Dargeçit JİTEM davasında kardeşi Abdurrahman Coşkun’u ararken ‘ölüm kuyuları’ndan cenazeler çıkaran Mehmet Coşkun, ‘Kardeşimi aradığımız süreçte o kadar çok kuyu açtık ki sayısını ben bile hatırlamıyorum. Tiro’da sadece 50’ye yakın kuyu açtık’ dedi
Dargeçit JİTEM Davası, Türkiye’nin 1990’lı yıllardaki karanlık dönemi, gözaltında zorla kaybetmeler ve kontrgerilla (JİTEM) gibi yapılanmalarla yüzleşme açısından en önemli ve sembolik davalardan biriydi. Davayla birlikte varlığı uzun yıllar inkar edilen JİTEM’in resmi olarak mahkeme dosyalarına girse de sonuç değişmedi, diğer davalarda olduğu gibi bu dava da cezasızlıkla sonuçlandı.
12 yaşındaki Davut Altunkaynak, 14 yaşındaki Seyhan Doğan, 16 yaşındaki Nedim Akyön, 19 yaşındaki Mehmet Emin Aslan, 21 yaşındaki Abdurrahman Coşkun, 24 yaşındaki Hikmet Kaya, 54 yaşındaki Süleyman Seyhan (Seyhan’ın amcası) ve olayı ihbar ettiği için aynı karakolda görevli kişilerce kaybettirilen 57 yaşındaki Bilal Batırır…
3’ü çocuk 8 kişi, Mêrdîn’in Kerboran (Dargeçit) ilçesinde 29 Ekim 1995 ile 08 Mart 1996 tarihleri arasında zorla kaybettirildi.
Olaya dair 30 Ekim 2014 tarihinde iddianame hazırlandı. Dönemin Mardin Jandarma Komando Tabur Komutanı Hurşit İmren, Dargeçit İlçe Jandarma Komutanı Mehmet Tire, Dargeçit Merkez Jandarma Karakol Komutanı Mahmut Yılmaz, Karakol Komutanı Yardımcısı Haydar Topçam ve Uzman Çavuş Kerim Şahin’in “taammüden öldürme” suçundan yargılanmaları istendi. Çoğu korucu 16 kişi hakkında kovuşturmaya yer olmadığına karar verildi ve Hikmet Kaya’nın zorla kaybedilmesi dosyaya dahil edilmedi.
İtirazlar üzerine hazırlanan ikinci bir iddianameyle Faruk Çatak, Mahmut Ayaz, Naif Çelik, Ramazan Savcı, Kemal Kaya, Mehmet Acar, Faik Acar, Hüseyin Altunışık, Mehmet Emin Çelik, Sadık Çelik, Fethullah Çelik, Osman Demir, Bahattin Ergel davaya dahil edildi. Dava henüz başlamadan “güvenlik” gerekçesiyle Adıyaman Ağır Ceza Mahkemesi’ne nakledildi.
Dava sürecinde mahkemeye heyeti defalarca değişti, dava uzatıldıkça uzatıldı. Mağdur avukatları, zamanaşımından düşürülmesi amacıyla davanın uzatıldığını vurguladı. 4 Temmuz 2022’de tüm sanıkların beraatine karar verildi. Dosya Yargıtay’a gönderilse de sonuç değişmedi.
Yargıtay 1. Ceza Dairesi, Mayıs 2026’da 30 yıllık zamanaşımı süresinin dolduğu gerekçesiyle davada düşme kararı verdi. Böylece bir JİTEM davası daha cezasızlıkla sonuçlandı.
Dava cezasızlıkla sonuçlansa da ağır baskı ortamına rağmen yaşananları tüm kamuoyuna mal eden ailelerin mücadelesi bitmedi. 21 yaşındaki Abdurrahman’ın ağabeyi Mehmet Coşkun, “Yaşadığımız sürece bu çocukların ve davanın peşinde olacağız” diye vurguluyor.
Coşkun ailesi de bölgedeki binlerce aile gibi uzun yıllar her türlü hak ihlaline maruz kalmış bir aile. 1993’te köyleri askerlerce basılmış ve babası Ali Coşkun köy ortasında işkenceyle katledilmiş. 1995’te kaydeşi Abdurrahman gözaltına kaybedilmiş. Köyleri yakılmış yıkılmış, sonraki süreçte de birçok kez evleri farklı gerekçeler basılmış.
Ağır baskı ortamında kardeşini ararken birçok kişinin cansız bedenini “ölüm kuyuları” ya da “asit kuyuları” olarak bilinen kuyulardan çıkarmış.
Yakılıp yıkılan köylerden biri olan, Seyhan ve Mehmet Emin Aslan’ın da aralarında olduğu 12 kişinin cansız bedeninin bulunduğu Tîrûwa köyündeki kuyular başında yaşananlar bir kez daha aklında canlanıyor. Yaşadığı ağır tabloyu şu sözlerle özetliyor: “Kuyulardan sadece 1 günde 12-13 cenaze çıkardığımızı hatırlıyorum.”
Mehmet Coşkun, köylerinin 1993’te yakıldığını, o dönem helikopterden sıkılan kurşunların izlerinin halen durduğunu söyledi.
‘Askerler babama dipçikle saldırıyor’
“O dönem konuşamıyorduk” diyen Mehmet Coşkun, hem babasının hem de kardeşinin katledilmesine dair yaşananları şöyle anlatıyor:
“Kardeşim 1991’de çobanlık yaparken mayın patladı. 2 arkadaşı yaşamını yitirdi, o ile bir arkadaşı yaralandı. 3-4 yıl tedavi gördü. Tedavi sonrası yeniden okula döndü. Öğrenciyken götürdüler, 7 arkadaşıyla birlikte katledildi. Babam da Kerboran’da (köy yakmaları sonrası) duramıyordu. Köyüne dönmek istiyordu. Annem ‘Ben senle gelmeyeceğim’ dedi. Biz de ‘gelmiyoruz’ dedik. Bizi dinlemedi. Köye gitti, ondan sonra birkaç aile daha babamla gitti. Köyde hayvanlara bakıyordu. Bir köyde bir buradaydı. Bir gün ben çalışırken babamın öldüğü haberi geldi. Asker (1993) bir gün önce köye operasyon yapıyor. Askerler kadınlara laf ediyorlar. Babam tepki gösteriyor. İkinci askeri grup ‘Teröristler köye geliyor, siz onları besliyorsunuz’ diyorlar. Babam da ‘Siz sürekli bizim köyümüzdesiniz, köy sizin ablukanızda, kimseyi gördüyseniz söyleyin’ diyor. Sonrasında askerler dipçiklerle saldırıyor. Köydeki ziyaretin içinde kilitlemişler. Babamı evine götürmüşler. 10-15 dakika sonra evden dumanlar çıkıyormuş. Askerler babamla çıkmış, ancak babam yürüyemiyormuş. Okula kadar sürüklemişler. Köylüler askerler gittikten sonra babamın yanına gidiyorlar, öldüğünü fark ediyorlar.
‘Çıkarsanız sizi tararız’
1995’te de evimize baskın yapıldı. Kardeşimi gözaltına aldılar. Evden çıkmamıza izin vermediler. ‘Çıkarsanız sizi tararız’ sözleriyle tehdit ettiler. Annem askerin elini tutarak, ‘Oğlumun bir çorabını giydirmişim, diğeri kalmış’ dedi. Asker elindeki dipçikle anneme vurdu ve ‘çıkarsanız tararız’ dedi. Askeriye gittikten sonra kardeşim gibi 9-10 kişinin gözaltına alındığını öğrendik. Tabur önüne gittik, bize ‘Biz o çocukları almadık’ dediler. İnkar ettiler. Savcılık da bir bilgi vermedi. Tabura gittik, savcılığa gittik, sonra biz gözaltına aldık. Sonra ‘savcılıkta gözaltındalar, ifadeleri alındıktan sonra bırakılacaklar, korkmayın’ dediler. Ancak üzerinden birkaç gün geçince artık dönemeyeceklerini anladık. Mardin’e götürmüşlerdi. Savcılığı tekrardan gittiğimizde birilerini ayarak, ‘oğlum hani öğrencileri bırakacaktınız’ diyordu. Bizi oyalıyorlardı, kandırıyorlardı.”
Cenazesini 2016’da bulduk
Kardeşinin cenazesini 2016 yılında Qoser (Kızıltepe) ilçesine bağlı olan Aysun köyündeki askeri üsse yakın bir noktada bulduklarını aktaran Mehmet Coşkun, dava sürecinde çıkan beraat kararlarına tepki gösterdi.
Mehmet Coşkun, “Beraat etmemeleri gerekiyordu, çünkü dosyada deliller vardı. O dönem taburda çalışan bir uzman çavuş, mahkemede Abdurrahman ve Abdullah’ın kendi arabasına konulduğunu söyledi. ‘Yönümü Xelîla köyüne verdiler, infaz var, bunları götüreceğiz’ dediler’ diye anlattı. Sonra Xelîla’da patlama oldu Tabur Komutanı Mehmet Tire’nin yaralandı dedi. Ardından infazı gerçekleştiremediklerini ve sonraki gün kardeşimi Tîrûwa’da infaz edildiğini anlattı” ifadelerini kullandı.
Kaymakamdan itiraf
Yaşananları dönemin kaymakamına da anlattıklarını ancak kaymakamın kendilerini dinlemediğini söyleyen Mehmet Coşkun, “Ona ‘Bize rapor ver. Askeriye tarafından öldürüldü’ dediğimde, bana ‘Ulan nasıl askeriyeyi suçlarsın’ diyordu. Kaymakam o zaman beni 12 basamaklı merdivenden aşağı itti. Sonraki süreçte kaymakama neden beni aşağı attın dediğimde ‘Maalesef o dönem size zulmediyorlardı. Tabur komutanı o dönemde savcıların, hakimlerin yerine oturuyordu. Soruşturma yapıyordu. Benim yerime de gelir oturur, çoğu zaman beni odaya kilitlerdi, kaymakamlık yapardı. Biz yaşananları biliyorduk ancak ses çıkaramıyorduk. Ses çıkarsaydık, size yapılanlar bize de yapılırdı’ diye anlattı” ifadelerini kullandı.
’50 kuyu açtık’
“Devlet haksızlık yaptı, davacıyız, şikayetçiyiz” diye vurgulayan Mehmet Coşkun, “Ancak kardeşimin katilleri cezalandırılsa içimiz rahat eder. Kardeşimi aradığımız süreçte o kadar çok kuyu açtık ki sayısını ben bile hatırlamıyorum. Tiro’da sadece 50’ye yakın kuyu açtık. Devlet de yardımcı olmuyordu. Bir yer tespit ettiğimizde başvuru yapıyorduk, kazmaya da izin vermiyorlardı. Ama tespit ettiğimiz yerin 10 metre ötesini kazdığımızda cenaze buluyorduk. Bir günde 12-13 cenaze çıkardığımızı hatırlıyorum. Bu bir komutanın, korucunun işi değildi. Bu bir sistemdi. Bulunduğumuz köydeki kuyulardan Ankara’ya kadar bu bir devlet sistemiydi” diye konuştu.
Baskılar sürdü
Kardeşinin katledilmesi sonrası da baskılara maruz kaldığını söyleyen Mehmet Coşkun, “Sürekli evimiz basılıyordu. Çocuklarımız okuldan eve geldiğinde dahi baskın yapıyorlardı. Ev, para teklifleri de yaptılar. ‘Şikayetçi olarak kendinize kötülük yapıyorsunuz’ diyorlardı. Biz onlardan para, tazminat istemiyoruz. Avukatlarımız da tazminat davası açabileceğimizi söyledi ancak kabul etmedik. Bu katillerin yakalanmasını istiyoruz. Biz kimsenin parasını istemiyoruz. Kardeşimin katilleri belli, isimlerini de biliyoruz. Buna rağmen devlet üzerini kapatıyor. 12 yaşındaki Davut Altunkaynak ‘terörist’ olsa bile çaresi ölüm, infaz mıdır? 12 yaşındaki çocuk ‘terörist’ olarak katledildi. Seyhan Doğan 13, Nedim Akyon 13 yaşındaydı. Bu çocuklar nasıl ‘terörist’ oluyor?” diye sordu.
Mehmet Coşkun, yaşadıkları tüm acılara rağmen Kürt sorununun çözümü noktasında başlatılan sürecin arkasında olduklarını belirtiyor:
“Biz insanlarımızı kaybettik, yerleri doldurulamaz. Yükümüz çok ağır, herkes kaldıramaz. Ama sürecin arkasındayız. Bizim çocuklarımız gitti, başkalarının çocukları gitmesin. Barış olsun. Dilimiz böyle söylese de devlete inancımız yok. Çünkü defalarca benzer sözler verdiler ve yerine getirmediler. Ancak somut adımlar atılırsa inanırım. Umudumuz var. Yüz yıldır birarada yaşıyoruz; onların ne hakkı neyse, bizim de o haklarımızın olmasını istiyoruz. Ben ‘Kürt’üm’ demek istiyorum. Eşitlik istiyoruz. Barışa, eşitliğe hasret kaldık. Tüm zararlar karşılansın. Ölüm kuyularının açılmasını, çiçeklerin dikilmesini istiyoruz. İntikam peşinde değiliz. Karanlık ölüm kuyularının açılması, aydınlatılması gerekir.”
Haber: Berivan Altan – Azad Altay / MA
Kaynak: Yeni Yaşam Gazetesi
***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***





































