İlahiyatçı İhsan Eliaçık, fon skandalının iktidarlaşan İslamcılık için ne anlama geldiğini gazetemize anlattı:
- ‘Dindarlar ülkeye adalet getirecek’ diyerek yola çıkıyorsunuz; ardından Ankara’da bir saray yaptırıp ‘Saray itibarımızdır’ diyorsunuz. İktidar, insanların değer yargılarını değiştirdi. Asıl çürüme ve ahlaki yozlaşma burada yaşandı
- Ebu Zer’in anlayışı daha paylaşımcı, bölüşümcü; sol, sosyalist değerlere daha yakın ve komünal bir din anlayışını savunuyor. Muaviye’nin temsil ettiği saray dini ise saray yaptırmayı, sınırsız sermaye biriktirmeyi esas alıyor
- Kul hakkı kavramının Kur’an’daki karşılığı ‘zulüm’dür. Karakola gidiyorsunuz, kötü muamele görüyorsunuz; bu kul hakkıdır. ‘Burada Kürtçe konuşamazsın’ diyorlar. Karl Marx’tan öğrendiğim temel cümle şu: ‘Sömürü her yerdedir.’ Kul hakkı her yerdedir
- Komünal yaşam, insanlığın son 4-5 bin yılından çok daha eskiye uzanan, yüz binlerce yıllık geçmişidir. Devlet ve para ortaya çıkmadan önce insanlar yüz binlerce yıl doğanın içinde komünal bir hayat sürdüler. Sınıflar yoktu. Bu, insanlığın asli yapısıdır
- Bugün peygamberler yaşasaydı, ‘Mülk Allah’ındır’ dedikleri için komünist, ‘La ilahe illallah’ dedikleri için anarşist, ‘Sizin tanrılarınızı kabul etmiyorum, bunlar sahte tanrılar’ dedikleri için ateist, Bedir’e ve Uhud’a çıktıkları için de terörist ilan edilirlerdi
Osman Damla
Ebu Zer, “Geceyi aç geçirip de gündüz kılıcına davranmayanın aklından şüphe ederim” diyerek Muaviye’nin sadaka ekonomisine itiraz eder. Direnir ve kendini çölde bulur. Milyonlar geçim derdiyle boğuşurken servetin nasıl biriktirildiği, mal mülk üzerinde oturanların nasıl korunduğu ve fon krizlerinin faturasının kime kesildiği bir kez daha tartışma konusu oldu. İlahiyatçı yazar R. İhsan Eliaçık ile fon tartışmasından hareketle Türkiye ekonomisini, İslam’da servet biriktirme (kenz) anlayışını, kul hakkını ve toplumsal dayanışmayı konuştuk. Servetin meşruiyetini, ekonomik düzenin adaletini ve dinin rolünü konuştuk.
- Cumhuriyet tarihinde fon meselesi gibi organize ve milyonları bulan mağdurun ortaya çıktığı pek çok dolandırıcılık örneği var. Fon meselesinin ortaya çıkardığı iktidardaki bu ahlaki çürümüşlüğü nasıl değerlendiriyorsunuz?
Geleneksel dini çevreler, mal, mülk ve para meselelerinde genellikle şöyle konuşuyor: “Müslüman kapitalist olamaz çünkü faiz haramdır. Allah ticareti helal, faizi haram kılmıştır. O nedenle kapitalizm İslam’a uymaz.” İslami kesime hitap eden Necip Fazıl, Kadir Mısıroğlu gibi isimler ile siyasette Tayyip Erdoğan ve Necmettin Erbakan gibi bilinen figürler de bu görüşü savunuyordu. Bu dini hamasi yaklaşımlarla her şeyin biteceğini zannetmenin sonuçlarını bugün yaşıyoruz. Bildikleri tek şey “faiz haramdır” anlayışı. Peki, Kur’an-ı Kerim’de yalnızca faiz mi haram? Ben bunu söylediğim zaman, “Daha ne haram ki?” diye soruyorlar. Oysa Kur’an-ı Kerim’de 100’e yakın iktisadi kavram var. Bunlardan biri de “kenz”. Birçok dindar, kenz kavramını duyduğunda ne anlama geldiğini bilmediğini söylüyor. Camilerde müftülerin vaazlarında ya da cuma hutbelerinde bu kavramın anlatıldığını göremezsiniz.
Ebu Zer’in tarihsel olarak Muaviye’ye karşı öne çıkardığı ve bayraklaştırdığı Tevbe Suresi’nin 34-35. ayetinde şöyle deniyor: “Altını ve gümüşü kenz edip (yani biriktirip, kendi şahsına biriktirip) Allah yolunda infak etmeyenlere elim bir azap verileceğini haber ver. Onların o biriktirdikleri dağlanarak sırtlarına, böğürlerine ve alınlarına vurulacak; tadın kendiniz için biriktirdiklerinizin azabını denilecek.” Bu, Tevbe Suresi’nde geçen bir ayettir. Hicret’in 9. yılında, Peygamber’in vefatına bir yıl kala indirilmiş bu sure. Peki, bu haram değil mi?
Buna alternatif olarak “kâr payı” ve “faizsiz kredi” adı altında bir furya gelişti. Kombassanlar, Yimpaşlar, Deniz Fenerleri ve Jet Fadıllar bu kültürün devamıdır. Son borsa olayı da bunun zirveye ulaşmış hâlidir. Buradaki anlayış şu: Yalnızca faiz haramdır; servet biriktirmek, para yığmak, ihtiyaçtan fazla mal edinmek ve sınırsız kâr elde etmek ise helaldir. Kırkta bir zekât verildiği takdirde sınırsız ve sonsuz servet biriktirmek caizdir. İslam dünyasında böyle bir zihniyet var. Ebu Zer’in karşı çıktığı anlayış işte buydu.
- Kenz kavramını yalnızca bireysel servet biriktirme olarak mı anlamalıyız? Bugün bankalarda, fonlarda, holdinglerde dolaşan devasa sermayeyi ve onun sahibi ve bekçisi iktidar da “kenze” girmiyor mu?
Binlerce insan Şam’da kibrit kutusu gibi evlerde, yoksulluk içinde yaşarken Muaviye’nin sarayı her yerden görülebiliyor. Sarayın üstü yeşil kubbeli, kendisi beyaza boyanmış. Ebu Zer, Şam’da Muaviye ile tartışırken onun yaptırdığı sarayı eleştiriyor. Ebu Zer, “Bu sarayı hemen yık” diyor. “Biz Peygamber’den bunu görmedik” diyerek Tevbe Suresi’nin 34. ve 35. ayetlerini okuyor ve Muaviye ile tartışıyor. Ebu Zer, bu ayetin kıyamete kadar geçerli olduğunu söylüyor. Buna karşı çıkması üzerine çöle sürülüyor. Dolayısıyla her çağda kenz yapan kimse, bu eleştirinin muhatabı da odur.
O günden bugüne İslam’ın bünyesinde, Ebu Zer’in ve Muaviye’nin şahsında simgeleşen iki anlayış var. Ebu Zer’in anlayışı daha paylaşımcı, bölüşümcü; çağımızın kavramlarıyla ifade edersek sol, sosyalist değerlere daha yakın ve komünal bir din anlayışını savunuyor. Muaviye’nin temsil ettiği saray dini ise saray yaptırmayı, mal sahibi olmayı, kırkta bir zekât vererek sınırsız sermaye biriktirmeyi esas alıyor. “Faiz haramdır” diyerek küçük meselelerden kaçınıp devasa mal ve mülk biriktirme zihniyeti o günden bugüne devam ediyor. Bugün de bu Muaviye’nin kenzci anlayışı borsada kendini gösteriyor. İnsanların ihtiyaç duyduğu şeyleri kendi şahısları için biriktiriyorlar.
- Bir tarafta zekât, infak ve adalet üzerinden şekillenen bir din anlayışı, diğer tarafta servet ve iktidar ilişkileriyle kurulan itibardan tasarruf etmeyen dini siyasal düzen var. Muhafazakâr siyaset iktidarlaşarak tüm değerlerin içini boşalttı mı?
Devletin üst düzeyinde görev yapmış başörtülü kadın eski bakan, başörtülü olmasıyla bir çöküşü temsil ediyor zaten. Çünkü biz başörtüsü mücadelelerinin içinden geliyoruz. 1980’li ve 1990’lı yıllarda yasaklanan okulların önünde başlayan başörtüsü mücadelesi borsada sona erdi. Bu, hazin bir hikâye ve aynı zamanda bir çöküş. Artık insanlara verebilecekleri hiçbir şeyleri kalmadı. İnsanlara ne söyleyecek, ne anlatacaksınız? Üstelik bütün bunları başörtünüzle, dindarlık iddialarınızla yapıyorsunuz. Başörtüsünü Allah’ın emri olduğu için takıyor. Aslında, Allah’a inanıyor ama O’na güvenmiyor? Öyleyse neden mal biriktiriyorsunuz? Neden 170 milyon koyup 2,5 milyar götürmeyi düşünüyorsunuz? Ardından “2 milyarı geri iade ettim zaten” diyorsunuz. Yaptığınız hırsızlığı da kabul etmiş oluyorsunuz. İade etmek, bunu kabullenmek demektir. Bundan dolayı yargılanmanız ve mahkeme önüne çıkmanız gerekir.
“Dindarlar ülkeye adalet getirecek” diyerek yola çıkıyorsunuz; ardından kendinize Ankara’da bir saray yaptırıp orada yaşıyor ve “Saray itibarımızdır” diyorsunuz. İtibarı zenginlikte, malda, mülkte ve sarayda görüyorsunuz. Bu, İslamiyet’e taban tabana zıttır. İktidar, insanların değer yargılarını değiştirdi. Asıl çürüme ve ahlaki yozlaşma burada yaşandı. Gösterişi, malı ve mülkü “itibarımız” olarak sunuyorlar. Oysa bizim bildiğimiz itibar; adalet, sadelik, tevazu, merhamet ve diğerkâmlıktır. Geçtiğimiz 25 yıl boyunca gördük ki rant elde edemeyeceklerse üç kilometre yolu bile yapmıyorlar. Rant yoksa bunu enayilik olarak görüyorlar. Hani dindardınız?

Bu fon olayında dönen para nereden bakılsa 150 milyarı buluyor. En tepedeki devlet yetkililerinin haberi olmadan bunun gerçekleşmesi mümkün değil. Bence burada örgütlü bir suç var; üstelik taammüden ve tasarlanarak işlenmiş bir suç. Türkiye Sigorta Kurumu’nun, Türkiye İşsizlik Fonu’nun ve Diyanet’in parası bu fona yatırılmış ve orada batmış.
Bir tezgâh kurmuşlar. Eskiden Eminönü’nde “bul karayı al parayı” dolandırıcıları olurdu. Ekip hâlinde toplanırlar, kalabalığın içindeki 10 kişiden 7-8’i kendi adamları olurdu. İçlerinden birini oyuna düşürdüklerinde önce iki kez kazandırır, ardından soyup soğana çevirirlerdi. Vatandaşı fona çekmek için diğer fonları, birbirlerinin fonlarını satın alıyor ve fiyatları fahiş biçimde yükseltiyorlar. Adı sanı duyulmamış bir firmanın hisseleri Koç Grubu’nun hisseleri gibi parlıyor, herkes oraya akın ediyor. İnsanlar para yatırınca da paralarını alıveriyorlar. Böyle bir dolandırıcılık tezgâhı kurmuşlar.
- “Ne olursa olsun Allah’ın karşısına kul hakkıyla gitme” denir. Kul hakkının iki kişi arasında olduğu ve diğer taraf helal etmediği sürece haram sayılır diye bilinir. Kul hakkı yalnızca iki kişi arasında mı geçerlidir? Bir halk ile onu yönetenler arasında da kul hakkı söz konusu olmaz mı?
Tabii, olur. Kul hakkı kavramının Kur’an’daki karşılığı “zulüm”dür. Kur’an’da zulüm ayetleri var. Zulüm, bir hakkı yerinden oynatmak; adalet ise oynatılan hakkı yerine iade etmek anlamına geliyor. Zulüm, hak yemek, birisinin hakkını ihlal etmek demektir.
Hak ihlali iki kişi arasında başlayabilir ancak hayatın her alanında görülür. Esas olarak kul hakkı, yönetenlerle yönetilenler arasındaki ilişkide ortaya çıkar. Komşular da birbirlerinin hakkını yer ama komşular arasındaki ilişki, yöneten ile yönetilen arasındaki ilişki gibi değildir.
Hepimiz vergi veriyoruz. Kazancımızdan, aldığımız maaştan ve yaptığımız ticaretten vergi kesiliyor. Bu vergiler Ankara’ya gidiyor ve ülkeyi yönetenlere teslim ediliyor. O paraları alıyorlar; ne yaptıklarını bilmiyoruz. Oysa milletin iyiliği için harcamaları gerekiyor. Kimsesizlerin kimsesi olmaları, parayı yoksullara, gariplere, yetimlere aktarmaları; yol ve köprü yapmaları gerekiyor. Peki, para nereye gidiyor? Örtülü ödenek diye bir şey var. Cumhurbaşkanının emrine verilmiş ve cumhurbaşkanları tarafından kullanılıyor. Şu ana kadar cumhurbaşkanları içinde bu ödeneği en fazla kullanan, öncekilerden 8-10 kat daha fazla harcama yapan mevcut Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan. Bu da kul hakkına giriyor.
Karakola gidiyorsunuz, kötü muamele görüyorsunuz; bu doğrudan kul hakkıdır. Devlet dairesine gidiyorsunuz, “Bugün git, yarın gel” diyorlar. Aşağılıyor, dış görünüşünüze bakıyor, “Nerelisin sen?” diye soruyorlar. “Diyarbakırlıyım” dediğinizde size kötü gözle bakıyorlar. “Kürt müsün sen?” diye soruyorlar. “Burada Kürtçe konuşamazsın” diyorlar. Karl Marx’tan öğrendiğim temel cümle şu: “Sömürü her yerdedir.” Sömürü yalnızca fabrikalarda değil, hayatın her alanında karşımıza çıkar. Bunların tamamı kul hakkıdır. Kul hakkı her yerdedir.
- Latin Amerikalı yazar Eduardo Galeano, “Eğer dikey ilişkilenirsem bu dilenciliğe beni götürür ama yatay ilişkilenirsem bu beni dayanışmaya götürür” diyor. Türkiye’nin “sadaka/dilenci ekonomisi”ni düşündüğümüzde, bu yatay ilişkilenme meselesini nasıl değerlendirmek gerekir?
“Sadaka” Kur’an’da geçen bir kavramdır ancak “sadaka kültürü” Kur’an’a ait bir ifade değildir. Sadaka kültürü, zenginin yoksula sürekli vermesi ve güçlünün zayıfı sürekli ezdiği bir düzen anlamına geliyor. Oysa sadaka, infak, hayır ve zekât kavramları Kur’an’da dayanışma amacıyla vermeyi ve paylaşmayı ifade eder. Kur’an-ı Kerim’de bu şekilde 18 paylaşma kavramı vardır.
Peki, verme eylemi nasıl sadaka kültürüne dönüşüyor? Bu anlayışta zenginler ve yoksullar sürekli var olacak, zenginler de yoksullara devamlı verecek. Bu düzen hiç bitmeyecek. Kölelik dünyanın bazı bölgelerinde kalkmış olsa da başka yerlerde devam ediyor. Maddi olarak ortadan kalksa bile ruhsal kölelik sürüyor. Önemli olan, bu düzeni ortadan kaldırma çabasının kendisidir.
- İslam’ın sosyalizm ve komünizmle ilişkisi sürekli Allah’a inanıp inanmama ve birtakım ibadetleri yerine getirip getirmeme meselesine indirgeniyor. Kapitalizm söz konusu olduğunda Müslümanların bu sessizliğini nasıl değerlendiriyorsunuz?
Aşırı zengin, işçilerini sömüren, zalim ve gaddar biri; camiye ya da kiliseye gidiyor, dindar bir görünüm sergiliyor. Kapitalistler genellikle dindar görünümlü oluyor. Bu görünüm ve birkaç ritüelin yerine getirilmesi, yaptıkları sömürünün görmezden gelinmesine yol açıyor. Din burada çok işlevsel hâle geliyor. Marx’ın “afyon” dediği şey tam da bu. Dinin afyon olarak kullanıldığı yerler var; yanlışları ve günahları örtbas etmek için kullanılıyor. Kapitalistler bunu çok iyi beceriyor.
Sosyalistler ise buna tepki göstererek dinin afyon olduğunu söylediklerinde hemen dinsiz ilan ediliyorlar. Savundukları sosyal adalet, zengin-yoksul arasındaki uçurumun giderilmesi ve sınıfların ortadan kalkması gibi yüksek insanlık idealleri, “Birkaç ibadeti yerine getirmedi, Allah’a inanmıyor” denilerek dinsizlik ithamıyla görünmez hâle getiriliyor.
Böyle olmasında sosyalistlerin de hatası var. İslam dünyasında sosyalizmi ve komünizmi savunanlar, bana göre, bu düşünceleri yanlış bir yerden hareketle savundukları için üzerlerine dinsizlik yaftası yapıştı. Lenin’in bir sözünü okumuştum; sanırım “Ne Yapmalı?” kitabındaydı. Şöyle diyordu: “Acemi devrimci fabrikaya giderek işçiyle Allah var mı yok mu diye tartışır.”
Müslüman bir halkın içinde yaşıyorsanız, en azından kültürel olarak inanmasanız bile, “Bu halk doğaya, evrene, geçmişe, geleceğe, varlığa, yokluğa, yaşama ve ölüme Allah diyor; bunları Allah’la açıklıyor. Ben de o zaman kültürel olarak bunları Allah diye açıklayabilirim” diyebilmelisiniz. “Allah ezilenden yanadır.” Bunun kanıtı Kur’an’da, Tevrat’ta ve İncil’de bulunabilir. Hatta bu kitaplarda çok daha sert ayetler gösterilebilir.
İncil’de şöyle deniyor: “İki efendiye birden kimse kulluk edemez. Ya Allah’a tapacaksınız ya Mammon’a tapacaksınız.” Yine İncil’de, “Gökte uçan kuşlara bakın; biriktirmezler. Zambaklara bakın; çalışmazlar. O zaman ne yiyeceğiz, ne içeceğiz diye bu mal biriktirmek neyin nesidir?” deniyor. “Niye telaşlanıyorsunuz?” diye soruluyor.
Anarşist Proudhon, “Dünyada kimse hiçbir şey yapmasa dünyanın nüfusuna paralel doğa bitki ve rızık üretiyor” diyor. Anarşist Rus yazar Kropotkin ise Spencer’ın sosyal evrimciliğine ve kapitalist sosyal evrim anlayışına karşı sosyalist, dayanışmacı bir doğa anlayışını temellendirmek amacıyla “Karşılıklı Yardımlaşma” adlı kitabını yazdı. Orada, kapitalistlerin iddia ettiğinin aksine, doğada azılı ve vahşi rekabetin değil, yardımlaşma ve dayanışmanın bulunduğunu savunuyor. Bunun görülmek istenmediğini söylüyor ve doğadan birçok örnek veriyor.
“Doğa varlıkları içerisinde hiçbir varlık kendisi için var değildir. Öteki için, öteki doğa varlığı için vardır.” Örneğin yağmur sulak yerlere doğru akar. Dallar meyveye durur, salkım salkım aşağıya uzanır; ancak meyveleri kendileri yemez, başkaları içindir. “Bütün doğa varlıkları başkası içindir” diyor. “Herkes başkası için çalışır” diyor. Doğanın kendisi zaten sosyalist.
Bunu Kur’an’daki birçok ayette de görebiliyorum. Ancak Türkiye’de öyle bir Komünizmle Mücadele geleneği ve manipülasyonu oluştu ki Müslümanlar bunları göremez hâle geldi. Birkaç komünistin “Allah yok” demesine bakarak “Komünizm Allahsızlıktır, dinsizliktir” demeye başladılar. Neden birkaç kişinin dinsizliğine bakarak sosyalizme ve komünizme karşı çıkıyorsunuz? Sosyalizm, komünizm ve komünal yaşam kötü şeyler değil. Komünal yaşam, insanlığın son 4-5 bin yılından çok daha eskiye uzanan, yüz binlerce yıllık geçmişidir. Devlet ve para ortaya çıkmadan önce insanlar yüz binlerce yıl doğanın içinde komünal bir hayat sürdüler. Sınıflar yoktu. Bu, insanlığın asli yapısıdır. Özel mülkiyet Roma kavramıdır. İslam’da mülk Allah’ındır. Özel mülkiyet diye bir şey yoktur. Doğu’da yerler, gökler, var olan ve var olmayan her şey Tanrı’ya aittir. Roma’da ise şahsa ait mülkiyet, yani “özel mülkiyet” anlayışı ortaya çıkmıştır.
Müslümanlar bu konularda o kadar geri kalmış durumda ki “Özel mülkiyet yok” dediğinizde hemen “Ne yani, evim arabam olmayacak mı?” diye soruyorlar. Oysa ev ve araba özel mülkiyet değildir. Özel mülkiyet olması için bir şeyin gelir getiriyor olması gerekir. Gündelik gelir getiren şey özel mülktür ve gelir getiren bütün varlıklar topluma aittir. Topluma ait olmalı ve kârı toplum tarafından paylaşılmalıdır. Sosyalizmin özü budur.
Kur’an-ı Kerim’deki “Mülk Allah’ındır” ifadesi komünizme yakındır. “La ilahe illallah” ifadesi anarşizme yakındır. Bugün peygamberler yaşasaydı, “Mülk Allah’ındır” dedikleri için komünist, “La ilahe illallah” dedikleri için anarşist, “Sizin tanrılarınızı kabul etmiyorum, bunlar sahte tanrılar” dedikleri için ateist, ellerine kılıç alıp Bedir’e ve Uhud’a çıktıkları için de terörist ilan edilirlerdi. Zamanın egemenleri böyle söyleyeceklerdi.
Kaynak: Yeni Yaşam Gazetesi
***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***





































