YORUM | ADEM YAVUZ ARSLAN
Bugün Türkiye’de yapılmasa da gazetecilik de ‘fikri takip’ önemlidir.
Bazı haberleri takip, her gelişmeyi izleyip anlatmak yıllarınızı alır. Reza Zarrab ve Halkbank soruşturması da benim için böyle bir ‘haber’. Tam 13 yıldır bu konuyu takip edip tüm gelişmeleri ele alan neredeyse tek Türk gazeteciyim.
Nitekim bugün mahkeme salonunda da yine yalnızdım.
Türkiye tarihine damga vuran Reza Zarrab’ı 27 Nisan 2016 da yine bu salonda ilk kez hakim önüne çıktığında izlemiş ve gözlemlerimi yazmıştım.
Üzerinde soluk lacivert cezaevi kıyafeti ayaklarında zincirler vardı.
Yazının başlığı eski eşi Ebru Gündeş’i de anımsattığı için ‘eski halinden eser yok şimdi’ şeklinde atmıştım.
Aradan çok zaman ve çok olay geçti. Zarrab yıllar sonra bugün; 14 Temmuz 2016’da yine sanık olarak aynı mahkeme salonundaydı. Fakat bu kez gayet moralli, koyu renk takım elbiseli ve gözlüklüydü. Zengin avukat kadrosunun arasında oturdu, zaman zaman savcılarla lafladı. Türkiye’den gelen yakınlarıyla selamlaştı.
Yaklaşık on yıldır Türkiye’nin siyasetini, ekonomisini ve dış politikasını etkileyen Reza Zarrab dosyasının son perdesi oynandı.
Hakim Richard Berman kararını açıkladı. Reza Zarrab, hakkındaki tüm suçlamalardan ilave bir ceza almadı. Yani ‚suç var ama daha önce yattığı 22 ay 10 gün hapis cezası yeterli‘ demiş oldu mahkeme. Yüzünde rahatlamanın ve mutluluğun ifadesi vardı. On yıl önce kelepçeyle girdiği Amerikan adalet sistemi, bugün onun için tamamen kapanmış oldu.
Mahkeme salonundan çıkarken aklımda tek bir soru vardı: Bu davanın sonunda gerçekten kazanan kim, kaybeden kim oldu?
Çünkü bu dosyanın en ilginç tarafı, suçun hiçbir zaman tartışma konusu olmamasıydı. Reza Zarrab, Amerikan mahkemesinde suçunu kabul etti. İran yaptırımlarını delmek için kurulan mekanizmayı anlattı. Rüşvet dağıttığını kabul etti. Dönemin Halkbank Genel Müdür Yardımcısı Mehmet Hakan Atilla aleyhine tanıklık yaptı. Savcılıkla iş birliği yaptı. Bütün bunlar mahkeme kayıtlarına geçti. Dava sürecini gün gün TR724.COM youtube kanalında anlattım, web sitesinde yazdım. Hatta Zarrab’ı yeni adı adı ve hayatıyla Miami’de bulup dünyaya ilan etmiştim.
Yani ortada “acaba suç işlendi mi?” sorusu yoktu.
Suç vardı.
İtiraf vardı.
Mahkeme kayıtları vardı.
Peki sonuç ne oldu?
Suçunu kabul eden kişi bugün özgür.
ABD’de hayatına devam ediyor.
Halkbank hakkındaki ceza davası ise siyasi ve hukuki müzakerelerin ardından para cezası olmadan kapandı.
Türkiye’de ise rüşvet aldığı iddia edilen siyasetçiler hakkında hiçbir zaman etkili bir yargılama yapılmadı.
Geriye dönüp baktığımızda görüyoruz ki, bu dosyanın en ağır bedelini ödeyenler ne rüşveti verenler oldu, ne sistemi kuranlar, ne de siyasi karar vericiler.
En ağır bedeli, dosyayı soruşturan polisler ve savcılar ödedi.
Kimisi müebbet hapis cezaları aldı.
Kimisi yıllardır cezaevinde.
Kimisi sürgünde.
İşte bu nedenle bugün kapanan sadece bir dava değil.
Bugün, adalet ile siyaset arasındaki ilişkinin nasıl değişebildiğini gösteren tarihi bir dosya da kapanmış oldu.
Siyaset felsefecisi Hannah Arendt, “Truth and Politics” adlı makalesinde önemli bir uyarıda bulunuyordu. Ona göre siyaset çoğu zaman gerçeği tamamen ortadan kaldıramaz; fakat gerçeğin siyasi sonuçlarını değiştirebilir.
Bence Zarrab dosyası tam da bunu gösteriyor. Hiç kimse artık İran yaptırımlarının delinmediğini iddia etmiyor. Hiç kimse para transferlerinin yapılmadığını söylemiyor. Hiç kimse Zarrab’ın suçunu kabul etmediğini ileri sürmüyor.
Gerçek değişmedi. Değişen şey, bu gerçeğin siyasi ve hukuki sonuçları oldu.
Güney Bölge Mahkemesi merdivenlerinden inerken favori yazarım George Orwell’in “Geçmişi kontrol eden geleceği kontrol eder; bugünü kontrol eden geçmişi kontrol eder.” sözünü düşündüm.
17-25 Aralık sürecinde Türkiye’de yaşanan tam da buydu.
İlk tartışma rüşvet iddialarıydı.
Sonra tartışmanın konusu değişti.
Artık konuşulan para kasaları değil, operasyonu yapan polislerdi.
Ayakkabı kutuları değil, savcıların kim olduğu konuşuldu.
İddiaların doğruluğu değil, soruşturmayı yapanların aidiyetleri tartışıldı.
Dosyanın merkezindeki soru değiştirildi.
Böylece suç ortadan kalkmadı.
Sadece gündem değişti.
Bu tablo bana hukuk tarihindeki en eski paradokslardan birini hatırlatıyor:
“Suç var ama suçlu yok.”
Oysa bugün gördüğümüz tablo bundan bile farklı.
Bugün aslında suçlu da belli.
İtiraf da var.
Mahkeme kararı da var.
Ama ceza dağılımı bambaşka.
Suçunu kabul eden kişi özgür.
Kurum yoluna devam ediyor.
Siyasi sorumluluk hiç doğmuyor.
Fakat soruşturmayı yapan insanlar hâlâ cezaevinde.
Adalet terazisi şaşmaz denir.
Belki doğrudur.
Ama o terazinin önüne hangi dosyanın konulacağına çoğu zaman hukuk değil, siyaset karar veriyor.
Bu nedenle Zarrab dosyası bana artık bir yolsuzluk dosyasından çok daha fazlasını anlatıyor.
Bu dosya, güç ile hukukun nasıl iç içe geçebildiğini anlatıyor.
Devletlerin çıkarlarının bazen adalet arayışının önüne geçebildiğini gösteriyor.
Uluslararası ilişkilerde “hukukun üstünlüğü” ile “devlet aklı” arasındaki gerilimi bütün çıplaklığıyla ortaya koyuyor.
Belki de bu yüzden bugün mahkeme salonundan ayrılırken aklımda tek bir görüntü kaldı.
Bir tarafta özgürlüğüne kavuşmuş, gülümseyerek adliyeden çıkan Reza Zarrab.
Diğer tarafta ise aynı dosya nedeniyle yıllardır cezaevinde bulunan, sürgünde yaşayan ya da hayatı altüst olmuş polisler, savcılar ve aileleri.
Bu görüntü bana tek bir cümleyi düşündürdü:
Adalet yalnızca suçluyu cezalandırmak değildir. Adalet, suçun bedelini doğru kişiye yükleyebilmektir.
Bugün kapanan dosyada suç ortadan kalkmadı.
İtiraflar da kaybolmadı.
Mahkeme kayıtları hâlâ yerinde duruyor.
Fakat tarihe belki de şu not düşülecek:
Bu dosyada hukuki gerçek ile siyasi sonuç aynı yere varmadı. Suç sabit kaldı; fakat suçun bedelini kimin ödeyeceğine hukuk değil, güç dengeleri karar verdi.
Mahkeme salonundan ayrılırken not defterime şu notü düştüm; Zarrab’ın dosyası kapandı ama ‘hikayesi’ daha uzun yıllar gündemimizde olacak.
Kaynak: Tr724
***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***





































