıklar.

    SAĞLIKLI YAŞAMIN EKONOMİK BOYUTU

    Günümüzde daha iyi görünmek, birtakım kronik hastalıklara yakalanmamak için sağlığımıza dikkat etmemiz gerektiği fikri bize her yerde telkin edilen bir fikirdir. İlk bakışta, zararsız bir alternatif, hatta aksine daha uzun yaşamamız, sağlıklı olmamız için var olan bir imkan gibi düşünürüz sağlıklı yaşam önerilerini. Ancak daha derine inildiğinde, politik ve ekonomik sebeplerle aşılandığını fark ederiz. Zira vitamin haplarından, sağlık kürlerine, fitness üyeliklerinden, oradaki aletlere ve kullanılan spor kıyafetlerine kadar fit olmak ve sağlığımızı korumak için bir hayli harcama yapmaya teşvik eden bir endüstridir bu. Ve yapmadığımız takdirde, yetersizlik hissiyle bizi cezalandıracak bir sistemdir aynı zamanda bu.

    Jürgen Martschukat, spor yapma, kas geliştirme ve egzersizin çok önceleri de var olduğunu ancak 20. Yüzyılın ikinci yarısında gitgide kişinin kendi öz denetimine geçtiğini, kendi başına çalışarak elde edilecek bir şey haline geldiğini anlatır.

    Bu dönemde bireyler arası rekabet ön plana çıkarken, iş hayatında, ekonomik göstergelerde ve bilhassa bedeninin ahvalinde bu rekabet baskındır. Beden bu açıdan kişinin sermayesidir. İşleteceği, doğru yöneteceği ve bunun sonucunda semeresini alacağı bir tür sermaye… Fit, atletik ve kaslı bir beden yüksek iradenin, azmin ve başarının bir göstergesi olarak lanse edilir.

    Martschukat eserinde de verdiği çeşitli örneklerle bu durumun zamanla bir başarı ve katma değer göstergesinden nasıl olmazsa olmaz bir yurttaşlık haline döndüğünü de açıklar. Hatta öyle ki, standart güzellik kıstasları ile kadınları esareti altına alan beden denetimi erkeklere de 1950li yıllardan bu yana bir erkeklik tanımı getirerek, obeziteyle uğraşan ve damar hastalıklarından mustarip, cinsel performansı düşük, dinamik olmayan bireye kötücül bir nazar bakar. Jürgen Martschukat, bedenin performans meselesi ekseninde cinsel performans ve bu performansı arttırıcı hapların çıkışının nasıl bir fenomen haline geldiğini ve toplumsal etkilerini de kaleme alır. Bu hapların, ABD’ye artan göçün yarattığı tehdide karşı beyaz erkekleri ayağa kaldırmak olduğunu belirtir. Son kertede tüm bu sağlıklı yaşam salıklarının en önemli sebebinin, yaşanan kalp krizlerinin ekonominin yükünü üstlenen, orta yaşlı erkeklerin ölümüyle sonuçlanmasının ekonomiye verdiği zararı önlemek olduğunu belirtir:

    “ABD’de 1977 yılında sadece kalp krizlerinden dolayı toplam 132 milyon iş günü kaybedildi, bu da yaklaşım 30 milyar dolara mal oldu. Fitness programları bunu önlemeyi amaçlıyor ve her zamankinden daha fazla dolaşımda olan sağlık geliştirme ve önleyici tıp ilkelerini benimsiyordu. Bireysel ve ulusal performans ve rekabet yetisine (gayrisafi milli hasılaya) yararlı olmayı vaat ediyorlardı. Daha 1970’lerden itibaren tüm dünyada en hızlı büyüyen sektörlerden biri haline gelecek olan fitness ve spor ürünleri endüstrisinin milli ekonomiye yapacağı etki hesaba katılmış bile değildi…”

    Sosyal bilim uzmanı Jürgen Martschukat’ın kaleme aldığı ‘Fitness Çağı’, günümüzün postmodern dünyasında sağlıklı, uzun yaşam ve güzel bir görüntü için bedenin nasıl bir öz denetim mekanizması haline getirildiğini, nesneleştirildiğini ekonomik ve politik sebepleriyle ele alırken, bir yandan da çok yönlü bir kapitalizm eleştirisi ortaya koyuyor.

    ***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

  • Haftanın öne çıkan kitapları: ‘Rüyaların Üçüncü Reich’ı raflarda

    Haftanın öne çıkan kitapları: ‘Rüyaların Üçüncü Reich’ı raflarda


    Depresyonun Estetiği ve Poltikası/ Ayrıntı Yayınları/ Mikkel Krause Frantzen/ Ayrıntı Yayınları

    Kitabın açıklaması:

    “Depresyonda zaman elastikleşir, belirginleşir, sonra da kırılır.”

    Zamana ve nasıl olduğumuza dair gündelik sorular, depresyondaki kişinin hoşlanmadığı, hatta kaçındığı sorulardır. Üstelik ne sadece kişiye atfedilebilirler ne de kişinin psikolojisine; derin bir şekilde politiktirler.

    Depresyonun Estetiği ve Politikası’nda Danimarkalı akademisyen Mikkel Krause Frantzen, dört önemli kültürel eseri analiz ederek depresyonun yalnızca bireysel bir psikopatoloji değil, aynı zamanda kültürel ve felsefi bir sorun olduğunu savunuyor.

    Frantzen, Michel Houellebecq ve David Foster Wallace’ın eserlerini, Claire Fontaine’in enstalasyon sanatını ve Lars von Trier’in Melankoli filmini depresyonun zamansallık sorunuyla bağlantılı olduğu görüşü ışığında incelerken, Batı toplumundaki gelecek kaybı ve sıkışmışlık hissine dikkat çekiyor. Bu sanat eserlerinde depresyonun biçim ve içerik açısından nasıl tasvir edildiğini ayrıntılı, zengin ve özgün okumalarla analiz ediyor. Ayrıca bu eserleri, ilgili sanatçıların eserlerinin daha geniş perspektifine yerleştirerek kendi okumalarını diğer yorumcularınkilerle karşılaştırıyor ve bunları Kierkegaard, Levinas, Husserl, Heidegger gibi farklı filozoflara ve yazarlara atıfta bulunarak destekliyor.

    Depresyonun Estetiği ve Politikası, depresyonun karmaşıklığını, zaman ve toplumla olan ilişkisini irdeleyen, incelikli ve düşündürücü bir kitap. Hem bireysel hem de toplumsal düzeyde depresyonun tedavi olasılığına dair önemli soruları gündeme getiriyor.

    “Depresyonun; tarihin sona erdiği, geleceğin kapandığı, sonsuza kadar dondurulduğuna dair (patolojik) bir his olduğunu öne sürüyorum. Tüm gelecekleri feshetmiş bir şimdiki zaman.”

    Künye:

    Yayın No: 1770

    Dizi: Lacivert Kitaplar

    Dizi No: 65

    Orijinal Adı: Going Nowhere, Slow

    Yazar: Mikkel Krause Frantzen

    Çevirmen: Elif Kayurtar

    Yayıma Hazırlayan: Zeynep Dikdüş

    Son Okuma: Muhammed Musab Tiryaki

    Kapak Tasarım: Gökçe Alper

    Dizgi: Hediye Gümen

    Sayfa Sayısı: 200

    Boyut: 13 x 19,5 cm

    Baskı: 1

    Basım Yeri: İstanbul

    Yayım Tarihi: Temmuz 2024

    ***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

  • Yorgunluk Toplumu’ndan Tutku Olarak Aşk’a sekiz eser

    Yorgunluk Toplumu’ndan Tutku Olarak Aşk’a sekiz eser


    Sayı ve Sayılar/ Alain Badiou/ İnka Yayınları

    Kitabın açıklaması:

    Sayı her yerde: Badiou’nun dediği gibi, siyaset, anketler, Big Data, bilimler, bilgi-işlem ve tıp dahil her şeyde. Her şeyi belirleyen bir güce sahip sayı, o konuşunca hepimiz susuyoruz, ama elimizde sayıya dair doğru düzgün bir kavram yok. Geometri için aksiyomatiğimiz Euclid ile birlikte kurulmuşken, sayı ve aritmetik uzun zaman üvey evlat olarak görülmüş, aritmetiğin aksiyomatiği için 19. yüzyıl sonuna kadar beklememiz gerekmişti; üstelik, “her sayıyı saymayan” bir aksiyomatik.
    Badiou’nun bu enfes kitabı, bir “her sayıyı sayma” girişimi. Ama öte yandan bununla kısıtlı da değil: Öncelikle, sayma eylemini nasıl gördüğümüz, aslında Kozmos, Doğa, Tanrı gibi büyük harflerle yazabileceğimiz “Bir” varlık olup olmadığını da belirliyor. Sonra, “Her yerde sayı var,” demek, Badiou’nun daha genel felsefesini anlamak açısından da önemli. Sonuçta matematik ve ontoloji birbirine eşitse, bu, var olmanın çokluk olmayı gerektirmesinden kaynaklanır. Kaçış yolu yok! Ayrıca fizik ile matematik arasındaki gizemli uyumu çözmek gibi bir marifeti de vardır bu denkliğin.

    Sayıyı düşünmek bizi hayli ilgilendiren bir soruya da yanıt sunar. Siyasette, yani birlikte yaşama sanatımızda, “1”i, yani bireyi dayanak alan bir düşünce (bir kümenin elemanlarının sayısı, bireycilik, egemen kapitalist yapı) ile parçayı, topluluğu (bir kümenin parçaları, matematikteki “kuvvet kümesi”, komünizm) dayanak alan bir düşüncenin ürettikleri ne kadar farklıdır? Matematik, Cantor’un ispatı üzerinden, topluluklara dayanan bir kümenin, sonsuza giderken sonsuzca daha fazla olanak sunacağını gösterir bize (elemanlarının sayısı s ise, parçalarının sayısı 2 üzeri s; bu teoremin sonlu ve sonsuzda ispatını okumanızı şiddetle tavsiye ederim).

    Sanılanın aksine, bireyler ancak bir sürü oluşturabilirler. Takım halinde oynamayan, bireyci oynayan bir futbol 11’ini düşünmeniz yeterli. Kaçırılan sayısız olanak karşısında nasıl küfredersiniz ekran başında? Tuhaf bir şekilde, oyuncunun bireyselliği kaybolsa bile öznelliğine hiçbir şey olmaz, bilakis serpilir. Matematiğin söylediği de tam bu; “1”i verili bir şey değil, bizzat katıldığınız bir yaratım olarak görün. Bir öznelleşme süreci.

    Umarım kitap size de heyecan verir. Hayatımızda eksik kalan matematik düşüncesinin estetiğini tatmanıza vesile olur.

    A. Nüvit Bingöl

    Künye:

    Yayınevi: İnka Yayınları
    Yazar:Alain Badiou
    Sayfa Sayısı:334
    Basım Yılı:2024
    Çevirmen: A. Nüvit Bingöl

    ***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

  • ‘Afetin Sosyal İnşası’ndan ‘Salon Mars’a 7 eser

    ‘Afetin Sosyal İnşası’ndan ‘Salon Mars’a 7 eser


    AFETİN SOSYAL İNŞASI: Türkiye’nin Deprem Sosyolojisi/ Ulaş Sunata/ Nika Kitap

    Kitabın açıklaması:

    “Depremin […] nedenleri ve sonuçları ile birlikte etraflı bir şekilde ele alınmasının yerbilimin kapsamına sığmayacağı, depremin anlaşılmasında insan faktörünü merkeze almayan her türden yaklaşımın güdük kalacağı aşikârdır. Depremi anlamak için elbette yeri anlamak, ama daha önemlisi üstündeki binayı anlamak gerekir. Binayı anlamaksa, insanı anlamakla mümkün. Binayı yapan insan, o yerdeki o ölçümleri yapan da insan, imar iznini veren de insan, binanın içinde yaşayan da insan. Deprem olunca enkazın altında kalan da insan. İlk yardıma giden de, diğerkâmlığıyla öne çıkan da bencilliğiyle göze batan da… Yeri sallayan o olmasa da depremi felakete dönüştüren faildir insan. Depremde, failliği nedeniyle mercek altına almamız gereken bu beşeri boyutu, ancak toplumbilim ile kavrayabilir ve yerli yerine oturtabiliriz.” 6 Şubat 2023 depremlerinin ardından sosyologlar yanlarında şehir plancılar, mimarlar, inşaat mühendisleri, siyaset bilimciler, kamu yönetimcileri, sivil toplumcular, haberciler, arama-kurtarmacılar gibi farklı disiplinlinlerden uzmanlar ile toplumsal fayda için kolektif bir akademik üretimde bir araya geldiler. Deprem Sosyolojisi Açık Dersi’nden ortaya çıkan afet sosyolojisi alanındaki bu kaynak eser; depremi kültür, siyaset, afet-felaket ilişkisi, risk, tehlike, zarargörebilirlik /kırılganlık, mekan, kent, planlama, göç, bina-imar ilişkisi, gönüllük ve dayanışma kavramlarıyla okurken Türkiye’de depremin sosyal (fay) hatlarını ortaya koyuyor.

    Künye:

    Kitabın Adı: AFETİN SOSYAL İNŞASI: Türkiye’nin Deprem Sosyolojisi

    Editör: Ulaş Sunata

    Okur Profili. Deprem, Sosyoloji

    Sayfa Sayısı: 236

    Dağıtım Tarihi: 16 Şubat 2024

    ***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

  • Aktör, Müttefik, Şaki: Kürt Aşiretleri

    Aktör, Müttefik, Şaki: Kürt Aşiretleri


    ***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

  • İhsan Oktay Anar’ın, 8 yıl sonra yeni kitabı yeni yayınevinden çıkacak

    İhsan Oktay Anar’ın, 8 yıl sonra yeni kitabı yeni yayınevinden çıkacak


    ***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

  • Abdulrazak Gurnah ve Terkediş kitabı üzerine

    Abdulrazak Gurnah ve Terkediş kitabı üzerine


    Murat Belge, K24’te yayımlanan yazısında yıllar önce yaptığı bir Tanzanya ziyaretinde ilk defa karşısına çıkan bir isim olan Abdulrazak Gurnah’ı ve kendisinde iz bırakan Terkediş isimli kitabı üzerine yazdı:

    Yıllar önce yolum Tanzanya’ya düşmüştü. Tanzanya’nın “Tan” kısmı eski “Tanganyika”; “Zan” kısmı ise “Zanzibar”. Bu, bizim “Zengibar” olarak bildiğimiz adanın adının “Frenkçe” söylenişi. Vaktiyle Araplar “Zencibir” diye söylermiş.

    Zengibar’da turistik anmalık bir şeyler satan bir dükkâna girdim. Sevmediğim turistik öteberinin arasında beklenmedik bir şey, bir kitap gördüm. Ciddi bir kitap, Desertion adında, roman olduğu belli bir kitap. Yazarının adı Abdulrazak Gurnah – hiç duymadığım bir ad.

    Ben kitabı elimde evirip çevirirken bizim gruptan bir arkadaş (Levent Yılmaz) yaklaştı. Kitabı elimde görünce yazarı tanıdı ve “İyi yazardır. Bence al” dedi. Onun sözünü tuttum ve Desertion’ı aldım.

    Zengibar zamanında Umman Sultanlığı’nın egemenliğinde kalmış ve Müslüman olmuş, yerli halkı siyah bir adalar topluluğu. Büyükçe adalar Zengibar ile Pemba, ama daha küçük birkaç tane daha var. Buraya gelen ilk Avrupalılar Hindistan’a yol arayan Portekizliler (yani Vasco da Gama). Daha yakın zamanlarda Almanlar da bir süre egemen olmuş, sonra Britanya’nın eline geçmiş ve altmışlı yıllarda bağımsızlığını Britanya’dan koparak kazanmış. Epey cehennemî bir şekilde yaşandığı anlaşılan bir “Sosyalizm” dönemi var. Bir tarihte siyahlar Araplar’ı kovalamış, bir zamanlar Hindistan’dan göç almış, ilginç bir tarihi olan bir yer. Başkenti en büyük adada, Stone Town, yani “Taşkent”. İki gece kaldım ve çok sevdim.

    Hemen okumaya başladım mı kitabı, şimdi hatırlamıyorum. Muhtemelen hemen değil, buraya döndükten epey sonra. Kim olduğunu açıklamayan, “her şeyi bilen” sıfatıyla andığımız türden olduğu anlaşılan bir anlatıcı var. Sakin, nesnel ama dikkatli bir tonla olanları anlatıyor. Acelesi yok. Özellikle kişiler söz konusu olduğunda acele etmiyor, gerekli ayrıntıları veriyor.

    Özellikle Asya ve Afrika yazarlarında Bin Bir Gece Masalları’nın derin bir etkisi olduğunu düşünüyorum– özellikle bu rahat anlatım tarzı düzeyinde.

    Terkediş’e Hasanali’nin evinde ve sabahında başlıyoruz. Sabah karanlığı, yaralı ya da hasta bir “ecnebi” onun evinin yakınlarında yere yığılıyor, Hasanali de onu evine alıp bakımını üstleniyor. Böylece küçük çapta bir “esrar”la başlıyoruz: Kimdir, niçin buradadır, başına ne gelmiştir?

    Hasanali’nin evinde hasta ve yaralı adam iyileşir. Martin Pearce adında bir İngiliz gezgin olduğu, Afrikalı kılavuzları tarafından bu hale getirildiği anlaşılır. Ama bu olaylar zaten bu İngiliz’i Hasanali’nin evine getirmek için seferber edilmiş “romancı trükleri”dir. Bu evde ev sahibinin kız kardeşi Rehana (Rihanna da olabilirdi) ile karşılaşır, tanışır ve birbirlerine âşık olurlar.

    Martin Pearce kolonyalist falan olmayan, “iyi” bir İngiliz’dir. Bunu en iyi anlatan üç İngiliz’in oturup Zengibar’ı ve Afrika’yı konuştuğu sohbet sahnesidir. Bu üç kişiden biri, Burton, tam bir Irkçı emperyalisttir. Britanya İmparatorluğu topraklarında yaşayan bütün yerli nüfuslardan nefret eder. Sonuna kadar aşağılar. Kötülük simgesi gibi bir adamdır. Öteki, Frederick, liberal emperyalisttir. Bu insanları küçümsemeyi doğru bulmaz, bu nedenle Burton’a da kızar. Ama emperyalizm hakkında düşüncelerine gelince, bundan uzun boylu tedirgin olmadığını görürüz. Sömürgeleşmiş bölgeler, ülkeler zaten kendilerini yönetecek yeteneğe sahip olmayan insanların yaşadığı yerlerdir, ama bu insanlara Burton’ın baktığı gibi bakmak yanlıştır, hoş tutmak ve medenileşmelerine yardımcı olmak gerekir.

    Martin ise buralarda değildir. O, Avrupalılar’ın kaba güçleri sonucu burada olduklarını, gelecekte bir zaman yaptıkları haksızlıkları ve zulmü kendilerinin de anlayacağını düşünür.

    Bir yandan Rehana ile aşk yürür. Bu iki kişinin Zengibar’da birlikte yaşamalarının güçlükleri vardır. Martin, Kenya’da Mombasa’ya gider. Bir süre sonra Rehana da onu izler ve böylece birlikte yaşamaya başlarlar. Bu, Rehana açısından bir “terkediş”tir (Zengibar’ı). Ama asıl “terkediş” bu değildir. Bu ikisi birlikte yaşarlarken, Martin Pearce günün birinde, “Benim buralarda ne işim var?” duygusuna kapılır. Kapılınca da durmaz, Rehana’yı orada bırakıp memleketine döner. Asıl terkediş budur. Roman aralarında bir iletişimin devam ettiğini de söylemez.

    Martin Pearce böylece medeniyetine dönmüş olur. Beyaz adamın Afrika’ya verip vereceği bu kadardır. Ama burada kitabın ikinci bölümü başlar. Zaman geçmiştir. Ellilere, altmışlara gelmişizdir. Ama mekân aynıdır: Stone Town. Burada birbirini seven iki genci tanırız: Amin ile Cemile. Evlenecekler, ama evlenemezler. Niçin? Amin’in ailesi buna karşıdır da ondan. Oğullarına her türlü manevi şantaj uygulayarak Cemile ile evlenmesine engel olurlar. Peki, bu nefretlerinin nedeni nedir? Cemile’nin kendisiyle ilgili bir şey değildir. Cemile, Rehana’nın torunudur. Rehana’nın Pearce’dan bir kızı da olmuştur (bu da Pearce’ı ilgilendirmez). Rehana, bakacak durumda olmadığı için, onu Hasanali’nin yanına verir. Bu kız, yani Esma büyüyünce bir İskoçyalı ile ilişkisi olur ve bundan da Cemile doğar. Besbelli ki Rehana’nın soyunda bir kötü tohum var. Ahlakı yerinde bir Müslüman kızın yapacağı şeyleri yapmıyor bu kadınlar. Bu kötü tohumun Cemile’ye de geçmiş olmaması düşünülemez. O halde çocuğu, oğlumuzu (Amin) korumalı, yeni ahlaksızlıklara meydan vermemeliyiz. Onların çabaları ikinci büyük “terkediş”i gerçekleştirir ve Amin sevmeye devam ettiği Cemile’yi terk eder.

    İngiliz Martin’in davranışı çok kötü. “Eh, elin emperyalistinden ne beklenir?” diyebilirsiniz. Eski sömürge ülkelerinde yetişmiş yazarların büyük çoğunluğu da zaten bunu söylüyor. Anlaşılır, hak verilir nedenlerle… Ama sonuçta onların bakışı da tek-yanlı ve “kolektif suçlama” niteliğinde. Gurnah’ın bir önemli farkının burada olduğunu söyleyebiliriz. Öncelikle “kabahatliyi bulmak” peşinde değil. Önce olanı anlamak derdinde. Ona övgü, buna yergi değil, olacaksa övgünün de, yerginin de gitmesi gereken yere gitmesini sağlamaya çalışıyor.

    Böyle bir hikâye Zengibar tarihinde de olmuş. Bir prenses olan Salme bir Alman’la sevişip evlendiği için bir daha adaya dönmesine izin verilmemiş. Onun da çok acı bir hikâyesi var.

    Bitirince Gurnah’ın romanını sevdim. Bundan sonra, Avrupa’da, Büyük Britanya’da kitapçıya gidince roman “seksiyonu”nun “G” harfine bakmayı iş edindim ve beş altı Gurnah topladım (Bir de “K”ya bakıyordum, henüz Nobel almamış Kazuo İşiguro’dan yeni bir şey var mı, diye).

    Bir de Orhan Pamuk’u sayarsak, burnumda “Nobel” kokusu alan bir özel kanal mı var, diye düşünmeye başladım.

    Anladığınız gibi, bu yılın Nobel seçmesinden çok hoşnut kaldım. Bazı yıllar “Bu da nereden çıktı?” dedirtecek seçimler yaptıkları olabiliyor, ama bu yıl “olması gereken oldu” diyebilirim.

    ***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***