Saadet Partisi Milletvekili ve Yeni Yol Grubu Başkan Vekili Bülent Kaya ile İslami kesimin sürece bakışını konuştuk:
- Erbakan 96 yılında bu meselenin çözümünü konuşmaya başladı. O gün 12 yıllık bir çatışmalı süreçten bahsediyoruz. Bu çatışma o gün çözülebilseydi 12 yılın acıları elbette 42 yılın acılarına göre daha az olurdu. 42 yıl bize çok şey kaybettirdi
- Siz bir hukuki güvence oluşturmazsanız, siyasal-yasal bir ortam oluşturmazsanız, silahı anlamsız kılacak adımlar atmazsanız, elinde silah tutan insanların silahı bırakmasını daha da zorlaştırırsınız. Bu bir taviz değil
- Erbakan hocanın Bingöl’deki o meşhur konuşması Kürt meselesinin konuşulma eşiğinin üstünde bir yaklaşımdı. ‘Ne mutlu Türküm diyene,’ sloganının kutsallaştırıldığı bir dönemden bahsediyoruz. Hatta ondan dolayı da siyasi yasaklı hale geldi
Nezahat Doğan
Bir tarafta yolsuzluk ve yoksulluk kıskacı yaşanırken, diğer tarafta “süreç ilerliyor mu, donuyor mu, ne oluyor?” soruları dururken hukuki adımlar atılmıyor. Kürtlerin varlığının tanındığı ama haklarının verilmediği eksende süreç silahsızlanmaya kilitlenmiş olarak sürüyor. Oysa barış çabaları ve süreçleri çok uzun bir geçmişe sahip; ilk barış görüşmelerini başlatan Turgut Özal’dan, çözüm arayışını ortaya koyan Erbakan dönemine kadar uzanıyor. Milli Görüş ve Erbakan çizgisi 1996 yılında on bir aylık hükümet döneminde Kürt sorununun çözümü için bir irade ortaya koyarken Erbakan beklenmeyecek bir çıkış yaptı: “Türkler ne mutlu Türküm diyene diyorsa, Kürtler de ne mutlu Kürdüm diyene der” ifadesini kullandı. Bu söz elbette tarihi bir anlam ifade ediyordu. Ardından o dönem Refah Partisi il başkanı olan Tayyip Erdoğan bir Kürt raporu hazırladı. Rapor çok güçlü başlıklar içeriyordu. Bugün bile o rapora dönüp tekrar bakmak gerekiyor. Ardından bir Kürt zirvesi gerçekleşti. Sonrasında Öcalan-Erbakan mektupları, çözüm arayışları geldi… Şunu unutmamak gerekiyor ki o gün devlet içinde tam olarak yürütme erkine sahip olmayan irade bugün tümüne sahip.
Peki sonuç? Milli görüş geleneğindeki partiler Necmettin Erbakan çizgisinin gerisinde mi gidiyor? Saadet Partisi İslami demokratik bir alanda yol alırken sürece ilişkin nasıl bir yerde bulunuyor? Sürecin ilerlemesinde ve toplumsallaşmasında tüm siyasete nasıl bir ortaklaşma sorumluluğu ve mücadele hattı düşüyor? Negatif barıştan ikinci aşama olan pozitif barışa ilerlemek için nasıl mücadele edilmeli?
Tüm bu soruları Saadet Partisi İstanbul Milletvekili ve Yeni Yol Grubu Başkan Vekili Bülent Kaya ile konuştuk.
- Bugün Barış ve Demokratik Toplum sürecini okuyabilmek için geçmişi de değerlendirmek gerekiyor. Çünkü geçmişte de Kürt meselesinin çözümü, şiddetin, çatışmanın sonlanması konusunda adımlar atılmaya çalışıldı. Barış için ilk adımı Turgut Özal atarken sonrasında Necmettin Erbakan’ın çabası geldi. Erbakan’ın çıkışının nasıl bir tarihsel arka planı vardı? Neye karşılık geliyordu?
Rahmetli Erbakan Türkiye sınırlarını aşan bir kardeşlik ve birlikte yaşama perspektifine sahipti. Geçmiş tarihi müktesebatı da dikkate alarak, daha geniş bir perspektifle, insanların ortak aidiyet, ortak bir tarih, ortak bir kültür inancına sahip olduğunu görüyordu. Resmî ideolojinin meseleye yaklaşım ve tanımlamasından farklı bir yerde duruyordu. Temel felsefe olarak bu coğrafyada yaşayan insanların kendi meselelerini asla çatışma, şiddet ve savaşla değil, mutlaka müzakere ve barış diyalog yoluyla çözülmesinden yanaydı. Rahmetli Erbakan, özellikle 91. Refah Partisi kongresindeki açılımı, ardından 93’teki açılımı ve hükümet olduğu yani devlet adına da belli bazı adımları atma imkanına sahip olduğu zaman da bunu ortaya koyan bir süreç yürütmek istedi. 11 aylık bir iktidar dönemi takdir edersiniz ki çok kısa bir süredir ama nihayetinde bu anlayışa sahip olması, bu perspektife sahip olması son derece önemli ve kıymetliydi.
- 91 ve 93 sonrası özellikle kongre döneminde yaptığı açılımlar, ortaya koyduğu “Asırlar boyu tek vücut olarak yaşadığımız halde ne oldu da bir husumet ortaya çıktı? Niçin bu kadar kan akıyor?” sorusu, bir adımı başlattı. İsmail Nacar’ın devreye girmesi ve Abdullah Öcalan’la mektuplaşmalarla nasıl bir süreç işledi? Handikaplar, baskılar ve sıkıntılar neydi o dönemde?
O süreçlerde Necmettin Erbakan’ın başbakan olarak attığı adımlar siyasal parti perspektifi ötesinde devlet adına atılmış, tabiri caizse devlet adamı sıfatıyla yürüttüğü ilişkilerdi. Elbette bu tarz süreçlerin doğası icabı, gün yüzüne çıkabilmesi için belli bir kıvam ve aşamaya gelmesi lazımdı. Bunu aleni bir şekilde herkesle paylaştığını düşünmüyorum. Ama elbette o dönemde kendisine danışmanlık yapan isimler vardı. İsmail Nacar bu olay özelinde belki kendisi inisiyatif almak istemiş ya da Sayın Erbakan görevlendirmiş olabilir. Doğası gereği bu tür işlerde bazen direkt görevlendirme olur, bazen herhangi bir aktivist veya barış gönüllüsü size gelip “bu konuda bir girişimde bulunmak istiyorum,” der ve o şekilde bir yol yürünür. Dolayısıyla burada hem siyasal hem devletle ilgili ilişkiler vardır. Buna birebir tanık olanlar bunları günü geldiğinde çok daha rahat açıklama imkanına sahiptir. Devlet kayıtlarında da olduğunu düşünüyorum.
- Necmettin Erbakan’ın Bingöl’de yaptığı konuşmada dile getirdiği “Ne mutlu Türk’üm derseniz, Kürt kökenli bir Müslüman evladı da kalkar; ben de Kürdüm, daha doğruyum, daha çalışkanım, deme hakkını kazanır” cümlesi var. Bu açılım Kürt meselesinin çözümü ve barış adına nasıl bir anlam taşıyordu?
Erbakan hocanın, Bingöl’deki o meşhur konuşması o dönem Kürt meselesinin konuşulma eşiği açısından normal eşiğin üstünde bir yaklaşımdı. “Ne mutlu Türküm diyene,” sloganının kutsallaştırıldığı, onun dışında bir sloganın kabul edilmediği bir dönemden bahsediyoruz. Hatta ondan dolayı da siyasi yasaklı hale geldi.
Hani devlet bazen not tutar, kayıt alır, günü geldiğinde şapkadan tavşan çıkarır. 97-98’de iktidar olduktan sonra bir siyasi yasak getirmek için mahkeme o konuşmayı delil olarak kullandı. Halkı kin ve düşmanlığa sevk etmek suçlamasıyla 312’den ceza aldı. Halbuki tam tersine halkı kin ve düşmanlığa sevk etme yerine halkı birleştirmeye dönük bir mesajdı. Erbakan laikliğe aykırı eylemleri veya benzeri suçlamalar değil, o konuşması sebebiyle siyasi yasaklı hale geldi.
- Necmettin Erbakan’a siyasi yasak getirilmesinin temelinde Kürt açılımı mı vardı?
Evet, Kürt meselesi ile ilgili açılımıydı… Laikliğe aykırı eylemleri sebebiyle herhangi bir ceza almadı. Dolayısıyla bu yaklaşımı nedeniyle siyasal bir bedel ödedi. Ama bu meseleler böyle bir iki günde çözülecek şeyler değil. Bir sosyolojik arka planı ve siyasal mücadeleyi getiriyor. Her adım aslında bir sonraki adımı doğuruyor. AK Parti’nin ilk dönemlerinde belli bazı cesur adımları atabilmesinin sebebi de içinde bu zihni ortamda yetişen siyasetçilerin olmasıdır. Onlar da Erbakan’ın siyasi perspektifine şahit olmuş insanlardı.
- Peki, o gün ve bugün arasındaki zıtlıklar neden?
Hatırlarsanız cezaevinde bulunan Ahmet Türk, Leyla Zana, Hatip Dicle ve Orhan Sadak ile ilgili AİHM kararları uygulanmıyordu. 2002’de iktidara geldiklerinde sonra Ceza Muhakemeleri Kanunu’nda yaptıkları değişiklikle AİHM’nin hak ihlali kararlarını yeniden yargılama sebebi yaptılar. Müebbet hapse mahkûm olmuş o eski milletvekilleri tahliye edildi. AK Parti ilk geldiğinde Kürt meselesiyle ilgili siyasallaşmış yargının verdiği kararları ortadan kaldırmak için adım attı. Ama bugün hala Selahattin Demirtaş’ın AİHM ile ilgili kararına rağmen içeride tutulması da aslında tekrar geldikleri zıt noktayı ortaya koyuyor. O gün Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararları uygulansın ve Kürt siyasetçileri dışarı çıksın diye yasal düzenleme yapan AK Parti, bugün Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararına rağmen Demirtaş’ın tahliye etmek etmemek için uğraşıyor.
- O gün savunduğu ve bugün uyguladığı hukuk arasındaki fark nereden kaynaklanıyor?
Uzun dönemli iktidarlar bir şekilde kenardan merkeze doğru gelirler. Başta kendilerini devletin dışındaymış gibi görür ama kök saldıktan sonra kendilerini devlet olarak görmeye başlayınca da sivil alana yaklaşımları farklı olur. Bu dönüşümün etkisi var diye düşünüyorum. O dönemki Adalet ve Kalkınma Partisi toplumun farklı kesimlerinden insanları farklarıyla beraber bir arada tutmayı başaran bir partiydi ve özgürlüklere dayanıyordu. Bugün farklılıkları bir arada bulundurmuyor, tam tersine devlet gücü ve otoritesi ile insanları bir arada bulunduruyor. Zannedersem bu yönetim anlayışıyla alakalı bir şey.
- Necmettin Erbakan’ın Kürt meselesindeki çözüm arayışları, çözümü ilerletme konusunda cesaretle yol almasından başlayan ve bugün devlet ile Abdullah Öcalan tarafından yürütülen sürece baktığınızda ne görüyorsunuz?
Erbakan 96 yılında bu meselenin en azından çözümünü konuşmaya başladı. O gün 12 yıllık bir çatışmalı süreçten bahsediyoruz. Bu çatışma o gün çözülebilseydi 12 yılın acıları elbette 42 yılın acılarına göre daha az olurdu. 42 yıl bize çok şey kaybettirdi. İkincisi, meseleyi çözmeye çalıştığınız o zamanda Kürt meselesi her ülkenin kendisi için bir meseleydi. Irak’ın, Suriye’nin, İran’ın Kürt meselesi kendi özelindeydi. Ama bugün gelinen noktada Kürt meselesini konuştuğunuz zaman Suriye’deki, Irak’taki gelişmelerden ayrı konuşma şansınız yok. Yine o dönemlerde biraz daha dışa açılmış Kürt hareketleri var iken, bugün Kürt hareketlerini aşan bir Kürt sosyolojisi oluştu. Mesela Kobani olayları sırasındaki tepkiler, SDG ile anlaşma olmadan önce Halep’teki başlayan olaylarda bütün Kürt coğrafyasında gösterilen tepkiler bunu gösterdi.
- Kürtlerin 90’lı yıllardan bugüne geldiği yeri büyük resimde nasıl okuyorsunuz? Kürt ulusal birlik anlayışının varlığını göstermesine ve değişen dengelere mi vurgu yapıyorsunuz?
Kürt sosyolojisi oluştu. Dolayısıyla bugün Kürt meselesini 90’lı yılların Kürtleri üzerinden değil çok daha geniş bir çerçeve açısıyla ele almak lazım. Çünkü Kürt meselesinin sadece Türkiye’de çözelim dediğiniz zaman bu coğrafyadaki Kürt meselesini çözemiyorsunuz. Ama Türkiye hem burada yaşayan Kürt nüfusu hem Kürtlerin Türkiye Cumhuriyeti’ne olan aidiyeti ve devlet kuruluşunda var olması hem de Suriye ile Irak örneklerinden farklı olması sebebiyle oraları da domine edebilecek bir örnek teşkil edebilir.
- Kürtlerin her alanda kurumsallaşması mı?
Bakın, Erbakan hoca da 12 yıllık bir çatışmalı süreci sona erdirmeye çalışırken, bugün 42 yıllık bir çatışmalı sürecin sonunda sosyolojik taban, sivil toplumla ilişkileri, medya gücü, ekonomik güç ve birçok hususa baktığım zaman daha farklı bir örgüt ile karşı karşıyayız. Bugün yüzde onluk bir tabanı oluşmuş, Meclis’te üçüncü parti olmayı hemen hemen artık her seçimde başaran bir Kürt Siyasal Hareketi’nden bahsetmek mümkün. Bütün bunlara baktığımız zaman da bugün daha karmaşık bir sorunu çözüyoruz. Ama avantajı da şu: Geçmişte yaşadığımız her tecrübe bugün bazı yanlışların da önüne geçme potansiyeli taşıyor.
- İki yıllık bir süreç, kurulan Meclis komisyonu ve raporu, ardından çerçeve yasa söz konusu. Ancak bir tarafıyla barış görüşmeleri devam ederken, öte taraftan demokratikleşme adımlarının henüz atılmamış olmasının ve toplumda bir güvensizliğin oluşması altındaki neden nedir?
Meseleye daha önce farklı noktalardan başlandı, ara verildi. Bu sefer demokratikleşme, temel hak ve hürriyetlerden ziyade güvenlik merkezli bir silahsızlanma önplana alındı. Dolayısıyla buradaki amaç silahsızlanma, silahın tamamen sona erdirilmesi, ondan sonra toplumsal hayata entegrasyon ve barışın negatif ve pozitif yönleriyle sağlanması hususu… Ama maalesef sürecin başından bu yana negatif barış konusunda hemen hemen daha geniş bir uzlaşı varken, pozitif barış noktasında tek taraflı talepler var.
- Negatif barış sağlanırken neden pozitif barış aşamasına geçilemiyor?
Devlet adına karar verme yetkisine sahip olan iktidar, negatif barışı merkeze alan bir yaklaşımla meseleye bakıyor. Hatta orada daha demokrat, daha liberal diye düşündüğümüz arkadaşlarımız bile negatif barış gerçekleşsin, pozitif barış konuşmanın zemini oluşmuş olur diye bakıyor. Oysa bizim kanaatimize göre bu doğru bir yaklaşım değil. Biz o komisyona sunduğumuz raporda da aynı şeyi söyledik, Sayın Bahçeli de söyledi “barış güvercini tek kanatlı uçmaz,” diye.
- Kürt tarafı adımlarını attı şimdi devletten adımlar bekleniyor nasıl olacak? Hukuk olmadan silah bırakanlar nasıl gelecek?
Pedal çevirme metaforu gibi her iki alanda da adımlar atılması lazım. Çünkü siz bir hukuki güvence oluşturmazsanız, siyasal-yasal bir ortam oluşturmazsanız, silahı anlamsız kılacak adımlar atmazsanız, elinde silah tutan insanların silahı bırakmasını daha da zorlaştırırsınız. Yani bu bir taviz değil. Tam tersine silah bırakmak isteyen insanların cesaretlendirip onların ortamını sağlamanız lazım.
- Komisyon raporunun yedinci maddeleri uygulanmıyor. Bir küçük adım dahi yok. Aslında bütün siyasi partiler içerisinde de söylemler, açıklamalar var ama bu karşı tarafa değmiyor, adım attırmaya dönük bir basınç da oluşmuyor. Bunun neden kaynaklanıyor?
Dünya örneklerinde de görülmüştür ki barış süreçlerini zehirleme potansiyeli olan önemli hususlardan bir tanesi, seçimler ve yeniden seçilme kaygısı olan iktidarların sürece, projelere temkinli yaklaşmasıdır.
- İktidarın politikası seçime mi endeksli diyorsunuz? ,
Kendi seçmenleri üzerinde bunun oluşturabileceği siyasal faturayı yeterince görememesinden kaynaklandığını düşünüyorum.
- Memleketin selameti ikinci plana mı atılıyor o zaman?
Kendilerinin varlığını memleketin selameti için şart koştukları için. Yani biz varsak memleket var, dolayısıyla bizim hayatta kalmamız lazım diye düşünüyorlar.
- Siz muhalefet olarak nereden bakıyorsunuz?
Biz muhalefet olarak silahsızlanmayı, barışı, demokrasiyi, insan haklarını, hukuku iktidardan dilenen kişiler değiliz. Bunu gerçekleştirmeye talip olan kişileriz. İktidar eğer bu demokratikleşmeyle ilgili adımları atmıyor diye silah devam etsin diyecek veya silah bırakmama konusunda örgütü mazur görecek halimiz yok. Silahın her halükârda, hiçbir şarta bağlı olmaksızın gündemden çıkması lazım. Demokratikleşmeyle ilgili, hukukla ilgili, temel hak ve hürriyetlerle ilgili mücadele devam edecektir. İktidarın yaptığını eksik buluyoruz, doğru bulmuyoruz ve bu bizi mutlu kılmıyor tam tersine… Çünkü dediğim gibi demokrasi, hukuk, insan hakları iktidarlardan dilenerek elde edilecek olgular değil, mücadele ederek elde edilecek hususlardır. Silahsızlanma sürecinde silahsızlanmayı sağlayacak olan yasalardır. Komisyonda bu cümlenin altında AK Parti’nin de imzası var.
- Ortada hukuki olarak bir çerçeve yasa var ama ne kadar yeterli? Gerilla dağdan gelecek ama hukuk neye göre? Nasıl? Bu somut olmadığı sürece silahı bırakıp nasıl ineceğiz ovaya diyor. Buradaki soru işareti nedir?
Mesela o yasa kapsamındaki çerçeve içerisinde olan herhangi bir örgüt mensubu silahını bırakıp geldiği zaman, hakkındaki bütün soruşturmalar durduruluyor. Bir ceza ile karşılaşmamış olacak. Denetim süresini aştıktan sonra da artık öyle bir suçu hiç işlememiş gibi muamele edilecek. 5 yıllık bir denetim süresi var, 2 ya da 4 yıllık süreler var. Bunlar gelişleri kolaylaştırmak ve o tereddütleri ortadan kaldırmak için atılan adımlar. Yeterli görülmeyebilir ama en azından bir hukuki çerçevedir.
- Sürecin başından beri Devlet Bahçeli’nin güçlü söylemleri var. Kurucu önder de dediği yerden bugün statüsü meselesi de var. Siz statünün belirsizliğini, görüşmeler yapılıyorken İmralı’nın hala fiziki olarak açılmamış olmasını, bir komisyon kurulacak, kurul gidecek gitmeyecek tartışmalarını nereye oturtuyorsunuz? Sizin ve partinizin durduğu yer nedir?
Niyetinde iktidar bir cumhur ittifakından oluşuyor, Sadece AK Parti’den oluşmuyor. Ama oy kaygısını MHP değil, AK Parti taşıyor. Dolayısıyla hem devlet adına cumhurbaşkanlığı yapma şapkasını hem de parti genel başkanlığı şapkasını taşıyan Erdoğan’ın biraz daha ihtiyatlı yaklaşmasını anlayabiliyoruz. Bu yönüyle devletin ilgili kurumlarının bu meselelere bakışı önemli. Ben silahsızlanma ötesinde bir bakışın olduğunu düşünüyorum devlet içerisinde. Devlet olaya sadece silahsızlanma boyutuyla bakmıyor. Ama silahsızlanmayı önemli bir aşama olarak görüyor. Hem kendini güvenceye almak hem de daha geniş kitleleri ikna etmek için bir argüman olarak kullanıyor. Bu süreç içerisinde İmralı ile yapılan görüşmelerde hangi konuda ihtiyaç var? Bunları bilmiyoruz. Dolayısıyla İmralı ile yapılan müzakereler, görüşmeler, diyaloglardan haberdar olmadığımız için oranın talebi nedir, makul talep nedir, karşılanabilir mi, karşılayamaz mı? Bununla ilgili bir değerlendirme yapabilecek durumda değiliz.
- Partilerin bilgilendirilmesi konusunda eksiklik olduğunu mu söylüyorsunuz?
Biz şunu diyoruz: Bu sürecin tamama erdirilmesi için atılması gereken adımları atın çünkü yeni bir aşamaya geçiyoruz. Ama bunu da paylaşın. Sadece devlet bize ihtiyaç duyduğu dönemlerde değil. Belki bizim de ortaya koyacağımız yaklaşımla sürecin bütün taraflarına sağduyu teklif edeceğimiz önerilerimiz olacak, ama bilmiyoruz. İmralı’ya gidişler ilgili süreç de iktidar hiç gündeme bile getirmedi. Çünkü bizim İmralı’yla bir görüşme yapma imkânımız yok. Ona da gerek yok. Çünkü nihayetinde bu süreçlerin tamamında devlet örgütlerle görüşür, devlet güvenlik bürokrasisi ile görüşür. Yani bunu normal karşılıyorum ancak gelin bilgilendirin, illa bunu basın önünde de yapmak zorunda değilsiniz. Siyasi partileri ziyaret edin. Bu süreçte bilgi paylaşımı olduğu müddetçe biz sorunun çözümüne katkı sunmak için varız.
- Siyasetin yapması gereken nedir?
Devlet adına bu işleri yapanlar ihtiyaçlarını ortaya koyuyor. Mesela fon krizi oldu. “Benim bu kriz ile mücadele etmem için bir yasaya ihtiyacım var,” dedi hükümet. Kendisi hazırladı ama Meclis konuştu yasayı. Burada da devletin bu süreçleri yürütürken ihtiyaçları olabilir. Bu ihtiyaçların kimi Meclis ile, kimi bürokrasi ile ilgili. Tabi sadece ihtiyacını söylemekle kalmaması, ona niçin ihtiyaç olduğunu söylemesi lazım. O zaman buna diğer partiler de daha çabuk adapte olup çözüm sunabilir.
- Bundan sonra nasıl bir yol izlemek gerekir? Toplum ve siyaset arasındaki mesafe nasıl giderilir? Ortak birliktelik ve mücadele nasıl sağlanmalı?
Topluma umut vermek siyasetin işidir. Eğer umut verebilirseniz insanları ortak bir paydada buluşturabilirsiniz. Fay hatları oluşturma riskine rağmen insanları iyi bir şekilde yapılandırırsanız ben başarının o zaman gelebileceğini düşünüyorum. Yol belli. Başka türlü iktidarları devirme şansı yok. Mesela yurt dışındaki seçim başarıları. Acaba Türkiye’de de benzerleri olabilir mi? Macaristan olur mu? Olur. Amerikan seçimlerinde bir rahibi, bir Müslümanı, bir sosyalisti, bir çevreciyi bir araya getiren ne olabilir? Daha iyi bir Amerika düşüncesi…
- Savaşanlar bir masada barışıyor. Aslında demokratik siyaset zemininde de farklı fikirlerin artık bir tartışma ve ortaklaşma zemininde buluşması gerekmiyor mu? Cumhurbaşkanı Erdoğan’nın söylemi ve dili neden değişmiyor?
Sayın Erdoğan’ın Haziran 2015 seçimindeki tabiri caizse ilk kez kaybetmiş olmasından sonra her geçen gün milliyetçi muhafazakarlığın içerisindeki özgürlüklere ve demokrasiye yaklaşımı maalesef ortadan kaldırdı. 10 senedir bu dili kullanan güçlü bir genel başkanın oluşturduğu bir toplumsal hafıza var. Dolayısıyla onu ortadan kaldırmak çok kolay bir şey değil. Erdoğan 2002’den itibaren aslında Kürt meselesi ile ilgili adımlar attığı zaman, kendi tabanından çok rahat karşılık gördü. Ama 2015’ten sonra o tabana o kadar sert ve militarist, o kadar milliyetçi bir şey yükledi ki, dil ve üslubuyla o insanlar birdenbire demokrat, özgürlükçü olmaktan daha çok devletçi, statükocu ve milliyetçi bir dile evrildi. Bugün de bence onun sancılarını yaşıyor. Ama özü itibariyle güçlü liderler, hele yetkileri elinde bulundurursa kendi kitlesini daha çabuk dönüştürme gücüne sahip. Bunu telafi edebilir ama maalesef görebildiğim kadarıyla bu konuda da çok cesur açıklamalar yapmıyor.
- Yapsa iklim de değişir mi?
Artık AK Parti diye bir şey yok. Erdoğan’ın partisi var. Erdoğan bir konuda siyasal bir duruş ortaya koyduğu zaman kitle ona göre şekil alıyor.
- Yeniden Refah Partisi ve Saadet Partisi için Necmettin Erbakan çizgisi önemli bir nokta. İki parti o çizgide bulaşabilir, birleşebilir mi?
Şu an zaten her iki parti arasında bir siyasal iş birliği ve anlayış birliği var. Diyaloglarımız da devam ediyor, görüşüyoruz. Önümüzdeki günlerde belli bazı ortak programlar yapılması gündemde. Geçen gün Yeniden Refah Partisi’nin Konya’daki programına Genel Başkanımız da iştirak etmişti. Bu suni ayrılıklar er ya da geç ortadan kalkar. Çünkü nihayetinde sosyoloji belli bir aşamadan sonra onu zorunlu kılar, konjonktürel olarak ortaya çıkan ayrılıklar siyaset gereği ortadan kalkabilir. Yıllarca ANAP, DYP ve merkez sağın birleşmesi konuşuldu, olmadı, birleştiler ama iş işten geçmiş oldu. Solun birleşmesi hep konuşuldu. Birleşmeden sonra tekrar ayrıldılar. Millî Görüş de artık daha geniş sosyolojiye hitap eden, içerisinde birçok parti çıkaran bir harekete dönüşmüş oldu. Bu yönüyle baktığımız zaman önümüzdeki süreçlerde bunların bir araya gelmesi daha kolay olur diye düşünüyorum. Bazen o ayrılıklardaki sert tutumlar ister istemez bir araya gelmeyi zorlaştırıyor. Ama Saadet Partisi ve Yeniden Refah Partisi bence o zorlaştırıcı süreçleri aştı.
- Fatih Erbakan çizgisi baba Erbakan çizgisinin gerisinde, hatta zıttında mı duruyor?
Aslında hani bir başka siyasi partinin genel başkanının durduğu yeri ben değil, kendisi veya kamuoyu değerlendirir.
- Herkesin söz kurduğu, kurmaya çalıştığı yerde, her mahallede barışa nasıl sahip çıkmak gerekir?
İnsanın yaşamasındaki temel hedefi güven içerisinde yaşayabilmek, herhangi bir yerden bir tehdit olmayacağı inancıyla yaşayabilmek. Bu açıdan barış önemli. İkincisi de barış dediğimiz şey farklı toplumsal kesimleri bir araya getirmedir. Ama bu farklı toplumsal kesimleri bir araya getirmenin yolu farklılıkları birleştirmek değil, farklılıkları tehdit olmaktan çıkarmaktır.
Kürt meselesine bakalım. Türk Kürdü bu ülkeyi bölen, Kürt de Türk’ü bunlar bana zulmeden diye görmemeli. Bunun için herkesin farklılıklarıyla birlikte yaşayabileceği bir zemini oluşturmak gerekir. Bunun da yolu farklılıkların tehdit olmaktan çıkmasıdır. Barış olduğu zaman da bu farklılıklar tehdit olmaktan çıkar diye düşünüyorum. O açıdan barış çok önemli.
Kaynak: Yeni Yaşam Gazetesi
***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***





































