Fon krizi Eylül 2026’da patladı ama hikâyesi çok daha önce başladı. SPK, bazı fonların düşük dolaşımlı hisselerde olağandışı fiyat hareketlerine yol açtığını 2025’in son çeyreğinde fark etti. Asıl soru şu: Erdoğan bu tehlikeyi ne zaman ve nasıl öğrendi? 27 Mart 2026’da Larry Fink Dolmabahçe’de Erdoğan’la görüştü. Masada fon piyasasındaki olağandışı işlemler vardı. Aynı günlerde Hakan Fidan Washington’la kritik dosyaları yürütürken Bilal Erdoğan çevresiyle güç mücadelesi yaşanıyordu ve Kozinoğlu dosyası yeniden açıldı…
AYDOĞAN VATANDAŞ | YORUM
Türkiye’yi sarsan fon krizinin hikâyesi Eylül 2026’da başlamadı. Sermaye Piyasası Kurulu’nun daha sonra yaptığı açıklamalar, bazı yatırım fonlarının düşük dolaşımlı hisselerde şirketlerin ekonomik gerçekleriyle açıklanamayacak fiyat hareketlerine yol açtığının 2025’in son çeyreğinde fark edildiğini gösteriyor. Mesele 2 Aralık 2025’te Mehmet Şimşek başkanlığındaki Finansal İstikrar Komitesi’ne kadar taşındı.
Dolayısıyla bugün sorulması gereken soru artık “Devlet fonlardaki anormalliği ne zaman fark etti?” değildir. Asıl soru şudur: Recep Tayyip Erdoğan ne zaman ve nasıl öğrendi?
Bu sorunun cevabında 27 Mart 2026 tarihi giderek daha kritik hale geliyor. Bir gün öncesinde ise, 26 Mart’ta gazeteci Cevheri Güven, Tera-TLY eksenindeki olağanüstü getirileri, belirli hisselerdeki sıra dışı yükselişleri, fonlardan Mart ayında gerçekleştiğini ileri sürdüğü büyük para çıkışlarını ve yabancı yatırımcıların Türkiye’deki bazı fiyat hareketlerine şüpheyle yaklaştığını anlatan kapsamlı bir yayın yaptı.
Ertesi gün dünyanın en büyük varlık yöneticisi BlackRock’ın CEO’su ve Dünya Ekonomik Forumu Eş Başkanı Larry Fink Dolmabahçe’de Erdoğan’ın karşısındaydı. Görüşme basına kapalıydı. Masada Hazine ve Maliye Bakanı Mehmet Şimşek ve Enerji Bakanı Alparslan Bayraktar da bulunuyordu. Aynı gün gerçekleştirilen WEF Türkiye Ülke Stratejisi toplantısına ise Hakan Fidan da katıldı. Erdoğan toplantının amacının uluslararası yatırımcıların Türkiye ekonomisine ilişkin değerlendirmelerini dinlemek olduğunu bizzat söyledi.
ABD’de güvenlik çevrelerine yakın bir kaynağımın aktardığı bilgiye göre, Fink-Erdoğan görüşmesinde Türkiye fon piyasasındaki olağandışı işlemler ve yabancı yatırımcıların duyduğu rahatsızlık önemli gündem maddelerinden biriydi. Fink’in İsrail’le ilişkisi de bu tablonun göz ardı edilmemesi gereken bir başka boyutu. Yahudi bir aileden gelen Fink’in İsrail’e yönelik desteği kamuoyuna açık açıklamalarından biliniyor. BlackRock ise İsrail’de 2016’dan beri doğrudan faaliyet gösteriyor ve ülkede kurumsal bir yapılanmaya sahip.
Bu nedenle 27 Mart 2026’da Erdoğan’ın karşısında yalnızca dünyanın en büyük varlık yönetim şirketinin CEO’su oturmuyordu. Masanın diğer tarafında Washington’dan Wall Street’e, Dünya Ekonomik Forumu’ndan İsrail ve Körfez ülkelerine kadar uzanan küresel finans ağlarının merkezindeki aktörlerden biri bulunuyordu.
Bu durum Fink’in Amerikan hükümeti veya İsrail hükümeti adına Erdoğan’a mesaj taşıdığı anlamına gelmez; bunu gösteren herhangi bir kanıt bulunmuyor. Fakat Fink’in Türkiye piyasalarındaki sistemik bir problem konusunda Erdoğan’a yapacağı olası bir uyarının neden sıradan bir yatırımcının şikâyeti gibi değerlendirilemeyeceğini açıklıyor.
Dolayısıyla 27 Mart görüşmesinde gerçekten ne konuşulduğu daha da önemli hale geliyor. Çünkü bu durumda Erdoğan’ın fon piyasasındaki problemi en geç 27 Mart’ta doğrudan küresel sermayenin en güçlü temsilcilerinden birinden dinlemiş olması ihtimali ortaya çıkıyor. Erdoğan bunu bir tehdit olarak okumuş olabilir zira son bir yıldır Türkiye’de oğlu Bilal Erdoğan ile Hakan Fidan arasında bir iktidar mücadelesi yaşandığı bir sır değil. O yüzden hikâyenin bir başka katmanı daha var.
Hakan Fidan faktörü
Mart 2026’da Hakan Fidan’ın Washington’la ilişkilerine bakıldığında dikkat çekici bir diplomatik trafik görülüyor. 3 Mart’ta Fidan, Türkiye’nin CAATSA yaptırımlarının kaldırılması için ABD ile çalıştığını ve siyasi adımlar atıldığını açıkladı. 4 Mart’ta ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio doğrudan Fidan’la görüştü. İran’dan Türkiye yönüne gelen füzenin ardından Rubio, Türkiye’ye ABD’nin “tam desteğini” iletti.
Fidan birkaç gün sonra Rubio ile İran’daki Kürt gruplar meselesini de görüştüğünü açıkladı. Mart ayının ilerleyen günlerinde Türkiye, Washington ile Tahran arasındaki arka kapı diplomasisinin aktörlerinden biri haline geldi. 25 Mart’ta Reuters, Ankara’nın İran ile ABD arasında mesaj taşıdığını bildiriyordu; Fidan hem İranlı hem Amerikalı yetkililerle temas halindeydi.
Yani 27 Mart’taki Fink-Erdoğan görüşmesine gelindiğinde Fidan yalnızca Türkiye’nin dışişleri bakanı değildi. Washington’ın İran, Suriye, NATO, CAATSA ve bölgesel güvenlik gibi kritik dosyalarda doğrudan konuştuğu başlıca Türk aktörlerden biriydi.
Cevheri Güven’in aylar önce ortaya koyduğu Hakan Fidan analizini bu nedenle yeniden okumak gerekiyor. Güven’e göre Erdoğan sonrası dönem için Ankara’da sessiz bir güç mücadelesi yaşanıyor. Bir tarafta Erdoğan ailesinin muhtemel siyasi mirasçılarından biri olarak görülen Bilal Erdoğan ve onun bürokrasi, medya ve siyaset çevresindeki ağı; diğer tarafta ise uzun MİT başkanlığı döneminde güvenlik bürokrasisinde ilişkiler kurmuş, daha sonra Dışişleri Bakanlığı’na geçmiş Hakan Fidan bulunuyor. Güven daha da ileri gidiyor. Fidan’ın kendisine yakın bir sermaye ve medya çevresi oluşturmaya çalıştığını, son dönemde bu çevrede bulunan bazı isim ve şirketlere yönelik operasyonların aslında Fidan’ın Erdoğan sonrası güç kapasitesinin budanması anlamına geldiğini ileri sürüyor.
Ancak Güven’in analizindeki en önemli cümle başka: Erdoğan’ın, Washington’ı hesaba katmadan Hakan Fidan’ı kolayca tasfiye edemeyeceği. Güven bunu Fidan’ın özellikle Suriye ve Libya dosyalarında Amerikan güvenlik bürokrasisiyle yıllarca kurduğu çalışma ilişkisine dayandırıyor. Ona göre Erdoğan da bu ilişkinin derinliğini herkesten iyi biliyor.
Hakan Fidan’ın Washington açısından taşıdığı diplomatik ve istihbari değer, Erdoğan’ın iç iktidar hesaplarında dikkate almak zorunda olduğu bir maliyet yaratıyor mu?
Mart 2026’daki diplomatik trafik bu soruyu meşru hale getiriyor.
Bu arada Erdoğan ailesi ile Fidan arasında iktidar mücadelesi yaşanırken, ABD Hazine Bakanlığı’nın, 4 Eylül 2026’da İstanbul merkezli Golden Global Yatırım Bankası ve iki iştirakini, İran Devrim Muhafızları Kudüs Gücü adına on milyonlarca dolarlık işlemi kolaylaştırdığı iddiasıyla yaptırım listesine aldığını, kısa süre sonra bankanın TMSF kontrolüne geçtiğini ve İran merkezli Bank Mellat’ın İstanbul şubesinin faaliyet izninin de iptal edildiğini not etmek gerekiyor.
Ve Kozinoğlu dosyası
Bu noktada Eylül ayında yeniden açılan Kaşif Kozinoğlu dosyası çok daha farklı bir anlam kazanıyor. Kozinoğlu sıradan bir eski MİT mensubu değildi. Kamuya açık kayıtlara göre Eylül 2010’da onu MİT’in Asya Bölgesi Başmüşavirliği’ne getiren isim bizzat Hakan Fidan’dı. Kozinoğlu 2011’de tutuklandı ve aynı yıl Silivri Cezaevi’nde hayatını kaybetti. Ölümüne ilişkin soruşturma 2012’de takipsizlikle sonuçlandı.
Aradan yaklaşık 15 yıl geçtikten sonra, 26 Ağustos 2026’da bu takipsizlik kararı kaldırıldı. Ardından eski savcılar, cezaevi görevlileri ve Kozinoğlu’nun eski koğuş arkadaşlarına uzanan operasyonlar başladı. Hasan Atilla Uğur dahil isimler soruşturmanın kapsamına girdi.
Kamuya açık mevcut deliller, dosyanın Hakan Fidan’ı hedef almak amacıyla açıldığını kanıtlamıyor ancak Kozinoğlu’nun notlarında Hakan Fidan’a yönelik ağır suçlamalar yönelttiği sır değil.
Siyasi kronoloji başka bir soruyu kaçınılmaz hale getiriyor: Neden 15 yıllık Kozinoğlu dosyası tam da Erdoğan sonrası güç mücadelesinin sertleştiği, Hakan Fidan’a yakın olduğu iddia edilen çevrelerin baskı altında bulunduğu ve fon krizinin patlamak üzere olduğu bir dönemde yeniden açıldı?
Üstelik Kozinoğlu’nun kariyerindeki Hakan Fidan bağlantısı düşünüldüğünde, soruşturmanın genişletilmesi yalnızca geçmişteki bir şüpheli ölümü değil, Fidan’ın eski MİT döneminin ilişkilerini ve o dönemin güvenlik çevrelerini de yeniden adli ve siyasi gündemin içine çekme potansiyeline sahip.
Bu nedenle Kozinoğlu soruşturmasının Fidan’a ve Türkiye içindeki muhtemel destek çevrelerine verilmiş bir mesaj olup olmadığı araştırılması gereken ciddi bir sorudur. Ama zamanlaması göz ardı edilemeyecek kadar dikkat çekicidir.
27 Mart’ı yeniden okumak
Şimdi kronolojiyi yeniden kuralım. Hakan Fidan ile Erdoğan ailesinin güç merkezleri arasındaki gerilimi anlamak açısından önemli tarihlerden biri 27 Eylül 2025. Fidan 27 Eylül 2025’te, Erdoğan’ın Donald Trump’la Beyaz Saray’daki görüşmesinden yalnızca iki gün sonra New York’ta KAAN uçağının üretiminde kullanılacak Amerikan motorlarının lisanslarının Kongre’de beklediğini ve motorlar gelmeden üretimin başlamasının mümkün olmadığını açıkladı. Bu Erdoğan cephesinde şok etkisi yarattı.
2025’in sonlarında ise Hakan Fidan-Mehmet Şimşek cephesinin fon piyasasındaki anomalileri bildiği ortaya çıktı. Mart 2026 başında Hakan Fidan, Washington’la CAATSA’dan İran savaşına kadar Türkiye’nin en kritik dosyalarını yürütüyordu.
4 Mart’ta Rubio ile doğrudan görüştü ve Washington’dan Türkiye’ye “tam destek” mesajı aldı.
Mart boyunca ABD ve İran arasında yürütülen diplomatik temasların merkezindeki isimlerden biri oldu. 25 Mart’ta Türkiye’nin Washington ile Tahran arasında mesaj taşıdığı kamuoyuna yansıdı.
26 Mart’ta Cevheri Güven Tera-TLY eksenindeki fon mekanizmasını anlattı. 27 Mart’ta Larry Fink İstanbul’da Erdoğan’la basına kapalı görüştü. Ve aylar sonra, fon sistemi sarsılmaya yaklaşırken Türkiye’de birbirinden çok farklı siyasi ve toplumsal çevrelere yönelik operasyonlar arka arkaya gelmeye başladı.
Süleymancılar, Türker Ertürk, Alparslan Kuytul ve Furkan Hareketi dosyaları; ardından Gökçek ve Davutoğlu etrafındaki adli süreçler gündeme geldi.
Tam bu atmosferde 15 yıldır kapalı duran Kozinoğlu dosyası da yeniden açıldı. Sonra Eylül geldi. Ve fon krizi patladı.
Bu nedenle artık iki ayrı soru değil, birbirine bağlı üç soru sormak gerekiyor: Erdoğan 27 Mart 2026’da fon piyasasındaki tehlikenin boyutları konusunda uyarıldı mı? Ve belki en önemlisi: Fon krizinin yaklaştığı bilinirken Ankara’da aynı zamanda Erdoğan sonrası iktidar mücadelesinin mevzileri mi tahkim ediliyordu?
Bu perspektiften bakıldığında Hakan Fidan meselesi finans krizinden bağımsız değildir. Bir tarafta Bilal Erdoğan çevresinin bürokrasi ve siyaset üzerindeki artan etkisine ilişkin iddialar; diğer tarafta Fidan’ın yıllar içinde güvenlik bürokrasisinde oluşturduğu ilişkiler, Washington’la doğrudan temas kapasitesi ve kendisine yakın olduğu ileri sürülen sermaye-medya çevreleri bulunuyor. Kozinoğlu dosyası ise bu mücadelenin en hassas alanına, Fidan’ın MİT geçmişine, dokunuyor.
Ve tam burada Cevheri Güven’in aylar önce sorduğu soru yeniden önem kazanıyor: Erdoğan Hakan Fidan’ı gerçekten tasfiye etmek isterse bunu yalnız Ankara’daki dengeleri değiştirerek yapabilir mi? Yoksa Suriye’den İran’a, istihbarattan NATO’ya kadar Washington’la yıllarca çalışmış bir Hakan Fidan’ın tasfiyesi, Erdoğan açısından yalnızca bir iç politika operasyonu değil, aynı zamanda uluslararası maliyeti hesaplanması gereken bir hamle midir?
2026 Türkiye’sinde yaşananları anlamak için fonlara, soruşturmalara ve Erdoğan sonrası mücadeleye ayrı ayrı bakmayı bırakmak gerekiyor. Çünkü aynı kronolojinin içinde üç ayrı güç merkezi beliriyor: Para. Yargı ve güvenlik bürokrasisi. Washington. Ve hepsinin kesiştiği yerde aynı soru duruyor: Erdoğan sonrası Türkiye’yi kim kontrol edecek?
Kozinoğlu soruşturması Fidan’a ulaşmıyorsa ve Fidan yerine adalet bakanı Akın Gürlek koltuğunu kaybederse, dengelerin Fidan lehine değiştiğini, Erdoğan’ın bir süre daha Fidan’a tahammül edeceği sonucunu çıkarabiliriz.
Kaynak: Tr724
***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***





































