Eğitim Sen Amed 2 No’lu Şube Eşbaşkanı Duygu Özbay, yeni eğitim-öğretim yılının sorunlarını gazetemize anlattı:
- 17 milyon öğrenci ve 1.2 milyon öğretmen yeni eğitim-öğretim yılına ekonomik kriz, eşitsizlik ve çözülmeyen yapısal sorunların gölgesinde başladı. Eğitim Sen’li Duygu Özbay, sorunların büyüdüğüne dikkat çekti
- Okullardaki şiddetin yalnızca güvenlik görevlileri, polis veya jandarmayla çözülemeyeceğine dikkat çeken Duygu Özbay, ‘Şiddet, yapısal bir sorundur ve eğitim sisteminin merkeziyetçi, tekçi ve rekabetçi yapısıyla ilgilidir’ dedi
Şirin Bayık
Türkiye’de yeni eğitim-öğretim yılı, eğitim hakkının piyasa koşullarına ve eşitsizliklere terk edildiği bir tabloyla başladı. Yaklaşık 17 milyon öğrenci ve 1.2 milyon öğretmenin ders başı yaptığı 2026-2027 eğitim döneminde, iktidar bir yandan “Türkiye Yüzyılı Maarif Modeli” derken, diğer yandan kamusal eğitimin temel ihtiyaçlarını karşılamaktan uzak. 2026-2027 yılında başlangıç giderleri geçen yıla kıyasla yüzde 23 ile yüzde 29 arasında artarken, yalnızca kırtasiye ve giyim dahi aile bütçelerinde ciddi bir yük oluşturuyor. Servis, beslenme ve diğer eğitim harcamaları eklendiğinde, çocukların eğitim hakkına erişimi giderek her şey daha da zorlaşıyor.
Okula başlamak bile dert
Ulaşım harcaması veliler için en önemli harcama kalemlerinden biri. Ev ile okul arasındaki mesafe uzun olunca, öğrenciler servis kullanmak zorunda. Eğitim İş’in raporuna göre; asgari ücretle geçinmeye çalışan bir aile için dönem başı toplam harcama tutarı, gelirin tamamından en az 49 bin 484 TL daha fazla olurken kısa mesafe için de durum değişmemekte bu kez de harcama gelirin en az 36 bin 382 TL üstünde kalmakta. Öğrenci ulaşım için araç kullanmıyor ise; başlangıç maliyeti sadece giyim ve kırtasiye masrafı ile ilkokul için 22 bin 566 TL, ortaokul için 23 bin 566 TL ve lise için 26 bin 228 TL olarak raporlandı. Araştırmada sadece kırtasiye maliyeti ilkokul öğrencisi için 6 bin 363 lira olarak hesaplandı. Bu tutar ortaokulda 7 bin 666, lisede 10 bin 328 liraya çıktı.
Tablo ağırlaşıyor
Gazetemize konuşan Eğitim Sen Amed 2 No’lu Şube Eşbaşkanı Duygu Özbay, yeni eğitim-öğretim yılı, bir önceki yıldan biriken yapısal sorunların ve giderek derinleşen ekonomik krizin gölgesinde başladığını belirterek, “Sorunlar çözülmediği gibi her geçen yıl daha da ağırlaşıyor. Biz Eğitim Sen olarak kamusal eğitim hakkının tasfiye edilmeye çalışıldığını görüyoruz” dedi.
Türkiye’de eğitim çağındaki yaklaşık 17 milyon çocuğun kamusal eğitim sistemi içerisinde yer aldığını belirten Özbay, “Özel okullara giden öğrencilerin oranı ise yüzde 9-10 civarında. Milli Eğitim Bakanlığı ve hükümet, eğitimin kamusallaşması ve her çocuğun eğitim hakkına erişmesi için üzerine düşen sorumlulukları yerine getirmiyor. Çocuklar ve eğitim emekçileri yoksullaşırken, öğrencilerin eğitim hakkına erişiminde ciddi sorunlar yaşanırken, suni gündemlerle eğitim sisteminin gerçek sorunlarına karşılık gelmeyen politikalar gündeme getiriliyor. Örneğin öğretmenlere önlük giyme zorunluluğu tartışılıyor. Oysa okullarda öğrenciler eğitim hakkına erişemiyor, bir öğün ücretsiz yemek ve temiz suya erişim hakkı sağlanmıyor. Bu kadar yapısal sorun varken öğretmenin kılık kıyafeti üzerinden çözüm üretmeye çalışmak, yeni sorunlar yaratıyor” şeklinde konuştu.
Yoksulluk bel büküyor
Özbay, “Bir ilkokul öğrencisinin dönem başındaki kırtasiye masrafı en az 10 bin lira, ortaokul öğrencisinin yaklaşık 13 bin lira, lise öğrencisinin ise yaklaşık 15 bin lira. Bunlar yalnızca kırtasiye. Ulaşım ve beslenme masrafları dahil değil. Dolayısıyla ulaşım ve beslenme fiyatları da dahil edildiğinde elbette ki bu maliyet çok daha fazla oluyor. Tüm bu tabloya rağmen okullarda çocuklara bir öğün ücretsiz yemek ve temiz su hakkı sağlanmıyor. Bu durum, gün boyunca okulda bulunan çocukların sağlıklı beslenmeye erişimini engelliyor. Evde ekonomik koşullar nedeniyle yaşanan beslenme yetersizliği okulda da giderilemiyor” dedi.
Raporlar ortada
OECD’nin “Türkiye’de 172 bin çocuk yatağa aç giriyor; her dört çocuktan biri okula aç gidiyor” raporunu hatırlatan Özbay, “Biz her çocuğun okullarda bir öğün ücretsiz yemek hakkından yararlanması gerektiğini savunuyoruz. Eğitim kurumları yalnızca dört duvardan ve mevcut ideolojiyi öğrencilere aktaran bir mekanizmadan ibaret değil. Okulların eşitlikçi, demokratik ve bilimsel bilgiye erişim sağlama; çocukları koruma, sosyalleştirme ve onların yaşamlarındaki eksiklikleri azaltma gibi sorumlulukları var. Bu rollerin ihlali, çocuklar arasındaki eşitsizliği derinleştiriyor. Yani okulda da onun evde yaşadığı eksikliği, o beslenme yetersizliğini giderebileceği hiçbir alan yok” değerlendirmesi yaptı.
Tekçi yapı şiddet üretiyor
Eğitim sisteminde yapısallaşan sorunların bu dönem de devam ettiğini belirten Özbay, “Maraş ve Siverek’te yaşanan katliamların ardından da bu olayların nedenlerine odaklanan ve çözüm üreten politikaların hayata geçirilmediğini gördük. Oysa fiziksel şiddet ve katliamlar, öncesinde var olan birçok yapısal şiddet biçimiyle bütünleşerek açığa çıkıyor” diyerek, eğitim sisteminin merkeziyetçi ve tekçi yapısının yereli, özgünlüğü, çoğulculuğu, farklı halkları, kimlikleri ve inançları dikkate almayan bir anlayışla tasarlandığını belirtti. Özbay, “Tek dil ve tek inanç üzerinden kurgulanan bir eğitim sisteminin nötr olmadığını, bizzat eşitsizlik ve şiddet ürettiğini ifade etmek gerekiyor. Eğitim iktidarlar tarafından uzun yıllardır ideolojik bir aygıt olarak kullanılıyor. Merkeziyetçi, tekçi ve tahakkümcü yapıda ısrar edilmesi; farklılıkları, çoğulculuğu ve toplumsal heterojenliği görmeyen politikaların sürdürülmesi, öfkeye ve birbirine karşı konumlanmaya neden oluyor. Öğrenciler, veliler ve eğitim emekçileri homojen değil. Dolayısıyla eğitim sisteminin bu farklılıkları gözeten, eşitliği, karşılıklı saygıyı, hoşgörüyü ve tanınmayı güçlendiren bir anlayışla yeniden inşa edilmesi gerekiyor. Ancak çocuklar tek dil ve tek inanç üzerinden yetiştirildiğinde farklılıklara yönelik empati ve saygı gelişmiyor” dedi.
Şiddetin kaynağına inilmeli
Okullardaki şiddeti yalnızca güvenlik görevlileri, polis veya jandarma görevlendirilerek çözülemeyeceğine dikkat çeken Özbay, “Şiddet, yapısal bir sorundur ve eğitim sisteminin merkeziyetçi, tekçi ve rekabetçi yapısıyla birlikte değerlendirilmelidir. Bu süreçte öğrenciler kendilerini başarısız hissetme, sosyal kaygı, dışlanma ve kendilerini etiketleme gibi sorunlarla karşı karşıya kalabiliyor. Bu duygular bazen dışarıya şiddet olarak yansıyabiliyor. Dolayısıyla şiddeti önlemek için yalnızca güvenlikçi politikalar uygulanması yeterli değil. Şiddet üreten yapısal sorunları görmek ve bunlara çözüm üretmek gerekiyor” değerlendirmesinde bulundu.
Eğitim emekçilerinin durumu
Eğitim emekçilerinin yoksullaşmasının da temel sorunlardan biri olduğunu hatırlatan Özbay, “Kadrolu, sözleşmeli, uzman, başöğretmen ve ücretli öğretmen gibi farklı istihdam biçimlerinin sürdürülmesi, eğitim emekçileri arasındaki iş barışını bozuyor ve hiyerarşi yaratıyor. Uzman öğretmen ve başöğretmen arasındaki ücret farkı, eşit emeğin karşılığında farklı ücret uygulamalarına ısrarlı karşı çıkmamıza rağmen bu ayrım devam ettiriliyor ve iş barışını bozuyor. Hepimiz yoksulluk sınırının altında ücretlerle çalışırken bu tür ayrımlar, eğitim emekçilerinin hak taleplerini de baskılayan bir yerde duruyor. Sözleşmeli öğretmenlik ise güvencesiz bir çalışma biçimi. Ücretli öğretmenlerin emeğinin sömürülmesini de kabul etmiyoruz. Hükümet özel sektöre asgari ücretin altında personel çalıştırmanın yasak olduğunu söylerken kendi kurumlarında asgari ücretin altında ücretlerle öğretmen istihdam ediyor. Bu ciddi bir haksızlıktır. Türkiye’nin öğretmen ve eğitim emekçisi ihtiyacı ortadayken atamaların yapılması, eğitimin niteliğini de yükseltecektir” dedi.
Meslek itibarsızlaştırılıyor
Geçtiğimiz sene Maraş ve Siverek’teki okullarda yaşanan şiddet olayların ardından eğitim sendikalarının ortak iş bırakma kararının hatırlatan Özbay, “Maraş’ta bu eyleme katılan 21 eğitim emekçisi sürgün edildi ve çeşitli cezalar aldı. Oysa yaşanan katliamların ardından çıkarılması gereken ders, öğretmenlik mesleğini itibarsızlaştırmak olmamalıydı” şeklinde konuştu.
Özbay, “Eğitim emekçileri ve öğrenciler okullarda yaşanan şiddetin doğrudan hedefi durumundayken öğretmenlerin mesleki saygınlığını azaltan politikalar şiddeti daha da derinleştiriyor. Eğitim emekçilerinin yoksulluk sınırının altında ücretlerle çalıştırılması, her sorunda öğretmenleri hedef alan söylemler ve mesleğin değersizleştirilmesi, öğretmenleri şiddetin hedefi hâline getiren koşulların güçlendirdiğini görüyoruz. Öğretmenlik Meslek Kanunu’nun da bu açıdan yeniden ele alınması gerekiyor” diyerek taleplerini dile getirdi.
Anadilde eğitim tartışmasızdır
Eğitim sistemindeki eşitsizliklerine ek olarak anadili farklı olan öğrencilerin bulunduğu kentlerde sorunların ikiye katlandığını belirten Özbay, Amed özelinde yaşadıklarını aktardı: “Burada anadili Türkçe olmayan çok sayıda çocuk var. Hiç bilmedikleri bir dilden eğitim almaları pedagojik açıdan ciddi sorunlar yaratıyor. Çocuğun kendini ait hissetmediği bir dilde eğitim görmesi, okulla kurduğu bağı zayıflatabiliyor ve başarısızlığa sürüklenmesine neden olduğunu sürekli ifade ettik. Çocuğun kendisini, duygularını ve düşüncelerini en iyi ifade edebilmesinin araçlarından biri kendi anadilidir. Anadilde eğitim hakkını yalnızca pedagojik açıdan değil, aynı zamanda politik, kültürel ve dilsel bir hak olarak değerlendiriyoruz. Bu hak, eşit yurttaşlık temelinde toplumsal yaşama katılımı da kolaylaştırıyor.
Belki bugün anadilde eğitim bütün sorunları tek başına çözmeyecek ancak bugün şiddet ve çatışma üreten siyasal, toplumsal ve kamusal mekanizmaların kesişiminde yer alan temel meselelerden biridir. Eğitim bilimleri ve toplum araştırmaları açısından da uzun zamandır tartışılan bir alandır.
Farklı ülkelerde anadilde eğitim ve çok dilli eğitim uygulamalarının toplumsal barışa katkı sunduğunu görüyoruz. Hep Avrupa ülkelerine örnek veriyoruz ama işte Kuzey İrlanda bunu başarmış. Güney Afrika’da bile barış süreciyle birlikte 11 dilin resmi dil ilan edilmesi ve çocukların anadillerinde eğitim almasının önünün açılması bu açıdan önemli bir örnektir. Ruanda Soykırımı’nın ardından da eğitim müfredatları yeniden ele alınmış, ayrımcılığı ve “biz-öteki” ayrımını güçlendiren unsurların değiştirilmesine yönelik adımlar atılmıştır. Barış yalnızca silahların susması değildir. Aynı zamanda şiddet ve çatışma kültürünü üreten yapısal dinamiklerin reforme edilmesini gerektirir. Eğitim sistemi de tam bu noktada yeniden düzenlenmesi gereken temel alanlardan biridir” dedi.
‘Değerler’ meselesi
Son olarak Eğitim Bakanlığı ve hükümetin, yeni eğitim-öğretim yılını bir başarı propagandası üzerinden sunmasına ve eğitimdeki yeni modellere ilişkin konuşan Özbay, “Türkiye Yüzyılı Maarif Modeli” ilk tartışılmaya başlandığında Eğitim Sen olarak şubelerimiz ve merkez yürütme kurullarımızla birlikte kapsamlı çalışmalar yürüttük. Akademisyenler, eğitim emekçileri, veliler ve öğrencilerle bu yeni müfredatı tartıştık. Bu tartışmalar sonucunda modelin mevcut sorunları çözmeye yönelik bir yaklaşım sunmadığını gördük.
Türkiye Yüzyılı Maarif Modeli, isminden de anlaşıldığı üzere geçmişe dönük bir anlayışla tasarlanmış bir modeldir. Oysa eğitim programları hayatın güncel ihtiyaçları ve toplumsal gerçeklik dikkate alınarak hazırlanmalıdır. Şunun farkındalar; toplumda bir şeyler ters geliyor, bir yozlaşma hali var bir yerlerde. Ve ‘Biz değerlerimizi kaybettik ama var olan değerlere geri döndüğümüz anda bu sorunlar çözülebilecek’ gibi çok sıkıştırılmış bir perspektiften bakıyorlar. Yani aslında kapitalist sistemin yarattığı işte o sıkıntıları görmüyorlar. Neo-liberal politikaların eğitim alanı içerisinde yarattığı sıkıntıları görmüyorlar” dedi.
Çözümsüzlük sürüyor
Modelin uygulandığı dönemde Siverek ve Maraş’ta katliamların yaşanmış olması da bu yaklaşımın şiddeti önlemeye yönelik somut bir çözüm sunmadığını gösteriyor. Şiddet ve toplumsal sorunlarla mücadele için eğitim sisteminin yapısal sorunlarının ele alınması gerekiyor. Bilimsel derslerde, özellikle fizik ve fen bilgisi alanlarında kazanımların azaltılması, öğrencilerin ihtiyaç duyduğu bilimsel bilgiye erişim açısından sorun yaratıyor. Bilimsel eğitimi ve kamusal eğitim hakkını zayıflatan, eğitim sistemindeki bütün sorunları görmezden gelerek tek bir perspektiften çözüm üretmeye çalışan bir modelle karşı karşıyayız.
Model, öğretmenlerin iş yükünü de artırıyor. Bir eğitim emekçisinin, bir öğrenciyle ilgili yaklaşık 30 bin işlem yapmak zorunda kaldığı bir uygulamadan söz ediyoruz. Öğretmenlerin ders anlatma sorumluluğunun yanında bu denli ağır bir dijital iş yüküyle karşı karşıya bırakılması kabul edilemez. Eğitim emekçileri okul dışında da zaman ayırmak zorunda kalıyor. Öğretmenin iş yükünü artıran, bilimsel kazanımları azaltan ve iktidarın ideolojik yaklaşımını öne çıkaran bu model, eğitim sisteminin mevcut sorunlarına çözüm üretmiyor.
Bütün bu olumsuzlukların bir an önce giderilmesi gerekiyor. Çocukların eğitim hakkını, kamusal eğitimi, bilimsel eğitimi ve anadilde eğitim hakkını gözeten politikalar hayata geçirilmeli. Eğitim sisteminin tekçi ve merkeziyetçi yapısı değiştirilmeden, eğitim emekçilerinin güvencesiz çalışma koşulları ve yoksulluğu giderilmeden, okulların fiziki ihtiyaçları karşılanmadan ve öğrencilerin beslenme hakkı güvence altına alınmadan nitelikli eğitimden söz etmek mümkün değil” dedi.
Kaynak: Yeni Yaşam Gazetesi
***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***




































