PROF. DR. M. EFE ÇAMAN | YORUM
Mevcut kronik ve patolojik kimlik sorunu Türkiye’deki en ciddi sorunların başında geliyor. Bu sorunun tanısını yapmaya çalıştığım ilk üç bölümde Osmanlı’nın son dönemlerinden beri yanlış kimlik tasarımını ve akabinde cumhuriyet döneminde bu tasarımın resmi fabrikasyon Türk tarih tezi üzerinden kitlelere devlet eliyle dayatılmasını ele almıştım. Bugün bu ilk yanlış iliklenen düğmenin ülkedeki kutuplaşmayı ve ötekileştirmeyi nasıl derinleştirdiğine tanık oluyoruz.
Coğrafyayı ve Anadolu’nun kadim tarihini temel alan kapsayıcı bir “biz” duygusu yerine, Orta Asya’dan gelen ve otoktonları onların tarihleri ve kültürleriyle beraber yok edip onların yerine geçen fetihçiler diskurunu temel alan resmi tarih anlatısı patolojiktir ve tarihsel gerçeklerle örtüşmemektedir. Bu modern zamanların ürettiği hâkim bir tarih okumasının Anadolu kumaşına uygulanmasıyla yaratılan ve sosyolojik vücuda uymayan eciş bücüş bir giysidir. Bu birleştirici olmayan, bilakis içeride ve dışarıda ayrıştıran ve düşmanlaştıran yaklaşımın ülkenin kurulu olduğu coğrafyaya ve çevredeki komşu halklara yönelik bir yabancılaşmaya neden olduğunu irdelemiştim.
Kimlikler devlet tarafından tasarlanıyor. Etnik temelli ulus inşası projeleri, yani üniter ve tek kültürlü ve dilli millet tasarımı yaklaşımı, bilhassa çok etnisiteli ve çok dilli coğrafyalar üzerine kurulu devletlerce uygulandığında devlete adını veren etnisite dışındaki tüm etnik gruplara yönelik devlet baskısını zorunlu kılıyor. Bu durum, bu tür devletlerin hukuk devletine evrilmesini engelleyen veya zorlaştıran faktörlerin başında geliyor. Anadolu böyle bir coğrafyadır. Bu nedenle Türkiye’deki ulus inşası başarısız oldu, aşırılıkların en büyüğü olan Türk üstünlükçülük ülkedeki en tehlikeli bölücülük olarak son yüz yıldır topluma toksik etkide bulundu, Türkiye gündemini çok gereksiz biçimde domine ederken ülke enerjisinin boşa harcanmasına neden oldu.
Oysa coğrafya temelli “civic” kimlikler, coğrafi aidiyet ve ortak demokratik değerler üzerinden şekillendirilerek daha sağlıklı, kapsayıcı ve sağlam kimlikler üretilebiliyor. Bunun dünyada birçok başarılı örneği var. Dahası, merkeziyetçiliğin yerine ademi merkeziyetçilik de konulduğunda, üniter sıkışmışlık yerine federal özyönetim modeliyle esasen devletle daha fazla özdeşleşmiş ve ötekileştirmenin artık gerekli olmadığı kimlikler ortaya çıkabiliyor.
Anadolu tüm Anadoluluların ortak yurdudur.
Burası salt üzerinde yaşadığımız topraklar değildir. Aynı zamanda binlerce yıllık kültürlerin, uygarlıkların, dillerin ve inançların yoğrulduğu bir potadır.
Kimiz yazı serisinde burgulamaya çalıştığım üzere, Orta Asya merkezli etnik temelli bir öykü yerine coğrafyayı temel alan, kapsayıcı bir öykü üzerine kurulu bir kimliğe ihtiyacımız var. Bu yeni Anadoluluk aidiyeti etnisiteyi veya herhangi bir ırkı değil, bu toprakların bütün mirasını sahiplenmeyi esas alır. Göbeklitepe’yi, Hitit’i, Frig’i, Lidya’yı, Rum’u, Roma’yı, Bizans’ı Selçuk’u ve Osmanlı’yı aynı devam ede gelen hikâyenin parçaları olarak görür. Her Anadolu insanı bu uzun ve gurur duyulası zengin geçmişin ortak varisi olur.
Gençlere öğretilecek tarih Türk üstünlükçü, “fatih ve fethedilen” anlatısı üzerine inşa edilmiş, tektipleştirici bir diskur değil, bu topraklarda yüzyıllardır süren kültürel, demografik, sosyolojik karışım ve birliktelik ile kültürel etkileşimden ortaya çıkan sentez hikâyesi olmalıdır. Okullarda, ders kitaplarında ve devletin bundan sonraki kültür politikalarında Anadoluluk vurgusu yapılmalı, ortak coğrafya, ortak kader ve ortak gelecek ön plana çıkartılmalıdır.
Civic kimlik budur.
Bu kimlik tarihi gerçeklere tekabül ediyor. Orta Asya’dan göç miti, fetihçi savaşkan muzafferler, ötekini boyunduruk altına almak, başkalarının topraklarını cebirle elde etmek gibi anlatılar tarihsel gerçeklerin aşırı basitleştirilip aşırıcı ideolojik bir pozisyon için manipüle edilmesinden başka bir şey değildir.
Oysa civic kimlik kendi içinde uyumlu, entegre ederken farklılıkları ortadan kaldırmayı hedeflemeyen, bilakis farklı olanları öteki olarak değil zenginlik olarak algılayan, kendi içinde barışık ve umutlu bir topluma vesile olur. Bu kimlik aynı zamanda topluma yerleşmesini arzu ettiğimiz siyasal değerleri de içine alır. Çoğulculuk, eşit vatandaşlık, demokrasi, hukukun üstünlüğü, insan hakları, barış içerisinde bir arada yaşama gibi.
Etnik kökeni veya kendisini tanımladığı üst veya mikro kimliği ya da kimlikleri ne olursa olsun, Anadolu’da yaşayan herkes “Ben bu toprakların çocuğuyum.” diyebilmeli ve kendisini buraya ait hissedebilmelidir. Her Anadolulu eşit vatandaş olmalı, kendi anadilini özgürce konuşabilmeli, çocuklarına öğretebilmeli, kültürünü hürce yaşayabilmeli, kendi kültürel değerlerini kapsayan bir devletin vatandaşı olabilmelidir. Ademi merkeziyetçi yönetim biçimiyle öz yönetimlerden oluşan ve geniş yetkilerle donatılmış lokal yönetsel birimler ve bunları koordine eden federal anayasal bir hukuk devleti, bu doğal uyumun korunması ve daha da iyileştirilmesi için çalışmalıdır.
Bahsettiğim tarih yazımı ve üzerine inşa edilecek coğrafya ve değerler temelli üst kimlik ile aidiyet, yani Anadolululuk, genç kuşakları köklerinden kopuk değil, tam tersine bu bereketli ve güzel yurdun özgür ve eşit vatandaşları olarak yetiştirecek, kardeşliğin baki kalmasını sağlayacak, bizi birbirimize bağlayan en güçlü bağ olacaktır.
Kaynak: Tr724
***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***



































