Süleymancılar yapılanmasının eski lideri ve eski Ulaştırma Bakanı Arif Ahmet Denizolgun’un ölümüyle ilgili yeni bir adım atıldı. Bakırköy Cumhuriyet Başsavcılığı, Denizolgun’un mezarının açılmasına karar verildiğini açıkladı. Kararın, ölüm ve sonrasında yapılan otopsi işlemlerinin şüpheli olduğu yönündeki ihbar ve şikâyetler üzerine alındığı belirtildi. Yaklaşık 10 yıl önce hayatını kaybeden Denizolgun’un gerçek ölüm nedeni yeniden araştırılacak.
ADEM YAVUZ ARSLAN | YORUM
Başlık kafanızı karıştırmasın. Bir dönem Türkiye’yi sarsan şike soruşturmasındaki “Şike var ama sahaya yansımadı!” türünden akla ziyan önermeleri tiye alan mizahi bir yazı okumayacaksınız.
Konu çok daha ciddi…
Türkiye yakın tarihinin en tartışmalı ölümlerinden birini, 8. Cumhurbaşkanı Turgut Özal’ın ölümünü ve bu dosyanın bugün neden yeniden hatırlanması gerektiğini anlatacağım.
Peki nereden çıktı Özal dosyası?
Gündem malum. Erdoğan iktidarının Gülen Hareketi’ne karşı yıllardır uyguladığı yöntemlerin benzerleri şimdi ‘Süleymanlılar’ Cemaati etrafında görülüyor. Cemaatin önde gelen isimleri hakkında operasyonlar yapılıyor, lideri Alihan Kuriş tutuklandı, iktidar medyasından muhalif medyaya kadar çok geniş bir yelpazede cemaat hakkında peş peşe yayınlar yapılıyor.
Bir yandan da geçmişte cemaat içerisinde bulunmuş bazı isimler ekran ekran dolaşıyor, çeşitli suçlamalar ve “ifşalar” dile getiriyor.
Manzara fazlasıyla tanıdık. Önce yoğun bir medya bombardımanı, ardından adli soruşturmalar, eski mensupların anlatıları ve giderek ağırlaşan suçlamalar…
Bu yönüyle karşımızda adeta bir “şablon operasyon” var. Son gelişme ise bu süreci çok daha kritik bir noktaya taşıdı.
Süleymanlılar Cemaati’nin eski lideri, eski Ulaştırma Bakanı Arif Ahmet Denizolgun’un mezarının açılmasına karar verildi. Denizolgun’un ölümünün şüpheli olduğu yönündeki iddialar üzerine Bakırköy Cumhuriyet Başsavcılığı, gerçek ölüm sebebinin belirlenmesi amacıyla fethi kabir kararı aldı. Mezarın 19 Ağustos’ta açılması planlanıyor.
Denizolgun, Süleyman Hilmi Tunahan’ın torunuydu. Eylül 2016’da hayatını kaybetmesinden sonra cemaatin yönetimine Alihan Kuriş gelmişti. Dolayısıyla Denizolgun’un ölümüne ilişkin soruşturmanın alacağı yön, yalnızca adli bir mesele değil. Süleymanlılar Cemaati’nin geleceğini ve iç dengelerini etkileyebilecek siyasi ve toplumsal sonuçlar doğurabilir.
Tam da bu nedenle yapılacak Adli Tıp incelemesi hayati önemde. Ve tam da burada Turgut Özal dosyasını hatırlamak gerekiyor. Çünkü Türkiye, bir Cumhurbaşkanının ölümünden 19 yıl sonra mezarını açtı; vücudunda toksik maddeler tespit etti ve ardından kamuoyunun hafızasına kazınan o tuhaf sonuçla karşılaştı: “Zehir var ama zehirlenme yok.”
Bir Cumhurbaşkanı ölüyor, ambulans tartışması yaşanıyor
17 Nisan 1993.
Cumhurbaşkanı Turgut Özal, Çankaya Köşkü’nde rahatsızlandı. Sonrasında yaşananlar başlı başına bir devlet kriziydi.
Görevdeki Cumhurbaşkanını hastaneye götürecek sağlık altyapısının yetersizliği yıllarca tartışıldı. Köşk’teki ambulansın yetersiz olduğu, Cumhurbaşkanlığı Muhafız Alayı’nda daha donanımlı bir ambulans bulunmasına rağmen bunun devreye sokulmadığı ileri sürüldü.
Özal hastaneye ulaştırıldı ancak kurtarılamadı. Kamuoyuna kalp krizi sonucu hayatını kaybettiği açıklandı. Buraya kadar yaşananlar ihmal tartışması olarak görülebilirdi. Fakat asıl büyük problem bundan sonra başladı.
Turgut Özal
Turgut Özal’a otopsi yapılmadı. Üstelik sözünü ettiğimiz kişi daha önce suikasta uğramış bir Cumhurbaşkanıydı. 18 Haziran 1988’de Ankara Atatürk Spor Salonu’nda Kartal Demirağ tarafından vurulmuş, yaralandıktan sonra kürsüye dönerek tarihe geçen şu sözü söylemişti: “Allah’ın verdiği ömrü O’ndan başka alacak yoktur.”
Böyle bir geçmişe sahip, görevdeki bir Cumhurbaşkanı beş yıl sonra aniden hayatını kaybediyor ama ölüm adli bir şüphe dosyası olarak ele alınmıyor.
Otopsi yok. Sistematik toksikolojik inceleme yok. Kan ve idrar örnekleri gerektiği şekilde muhafaza edilmiyor. Mide içeriği ve organ dokuları incelenmiyor. Son saatlerinde ne yiyip içtiği adli bir soruşturma titizliğiyle kayıt altına alınmıyor.
Olay yeri, yani Cumhurbaşkanlığı Köşkü, muhtemel bir şüpheli ölüm vakasının gerektirdiği şekilde korunmuyor. Devlet Denetleme Kurulu yıllar sonra bu tabloyu tek bir ifadeyle özetleyecekti: “Akıl tutulması.”
Bence de Özal dosyasını anlamanın başlangıç noktası burasıdır. Çünkü devlet, ölümün gerçek sebebini belirleme fırsatını daha ilk gün kendi eliyle büyük ölçüde ortadan kaldırdı.
“Kalp krizi” denildi ama ispatlanmadı
Özal’ın ciddi kalp rahatsızlıkları vardı. Bypass ameliyatı geçirmişti. Dolayısıyla ani kardiyak ölüm güçlü ve makul bir ihtimaldi. Ancak burada çok temel bir ayrım var: Makul ihtimal başka şeydir, adli olarak tespit edilmiş ölüm nedeni başka.
Özal’ın kalp krizi sonucu öldüğü kabul edildi fakat otopsi yapılmadığı için bu sonuç ölüm sonrası bilimsel bir incelemeyle doğrulanamadı. Yıllar sonra bütün tartışmanın düğümleneceği nokta da tam olarak buydu.
Özal doğal nedenlerle mi öldü? Yoksa ölümünde dışarıdan bir etken var mıydı?
Bu sorunun cevabını verebilecek deliller 1993 yılında toplanmadığı için 2012’ye gelindiğinde iş çok daha zordu.
19 yıl sonra mezar açıldı
Özal ailesinin yıllarca dile getirdiği zehirlenme iddiaları ve kamuoyundaki tartışmalar sonunda Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı harekete geçti. 2 Ekim 2012’de Turgut Özal’ın mezarı açıldı. Naaşı Adli Tıp Kurumu’na götürüldü. Ve Türkiye’nin 19 yıl önce yapması gereken toksikolojik inceleme nihayet gerçekleştirildi.
Tam bu noktada bizzat şahit olduğum bir olayı anlatmalıyım. O dönem Bugün TV’de Mustafa Ünal, Metehan Demir ve Şamil Tayyar’la birlikte “Temsilciler Meclisi” isimli programı yapıyorduk. Bir akşam konuğumuz dönemin Adalet Bakanı Sadullah Ergin’di. Yayın öncesinde ofiste sohbet ederken kendisine Özal’ın toksikoloji raporunu sordum. Ergin, “off the record” kaydıyla naaşta zehirli maddeler tespit edildiğini, Erdoğan’ı da bu konuda bilgilendirdiğini ve meselenin hassasiyetle takip edildiğini söyledi. Bir gazeteci açısından zor bir durumdu.
Elinizde tarihi önemde bir bilgi var ama kaynağınız bunu yayımlamanıza izin vermiyor. Bunun üzerine Başbakanlık kaynaklarını zorladım. Bir başka bakandan da aynı bilgiyi teyit edince haberi yayımladık. Bugün gazetesinin sürmanşetinden verdiğimiz haber büyük yankı uyandırdı. Çünkü ortaya çıkan tablo gerçekten çarpıcıydı.
Özal’ın naaşı, aradan 19 yıl geçmiş olmasına rağmen inceleme yapılabilecek ölçüde bütünlüğünü koruyordu. Naaştan ve çevresindeki topraktan örnekler alındı. Toksikolojik incelemelerde DDE/DDT bulguları, kadmiyum ve bazı ağır metaller tespit edildi. Tam da bu nedenle kamuoyu günlerce şu soruyu tartıştı: Özal zehirlenmiş miydi?
Sonra o meşhur sonuç geldi
5 Aralık 2012’de Adli Tıp Kurumu 1. İhtisas Kurulu kapsamlı raporunu hazırladı. Raporda toksik maddelerin varlığı teyit ediliyor ancak bunların ölümle doğrudan bağlantısının kurulamadığı belirtiliyordu. Kamuoyunun bunu tercüme ettiği cümle ise çok daha çarpıcıydı: “Zehir var ama zehirlenme yok.”
Aslında mesele biraz daha karmaşıktı. Bir insanın vücudunda toksik bir maddenin bulunması, o kişinin mutlaka o madde nedeniyle öldüğü anlamına gelmez. Adli tıp açısından doz önemlidir. Konsantrasyon önemlidir. Maruziyet süresi önemlidir. Maddenin hangi dokularda ve hangi düzeylerde bulunduğu önemlidir.
Dolayısıyla Adli Tıp’ın, “Vücutta DDT veya kadmiyum var, öyleyse Özal zehirlenerek öldürüldü” dememesi bilimsel olarak anlaşılabilir.
Ancak mesele burada bitmiyor.
Çünkü kurum aynı zamanda: “Özal kesinlikle zehirlenmedi” de diyemedi. İşte asıl kritik nokta burası.
Kanıtlanamaması, olmadığı anlamına gelmez
Bir iddianın kanıtlanamaması ile o iddianın çürütülmesi aynı şey değildir. Özal dosyasındaki temel problem de buydu. 2012’de yapılan inceleme, Özal’ın zehirlenerek öldürüldüğünü kanıtlamadı.
Bu doğru.
Fakat kesin biçimde zehirlenmediğini de ortaya koyamadı. Çünkü bunu gösterebilecek en değerli deliller 1993 yılında kaybedilmişti. Ölüm anında alınmış kan yoktu. İdrar örneği yoktu. Mide içeriği yoktu. Zamanında incelenmiş organ dokuları yoktu.
Otopsi yoktu. Yani Adli Tıp’ın önündeki soru, daha soruşturma başlamadan 19 yıl önce eksik bırakılmıştı. Bu yüzden “zehir var ama zehirlenme yok” ifadesi yalnızca Özal dosyasına ilişkin ironik bir cümle değildir.
Türkiye’de tartışmalı devlet dosyalarının işleyişini anlatan güçlü bir metafordur: Madde var ama ölümle ilişkisi yok. Şüphe var ama cinayet yok. İhmal var ama sorumlu yok. Delil yok ama neden kaybolduğu sorulmuyor.
İşte sorun bu.
Adli Tıp dosyayı kapattı mı?
Siyaset kulislerinde o dönemde dosyanın kapatılmasının istendiği ve Adli Tıp’ın bu nedenle kesin hüküm vermeyen bir rapor hazırladığı konuşuldu. Bunun doğrulanmış bir delili hiçbir zaman ortaya konmadı. Dolayısıyla bunu bir bilgi değil, dönemin siyasi kulislerinde dolaşan bir iddia olarak görmek gerekiyor.
Ancak ortada inkâr edilemeyecek başka bir gerçek vardı: Türkiye’nin en kritik adli kurumlarından biri, Cumhurbaşkanının ölüm nedenini kesin olarak belirleyemedi.
Ve bunun temel sebebi 2012’de yapılan incelemenin yetersizliği değil, 1993’te yapılmayan incelemelerdi.
Bu fark önemli.
Şimdi Denizolgun dosyasına dönelim
İşte Arif Ahmet Denizolgun’un mezarının açılması kararını bu tarihsel tecrübeyi hatırlayarak izlemek gerekiyor. Çünkü yapılacak toksikolojik ve adli incelemenin sonucu yalnızca bir ölüm nedeninin belirlenmesiyle sınırlı kalmayabilir.
Süleymanlılar Cemaati içindeki güç dengeleri, Alihan Kuriş hakkındaki suçlamalar ve yürütülen soruşturmanın siyasi çerçevesi düşünüldüğünde çıkacak her sonuç geniş çaplı biçimde kullanılacaktır. Tam da bu yüzden Adli Tıp’ın bağımsızlığına ilişkin soru işaretleri önem kazanıyor.
Asıl mesele şu: Böylesine siyasi sonuçlar doğurabilecek bir dosyada bilimsel incelemeyi yapan kurum, siyasi iktidardan tamamen bağımsız hareket edebilecek mi?
Türkiye’nin bugün geldiği noktada bu soruyu sormak komplo teorisi üretmek değildir. Tam tersine, demokratik bir hukuk devletinde sorulması gereken en temel sorulardan biridir. Çünkü Adli Tıp Kurumu’nun itibarı yalnızca laboratuvar sonuçlarından ibaret değildir.
Sonucun nasıl üretildiği, kurul üyelerinin bağımsızlığı, sürecin şeffaflığı ve raporun siyasi beklentilerden etkilenmediğine dair kamuoyu güveni de en az teknik bulgular kadar önemlidir.
Özal dosyası bize çok önemli bir ders bırakmıştı: Adli gerçeği zamanında ve bağımsız biçimde ortaya çıkarmazsanız, yıllar sonra elinizde yalnızca şüpheler kalır.
Bugün Denizolgun dosyasında yapılması gereken de tam olarak bunun tersidir. Şeffaf inceleme. Bağımsız uzmanlar. Eksiksiz toksikoloji. İkinci görüşe açık bilimsel süreç. Ve mümkünse bütün bulguların denetlenebilir biçimde kamuoyuyla paylaşılması.
Çünkü bu dosya, mevcut siyasi atmosfer içerisinde zaten başlı başına bir güç mücadelesinin parçasına dönüşme potansiyeli taşıyor. Süleymanlılar Cemaati’ne yönelik operasyonların önceden kurulmuş bir siyasi anlatının parçaları haline getirildiği yönünde ciddi işaretler var.
Bu yüzden Denizolgun’un mezarından çıkacak sonuç, yalnızca adli bir rapor olmayabilir. Bir siyasi operasyonun en güçlü malzemesine de dönüşebilir.
Ve Türkiye, yıllar sonra yeni bir cümleyi tartışmak zorunda kalabilir: Delil mi konuştu, siyaset mi?
Kaynak: Tr724
***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***





































