Etiket: Edebiyat

  • Kazananları değil kaybedenleri yazmaya devam edeceğim

    Kazananları değil kaybedenleri yazmaya devam edeceğim


    Deniz ÇAKMAK


    Beyda Yıldız’ın ilk romanı Everest Yayınları etiketiyle okuyucuyla buluştu. Siirt’in Dağdöşü köyünden başlayıp yatılı ilköğretim bölge okullarına, oradan Almanya’ya uzanan fakat bu uzun yolculuğu, üzerinde bitmeyen yasın gölgesiyle tamamlayan bir ömrün hikayesi Duasız ve Törensiz.

    İlk kitabını bir yas ve bellek romanı olarak tanımlayan Yıldız’la, kısa sürede ikinci baskısını yapan romanın açtığı yoldan; gazetecilikle başlayan meslek hayatının onu edebiyata taşıyan dönüm noktalarını, kurmacanın hakikatini, bu coğrafyaya mıhlanmış kayıp mezarları, yasın ve hafızanın çatallanan yollarını konuştuk.

    Duasız ve Törensiz, Beyda Yıldız, 240 syf., Everest Yayınları, 2023.

    ‘YAZMAK ZORLU BİR SÜREÇTİ… KARAKTERİN HİSLERİYLE BAŞ ETMEYE ÇALIŞTIM’

    Duasız Ve Törensiz ilk romanınız. Fakat bir ilk roman için üslubu çok olgun. Bu anlatı kendini oluşturana kadar gerisinde yıllardır kuluçkada beklemiş bir kurmaca yazma tecrübesi var gibi duruyor. Sizi ilk romana taşıyan süreç nasıldı? Sadece edebi anlamda değil, yazma sürecinin koşullarını da anlatır mısınız?

    Ben gazetecilikten gelme biriyim. Daha öğrenciyken gazetecilik yapmaya başladım. Ama edebiyatla olan bağım da oldukça güçlüydü. Uzun bir süre çok gazetecilikle yazarlık arasında bocaladığımı söyleyebilirim. Bir seçim yapmam gerekiyordu.

    Tüm dikkatimi edebiyata vermeye karar verdim. Yazmaya başladım. İlk romanı yazana kadar sayısız metin yazdım. Öyküler, denemeler, anlatılar… Bunların hiçbirini yayınlamadım. Herhangi bir yere göndermedim. Israrla kafamdaki romanı yazmak istiyordum. Bu tutku düzeyindeydi. Duasız Ve Törensiz de bir kenarda olgunlaşmayı bekleyen elli sayfalık bir anlatıydı aslında. Ama gönlüm bu metnin bir anlatı olarak kalmasından yana değildi.

    Bir gün cesaretimi topladım ve masanın başına geçtim. Yıllardır çeşitli şekillerde kayıp yaşayan insanların yas süreçleri beni derinden etkiliyordu. Geride kalanların hayatla baş etmede yaşadığı zorluğu nasıl anlatabilirim diye düşündüm. Sonunda karar verdim. Ölümü kabul etmekte zorlanan bir kadının yas sürecini derinleştirecek, arka planına yatılı ilköğretim bölge okullarını, İstanbul’u, Almanya’yı, esas olarak Siirt’in Dağdöşü köyünü yerleştirecektim. Karakterim çocukluk aşkı olan Hasan’ın kaybını kabullenmekte zorlanacak, kendisine işaret edilen Hasan’ın mezarına gitmeye çalışacak ama her defasında her gidiş çabası büyük bir hayal kırıklığına dönüşecek, kara gömülecekti.

    Çok enteresan bir yazma süreci yaşadığımı söyleyebilirim. Yası anlatmak, Neval’in duygularını hakkınca verebilmek çok kolay olmadı. Karakterimin ruhunun beni ele geçirmemesi için mesafe kurmak oldukça zorlayıcıydı. Çok ciddi gitgeller yaşadım diyebilirim. Kendi kayıplarım dahi geceleri resmi geçit yapmaya başladılar. Uzun yürüyüşler yaparak Neval’in hisleriyle baş etmeye çalıştım. Bu zorlu süreç bir yılımı aldı. Daha sonra ortaya Duasız Ve Törensiz çıktı.

    ‘İNSAN HAYAT TARAFINDAN AVLANMIŞ ÇARESİZ BİR HAYVANDIR’

    Duasız Ve Törensiz uzun bir ağıt aslında; başkarakterin ölümü inkarı nedeniyle tutamadığı yasın izinden kayıp bir mezarın peşine düşüyoruz. Fakat romanda yol aldıkça mezarı aradığımızı da unutuyoruz. Bir yas döngüsünün ömre yayılan evrelerini, hem insanın hem toplumun içinde dönendiği bir fasit daire gibi çiziyorsunuz. O arayış bir mezar arayışından fazlası sanki. Sizi kayıp üzerinden kurmaca yazmaya iten temel fikir neydi? Yasın edebiyatınızdaki temsiliyeti hakkında ne söylersiniz?

    Duasız Ve Törensiz’i bir yas ve bellek romanı olarak tanımlıyorum. Bu manada ilk gazetecilik yıllarımdan beri kayıp ve yas sürecinde yaşayan sayısız insan tanıdım. Örneğin Trabzon’da takip ettiğim Gazi Davasında bir annenin koynunda kanlı bir gömlekle yaşaması beni derinden etkilemişti. Ya da kayıplarının mezarını ısrarla arayan sayısız insan, bir akıl hastanesinde şahit olduğum delilik halleri, iğneler, afyonlar, yakınlarının öldüğünü bilmesine rağmen o mezara gitmeyi red eden insanların psikolojik süreçleri, depremlerden sonra sayısız kaybın ağırlığı Duasız Ve Törensiz’i yazmamda esas motivasyonu oluşturdu diyebilirim.

    Elbette bu bir tercih. Yukarıda saydığım olaylar sonrası hayata sıkı sıkı sarılan, hayata tutunmayı başarmış insanları da yazabilirdim elbette. Ama ben insanların karanlık taraflarını, ağrılı sızılı hallerini, yenilmişliklerini, kederlerini yazmayı tercih ettim. Bundan sonraki yazım sürecinde de bu tavrı devam ettireceğimi düşünüyorum. İnsan hayat tarafından avlanmış, çaresiz bir hayvandır bana göre. Bu manada, hayatta kazananları değil kaybedenleri yazmaya devam edeceğim.

    ‘YATILI BÖLGE OKULLARI KÜRT ÇOCUKLARI ÜZERİNDE DENENMİŞ TALİHSİZ BİR PROJEDİR’

    Kitapta bir tek çocukluk yılları, anlatıyı yas fikrinden uzaklaştırıp başka bir zamana yerleştiriyor. Coğrafyanın toplumsal hakikatini de, devleti de bu disiplin mekanı üzerinden anlatıyorsunuz. Romanın üzerine oturduğu ağıt duygusunu hazmetmemizi ve karakterlerin sembolik evrenini tanımamızı sağlıyor bu bölüm. Çocukluk kesitini kurarken yatılı okullar hakkında ayrı bir çalışmanız oldu mu? Ya da kişisel hayatınızda bir karşılığı var mı?

    Yatılı İlköğretim Bölge Okulları Kürt çocukları üzerinde denenmiş talihsiz bir proje, büyük bir yaradır. Ben de bir süre bu okullarda okudum; ancak bir memur çocuğu olarak konforlu bir alandaydım. Bu okulda kısmen şahit olduğum şeyler var. Ama beni temelde etkileyen şey onca çocuğun köylerinden alınıp bir kapalı devre bir okula tıkılmalarıydı. Her şey son derece mekanikti. Biz akşam annemizin kucağına koşarken onlar yastıklara sarılıyorlardı. Birbirlerinin yalnızlıklarına yaslanıyorlardı. Yüzlerinde hep bir hüzün vardı. Zaman içerisinde yatılı ilköğretim bölge okullarında okumuş çok sayıda insanla tanıştım. Yıllar önce sadece bu okullarla ilgili bir kitap yazmak istediğim için pek çok not almıştım. Ne yazık ki bu okullarla ilgili çok az sayıda kaynak olduğunu söyleyebilirim. Amacım bu açığı kapatmaktı. Ancak zaman içerisinde bu fikir dönüşerek kendine romanda yer buldu. Bunu yaptığım için son derece memnunum. Bir sorumluluğu yerine getirmiş, bir vefa borcunu ödemiş gibiyim.

    ‘İNSANI SİYASETLE DEĞİL, EDEBİYATLA ANLAMAK DAHA KIYMETLİ BİR ÇABA’

    Kitaptaki “kayıp mezar”a yeniden dönmek istiyorum. Türkiye’nin yakın siyasal tarihinde güçlü bir sembol bu. Ama siz meselenin toplumsal karşılığını tasvir etme iddiasında bulunmak yerine bunu bireysel bir hikâyenin içinde soyutluyorsunuz. Okurun dünyasına sezgiyi kullanarak girmek istiyorsunuz gibi görünüyor. Bölgedeki çetrefilli meselelerin aktarım biçimiyle ilgili bir kaygınız oldu mu?

    Bir gazetecilik kitabı yazsaydım, çok haklısınız, bunu başka türlü yapardım. Ya da bir sosyolog, siyaset araştırmacısı, bir akademisyen misal, olsaydım yine durum değişmeyecekti. Ancak ben yazar olma iddiasında olan biriyim. Bir edebi eser üretme motivasyonuyla hareket ediyorum. Elbette karakterlerimin insani duygularıyla, hisleriyle, onların psikolojik süreçleriyle ilgileniyorum. Romanın arka planına 80 ve 90’lı yılların politik atmosferini alarak karakterlerimin bir sonuç olduğunu göstermeye gayret ediyorum. Ve bence insanı siyasetle değil de yine insanla ve edebiyatla anlamak daha kıymetli bir çaba.

    ‘DİLİN VE HİKÂYENİN BİRBİRİNİN ÜZERİNE DEVRİLMEMESİ İÇİN ÇOK GAYRET SARF ETTİM’

    Kitapta mezarı aranan karakterin, babasının akıbetinin de benzer olduğunu öğreniyoruz. Siirt’te, o köyde meşhur bir Kasaplar Deresi’nden söz ediyorsunuz hatta. Kader gibi görünenin, kuşaktan kuşağa devrettiği ve aslında bir politik tertibin sonucu olduğuna dair ipuçları bırakıyorsunuz okura. Öte yandan da bu hakikati sözlü gelenekten devralınan bir dile yakınlaştırıyorsunuz. Bu kadar yakıcı meseleleri, masalsı bir dille anlatmak hassas bir iş. Siz nasıl bir denge gözettiniz orada?

    İnanın oldukça zor bir işti. Ben bunu her söyleşimde sırat köprüsünde yürümeye çalışmak olarak nitelendiriyorum. Dilin ve hikâyenin birbirinin üzerine devrilmemesi için çok gayret sarf ettim. Esas odağım yas’ı dürbünümden çıkarmamaya onu bir nişane olarak korumaya büyük özen gösterdim. Sizin de dikkat ettiğiniz gibi Hasan’ın babasının cesedi Kasaplar Deresi’ne atılıyor. Ancak Hasan’ın başına ne geldiğini bir türlü öğrenemiyoruz. Belli izler var elbette romanda. Ancak ben yazarken Hasan’ın kaybını büyük boşluklarla vermeye gayret sarfettim. Hasan neden saklanmıştı, neden kayıptı, neden bulunamıyordu, nasıl ölmüştü ki en büyük soru buydu. Ve özellikle bu büyük soruyu romanın göbeğine yerleştirdim.

    Burada esas olarak yapmaya çalıştığım iki şey vardı. İlki okuru yas’a odaklamak, Neval’in ruh haliyle hemhal etmekti. İkinci önemli neden ise şuydu; ben okurun, Hasan’ın ölümünün nasıllarının açtığı büyük boşluklara kendi acılarını yerleştirmesini istedim. İstisnasız herkesin hayatında bir kaybı vardı. Herkes kendi yasının sahibidir, değil mi? Her cenaze büyük kalabalıklarla gömülür, ancak kişi evinde yalnızlıkla ve kaybıyla başbaşadır o andan sonra. Ve her insan ölüm karşısında en az bir kez yenilmiş, en az bir kez çaresiz hissetmiştir. Okurun kendi yenilgisiyle Neval’İn yenilgisi arasında bağ kurmasını istedim. Okurun bir empati hatta yer yer sempati yapacağı bir kahraman Neval.

    ‘ROMAN AYNI ZAMANDA BİR KIZ KARDEŞLİK HİKAYESİ’

    Kitapta, aşkın ve ölümün acısını bir evin içindeki üç kadın paylaşıyor. Mınce, Nine ve Neval arasında adı konulmamış organik bir dayanışma var. Kapalı devre bir yapının içinde birbirinden çok farklı kuşaklardan üç kadının da hikayesi diyebilir miyiz aynı zamanda?

    Neden olmasın? Onların ki bir kız kardeşlik hikayesi bir yerde. Sekine Nine bir bilge kadın olarak Neval’i sağaltmaya çalışıyor. En sevdiğim cümlelerinden biridir Sekine Ninenin. <Hekimlikte iyi, acıda kötü bir öğrencisin Neval< Mınce’ye gelecek olursak. O, bütün o lâl ve biraz da eksik aklıyla Neval’e güç vermeye ve Sekine Nineyi idare etmeye çalışıyor. Aralarında en zayıf kişi haliyle Neval. Bu iki kadına yaslanarak hayatta kalmaya çalışıyor Neval. Aslında bir yerde ben bu kız kardeşlik hikayesini çok önemsiyorum çünkü; edebiyatımızdaki erkek karakter tahakkümüne bol kadın karakterli bir metinle karşılık da vermiş sayıyorum kendimi. Buradan yazan kız kardeşlerime ve onların karakterlerine bir selam göndermek istiyorum.

    ‘ROMANIN ANA AKSINDA BELLEK VE UNUTMAMA ÇABASI YER ALIYOR’

    Yitik Zamanlar Dervişi masalı okurun dikkatinden kaçamayacak kadar kurucu bir yer üstlenmiş romanda. Kitabın meramına benzer bir fikir etrafında dönen, insanlığın hatırlamakla lanetlendiği ve mutluluk vaadinin kaybedildiği bir anlatı. Fakat hakkında bilgi bulamadım yerel bir hikaye mi? Sizin için önemi nedir?

    Dil ve kurgu açısından farklılığı bu masal acaba bir alıntı mı, farklı bir anlatı mı duygusuna sürüklüyor okuru. Ama elbette değil. Hatta editörüm ilk okuduğunda, alıntıysa dipnot düşmeliyiz, demişti. Tamamen masa başında kurulmuş bir dünya. O metin aslında Hasan’ın Neval’e ulaşma çabasının ürünü. Elbette karşıt bir temelde ilerliyor. Romanın ana aksında bellek, unutmama çabası yer alırken, Yitik Zamanlar Dervişi ve Hatıraların Eziyeti masalı unutmakla görevlendirilen ancak hatırlamakla lanetlenmiş insanları eksenine alıyor. Bu da romanda karşıt bir paralellik yaratıyor. Hatırlamak gerekirse Yitik Zamanlar Dervişi ve Hatırlamanın Eziyeti masalı dört farklı gezegende geçer.

    Evrenin koruyucusu Yüce Kim-Zünn bir saat ustası olan Dervişi bu gezegenlerde baş gösteren hatırlama salgınının nedenlerini anlaması için görevlendirir. Masalda Derviş’in başına gelenler anlatılır. Masalın sonunda anlarız ki Derviş de bir hatıradan ve hatırlamadan muzdariptir ve Yüce Kim-Zünn’e olan aşkı onu acılara gark etmiştir. Hasan bu masalı parça parça Neval’e anlatır. Hasan içine o kadar kapalıdır ki aşkını ifade etmek yerine bu masal dolayısıyla ifade etmeye çalışır. Neval de ara sıra Yüce Kim-Zünn gibi sevilmeyi arzular. Masal bu manvalde ilerler.

    Yeni bir roman hazırlığınız var mı?

    Şu an zihnimde gezinen iki ayrı metin var. Hangisi beni ikna etmeyi başarırsa onunla yoluma devam edeceğim. Şu an pür bir metin yazmak için çok da erken bir taraftan. Malum kitap daha yeni çıktı. Bir yanda imza ve söyleşiler diğer yanda zorunlu çalışma hayatı. Ama yine de birkaç sonra yeni romanı yazmaya başlamayı hedefliyorum.

    ***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

  • ‘Benim en derin vatanım Türkçedir’

    ‘Benim en derin vatanım Türkçedir’


    Abdullah EZİK


    Mario Levi, bugün (31 Ocak Çarşamba) aramızdan ayrıldı. Kendi sesini bulabilmiş, anlattıkları, resmettikleri, dile getirdikleriyle ortaya kendisine has bir edebiyat çıkarabilmiş müstesna kişiliklerden biriydi o. Neşesi, huzuru, duyguları yüzüne yansıyan; hemen her zaman kendisine gelenleri sıcak bir gülümsemeyle karşılayan; duruşu, tavrı, konuşmasıyla bütün sıcaklığını karşısındakine de hissettirebilen kişilerdendi Levi.

    1957 doğumlu Mario Levi, bütün hayatını edebiyata, Türkçeye ve İstanbul’a vakfetmiş; denebilir ki bütün bir hayatını bu üç değer üzerine kurmuş, kurmaktan da büyük bir keyif almış yazarlardandır. Kaleme aldığı kitaplar, verdiği söyleşiler, metinler, makaleler, notlar, yazılar… Hemen hepsi bu üç başlık etrafında toplanıp derlenebilir. Tam da bu nedenle o, kendi ses ve edebiyatını inşa edebilmiştir.

    Her şey dil ile başlar ve dil ile gelişir. Kişi, dili ile dünyayı, doğayı, insanları, evreni ve tüm canlıları anlamaya başlar; onun üzerinden her bir edimi, varlığı, nesneyi isimlendirir, anlamlandırır. Dolayısıyla dilin ifade ettiği değer ve anlam daha birçok şeyden farklı, daha derinlikli ve özeldir.

    Mario Levi, Türkçeyi ana dili olarak tanımlayan, bütün bir yaşam ve edebiyatını Türkçe üzerinden kurgulayan, geliştiren, anlamlandıran bir yazardır öncelikle. Kendisinin bir söyleşide dile getirdiği şu ifadeler onun dil ve özellikle Türkçe ile olan ilişkisini doğrudan ortaya koyması bakımından bir tür anahtar olarak görülebilir:

    “Fransızca yazabilirdim. Yazsaydım da işim çok kolaylaşırdı bir dünya yazarı olmak açısından. Bunu tercih etmedim. Zor yolu seçtim belki ama kendi doğallığı içinde gelişti bu. Çünkü çocukken sokakta hangi dilde top oynamışsan, gençken hangi dilde ilk aşkını yaşamışsan, çok kızdığında hangi dilde sövmek geliyorsa içinden, o dil senin dilindir ve o dil Türkçeydi. O sebepledir ki, kendime hep şunu söylüyorum, benim en derin vatanım Türkçedir.”

    Türkçe ile kurulan bu bağ, kendisinin hayata ve dünyaya nasıl baktığını da açıkça ortaya koyar. Onun için önemli olan doğup büyüdüğü, çocukluk heyecanları yaşadığı, ilk gençliğin arzularını, öfkelerini, krizlerini geçirdiği dili anlamlandırmak, ortaya onun üzerinden bir şeyler koyabilmektir. Nitekim bütün bir edebiyatıyla onun bunu yaptığını, her zaman Türkçeyi yeniden ve yeniden işleyerek kendi dilini, ana dilini, yazmayı büyük bir arzuyla istediği dilini geliştirdiği ifade edilebilir. Türkçe onun için yaşamı anlamlandırdığı ana dil olduğu kadar üzerine bütün bir edebî serüvenini de geliştirdiği en temel bileşendir.

    Yazarlar için, özellikle de çok-dilli yazarlar için (Bilge Karasu, Maro Levi, Elif Şafak gibi) dil, bütün bir edebiyatın üzerine inşa edildiği en temel bileşendir şüphesiz. Burada önemli olan bu edebiyatı var ederken hangi dilin merkez alınacağıdır. Mario Levi, tıpkı Bilge Karasu gibi birçok farklı dil bilse, istese bütün dünya üzerinde daha hızlı yayılabilecek ve daha çok okunabilecek bir dilde yazmak mümkünken dahi bu yolu tercih etmeyen, yaşadığı coğrafya ve dili benimseyen bir yazardır. Onun için Türkçenin kendisi her şeyi kuşatan ve çevreleyen bir bayraktır. O, bu bayrağı sallamaktan her zaman büyük bir keyif alır ve bu serüveni Türkçe ile yaşamayı tercih eder. Levi’yi müstesna kılan en önemli başlıklardan biri budur.

    İstanbul, Mario Levi söz konusu olduğunda hemen üzerinde durulması gereken bir diğer önemli konu olarak değerlendirilebilir. Nitekim Türkçe konusunda gösterdiğine benzer bir hassasiyeti İstanbul konusunda da gösterir Levi. İstanbul, onun için bir kent olmanın çok ötesinde bir kültür, bir tarih, bir coğrafi hazinedir.

    İstanbul, gerek kişisel yaşantısı gerekse bütün bir edebiyatını üzerine kurduğu bir tür “ada” olması bakımından Mario Levi için her zaman önemli olmuştur. Pazarın Yalnızları Beyoğlu, O Pazartesi Eminönü, Bu Salı ve Her Salı Şişli, İçimdeki İstanbul Fotoğrafları, İstanbul Bir Masaldı, Bir Cuma Rüzgarı Kadıköy, salt başlığı üzerinden dahi Levi’nin İstanbul ile nasıl bir ilişki kurduğunu gösteren kitaplar. Yaşamının büyük bölümünü İstanbul’da geçirmiş, hikâyesini/kaderini burada yazmış/örmüş bir yazar olarak Levi, şehirle özdeşleşmiş bir isimdir.

    İstanbul’un Mario Levi için edebî anlamda ifade ettiği değere paralel bir şekilde kendi kişisel yaşantısı çerçevesinde gösterdiği bir değerden de söz edilebilir. Levi, hem kitaplarında hem de söyleşi ve konuşmalarında İstanbul’un kendisi için ifade ettiği anlamı ve ona verdiği ilhamı mevzubahis etmiştir. Nitekim Kadıköy ve çevresinin kendisi için ne kadar değerli olduğunu söylerken gönül bağı kurduğu yerleri ve bunun nedenini ise bir söyleşisinde şu sözlerle ifade eder: “…gönül bağım olan diğer yer de Şişli. Şişli, Osmanbey, Kurtuluş, Feriköy, Pangaltı, Maçka, Teşvikiye’yi aslında İstanbul’da bir ada olarak düşün. Her yerinde işlediğim anılar var. Bağlar sadece fiziksel güzellikleriyle değil aslında hatıralarla ilgilidir. Bu açıdan bakınca Eminönü’nün çağrışımları da bende çok farklıdır. Bahçekapı, Mısır Çarşısı, Cağaloğlu, Babıali Yokuşu… Hepsinde hafızama kazınmış anılarım var.”

    Bu hafıza meselesi, Mario Levi’nin İstanbul’unu, Türkçesini, edebiyatını şekillendiren temel konulardan biridir, ki kendisi de bu durumu sıklıkla vurgular. Dilin, mekânın ve yaşamın ona verdiği duygulanımlar ortaya ortak bir hafıza çıkarır ve bu durum zamanla hem onu hem de edebiyatını biçimlendirir.

    Tüm bu notların ardından aklımda kalan Mario Levi portresine gelecek olursam kendisiyle ilk kez 2010’ların sonunda bir aralık Haydarpaşa Tren İstasyonu’nda düzenlenen edebiyat festivali ile yüz yüze gelebildiğimi, bu vesileyle onunla tanışabildiğimi ifade edebilirim. Ardından ara ara çeşitli vesilelerle bir arada bulunduk. O günlerden aklımda kalan en önemli şey, zihnimde ona dair imgenin hep olumlu şeylerle kuşatılmış olması olsa gerek. Sıcak, gülümseyen, samimi, içten konuşan bir yüz beliriyor zihnimde hep. Sanırım tüm bunlar da onun (en azından benim için) zihnindeki imgesinin ne derece kıymetli ve özellikle de günümüzde ne kadar anlamlı olduğunu ortaya koyar.

    Mario Levi, İstanbul Bir Masaldı’da bir karakteri aracılığıyla okurlara şöyle seslenir: “Uzaktı, gerçekten de uzaktı, bambaşka bir dünyada kalmış gibiydi artık kimi anlarla, kimi duygular… Uzaktı… ‘O sinema’daki hayatlar yavaş yavaş, bir bir tüketilmişti… Geriye kalan… Geriye kalansa, bu birbirinden kopuk hatıralardı işte…” (Levi, 2017: 675) İşte bugün (ne yazık ki) Mario Levi de o güzel yüzlü hatıraların bir parçası oldu.

    ***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

  • Büyük bir kültür havuzunun ortasında: ‘Edebiyat Tarihi Yazıları’

    Büyük bir kültür havuzunun ortasında: ‘Edebiyat Tarihi Yazıları’


    Abdullah EZİK


    İsmail E. Erünsal’ın uzun yıllar süren edebiyat tarihi araştırmalarını, kayıp metinlerin peşinden sürüklendiği hikâyeleri, şair biyografilerini, elyazmaları ve arşiv kayıtları ile ilgili metinlerini bir araya getiren Edebiyat Tarihi Yazıları, okura farklı dönem, coğrafya ve kütüphanelerden birçok farklı anlatı sunan çok katmanlı, özel bir eser.

    Osmanlı’dan günümüze sahaflık, kütüphaneler, kültür tarihi ve elyazmaları üzerine yaptığı çalışmalarla özel bir araştırmacı/akademisyen/yazar olarak ön plana çıkan İsmail E. Erünsal, bugüne kadar kaleme aldığı metinlerle edebiyat tarihine dair birçok bilinmeyenin gün yüzüne çıkmasını sağladı. Görev aldığı ansiklopedi çalışmaları, bilim kurulları, kurum ve kuruluş yönetimleriyle yeni bir kültür ve edebiyat tarihi yazımının peşinden giden Erünsal, aynı zamanda yetiştirdiği öğrencilerle de ayrıksı bir yerde durdu. Hâlihazırda yazmaya, araştırmaya, iz sürmeye devam eden Prof. Dr. İsmail. E. Erünsal’ın günümüzün en önemli edebiyat tarihi uzmanlarından biri olduğu da ifade edilebilir.

    Edebiyat Tarihi Yazıları, öncelikle İsmail E. Erünsal’ın edebiyat tarihi bağlamında önemli bir yerde duran, farklı dönemlerde farklı meseleler üzerine kaleme aldığı metinleri bir araya getirmesiyle önemli bir yerde duruyor. “Arşiv Kayıtları Işığında Şair Biyografileri”, “Edebiyat Tarihi Kaynağı Olarak Arşiv Kayıtları”, “Kayıp Metinlerin Keşfi”, “Yazma Eserlerin Tespitine ve Neşrine Dair Problemler” ve “Müteferrik” başlıklı bölümlerden meydana gelen kitap, her bir başlık etrafında farklı bir konunun izini sürer. Nihayetinde ortaya Osmanlı’dan günümüze kültür tarihine dair geniş bir panorama çıkaran kitabın içerdiği anekdotlarla da ayrı bir yerde durduğu söylenebilir.

    Edebiyat Tarihi Yazıları’nın ilk bölümü olan “Arşiv Kayıtları Işığında Şair Biyografileri”, altı Osmanlı şairinin hayatlarını, şiir dünyalarını ve eserlerini ele alarak onlara dair detaylı bir biyografi sunmayı hedefler. Bu bölümde Abdurrahîm Karahisârî, Sarıca Kemâl, Mihrî Hatun, Revânî, Vâiz Vâlihi ve Tâcîzâde Ca’fer Çelebi’nin peşinden giden Erünsal, zamanına kadar tekrar eden bilgilere paralel bir şekilde bu isimlere dair yeni keşifleri de gün yüzüne çıkarır. Ele aldığı her bir ismi gerek biyografisi gerekse poetik tutumuyla birlikte değerlendiren yazar, nihayetinde yeni bilgiler eşliğinde Osmanlı divan şiirine özel katkılarda bulunur.

    İsmail E. Erünsal’ın kitapta geniş bir şekilde yer verdiği ve aynı zamanda doktora çalışması sırasında üzerinde durduğu Tâcîzâde Ca’fer Çelebi, 15-16. yüzyılın önemli divan şairlerinden biridir. Daha ziyade nesir türündeki eserleri ile tanınan, Sultan II. Bayezid ve I. Selim dönemlerinde üst düzey devlet kademelerinde görev alan, tartışmalı bir şekilde idam edilen Ca’fer Çelebi, gerek şiiri gerekse resmî görevleriyle oldukça başat bir figür olarak değerlendirilebilir. Doktora tezinde ve kitap bağlamında okurla buluşan ilgili bölümde Tâcîzâde Ca’fer Çelebi’nin hayatına, şiir anlayışına, düzyazı metinlerine detaylı bir şekilde değinen Erünsal, böylelikle şairin daha geniş kitleler tarafından tanınmasına da olanak sağlar.

    Arşiv kayıtları, hemen bütün konularda/alanlarda olduğu gibi edebî anlamda da önemli vesikalar arasında yer almaktadır. Özellikle Osmanlı’dan Cumhuriyet’e uzanan çizgide bu kaynaklar, birincil düzeyde öneme sahiptir. Birçok bilginin kulaktan kulağa aktarıldığı, yazılı kültürün bu tür somut bilgilere pek alan açmadığı, her şeyin tezkerelerde birkaç cümle ile sınırlandırıldığı meselelerde bu tür kayıtların önemi daha da artmaktadır. Yakın geçmişte söz konusu arşiv kayıtları üzerinde (edebiyat bağlamında) en çok duran/çalışan isimlerden biri de İsmail E. Erünsal’dır. Edebiyat tarihi çalışmalarında arşivin nasıl bir yerde durduğu ve nasıl kullanılabileceği gibi temel sorular eşliğinde yola çıkan Erünsal, nihayetinde bu konuda çalışma yürüten/yürütecek araştırmacılara da ışık tutar. Bu bağlamda özellikle 15. ve 16. yüzyıllar üzerinde duran yazar, ortaya arşivler aracılığıyla elde edilen bilgiler üzerinden yeni tür bir edebiyat tarihi anlayışı çıkarır. Somut bilgilere dayalı, kaynağını devlet arşivlerinden alan bu edebiyat yazını, okura bilginin nasıl kullanılabileceği ve ilgili verilerin nasıl değerlendirilebileceğine dair de önemli bir kaynak çıkarır.

    Edebiyat tarihi çoğunlukla başyapıtlar üzerinden yazılır. Başat yazarlar, figürleri, metinler, şiirler bu tarihin iskeletini oluşturur. Bununla birlikte her zaman varlığından söz edilen ancak kimse tarafından görülmeyen (en azından keşfedildiği döneme kadar) birçok “kayıp metin” de söz konusudur. Başta divan edebiyatı bu tür eserlerle doludur. Tezkere ve mektubatlarda adı sıkça geçen birçok şair, metin, çeviri eser söz konusu olmakla birlikte bugün için birçoğu kayıp durumundadır.

    Erünsal da bu tür kayıp metinlerin izini süren, birçoğunu çeşitli arşiv, sahaf ve kütüphanelerde bularak gün yüzüne çıkarak başat isimlerden biridir. Bu anlamda salt eldeki verilerin değerlendirilmesi değil, aynı zamanda kayıp statüsündeki birçok metnin de gün yüzüne çıkmasında Erünsal’ın katkılarının/emeğinin altını çizmek gerekir.

    “Yazma Eserlerin Tespitine ve Neşrine Dair Problemler” ve “Müteferrik” başlıklı bölümler ise ana hatlarıyla İsmail E. Erünsal’ın bu alanlarda gördüğü temel sorunlara ve bu sorunlara dair geliştirdiği çözüm önerilerine odaklanır. Latin harflerinin kabulüyle başlayan ve bugün için bir kısmı hâlâ devam eden tespit ve neşir sorunları, bugün üzerine düşünülmeye, tartışılmaya devam eden konular arasında yer alır. Erünsal da bu konudaki görüşlerini derleyen Edebiyat Tarihi Yazıları’nda bir araya getirir.

    İsmail E. Erünsal’ın Osmanlı edebî kültürü üzerine farklı dönemlerde farklı vesilelerle kaleme aldığı metinleri bir araya getiren Edebiyat Tarihi Yazıları, okura geçmiş yüzyıllara dair önemli bir kaynak sunar. Birçok kayıp metni, yazar ve şairi gün yüzüne çıkarak; edebiyat tarihine dair farklı bir yaklaşım benimseyen; edebiyatı büyük bir kültür havuzunun içerisinde çok daha geniş bir anlayış ile ele alan Erünsal, nihayetinde herkes için ortaya bir kılavuz kitap çıkarır.

    ***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

  • Asırlık bir aile hikayesi: ‘Violeta’

    Asırlık bir aile hikayesi: ‘Violeta’


    Merve KÜÇÜKSARP


    Eserleri tüm dünyada çeşitli dillere çevrilen ve geniş bir okur kitlesi ile buluşan Isabel Allande’nin kaleme aldığı ‘Violeta’ isimli roman İnci Kut’un çevirisi ile Can Yayınları tarafından yayımlandı. Allende, ‘Violeta’da diğer romanlarında okurlarının aşina olduğu güçlü, gözü kara ve açık sözlü bir kadın karakter yaratarak onun bir asra yayılan çalkantılı hayat hikayesini, zaman zaman kendi hayatından kesitler de sunarak sürükleyici bir dille anlatıyor.

    İsmi verilmeyen bir Güney Amerika ülkesinde geçen romanda, neredeyse bir asır yaşamış olan Violeta’nın Camilo isimli -kim olduğunu romanın sonuna doğru öğrendiğimiz- kişiye yazdığı mektupta anlattığı hayat hikayesini okuyoruz. Bu hayat içerisinde, bir aile servetinin yok olması, ailenin dağılması, fırtınalı ilişkiler ve türlü entrikalar var. Romanın arka planında ise Büyük Buhran, İspanyol gribi salgını, Güney Amerika’nın siyasi kargaşası ve feminizmin doğuşu gibi tarihi olaylar da bulunuyor.

    Violeta zengin bir ailede dünyaya gelir, büyük bir evin içinde müreffeh bir hayat sürer. Ancak bu hayatları 1929’da Wall Street çöküşü ve ardından gelen Büyük Buhran ile birlikte tarumar olur. Babasının intiharından sonra, erkek kardeşi Jose Antonio, annesi ve İrlandalı mürebbiye Bayan Taylor ile birlikte yaşamaya başlarlar. Çocukluğu çoğunlukla kırsal bir ortamda, küçük bir çiftlikte geçer.

    Bir genç kız olduğunda kendisine aşık olan Fabian isimli genç ile, mürebbiyesinin evliliğin kendisine göre bir kurum olmadığına dair uyarılarını dikkate almaksızın evlenir. Fabian iyi ve güvenilir biridir, kendisine aşkın yanı sıra şefkat de gösterir. Ancak bu meziyetleri Violeta’nın kendisini sevmesine hiçbir zaman yetmeyecektir.

    Romanda feminist nüanslar da vardır. Keza Allande Violeta’nın hayatı üzerinden evlilik kavramını masaya yatırır. Sevgisiz, güvence uğruna yapılan evliliklerin kişiyi nasıl bir cendere altına soktuğunu anlatmasının yanı sıra Allende romandaki erkek karakterlerin kadınların hayatlarını mahvedebildiklerini, bu bağlamda kadınların ekonomik özgürlüklerini kazanmalarının önemini de sık sık vurgular. Ancak Allande, güvence uğruna yapılan evlilikleri taşlarken, aynı zamanda aşkın ve cinsel tutkunun insanın akıl melekelerini uyuşturduğunu, onu uçuruma götüren bir yola soktuğunu da Violeta’nın çocuklarının babasıyla yaşadığı ilişki ekseninde anlatır.

    Violeta makbul bir koca olabileceğine inanarak evlendiği Fabian’ı zaman geçtiği halde bir türlü sevemez, evliliğinde mutluluğu yakalayamaz. Üstelik mürebbiyesinin bir zamanlar dikkate almadığı uyarısı artık zihnini kurcalar, zira evliliğin kendisine göre olup olmadığından şüpheleri vardır, kocası çocuk istediği halde anne olmak istemez, bu uğurda adaklar adar. O yalnızca sevilmenin ve şımartılmanın kıvancı ve güveni ile günlerini idame ettirir. Bu tekdüze hayatı ise Julian isimli bir yabancının hayatlarına girmesi ile değişir.

    Julian bir pilottur, maceraperesttir, çekicidir, üstelik kadınlarla derin ve uzun soluklu bağlar kurmaktan kaçınır. Kadınları kendine hayran bırakır, huzursuz ve tahammülsüzdür, kendi özgürlüğüne de düşkün… Onun Fabian’a tezat mizacı ve fiziksel çekiciliği Violeta’nın aklını başından alır ve kocasını terk ederek onunla birlikte olur. Bunu yaparken ise evli bir kadının aşığı ile yaşamasına kötücül bir nazarla bakan toplumdan dışlanmayı, çeşitli yaftalara maruz kalmayı, ailesi ile arasının açılmasını göze alır.

    Julian önceki ilişkilerinin aksine Violeta’ya bağlanır. Başka kadınlarla görüşüp görüşmediği hala muammadır ama Violeta’dan vazgeçmek istemez. Aralarında cinsel bir tutku vardır. Bilhassa Violeta bu tutkunun esiri olduğunu, Julian’ın çapkınlıklarına, hoyratlıklarına, hatta kendisine fiziksel şiddet uygulamasına bu tutkunun hatırına katlandığını itiraf eder ve bu yüzden nedamet getirir. Bir tutku değildir aslına bakarsanız yaşadığı, bir saplantıdır. Yıllarca bir saplantıya boyun eğer. Nitekim bu saplantıdan çok daha sonra Jung’un da öğrencisi olan bir terapist sayesinde kurtulacak, özgürlüğüne kavuşacaktır. Ancak yine de Allande, Violeta’nın güçlü ve kararlı bir kadın olduğunu okura çeşitli vesilelerle hissettirir. Burada yaşadığı bir gençlik hastalığı olarak gösterilir.

    Bu marazi ilişkide Violeta iki defa anneliği tadar. İlk çocuğu Juan Martin’in ardından kızı Nieves dünyaya gelir. Bu çocuklar ikilinin ilişkisini farklı bir boyuta taşır. Her ne kadar Violeta resmi olarak hala Fabian ile evli olsa da, bir aileye dönüşürler. Ne ki mutsuz bir ailedir bu. Sık sık kavga ederler. Kavgalarının nedeni çoğunlukla Julian’ın yasal olmayan tehlikeli işleri veya başka kadınlarla ile münasebetleridir. Zaman zaman da Julian Violeta’yı evlendikten sonra başka bir kadına dönüştüğü ve artık çekici olmadığı için suçlar. Önceleri Violeta, bu eleştirileri dikkate alarak görünümünde türlü değişiklikler yapmaya gider.

    Giyim kuşamını değiştirir, kilo verir, bunlar Julian’da kıskançlık uyandırsa da onu diğer kadınlarla olan ilişkilerinden alıkoymaz, Violeta ise zamanla onu kazanmaya çalışmaktan vazgeçer, başka kadınlarla olan bağlarını kıskanmaz. Hatta Julian’ı kazanmaya çalışan genç bir kadınla gizlice ahbap olur. Hem zaten Violeta’nın artık yeni ilgi veya endişe odağı yetişkinliğe doğru koşar adım ilerleyen çocuklarıdır.
    Büyük oğlu Juan Martin sakin, sessiz, kitaplara düşkün bir çocukluk geçirdikten sonra birtakım siyasi hiziplerin içinde bulur kendisini. Bilhassa zihnindeki erkeklik tanımı çok daha farklı olan Julian için oğlu tam bir hayal kırıklığıdır.

    Violeta ise oğluna düşkündür, ancak siyasi düşünceleri yüzünden belirli grupların peşinde sürüklenişi onu endişelendirir. Ancak yine de aile için asıl endişe membaı Nieves’dir. Zira her türlü niteliğe sahip olarak dünyaya gelen kızı, sahip olduklarını elinin tersiyle iterek çok farklı bir hayat yaşamaya başlar. Birtakım erkeklerin peşinde, uyuşturucuya bağımlı, zaman zaman bunu temin etmek için sokaklarda dilencilik veya seks işçiliği yapan, pejmürde mekanlara takılan biri haline gelir. Nieves’i girdiği yoldan döndürmeye uğraşırken Violeta’yı yeni bir ilişki ve serüvenler beklemektedir.

    Allende diğer romanlarında olduğu gibi, bu romanında da, zeki, güçlü, etkileyici bir kadın karakter yaratarak, yalnızca bir ailenin çalkantılı çöküş hikayesini değil, Güney Amerika’nın yüzyıllık siyasi portresini de mercek altına alıyor. Güvence ve aşk arasında kalmış bir kadının yüzlerce yıldır anlatılan ve daha da anlatılacak olan hikayesini, bir kadın için hangisini tercih etmenin daha evla olacağının cevabını okura bırakarak sürükleyici bir dilde anlatıyor.

    ***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

  • 2023 Nobel Edebiyat Ödülü’nü Norveçli yazar Jon Fosse kazandı

    2023 Nobel Edebiyat Ödülü’nü Norveçli yazar Jon Fosse kazandı


    Nobel Edebiyat Ödülü “edebiyat alanında ideal bir yönde en seçkin eseri üretmiş olan kişiye” veriliyor.

    REKLAM

    Nobel Edebiyat ödülünü sahibi belli oldu. Bu yılki ödülü Norveçli yazar Jon Olav Fosse  kazandı.

    İsveç Akademisi tarafından yapılan açıklamaya göre bu yılki ödül için “söylenemez olana ses veren yenilikçi oyunları ve düzyazıları” nedeniyle Fosse’e layık görüldü.

    Nobel Kimya Ödülü’nde yaşanan aksilik bu kez yaşanmadı, ödüle layık görülen adayın ismi son dakikaya kadar gizliliğini korudu.

    Yazar hakkında bilgi veren Nobel Edebiyat Komitesi üyesi Anders Olsson, Fosse’nin eserinin “Norveç kökeninin diline ve doğasına” dayandığına vurgu yaptı.

    “Şaşkının ve biraz da korkuyorum”

    Ülkesinin en çok sahnelenen tiyatro yazarlarından biri olan 64 yaşındaki Fosse, 40’a yakın oyunun yanı sıra romanlar, kısa öyküler, çocuk kitapları ve denemelerin yanı sıra, şiirleriyle de tanınıyor. 

    Ödülün açıklanmasının ardından yayınevi aracılığıyla görüş bildiren Fosse “Şaşkınım ve biraz da korkuyorum. Bunu, her şeyden önce edebiyat olmayı amaçlayan edebiyata verilen bir ödül olarak görüyorum.” dedi.

    Fosse, Nobel Edebiyat Ödülü’nü kazanan dördüncü Norveçli yazar oldu. Ödülü 1903’te  Bjørnstjerne Bjørnson, 192’de Knut Hamsun ve 1928’de Sigrid Undset layık görülmüştü.

    Bu yıl, Japon yazar Haruki Murakami, Kanadalı yazar Margaret Atwood ve İranlı yazar Salman Rüşdi’nin de adaylar arasında yer alıyordu.

    Nobel ödülünü kazananlara, İsveçli mucit Alfred Nobel’in bıraktığı mirastan 11 milyon İsveç kronu (yaklaşık 1 milyon dolar) nakit para ödülü ile birlikte 18 ayar altın bir madalya ve diplomaları Nobel Ödülü ile birlikte aralık ayında yapılacak törenle takdim edilecek.

    Ödül 1901’den bu yana veriliyor

    Nobel Edebiyat Ödülü “edebiyat alanında ideal bir yönde en seçkin eseri üretmiş olan kişiye” veriliyor.

    Geçtiğimiz yıl ödüle Fransız yazar Annie Ernaux layık görüldü. Ernaux, ödülü veren İsveç Akademisi’nin deyimiyle, kuzeybatı Fransa’nın Normandiya bölgesindeki küçük kasaba geçmişine dayanan kitaplarındaki “cesaret ve keskinlik” nedeniyle ödülü kazandı.

    Ernaux, Nobel Edebiyat Ödülü’nü kazanan 120 kişi arasında 17’inci kadın oldu. Ödül uzun zamandır Avrupalı ve Kuzey Amerikalı yazarlara fazla odaklandığı ve erkek egemen olduğu eleştirileriyle karşı karşıya.

    İlk defa 1901 yılında sunulan ödül geçtiğimiz yıllarda Orhan Pamuk, Ernest Hemingway, Toni Morrison ve Jean-Paul Sartre gibi ünlü edebiyatçılar layık görüldü. Sartre, 1964’te layık görüldüğü ödülü reddetmişti.

    ***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

  • İskan Tolun’un, “Cenk İstanbul’da” adlı eseri tüm kitapevlerinde, internet sitelerinde…

    İskan Tolun’un, “Cenk İstanbul’da” adlı eseri tüm kitapevlerinde, internet sitelerinde…


    ***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

  • Edebiyatçı Selim İleri hastaneye kaldırıldı

    Edebiyatçı Selim İleri hastaneye kaldırıldı


    ***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

  • Barış Pirhasan’ın babası Vedat Türkali için yazdığı şiir: Ölümden sonra aşk

    Barış Pirhasan’ın babası Vedat Türkali için yazdığı şiir: Ölümden sonra aşk


    ***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

  • Antony Bourdain’i özlemek

    Antony Bourdain’i özlemek


    ***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

  • 2021 Vedat Türkali Edebiyat Ödülleri sahiplerini buldu

    2021 Vedat Türkali Edebiyat Ödülleri sahiplerini buldu