Nörobilimdeki ‘fantom uzuv’ olgusu, yerinden edilme sonrası zihinde süren etkiyi açıklayan ‘fantom coğrafya’ analojisine taşınıyor. Psikolog Mesut Aslan, ‘Barış, hakikatle yüzleşme, yas tutma, kabul etme, özür dileme, affetme ve adaleti sağlama gibi başlıkların yaşam bulmasıdır. İnşa edilen bir süreç ve bir onarım döngüsüdür’ dedi
Bir insan, elini kaybettikten sonra artık bulunmayan parmaklarının hareket ettiğini, avucunun sıkıldığını veya elinde yanma olduğunu hissedebilir. Tıpta fantom uzuv (bedende bulunmayan bir uzvun varlığına ilişkin duyum) olarak adlandırılan bu deneyim, ağrı içerdiğinde fantom uzuv ağrısı adını alır. Fantom ağrı, sinir sisteminin işleyişi içinde oluşan gerçek bir deneyimdir. Hissedildiği yerde uzvun hala bulunması gerekmez. Nörobilim, bedenin fiziksel durumu ile beyinde bedene ilişkin bilgiyi taşıyan etkinliklerin her zaman eşzamanlı değişmediğini gösteriyor.
Fantom uzuv ile yurt kaybı arasında kuracağımız analojinin çıkış noktası, kaybın ardından etkinin sürebilmesidir. Bu bağlantıyı, insanın çevresini nasıl öğrendiği, orada kendisini nasıl tanıdığı ve deneyimlerini başkalarıyla nasıl paylaştığı üzerinden izlemek mümkün. Mekansal bellek (yerleri, yolları ve konumlar arasındaki ilişkileri hatırlama yetisi), insanın tanıdık bir çevrede yön bulmasına yardımcı olur. Bedenin konumuna ve hareketlerine ilişkin bilgiler, çevredeki işaretlerle birlikte değerlendirilir. Bir sokakta yürürken yaklaşan dönemeç, köşedeki yapı ve varılacak yer arasında bağlantılar kurulur. Bu öğrenme, çevrenin her seferinde baştan keşfedilmesini gereksiz kılar.
Mekan ve belek arasındaki ilişki
Mekan ile bellek arasındaki ilişki yön bulmanın ötesine uzanır. 2013 yılında yayımlanan bir çalışmada, katılımcılar bilgisayar ortamında oluşturulmuş bir kasabada farklı yerlere nesneler götürdü ve ardından bu nesneleri hatırlamaya çalıştı. Hatırlama sırasında, nesnelerin bırakıldığı çevrelerle ilişkili sinirsel etkinliğin yeniden ortaya çıktığı görüldü. Bu bulgu, bir olay hatırlanırken o olayın geçtiği yere ilişkin bilginin de yeniden etkinleşebildiğini gösteriyor. Bu ilişki gündelik deneyimler üzerinden de düşünülebilir. Çocuklukta yaşanan bir olay hatırlandığında, olayın geçtiği avlu, yol veya evin iç düzeni de hatırlamaya katılabilir. Yaşanan yer, hayat hikayesinin kurulmasına eşlik eder. Bir yeri terk etmek, o yerin yaşanmış olaylarla kurulan bağını kendiliğinden ortadan kaldırmaz.
Çevrenin öğrenilmesi ve yaşamın anlamı
Mekansal bilgi, orada yaşananlarla birlikte kişisel ve toplumsal bir anlam kazanır. Bir sokağın yurt sayılması, orada kimlerle yaşandığına, hangi işlerin yapıldığına ve ne tür ilişkiler kurulduğuna bağlı. Nörobilimden psikolojiye, oradan sosyolojiye geçiş bu noktada başlar. Çevrenin öğrenilmesine, birlikte yaşamanın anlamı eklenir.
Çevre psikolojisi, bu bağı yer bağlılığı kavramıyla ele alır. Yer bağlılığı, kişinin bir yerle kurduğu duygusal, düşünsel ve davranışsal ilişkiyi kapsar. Bu çerçevede, kişisel deneyimlerle bir topluluğun o yere yüklediği ortak anlamlar birlikte değerlendirilir. Bu bağ, doğal çevreyi, insan eliyle kurulmuş yaşam alanlarını ve oradaki toplumsal ilişkileri kapsar.
Bir köy çeşmesi bu ilişkinin somut örneği olabilir. Çeşme su sağlarken komşuların karşılaştığı, köye ilişkin haberlerin paylaşıldığı ve çocukların çevreyi tanıdığı bir yer işlevi de görebilir. Tarla, geçimin yanında mevsim bilgisini, iş bölümünü ve birlikte çalışma deneyimini taşır. Mezarlık ise aile geçmişinin belirli bir coğrafyayla ilişkisini sürdürür. Bu yerlerin kaybı, kullanım imkanıyla birlikte o imkan çevresinde kurulmuş ilişkileri de etkileyebilir.
Haritadan silinen yer, hafızada yaşamayı sürdürüyor
İnsan, yurdundan ayrılmak zorunda kaldığında orada edindiği becerileri yanında taşır. Ancak bu becerileri kullanabildiği koşulları yitirebilir. Hayvancılıkla geçinen bir kişinin bildiği otlaklardan, üretim araçlarından ve toplumsal ilişkilerinden koparılması, yeni yerde kendisini yetersiz hissetmesine yol açabilir. Sorunu kişinin uyum kapasitesiyle açıklamak, onu yeterli kılan toplumsal koşulların nasıl dağıldığını gözden kaçırır. Ortak yaşantılar ve bunların anlatılması, kişisel hatıralar arasında bağlantılar kurar. Yer adları, aile hikayeleri ve gündelik alışkanlıklar, bir yere ilişkin bilginin insanlar arasında paylaşılmasını sağlar. Toplumsal hafıza, bu paylaşımlar içinde oluşur ve mekanla kurulan bağın sonraki kuşaklara taşınmasına katkıda bulunur.
Baraj suları altında kalan bir köy düşünüldüğünde, fiziksel mekan ile toplumsal hafıza arasındaki ayrım daha görünür hale gelir. Evlerin bulunduğu yere artık yürünemez, yollar, tarlalar ve çeşmeler kullanılamaz. Buna rağmen köyün eski sakinleri evlerin konumunu anlatabilir, kaybolan yolları tarif edebilir ve yer adlarını çocuklarına aktarabilir. Köye fiziksel olarak erişim sona ererken, oraya ilişkin bilgi ve bağlılık anlatılarla varlığını sürdürebilir.

Fantom coğrafya
Fantom uzuv olgusuyla kurulan analoji, burada “fantom coğrafya” ifadesinde karşılık bulur. Bu ifade, erişilemeyen veya dönüştürülmüş bir yerin hafızada, aidiyette ve gündelik ilişkilerde süren etkisini anlatır. Uzuv kaybında bedensel duyumun, yurt kaybında ise mekana bağlı hatıraların, alışkanlıkların ve ilişkilerin sürebilmesi, benzetmenin dayandığı ortak noktadır. Kaybedilen yer, bu yolla kişinin bugünkü yaşamında hissedilen bir yokluğa dönüşebilir.
Hafıza, yeni deneyimlerle birlikte yeniden şekillenir. Bir yere erişimin kesilmesi, o yerin ayrıntılarına ilişkin bilginin zamanla zayıflamasına yol açabilir. Anlatılar seçilir, yeniden yorumlanır ve yeni yaşantılarla birleşir. Böylece kaybedilen yurtla kurulan bağ, geçmişten taşınan hatıralarla bugünkü ilişkilerin buluştuğu yerde yeniden anlam kazanır.
Bir çocuk, ailesinin ayrılmak zorunda kaldığı köyü hiç görmeden o köyle güçlü bir bağ kurabilir. Bu bağ, orada yaşamış kişinin deneyiminden farklı bir yoldan gelişir. Köyde yaşayan kişinin hatırasında doğrudan yaşanmış olaylar, çocuğun kurduğu bağda ise anlatılar, fotoğraflar, yer adları ve aile ilişkileri aracılığıyla öğrenilmiş bir geçmiş öne çıkar.
Bu kuşaklar arası aktarım, aile içindeki öğrenme ve toplumsal ilişkiler yoluyla gerçekleşir. Çocuk, kaybın ne anlama geldiğini aile içinde öğrenebilir. Bunun yanında, yerinden edilmenin ardından süren yoksulluk ve ayrımcılıkla kendi yaşamında da karşılaşabilir. Böylece geçmişin anlatısı ile bugünün maddi koşulları birbirini besler. Bu aktarım her ailede aynı sonucu üretmez. Yeni kuşak, ailesinin köyüne bağlanırken doğduğu kenti de yurt sayabilir. Geri dönmeyi isteyebilir veya yaşamını bulunduğu yerde sürdürmeyi seçebilir. Yurtla ilişkinin kuşaklar boyunca sürmesi, bütün kuşakların aynı geleceği istemesini gerektirmez. Bu farklılık, geri dönüş politikalarının tek bir aidiyet veya tek bir hayat planı üzerinden kurulamamasının da nedenidir.
Dönmek ve döndüğün yerin aynı yer olmaması
Yurt hem fiziksel çevreden hem de o çevrede kurulmuş ilişkilerden oluşuyorsa, geri dönüşün koşullarını da bu iki alanı birlikte düşünerek değerlendirmek gerekir. Bir kişi eski evine döndüğünde güvenli barınma imkanına kavuşabilir. Ancak komşuları dağılmış, üretim koşulları ortadan kalkmış veya ortak kullanım alanları erişilemez hale gelmişse, önceki yaşam düzenini kendiliğinden bulamaz. Bu nedenle geri dönüş onarımının kapsamı, barınmayla birlikte toplumsal yaşamın yeniden kurulmasını da içerir. Konut, altyapı, mülkiyet ve geçim güvencesi temel ihtiyaçlardır. Bunlara dilin yaşatılabilmesi, mezarlıklara ve kültürel mekanlara erişim, dayanışma ilişkilerinin yeniden kurulması ve insanların yaşam alanları hakkında karar verebilmesi eşlik etmeli. Yeniden kurulacak hayat, insanların, ihtiyaçların ve çevrenin yıllar içinde geçirdiği değişimler gözetilerek şekillenmeli.
Unutmak iyileşmek anlamına gelmez

Yerinden edilmenin etkilerini değerlendirirken geçmişte yaşananlarla bugün sürmekte olan koşulları ayırmak gerekir. Güvenli barınma, gelir güvencesizliği ya da ayrımcılık devam ediyorsa, kişinin yaşadığı sıkıntı kapanmış bir olayın hatırasına indirgenemez. Sorunun bir bölümü hala güncel yaşamın içindedir. Bu nedenle onarım, yaşanan kaybın tanınmasıyla birlikte bugünkü yaşam koşullarının iyileştirilmesini de gerektirir.
Yeni bir yere bağlanmak da eski yurdu unutmayı gerektirmez. İnsanın birden fazla dil konuşabilmesi gibi, yaşam öyküsü de birden fazla yerle anlamlı ilişkiler taşıyabilir. Bu benzetmenin işaret ettiği imkan, geçmişle ilişkinin korunmasıyla yeni bir hayat kurmanın birbirini dışlamamasıdır.
Fantom uzuv olgusundan yurt kaybına uzanan analoji, burada fiziksel kaybın ardından süren izlere dayanır. Uzva ilişkin bedensel temsil, mekanın zihinsel olarak öğrenilmesi, o yere bağlanma ve ortak hafızanın oluşması, bu analojinin izlediği hattı oluşturur. Bu hattın ortak sorusu, geçmişte kurulmuş bağların fiziksel kayıptan sonra insanın yaşamında nasıl etkili olmaya devam edebildiğidir. Yurt kaybının izini sürmek için insanın o yerde ne öğrendiğine, kimlerle yaşadığına, nasıl geçindiğine ve kendisini hangi ilişkiler içinde tanıdığına bakmak gerekir. Kaybedilen yerin bugünkü yaşam üzerindeki etkisi, bu somut ilişkiler üzerinden değerlendirilmelidir. Yurtla kurulan bağ, yeni deneyimlerle birlikte dönüşebilir. Hafızanın değişebilmesi, yeni ilişkilerin kurulabilmesi ve aidiyetlerin çoğalabilmesi de aynı yaşamın parçalarıdır. Yurtla bağın sürmesi ile insanın geleceğini özgürce kurabilmesi birlikte ele alınmalıdır.
Türkiye’de Barış ve Demokratik Toplum Süreci kapsamında gündeme gelen geri dönüş tartışmaları, bu analojinin çerçevesini somut bir siyasal soruya dönüştürüyor: Çatışmalar nedeniyle yerinden edilen insanlar, yaşamlarını hangi koşullarda yeniden kurabilecek? İnsanların yeniden yerinden edilmeyeceklerine güven duyup duymadıkları, geçimlerini sağlayıp sağlayamadıkları ve kendi yaşam alanlarının geleceği üzerinde söz sahibi olup olmadıkları burada önem taşıyor. Köylerin yeniden inşasında eski sakinlerin talepleri ele alınırken kadınların, gençlerin ve dönüşe farklı beklentilerle yaklaşan kuşakların ihtiyaçları da gözetilmelidir.
Fantom uzuvdan “fantom coğrafya”ya uzanan bu çerçeve, yerinden edilen insanların kayıp, aidiyet ve geri dönüş deneyimlerinin ruhsal ve toplumsal boyutlarını birlikte ele almayı gerektiriyor. Yitirilen yerin insanın yaşamındaki etkisi nasıl sürer? Geri dönüş, bu ilişkinin yeniden kurulmasına hangi koşullarda katkı sunabilir?
‘Yurdundan koparılan insanın içindeki o mekan sızısı’
Toplumsal psikoloji alanında çalışmalar yürüten Psikolog Mesut Aslan, konuya ilişkin değerlendirmelerde bulundu. Toplumcu ve sosyalist psikolojinin insan bilinci ile mekanı birbirinden ayrılmaz bir bütün olarak ele aldığını belirten Mesut Aslan, egemen psikolojinin insan ruhunu toplumsal koşullardan koparılmış soyut bir laboratuvar nesnesi gibi değerlendirerek yaşanan acıları bireysel bir hastalık şeklinde sunduğunu, hayatın gerçekliğinin ise bu yaklaşımın tersine işaret ettiğini söyledi. Mesut Aslan “İnsan bilinci, içine doğduğu, emek harcadığı ve dönüştürdüğü maddi koşulların bir aynasıdır. Bu yüzden zorla yerinden coğrafya değişikliğinin ya da mülk kaybının yansıra insanın ortak emeğini örgütlediği, komşuluk kurduğu ve hayatını var ettiği yurdunun elinden alınmasıdır. Yurdundan koparılan insanın içindeki o mekan sızısı, geçmişe ait bir hatıra olmanın yanında, bugünün sömürü ve baskı ilişkilerinin bilince vuran somut bir ağrıdır. Bu mekan sızısının insanın ruhundaki en köklü yerini anlamak için, durumu hayatımızın başlangıç noktasına, ana rahmine kadar götürmek gerekir. İnsanın yaşadığı ve zihnine kazıdığı ilk somut yurt ana rahmidir. Ana rahmi, insanın henüz dili ve bilinci yokken duyularıyla ördüğü ilk güvenli sığınak, ilk yön bulma alanıdır. Doğum, insanın bu ilk yurdundan fiziken koparılıp dünyaya fırlatılmasıyla yaşanan evrensel bir yurt kaybıdır. İnsanın ömür boyu süren bir yere ait olma, köklenme ve güvenli bir yuva kurma arayışı, bu ilk kaybın ruhumuzda bıraktığı sızının dışavurumudur” dedi.

‘Tarihsel ve kültürel varoluşu koruma ısrarıdır’
Mesut Aslan, halkların yurtla kurduğu bağın da ilk ruhsal köklerle bağlantılı olduğunu kaydederek, “Toprak, halkın hafızasında insanı besleyen, büyüten ve koruyan toplumsal bir ana rahmi olarak yer etmiştir. Doğal doğum, insanın dış dünyayla yeni ve üretken bağlar kurup toplumsallaşmasını sağlayan kaçınılmaz bir süreçken, zorla yerinden edilme, halkın o toplumsal ana rahminden zorba bir müdahaleyle koparılmasıdır. Bir kolunu veya bacağını kaybeden insanın beyninde o uzvun sanki hala oradaymış gibi sinyal göndermeye devam etmesi gibi, yurdundan koparılan bir halk da bilincinde o coğrafyanın toplumsal haritasını yaşatır. Bu durum, sömürgeci aklın unutturma politikalarına ve insanı toprağına yabancılaştırma hamlelerine karşı geliştirilen güçlü bir özsavunmadır. Yurdun ruhsal dünyada inatla yaşatılması, hafızasızlaştırma saldırılarına karşı tarihsel ve kültürel varoluşu koruma ısrarıdır” diye belirtti.
‘Kaybettikleriyle yaşamayı öğrenecekler’
İnsanın bu özsavunma yoluyla hafızasını, anılarını ve acılarını sonraki kuşaklara aktardığını ifade eden Mesut Aslan, yurdu hiç görmemiş kuşakların o coğrafyaya duyduğu aidiyet ve özlemin genetik bir durumla açıklanamayacağını söyledi. Geçmişin travmasının bugünün kimlik bilinciyle birleşerek toplumsal özgürlük arayışının kurucu harcına dönüştüğünü vurgulayan Mesut Aslan, “Egemen siyaset ve liberal hukuk anlayışı, barışı genellikle teknik bir lojistik sorununa, sadece silahların susmasına ve beton binaların inşasına indirger. Bu mülkiyetçi yaklaşım, baskı ve sömürünün toplum üzerinde yarattığı ruhsal ve toplumsal yıkımı görmezden gelir. Geçen yıllar içinde yurt, kapitalist rant projeleri, barajlar veya doğa talanıyla tahrip edilmiş, toplumsal güven dokusu ise böl-yönet politikalarıyla zedelenmiştir. Böyle bir durumda eski fiziki eve aynen dönmek, gerçek bir özgürleşmeyi ve barışı sağlamaz. Barış, statik bir mekana dönmek değildir. Barış, hakikatle yüzleşme, yas tutma, kabul etme, özür dileme, affetme ve adaleti sağlama gibi başlıkların yaşam bulmasıdır. İnşa edilen bir süreç ve bir onarım döngüsüdür. Gerçek şu ki insanlar yaşadıklarını sonsuza dek unutamayacaklar. Kaybettiklerini atlatamayacaklar, ama onunla yaşamayı öğrenecekler. İyileşecekler ve acısını çektikleri kaybın etrafında kendilerini yeniden inşa edecekler. Tekrar tam olacaklar ama asla aynı kişiler olmayacaklar. Psikolojik düzlemde, yaşanan zorla yerinden edilmenin, kayıpların ve mülksüzleşmenin toplumsal ve kamusal düzeyde tanınması şarttır. İnsanları travma yaşamış edilgen bireyler olarak görmek büyük bir yanılgıdır, onları kendi yaşamlarının ve tarihlerinin etkin özneleri olarak konumlandırmak gerekir” diye konuştu.
‘Anayasal güvenceye kavuşturulması gerekir’
Psikolojik onarımın geçmişi unutturarak sağlanamayacağını belirten Mesut Aslan, onarımın kişinin kendi geçmişi üzerinde söz söyleyebilmesi, yaşadığı kaybın tanındığını görebilmesi ve geleceği üzerinde yeniden karar verebilmesiyle mümkün olduğunu söyledi. Travmanın toplumsal kaynakları sürdüğü sürece bireysel müdahalelerle kalıcı iyileşme sağlanamayacağını kaydeden Mesut Aslan, ana dilin eğitimde, gündelik yaşamda, kültürel üretimde ve kamusal alanda özgürce kullanılmasının bu onarımın en güçlü araçlarından biri olabileceğini vurguladı. Mesut Aslan, sözlerini şöyle sürdürdü:
“Geri dönüş, merkezden yönetilen bürokratik bir iskan projesine indirgenemez. İnsanların kendi yaşam alanlarının geleceği, mimarisi ve ortak düzeni üzerinde gerçek söz ve karar sahibi olabilecekleri mekanizmalar kurulmalıdır. Dönüşün ekonomik olarak sürdürülebilir olması için üretimin kooperatifleşme, ortak kullanım ve ekolojik dengeyle uyumlu eko-toplum ilkeleri temelinde örgütlenmesi önemlidir. Ekolojik yıkıma uğramış bir coğrafya tek başına konut inşa edilerek yeniden yaşanabilir hale getirilemez. İnsanla beraber yurdun kendisi de onarılmalıdır. Bütün bunların üzerinde temel ve sarsılmaz bir güvence bulunmalıdır. İnsanların yarın yeniden yerinden edilmeyeceklerine dair hukuki, siyasal ve toplumsal güvenlik. Barışın kalıcı olabilmesi için bugünün silahlı çatışmasının sona ermesinin yanında, insanların hakikat ve özgürlük beklentilerinin kalıcı bir barış sözleşmesiyle anayasal güvenceye kavuşturulması gerekir.”
Yurt ağrısının, insanları eski mülkiyet ilişkilerinin içine olduğu gibi yerleştirmekten ziyade o topraklarda demokratik sistemin inşa edilmesiyle dindirilebileceğini belirten Aslan, barışın insanı kaybettiği adresin kapısına götürmekten çok, yeniden “Burası benim yurdum” diyebileceği koşulları yaratmak anlamına geldiğini söyledi.
Haber: Abdulkadir Ayten \ MA
Kaynak: Yeni Yaşam Gazetesi
***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***





































