Etiket: ABD-Türkiye ilişkileri

  • S-400 Krizinde yeni perde: Türkiye’nin önündeki seçenekler neler, bundan sonra ne olacak?

    S-400 Krizinde yeni perde: Türkiye’nin önündeki seçenekler neler, bundan sonra ne olacak?


    2019’un son ayına girdiğimizde ABD’nin Türkiye’ye Rusya Federasyonu’ndan satın aldığı S-400 hava ve füze savunma sistemi nedeniyle yaptırım uygulaması an meselesi gibi görülüyordu. 11 Aralık tarihinde Senato Dış İlişkiler Komitesi Türkiye’ye yaptırımlar uygulanmasını öngören ABD Ulusal Güvenliğini Güçlendirmek ve IŞİD’in Yeniden Canlanmasını Önleme Yasa Tasarısı (S.2641 – Promoting American National Security and Preventing the Resurgence of ISIS Act of 2019) kabul etmişti ve yasanın Senato Genel Kurulu’na gelmesi durumunda Trump’ın veto edemeyeceği bir çoğunlukla (70+ Senatör) kabul edilmesi bekleniyordu. 17 Aralık’ta ise ABD Kongresi’nde kabul edilen Savunma Bütçesi’nde (NDAA) Trump’a Türkiye’ye ABD’nin Hasımlarıyla Yaptırımlar Yoluyla Mücadele Etme Yasası (CAATSA) çerçevesinde yaptırım uygulaması çağrısı yenilenmişti.

    ABD Başkanı Trump Türkiye’nin pozisyonuna sadece empati ile yaklaşmıyor ayrıca sempati de duyuyordu ve Cumhurbaşkanı Erdoğan gibi o da Obama yönetimini sorumlu tutuyordu. Bu yaklaşımını 2019 Haziran ayından Japonya’nın Osaka kentinde düzenlenen G-20 Zirvesi’ndeki basın toplantısında “Türkiye’nin Patriotları almasına izin vermediler. Obama yönetimi izin vermedi, Bu sebeple başka füze almak zorunda kaldılar. Bence kendilerine adil davranılmadı” sözleriyle ifade etmişti. Trump Türkiye’nin F-35 programından çıkartılmasına yeşil ışık yaktıysa da Kongre’nin, Dışişleri Bakanlığı’nın, Pentagon’un ve düşünce kuruluşlarının baskılarına rağmen Türkiye’ye CAATSA çerçevesinde yaptırım uygulama adımını atmamıştı. Ayrıca Kongre’de gündeme gelen yasa tasarılarını da kendisine oldukça yakın olan Senato çoğunluk grubu lideri Mitch McConnel (Cumhuriyetçi Parti) aracılığıyla engelliyordu. Öte yandan Türkiye’nin Ekim ayında Suriye’nin kuzeyinden YPG’ye karşı düzenlendiği Barış Pınarı Harekatı Washington’daki Türkiye-karşıtı enerjiyi daha da yoğunlaştırmıştı ve Trump’ın Türkiye’ye yaptırım çağrılarına daha fazla direnebileceği şüpheliydi.

    Üç Önemli Gelişme

    ABD’nin Türkiye’ye yaptırım uygulamasının an meselesi olduğunun yaygın bir kanı olduğu anda art arda gelen üç gelişme bu konunun şimdilik rafa kaldırılmasına sebep oldu. Önce ABD Kongresi’nde Trump’a yönelik sürdürülen azil soruşturması beklenenden uzun sürdü ve bu süreçte Kongre gündemdeki diğer konulara ilgisini kaybetti.

    Daha sonra Türkiye ve Rusya Federasyonu’nun desteklediği Suriye rejim birlikleri arasında İdlib’de muharebe yaşandı. Bu muharebe çerçevesinde ABD Türkiye’ye güçlü politik destek verdi ve karşılıklı görüşmelerde daha fazlası vaat edildi. Bu görüşmelerde Türkiye’nin ABD’den topraklarına Patriot konuşlandırmasını talep ettiği basına yansıdı ve iki taraf da bu iddiayı yalanlamadı. İdlib muharebesi Washington’daki Türkiye aleyhine havayı da yumuşattı ve Türkiye’nin tamamen kaybedilmediği, Rusya’dan uzaklaşıp yeniden batılı müttefikleriyle yakınlaşmasının hala mümkün olduğu kanısını güçlendirdi. Böyle bir ortamda Türkiye’ye yaptırım uygulanmasının gündeme getirilmesi garip olurdu ve böyle bir şey olmadı.

    Henüz İdlib Muharebesi’nin ABD ve Türkiye arasında yaşattığı bahar havası geçmemişti ki Corona Salgını başladı ve adeta dünya durdu. Artık dünyanın her yerinde birinci, ikinci ve üçüncü gündem maddesinin salgın olduğu bir ortamda ABD’nin Türkiye’ye yaptırım uygulaması konusu iyice geri plana düştü. Türkiye’nin takvime uygun olarak Nisan’da S-400’leri aktive ettiğini duyurmasının ardından ne olacağı merak edilirken Nisan geldi geçti, Türkiye S-400’leri aktive ettiğini duyurmadı ve aksine uluslararası basına Türkiye’nin koronavirüs salgını nedeniyle S-400’lerin aktivasyonu ertelediği haberleri düştü. Cumhurbaşkanlığı Sözcüsü İbrahim Kalın Atlantik Konseyi’nin düzenlediği bir video konferansta S-400’lerin aktivasyonunun koronavirüs salgını nedeniyle ertelendiği ancak planlandığı şekilde ilerleyeceğini ifade ederek iddiaları teyit etti.

    Türkiye Aktivasyonu Neden Erteledi?

    Bundan sonra olayların nasıl gelişebileceğini değerlendirmeden önce Türkiye’nin erteleme kararını nede almış olabileceğini irdelemekte fayda var. Sebebin Korona Virüs olması çok gerçekçi değil, zira Uluslararası İlişkiler ve Güvenlik Uzmanı Yörük Işık’ın 15 Nisan’da Medyascope TV’de düzenlenen söyleşide de ifade ettiği gibi “S-400 sistemi zaten aktif ve radar testleri bile yapılmış durumda.” Gelinen noktada aktivasyon dediğimiz şey büyük ölçüde Türkiye’nin S-400’leri aktive ettiğini resmen ilan etmesiyle sınırlı ki Corona Salgını’nı buna bir engel teşkil etmiyor. Bu durumda S-400’lerin aktivasyonun ertelenmesini Corona Salgını nedeniyle yaşanan ekonomik güçlüklere bağlamak gerekiyor.

    Koronavirüs salgınının Türkiye’de artmaya başladığı Mart ayı başından beri aksi yönde bütün çabalara rağmen Türk Lirası Dolar karşısında %11 oranında değer kaybetti ve IMF’nin projeksiyonlarına göre Türkiye ekonomisi 2020 yılında %5 oranında küçülecek. Böyle bir ortamda Türkiye’nin ağır ABD yaptırımlarını göğüslemek şöyle dursun ABD’nin desteğine ihtiyacı olduğu aşikar. Zaten bu çerçevede Türkiye’nin ABD’nin bazı gelişen ülkelere sunduğu swap hattının bir benzerinin sağlanması için bazı G20 ülkeleriyle görüştüğü haberi de basına yansımış durumda.

    Bundan Sonrası

    Yukarıda bahsedilen üç gelişme ABD’nin Türkiye’ye yaptırım uygulaması konusunu şu an için gündemden düşmesine sebep olmuşsa da tamamen ortadan kaldırmadığını unutmamak lazım. Üstelik Corona Salgını nedeniyle Kasım’da gerçekleşecek başkanlık seçimlerini kaybetmesinin en azından bir olasılık olarak güçlenmesi Trump’ın Türkiye’yi koruma kapasitesini de sınırlandırmış durumda. Zira ABD siyasal sisteminden bir Başkan popülaritesini yitirmeye başladığı zaman partisinin Kongre Üyeleri bile popülarite erozyonunun kendilerini etkilememesi için seçtikleri konularda Başkan’dan farklı pozisyon almaya başlarlar ve Türkiye dosyası şu anda bunun için en uygun konulardan birisi. Dolayısıyla ABD’nin Türkiye’ye yaptırım uygulaması konusu bir yere gitmiş değil, sadece ilgiler başka yönde.

    Bu durumda Türkiye’nin önünde iki seçenek var ve doğrusu ikisi de riskli ve maliyetli. Birinci seçenek zamanlamaya oynamak ve aktivasyonu ABD Başkanlık seçimleri yaklaşana kadar ertelemek. Böyle bir durumda 2021’in ilk aylarına kadar Washington’un gündemi yeni yönetimin oluşturulması olacağı bir yıla yakın bir zaman kazanılmış olur ve bu bir yılda bir şeylerin değişeceği umulabilir. Ancak bu çok iyimser bir beklenti olur. Seçimi Trump’ın kazanması durumunda son dönemini yaşayacağı, bir diğer ifade ile topal ördek olacağı için Kongre Üyeleri üzerinde etkisi ve dolayısıyla Türkiye’yi koruma kapasitesi azalacaktır. Öte yandan seçimi artık Demokrat Parti’nin adayı olması neredeyse kesinleşmiş olan Biden’ın kazanması durumunda durum çok daha vahim olur, zira Biden Ankara tarafından adeta günah keçisi haline getirilmiş Obama Yönetimi’nin Başkan Yardımcısı idi, göreve getireceği çalışma arkadaşlarının bir çoğu da daha önce Obama Yönetimi’nden görev almış kişiler olacaktır. Dolayısıyla Türkiye yaptırım konusunu ABD Başkanlık Seçimleri sonrasına ötelemeyi başarsa bile konunun tamamen gündemden kalkması olası değil.

    Türkiye’nin önündeki ikinci seçenek ise ABD ile yapacağı, içinde Türkiye’nin F-35 programına dönmesi, avantajlı koşullarda Patriot bataryası satın alması ve ekonomik ilişkilerin de geliştirilmesinin de olduğu kapsamlı bir anlaşma karşılığından S-400’leri birinci aşamada depoda tutması ikinci aşamada ise mümkünse elinden çıkarmasıdır. Bu durumda Türkiye Rusya’nın dostluğu karşısında ABD’nin dostluğunu, ABD yaptırımlarının yaratacağı ekonomik yük karşısında da S-400 ler için Rusya’ya yaptığı ödemenin yanmasını tercih etmiş olacaktır. Böyle bir tercihi yapmaktan kaçınmanın imkanı yoktur. Rusya’nın dostluğunun sınırları ise İdlib muharebesi sırasında sanırım herkes için malum olmuştur.

    Türkiye’nin ikinci yolu tercih etmesi kolay değil ve doğrusu iç politikanın doğasına aykırı. Erdoğan için böyle bir tercihi iç kamuoyuna izah etmek kolay olmayacaktır. Dolayısıyla bu konuda kolaylaştırıcı olması gereken taraf ABD. Öncelikle krizi dondurmaya ve karşılıklı güven artırıcı adımlar atmaya ihtiyaç var ve şu andan bunun için bir fırsat bulunuyor. İdlib Muharebesi Moskova’da imzalanan ateşkes ile şimdilik sona ermiş olsa da bunun geçici bir durum olduğu Suriye Rejimi’nin İdlib’de uğradığı kayıpları kısmen de olsa telafi ettikten sonra Türkiye’nin kırmızı çizgilerini ihlal edecek şekilde İdlib’de yeni bir operasyona başlamasının an meselesi olduğu çoğu Suriye uzmanının ortak kanaati. Böyle bir durumda Türkiye’nin yeniden Rusya ile dolaylı yoldan da olsa karşı karşıya gelmesi çok uzak bir olasılık değil. ABD’nin Türkiye’ye uzatılabilir bir yıllığına Patriot bataryaları konuşlandırması, Türkiye’nin de aynı süre için S-400’leri aktive etmemeyi taahhüt etmesi bir yandan krizi dondururken öte yandan Türkiye’nin Suriye ve Rusya’dan kaynaklanan güvenlik tehditleri ile karşı karşıya olduğu bir dönemde güçlü bir güvenlik taahhüdü olur. Krizin dondurulması ise zaman baskısını da ortadan kaldırarak krizin çözülmesi için fırsat penceresi açmış olur.

    Öte yandan Türk iç siyasetinin dinamikleri Türkiye’nin S-400’leri fırsat bulduğu zaman aktive etmesini ABD iç siyasetinin dinamikleri ise Türkiye’ye yaptırım uygulamasını daha güçlü bir olasılık haline getiriyor.

    ***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

  • ABD’den Ankara’ya S-400 tepkisi: Rusya’dan yeni silah alımı ilişkileri daha da riske atar

    ABD’den Ankara’ya S-400 tepkisi: Rusya’dan yeni silah alımı ilişkileri daha da riske atar


    ABD, Türkiye’yi Rusya’dan silah satın almaya devam etmesi durumunda, Ankara ile ikili ilişkilerin daha fazla riske gireceği konusunda uyardı.

    Dışişleri Bakan Yardımcısı Wendy Sherman “Türkiye’yi her düzeyde ve her fırsatta S-400 sistemini elinde tutmamaya ve ilave Rus askeri teçhizatı satın almaktan kaçınmaya çağırdık” dedi.

    Sherman, İsviçre’de gazetecilerin Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın Soçi’de Rusya lideri Vladimir Putin ile görüşmesi soruldu.

    Sherman, “S-400, NATO sistemleriyle uyumlu değil. Bu yönde hareket etmeleri halinde sonuçlarının ne olacağını Türkiye’ye açıklamaya devam ediyoruz.” dedi.

    “Türkiye, değerli bir NATO müttefiki”

    Türkiye’nin ‘değerli bir NATO müttefiki olduğunu söyleyen Sherman, ABD’nin Ankara ile olan ilişkiye değer verdiğini vurguladı; milyonlarca Suriyeli mülteciyi memnuniyetle karşıladığını ve Kabil’in uluslararası havaalanını restore etmeye yardım tekliflerini hatırlattı.

    Geçtiğimiz hafta Soçi’de bir araya gelen Erdoğan ve Putin’in, savaş uçakları ve potansiyel olarak denizaltılar da dahil olmak üzere daha fazla askeri işbirliğini görüştüğü belirtiliyor.

    Rusya’dan yeni bir S-400 alımı daha yapabileceklerini açıklayan Erdoğan, ABD Başkanı Joe Biden ile ilişkilerde “İyi bir başlangıç yapmadık” demişti.

    Ankara’nın S-400 alımları sebebiyle Washington, şu anda yürürlükte olan CAATSA yaptırımlarını devreye sokmuş ve NATO üyesi olmasına rağmen Türkiye’yi F-35 savaş uçakları programından çıkarmıştı.

    ***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

  • Erdoğan: ABD Başkanı Biden benimle ilgili ‘otokrat’ tanımıyla neyi ifade etti bilemem

    Erdoğan: ABD Başkanı Biden benimle ilgili ‘otokrat’ tanımıyla neyi ifade etti bilemem


    Birleşmiş Milletler (BM) Genel Kurulu için gittiği New York’ta CBS News kanalına konuk olan Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, gazeteci Margaret Brennan’ın sorularını yanıtladı. Gazetecinin, ABD Başkanı Joe Biden’ın daha önce kendisini ‘otokrat’ olarak nitelendirdiğini hatırlatması üzerine Erdoğan, “Sayın Biden, otokrat tanımıyla neyi ifade etti bilemem. 40 yıllık siyasi geçmişimde demokrasiyi hazmederek yaşadım.” dedi.

    Erdoğan’ın CBS News kanalına verdiği röportajın tamamı 26 Eylül Salı günü yayımlandı.

    Röportaja ABD Başkanı Biden’ın başkan olmadan önce Erdoğan için kullandığı ‘otokrat’ ifadesine atıfta bulunarak başlayan gazeteci Margaret Brennan, Erdoğan’a, “Biden sizin için otokrat dedi. Biden ile olan ilişkinizi nasıl tanımlarsınız?” sorusunu sordu.

    40 yıllık siyasi geçmişi olduğunu ve bu süre içinde demokrasiyi hazmederek yaşadığını söyleyen Erdoğan, şu cevabı verdi:

    “Bu demokrasi sürecinde halkına hizmet etmiş bir liderim. Böyle bir sürecim var ve buralara da böyle geldim. Son 20 yılda sürekli olarak girdiğim her seçimi kazanmış olan bir liderim. Bu da bir şeyler ifade ediyor. 1994’te İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığını kazandım. Ardından başbakanlığı kazandım, daha sonra da cumhurbaşkanlığını kazandım. Halkıma hizmet etmeye devam ediyorum. Tabi sayın Başkan (Biden) otokrat ile neyi ifade etmeye çalıştı ben bilemem.”

    ABD Başkanı Joe Biden, 2019 yılının Aralık ayında verdiği bir röportajda Cumhurbaşkanı Erdoğan için ayrıca, ‘Türkiye’deki insan hakları ihlalleri için bedel ödeyeceği’ ifadelerini kullanmıştı.

    Gazeteci Margaret Brennan’ın bu ifadeleri hatırlatması üzerine Erdoğan, “Tam tersine, bu konuları benimle konuşmadı. Bir araya geldiğimizde bana olan saygısını biliyorum. Başkan Yardımcısı olduğu dönemlerde bile bana olan yaklaşımı saygılıydı. Ama şu an bu ifadeyi nasıl kullanıyor anlamak mümkün değil. En son Brüksel’de görüştüğümüzde, Karzai Havaalanını terketmeye hazırlandıklarında, havaalanını güvenliğini bize teklif edecek kadar da bize olan güvenini ortaya koydu. Gönül arzu ederdi ki sayın Biden bunları benle bire bir konuşsun.” dedi.

    Erdoğan, New York’ta Biden ile bir görüşmenin planlanıp planlanmadığı konusunda ise “Malum Covid gibi şartlar nedeniyle pek liderlerle görüşemiyor. Biz kendilerine bu davetimizi yaptık. Bu davete de olumlu bir cevap alamadık.” diye konuştu.

    S-400 konusu

    Erdoğan, röportajda Türkiye’nin Rusya’dan ikinci bir S-400 hava savunma sistemi alacağının da sinyalini verdi. Erdoğan, Türkiye’nin hangi savunma sistemini alacağına bir başka ülkenin karışamayacağını dile getirdi.

    Afganistan ve Suriye bağlamında Türkiye-ABD ilişkilerinin seyrini nasıl gördüğü ile ilgili bir soruya Erdoğan “Türk-Amerikan ilişkilerinde sağlıklı bir sürecin işlediğini doğrusu söyleyemem. Niye? Bakın biz F-35’leri aldık, 1 milyar 400 milyon dolar ödeme yaptık ve bu F-35’ler bize teslim edilmedi. Amerika önce bunu bir defa halletmeli. Bize S-400 konusunu bahane edip F-35’leri vermemek, her şeyden önce bir defa devletler arası ilişkilerde ne diplomasi noktasında ne de münasebetler noktasında bir kimlik ortaya koymaktır. Amerika’nın önce bunu bir defa düzeltmesi lazım.” demişti

    ***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

  • ABD Temyiz Mahkemesi, Erdoğan’ın korumalarına karşı açılan davada Türkiye’nin itirazını reddetti

    ABD Temyiz Mahkemesi, Erdoğan’ın korumalarına karşı açılan davada Türkiye’nin itirazını reddetti


    Amerika Birleşik Devletleri’nde (ABD) Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın korumaları ile protestocular arasında 4 yıl önce meydana gelen şiddet olaylarıyla ilgili görülen davada temyiz mahkemesi Türkiye’nin itirazını reddetti.

    Mahkemenin ret kararı Türkiye aleyhine açılan ve Ankara tarafından temyize taşınan iki farklı tazminat davasının devam etmesi anlamına geliyor.

    Üç yargıçtan oluşan Temyiz Mahkemesi, Türkiye’yi suçlu bulan alt mahkeme kararını incelerken, ABD hükümetinden de görüş talep etmişti. Bu görüş 10 Mart 2021’de ABD Dışişleri Bakanlığı ile Adalet Bakanlıkları tarafından açıklanmış ve Türkiye aleyhine çıkmıştı.

    ABD’deki bakanlıkların Türkiye aleyhine bildirdiği görüşte vurgulanan bir diğer konu ise, “protestocuların saldırıya uğradığında zaten yerlerde olduğu, kaçmaya çalışanların da yine Cumhurbaşkanlığı korumaları tarafından darp edilmesiydi.”

    Bu durumlardan hiçbirinin yabancı ülke liderlerini koruyan güvenlik güçlerine tanınan ayrıcalıklardan olmadığının altı çizildi.

    ABD’de 1978’de kabul edilen “Yabancı Devlet Liderleri Dokunulmazlık Yasası” (FSIA – Foreign Sovereign Immunities Act) ülkede görevli yabancı güvenlik güçlerine bazı imtiyazlar tanıyor. Ancak söz konusu kanunda, kesin çizgilerle bu imtiyazlar ve haklar açıklanmıyor.

    2017’deki arbedede ne yaşanmıştı?

    16 Mayıs 2017’de başkent Washington’da Türkiye kökenli ABD vatandaşı bir grup, ellerinde “Demirtaş’a özgürlük” pankartıyla Cumhurbaşkanı Erdoğan aleyhine sloganlar atmış, o esnada bölgede bulunan Erdoğan’ın korumaları gruba müdahale etmişti. Tekme ve yumrukların kullanıldığı müdahale anına dair görüntü gündeme oturmuştu.

    Olayın büyümesi sonrası Türkiye’nin Washington Büyükelçisi Serdar Kılıç konutun önüne gelmiş, bölgeye ABD’li ek emniyet kuvvetleri takviye edilmişti.

    ***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

  • Medyaya yabancı fon tartışması: Muhalif yayıncılar kriminalize mi ediliyor?

    Medyaya yabancı fon tartışması: Muhalif yayıncılar kriminalize mi ediliyor?


    Amerika Birleşik Devletleri (ABD) merkezli bir vakıf olan Chrest Foundation’ın Türkiye’deki bazı medya ve sivil toplum kuruluşlarına yaptığı hibe yardımlarını açıklamasının yankıları Türkiye’de devam ediyor.

    Cumhurbaşkanlığı İletişim Başkanı Fahrettin Altun konuyu yakından takip ettiklerini ve basın özgürlüğü ya da başka bir nedenle demokrasinin kimseye “yedirilmeyeceğini” söyledi.

    Odatv’nin konu ile ilgili haberinde bağış alan kurumların hangileri olduğu ve toplam ne kadar yardım aldıklarına yer verilmişti. Haber sitesi, vakfın yayınladığı son bilgilere göre en fazla hibeyi toplam 476 bin 720 dolarla Ruşen Çakır’ın kurucusu olduğu Medyascope olduğunu duyurmuştu. 2021 yılında vakıftan hibe yardımı alan kurumlar arasında Sivil Toplum ve Medya Çalışmaları Derneği, Hrant Dink Vakfı, İstanbul Kültür ve Sanat Vakfı (İKSV), Mezopotamya Vakfı ve Serbestiyet bulunuyor.

    1999 yılında gazeteci ve yazar Jeff Jensen ve Lou Anne King Jensen tarafından kurulan vakıf, sadece Türkiye’deki kurumlara mali yardım yaptığını ifade ediyor. Bu bağlamda hibe desteklerinin Türkiye’de hangi medya kuruluşları ve derneklere de verildiğini de şeffaf biçimde açıklayan kurumun, “hükümet partizancılığı yapan” oluşumlar yerine daha çok muhalif ya da tarafsız görünen yayıncılara para yardımı yaptığı savunuluyor.

    Sosyal medyada tepki: “Zamanlama manidar”

    Vakfın resmi internet sayfasında hangi kuruma ne miktarda fon verildiği net şekilde her sene açıklanmasına rağmen bu kurumların bir anda gündeme getirildiği görüşünü paylaşan gazeteci Nevşin Mengü, “en büyük fonu devletin aldığını, her bakanlığın Avrupa Birliği’nden fon aldığını” söyleyerek bazı yayıncıların kriminalize edilmesine tepki gösterdi. Fon olmazsa reklam alındığının da altını çizen Mengü, bu konunun gündeme “bilinçli” şekilde taşındığını düşünüyor.

    “Reklam vetoları” nedeniyle hükümet yanlısı olmayan kurumların gelir bulmakta zorlandığının altını çizen Kadri Gürsel de bu tür bir olayın neden şu anda gündeme taşındığının sorgulanması gerektiğini vurguluyor.

    Sabah Gazetesi yazarlarından Hilal Kaplan ise bu kurumların aldığı fonların sadece bu vakıfla sınırlı kalmadığını belirterek diğer kurumların da açıklanmasını istedi.

    “Beşinci kol faaliyetlerine müsaade etmeyeceğiz”

    Cumhurbaşkanlığı İletişim Başkanı Fahrettin Altun, Anadolu Ajansı’na yaptığı açıklamada konuyu yakından takip ettiklerini belirtirken, “yeni kisveler altında beşinci kol faaliyetlerine müsaade etmeyeceklerini” ve basın özgürlüğü ya da bir başka bahaneyle demokrasinin “kimsenin masasına meze yaptırmayacaklarını” ifade etti.

    Türkiye’de de doğrudan yabancı devletler tarafından fonlanan çeşitli medya kuruluşları bulunduğunu da söyleyen İletişim Başkanı, “Bunlarla ilgili kamu düzeninin korunması ve halkımızın doğru haber hakkının teminat altına alınması amacıyla, ihtiyacımız olan düzenlemeleri en kısa sürede tamamlayacağız” dedi.

    ***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

  • Rusya, BM’de Suriye’ye gidecek insani yardımların 12 ay süreyle Türkiye’den geçişine onay verdi

    Rusya, BM’de Suriye’ye gidecek insani yardımların 12 ay süreyle Türkiye’den geçişine onay verdi


    Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi (BMGK), Suriye’ye gidecek insani yardımların 12 aylık süreyle Türkiye üzerinden ulaştırılmasını, Rusya’nın son andaki onayıyla kabul etti.

    BMGK’de ABD ve Rusya arasında son ana kadar süren müzakerelerin sonunda yardımların 12 ay süreyle Türkiye üzerinden Suriye’ye ulaştırılmasının önündeki engel kalktı.

    BM’de ABD Büyükelçisi Linda Thomas-Greenfield, “Suriye’de aileler bugün rahat uyuyabilir, 12 ay boyunca çocukları aç kalmayacak. Burada ulaştığımız insani anlaşma insanların yaşamını kurtaracak.” dedi. BMGK’nin daha önce verdiği iznin süresi cumartesi günü doluyordu.

    BMGK üyeleri İrlanda ve Norveç, daha önce Türkiye ve Irak üzerinden yardımların ulaştırılması konusunda bir tasarı sunarken, Rusya son olarak sadece Türkiye üzerinden yardımların 6 aylık geçişine imkan veren bir tasarı sunmuştu.

    BMGK’nın 15 üyesi cuma günü 6 aylık uzatmaya onay verirken, diplomatlar ocak ayında yeni bir 6 aylık uzatma için oylama yapılmayacağını belirtiyor.

    ABD Başkanı Joe Biden, Rusya’nın insani yardımların geçişine izin vermemesi halinde Washington ve Moskova arasında Şam’ın geleceği konusunda gelecekte iş birliği olamayacağı uyarısında bulunmuştu.

    BMGK, 2014 yılında 4 sınır kapısından insani yardımların ulaşmasına izin vermişti. Bu sayı daha sonraki yıllar Rusya’nın itirazıyla kademeli olarak bire indi.

    Rusya, yakın ittifakı Şam yönetiminin toprak bütünlüğü ve egemenlik hakkına ihlal ettiği gerekçesiyle insani yardımların Suriye’nin kontrolü olmadan geçmesine yanaşmıyordu.

    BM’nin Suriye yardımlarında Cilvegözü Sınır Kapısı

    Suriye’nin kuzeybatısındaki yaklaşık 5 milyon kişiye ulaşan ve hayatı önem taşıyan uluslararası insanı yardım malzemelerinin gönderildiği tek sınır kapısı Cilvegözü, Rusya’nın engellemesi durumunda 10 Temmuz’da kapanma riskiyle karşı karşıya bulunuyordu.

    BM, Suriye’ye uluslararası yardımların yapılmasına imkan tanıyan BMGK kararlarının yetkilendirdiği mekanizmayla 2014’ten bu yana, özellikle Suriye’nin kuzeybatısındaki İdlib’de 5 milyona yakın kişiye ulaşıyor.

    2020’ye kadar gıda, ilaç, tıbbi ve hijyen malzemesi gibi uluslararası insani yardımlar, 2’si Türkiye’den olmak üzere 4 sınır kapısından gönderilirken; Rusya’nın vetosu ve itirazları üzerine sınır kapılarının sayısı önce 2’ye indirilmiş, daha sonra Rusya, sadece Cilvegözü Sınır Kapısı’nın 1 yıl daha açık tutulmasına onay vermişti.

    Cilvegözü Sınır Kapısı’ndan her ay 1000’den fazla insani yardım konvoyu Suriye’ye geçiyor ancak bu sınır kapısını açık tutan mekanizmanın 10 Temmuz’da süresi doluyor ve söz konusu mekanizmanın BMGK tarafından yenilenmesi gerekiyor.

    BM, uluslararası yardım kuruluşları, Türkiye, ABD ve Batılı ülkeler, yardımların gönderileceği sınır kapılarının sayılarının artırılmasını isterken; Rusya ve Suriye rejimiyle ilgili kararlarda BMGK’de Rusya’nın yanında yer alan Çin, Cilvegözü Sınır Kapısı’nın açık tutulmasına sıcak bakmıyor.

    Rusya, daha önce de olduğu gibi sınır ötesi yardım mekanizmasının süresinin dolmasına kısa süre kala, insanı yardımların Suriye içinde Şam kontrolündeki bölgelerden yapılması argümanını savunuyor.

    Suriye’ye sınır ötesi yardım mekanizmasının uzatılabilmesi için BMGK’nin beş daimi üyesi olan Rusya, Çin, ABD, Fransa ve İngiltere’nin buna buna itiraz etmemesi ve 15 üyeden en az 9’nun onayı gerekiyor.

  • Avusturya’nın, Korkmaz’ı nereye iade edeceği ABD ve Türkiye arasında yeni gerginlik yaratır mı ?

    Avusturya’nın, Korkmaz’ı nereye iade edeceği ABD ve Türkiye arasında yeni gerginlik yaratır mı ?


    Fransız Haber Ajansı (AFP) Avusturya’da tutuklanan iş insanı Sezgin Baran Korkmaz’ın hangi ülkeye iade edileceği konusunun, “Ankara ve Washington arasında yeni bir gerginliğe yol açabileceği” yorumunda bulundu.

    ABD ve Türkiye’nin Korkmaz’ın iadesi için Avusturya’ya başvurduğunu hatırlatan AFP, iade dosyalarıyla ilgili Viyana tarafından verilecek kararın iki ülke arasında krizin yeniden tırmanmasına yol açabileceğini bildirdi.

    Korkmaz’ın karıştığı iddia edilen mali suçlarla ilgili ithamların bir ünlü televizyon sunucusunu işinden ettiği ve İçişleri Bakanı Süleyman Soylu’ya kadar uzandığı kaydedilen haber yorumda, pazartesi günü Viyana Mahkemesi’nin ABD’nin yaptığı iade başvurusunu ele alıp, karara bağlayacağı hatırlatıldı.

    Korkmaz Türkiye’ye iade edilmek istiyor

    ABD yargısının, Korkmaz ve ABD’deki suç ortaklarını yasa dışı elde ettikleri yaklaşık 112 milyon euro tutarındaki parayı Türkiye ve Lüksemburg’da aklamakla suçladığı hatırlatılan haberde, Korkmaz’ın Türkiye’ye iade edilmeyi tercih ettiği aktarıldı.

    İki ülke arasında başta Fethullah Gülen’in iade dosyası olmak üzere bir çok hukuki konuda anlaşmazlık olduğu ifade edilen haberde, Sezgin Baran Korkmaz’ın Türkiye’ye iade edilmesi halinde iki ülke arasındaki mevcut hukuki ihtilaflar nedeniyle gelecekte ABD’ye iade olasılığının ise ortadan kalkacağı yorumu yapıldı.

    AFP, Sezgin Baran Korkmaz’la ilgili olası bir hukuk mücadelesinin, halihazırda çok sayıda hukuki dosya yüzünden sorun yaşayan Türk-Amerikan ilişkilerini daha da karmaşık hale getireceği değerlendirmesinde bulundu.

    Organize Suç ve Yolsuzluk Raporlama Projesi (OCCRP) araştırmasına yer verilen AFP haberinde, Sezgin Baran Korkmaz’ın (SBK), Rahip Brunson’ın 2018 yılında serbest kalması için Donald Trump’ın seçim öncesinde bağış kampanyasında destek veren iş adamlarından Tommy Hicks Jr. ve eski CIA Başkanı James Woolsey’nin Eylül 2018’de Türkiye ziyareti sırasında SBK uçağını, aracını kullandığı ve Korkmaz tarafından ağırlandığı kaydedildi.

    AFP: Erdoğan için kötü zamanlama

    Sezgin Baran Korkmaz’ın tutuklanmasının ABD ve AB ile ilişkileri yumuşatmak, yabancı sermayeyi ülkeye çekmek için çaba gösteren Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan için “kötü bir zamanlama” olduğu yorumunu yapan AFP, başta Rusya’dan S-400 savunma sistemi satın aldığı ve İran’a yönelik yaptırımların ihlal ettiği suçlamasıyla karşılaşan Ankara için bu iade tartışmasının ikili sorunlara bir yenisinin eklenmesine yol açacağı saptamasında bulundu.

  • Türkiye Montrö Boğazlar Sözleşmesi feshedebilir mi? Batı ve Rusya ile ilişkiler ne olur?

    Türkiye Montrö Boğazlar Sözleşmesi feshedebilir mi? Batı ve Rusya ile ilişkiler ne olur?


    Türkiye’de boğazlardan geçişi düzenleyen Montrö Sözleşmesi’ne dair tartışmalar en önemli gündem başlığı.

    Bir yandan iç tartışmalar sürerken bir yandan da Türkiye’nin alacağı pozisyonun Batı ve Rusya ile ilişkilerini nasıl etkileyeceği merak konusu.

    Gazeteci-Yazar Fehim Taştekin’e göre ; Rusya, Kanal İstanbul projesinin ekonomik ve çevresel boyutlarıyla ilgilenmiyor.

    Ve Montrö koşullarını etkilemediği sürece de Türkiye’nin iç meselesi olarak görüyor.

    Ancak Taştekin, Türkiye’nin olası bir durumda bu anlaşmadan çekilmesini Rusya’nın savaş nedeni sayabileceğini de sözlerine ekliyor:

    ”Ruslar, Kanal İstanbul projesinin ekonomik ve çevresel boyutları ile ilgilenmiyor ama Montrö koşullarını etkilemediği sürece de Türkiye’nin iç işidir diyor. Çünkü Montrö sadece İstanbul Boğazı ile ilgili bir şey değil. Karadeniz’de ne kadar yabancı güç bulundurulacağı ile de ilgili. Şimdi biz Kanal İstanbul’u Montrö’de tutarak istediğimizi yaparız denildiği zaman Karadeniz’deki statü değişmiş olacak. O dönem Montrö’ye destek veren aktörlerin, ABD hariç imzası var. Şimdi onların destek vermesinin bir nedeni de Rusya’nın Akdeniz’deki pozisyonunu zayıflatıyor. Şimdi böylesi bir güç dengesinin tam orta yerinde duruyor bu anlaşma’.’

    ”Bu anlaşmayı değiştirmek çok zor. Bunun yerine neyi koyacaklar? Bir de bu tür anlaşmalar dünya savaşları sonrasında oluşmuş dengeler sayesinde mümkün olabilmiştir. Bunu bozmak veya yenisini inşa etmek böyle bir türbülansı gerektiriyor. Türkiye çekildi diyelim, nasıl ve neye göre yönetecek? Bunun hakimi benim dediğinizde o zaman Rusya’yı ve Karadeniz’deki diğer ülkeleri karşınıza alacaksınız. Yani Ruslar bunu savaş nedeni sayabilirler. Çok iyi düşünülmesi gerekir. Bu tartışmalar geçmişte ciddiyetle yapıldı ama şimdikiler çok basit ve sıradan tartışmalar. Rant hesabıyla Kanal İstanbul projesinin önünü açmak için bu tartışmaların yapılıyor olması çok vahim bir durum’.’

    Her ne kadar yeni gibi görünse de özellikle 2008’den bu yana Montrö Sözleşmesi çok sık gündeme geliyor. Fehim Taştekin bu tartışmanın Amerika tarafından gündem haline getirildiği görüşünde. Nedenini şöyle açıklıyor:

    ‘’Türkiye, Lozan’daki koşulları Montrö ile değiştirdi. Sadece bu değil, Rusya ile Batı arasında da bir denge kurdu bu anlaşma. Türkiye açısından Karadeniz, Marmara, Ege ve hatta Akdeniz’i bir bütün olarak ele alan ve güçler arası savaşı da önleyen bir anlaşmaydı. Bu sayede II. Dünya Savaşı’nda Türkiye daha güvenli bir poziyonda kalabildi. Ama daha sonra Amerikalılar Karadeniz’i bir şekilde uluslararası deniz haline getirmek ve buradaki askeri varlığını arttırmak için Türkiye’yi zaman zaman köşeye sıkıştırdı, baskı kurmaya çalıştı. Türkiye bu anlaşmaya sadakatini sürdürdü. Bu tartışmayı özellikle açıyorlar. Ve Amerikalılar bunun açılmasını istiyor. Şimdi Ukrayna mevzusu yeniden gündemde. Ukrayna’nın NATO’da bir denge unsuru olarak Karadeniz’e girmesi çok isteniyor. Özellikle Amerika ve İngiltere tarafından çok isteniyor. Şimdi hükümet Kanal İstanbul meselesine Montrö’nun bağlayıcı koşullarının burada geçerli olmayacağı hesabı ile hareket ediyor. Ve Amerikalılara da siyasi rüşvet diyebileceğimiz bir teklifte bulunuyor. Hem Kanal İstanbul projesini ilerletmenin koşullarını yaratmak hem de Rusya’ya karşı da ben NATO kampındayım diyerek sanki bunu bir kart olarak kullanıyor. Bu tehlikeli bir durum’.’

    İstinye Üniversitesi’nden Prof. Dr. Levent Ürer ise Türkiye’nin bir yandan Rusya ile denge politikası yürütürken bir yandan da Amerika ile ilişki yürüttüğüne dikkat çekiyor. Ancak Montrö masaya yatırılınca Türkiye’nin Rusya’nın boğazdan serbestçe geçme talebine ve boğazların tamamen silahsızlandırılması konusuna sıcak bakamayacağının altını çiziyor.

    Prof. Dr. Levent Ürer ise Montrö Sözleşmesi’nin kutsal bir metin olmadığını söylüyor ve Türkiye açısından yerine daha iyisi konulursa yeni bir sözleşmenin olabileceğini ifade ediyor.

    ‘’Montrö kutsal metin midir? Yani bir anlaşma. Ve dönem itibariyle Türkiye’nin lehine olan bir anlaşma. Daha lehine olan bir anlaşma imzalanır mı? İmzalanabilir. Yani Türkiye tekrar ben boğazları tamamen kontrolüm altında bulunduracağım ve çevresel sorunlar da dahil tüm tehditlere karşı kapatıyorum derse, Montrö’de anlaşmacı olan devletleri de ikna ederse yeni bir anlaşma elbette düzenlenebilir. Anlaşma 1936’da imzalandığında yirmi yıllık imzalanıyor. Ama biliyoruz ki bir anlaşma yirmi yıllık da olsa taraflar itiraz etmediği sürece devam eder. Ve bugüne kadar bu anlaşma devam ettiğine göre oldukça başarılıdır. Bu anlamda anlaşmalar konusunda Türkiye’nin bir istikrarının olduğu da görülebilir. Türkiye, bu konuda bir mücadele ediyorum ve istikrarlı politika yürütüyorum güvencesini de vermiş durumdadır. O nedenle Karadeniz’e kıyısı olan devletler de Türkiye’nin ciddi değişikliklere gideceğine dair bir fikri olduğunu düşünmüyordur. I. Dünya Savaşı’na son vermiş anlaşmaların aslında hepsi ortadan kalkmış durumdadır. Bir tane Lozan var, yine arkasından Montrö var.’’

    İstinye Üniversitesi’nden Prof. Dr. Ürer, siyasi iradenin Montrö’den daha geriye dönük bir sözleşmeyi imzalamaya cesaret edemeyeceğine de özellikle dikkat çekiyor.

    “Montrö’den daha geriye dönük bir anlaşmayı Türkiye’de hiç bir siyasi partinin imzalayamayacağını bilmemiz gerekir. Bu çok ağır suçlamalara yol açar. Ve buna da hiç bir siyasi parti yanaşmaz diye düşünüyorum açıkçası. Üç tarafı denizlerle çevrili bir ülke ilk defa suyla oynamaya başladı. Türkiye’nin revizyonist bir çabaya girmesini çoğu kişi kabul edemiyor. Türkiye cehpesinden baktığınızda da bizler açısından şöyle bir sorun var. Elimizdekilerin hepsini yitirir miyiz diye korkuyoruz. Cumhuriyet kadrolarının da benzer bir korkusu var. Bunlar bize Sevr’i dayatacaklar ve önümüze hep koyacaklar endişesi var. Doğal olarak Türkiye’nin bir anlaşma ile ben kendimi bağlıyorum demesi ve bu konuda dünyaya ısrarla duyurması pazarlık gücünü ortadan kaldırır. Ve kamuoyu açısından da bu ciddi bir baskıymış gibi siyasal iktidarların üstüne sunulabilir.’’

    Gazeteci Taştekin, Montrö tartışmaları ve tepkilerine dair Cumhurbaşkanı Erdoğan tarafından yapılan açıklamaları da meseleyi geçiştirmek olarak yorumluyor.

    ‘’Amirallerin bildirisi ile şu anda önemli bir tepki oluştu. Ve Erdoğan şimdilik bu meseleyi geçiştiren ama gelecekte bunu yeniden tartışmaya açacak bir perspektif koyuyor. Geçmişteki poziyonunda da bir değişiklik görmüyoruz. Yani Türkiye’nin boğazlar üzerindeki tam hakimiyetini garantileyen bir anlaşma değil diyorlar. Aslında tüm boğazı ilgilendiriyor, Montrö’yu sadece boğazlarla ilgili olarak görmek de yanlış. Bu mesele ciddiye bindiğinde bunun taraflarının ne diyeceği de önemli… Yani iş ciddiye bindiğinde durum değişecektir. Ancak bu konular bir irade beyanı ile hallocak bir mesele değil. Ben istedim oldu şeklinde kolaycılıkla halledilecek meseleler değil.

  • Beyaz Saray: Biden, 14 Haziran’da Erdoğan ile görüşecek

    Beyaz Saray: Biden, 14 Haziran’da Erdoğan ile görüşecek


    Beyaz Saray, ABD Başkanı Joe Biden’ın 14 Haziran’daki NATO Zirvesi’ndeki temasları kapsamında Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ile bir araya gelerek ikili ve bölgesel konuları ele alacağını açıkladı.

    Beyaz Saray Sözcüsü Jen Psaki, yaptığı yazılı açıklamada, ABD Başkanı Biden’ın ilk denizaşırı ziyareti kapsamında bu ay İngiltere, Belçika ve İsviçre’ye gideceğini belirtti.

    Biden’ın söz konusu ziyaret çerçevesinde ABD’nin ittifakları yeniden tesis etme, Transatlantik ilişkileri canlandırma ve diğer müttefik ve ortaklarıyla yakın iş birliği içinde olma taahhüdünü vurgulayacağını aktaran Psaki, Biden’ın 10 Haziran’da İngiltere Başbakanı Boris Johnson ile bir araya geleceğini kaydetti.

    Psaki, Biden’ın 11-13 Haziran’da İngiltere’nin Cornwall kentinde düzenlenecek G7 Zirvesine katılacağını belirterek, burada kamu sağlığı, ekonomik iyileşme, iklim değişikliği gibi konuları vurgulayacağını ve ikili görüşmeler gerçekleştireceğini aktardı.

    Biden’ın 13 Haziran’da Windsor Sarayı’nda İngiltere Kraliçesi 2. Elizabeth ile bir araya geleceğini aktaran Psaki, bu görüşmenin ardından Biden’ın NATO Zirvesi için Belçika’nın başkenti Brüksel’e döneceğini kaydetti.

    14 Haziran’da NATO liderlerinin gelecek tehditleri nasıl karşılayacakları ve etkili yük paylaşımı konusunda istişarelerde bulunacağını belirten Psaki, “Biden, birçok ikili ve bölgesel meseleyi ele almak için Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ile de görüşecek.” ifadesini kullandı.

    Biden’ın son durağı Cenevre

    Psaki, Biden’ın 15 Haziran’da Brüksel’de ABD – Avrupa Birliği zirvesine katılacağını ve Belçika Kralı Philippe ve Belçika Başbakanı Alexander De Croo ile bir araya geleceğini kaydetti.

    Biden’ın 16 Haziran’da Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin ile görüşmek için Brüksel’den İsviçre’nin Cenevre kentine geçeceğini aktaran Psaki, Biden’ın burada da İsviçre Konfederasyonu Başkanı Guy Parmelin ve İsviçre Dışişleri Bakanı Ignazio Cassis ile görüşeceğini bildirdi.