M. NEDİM HAZAR | YORUM
Geçen cuma akşamı, bir televizyon stüdyosunda olağan bir şey oldu: Üç gazeteci, karşısındaki siyasetçiye soru sordu. Sıkıştırdı, üsteledi, geçiştirilen cevabın peşini bırakmadı. Dünyanın geri kalanında bunun adı gazeteciliktir; BBC’de yarım asırdır süren “HARDtalk” tam da budur, bir koltuğa oturursunuz ve hesap verirsiniz.
Ama Türkiye’de aynı sahne yandaşlar tarafından bir skandal olarak karşılandı. Kimi “Gazeteciliğin sınırı aşıldı!” diye ah vah etti, kimi “Yıllar sonra ilk kez gazetecilik gördük!” diye sevindi.
İkisinin de haklı olduğu tek bir nokta var: Olağan olanın olağanüstü sayıldığı bir ülkede yaşıyoruz…
Kemal Kılıçdaroğlu, mahkemenin “mutlak butlan” kararıyla yeniden oturtulduğu koltuğun ilk büyük sınavına Sözcü TV’de çıktı. Barış Terkoğlu, Senem Toluay Ilgaz ve Aslı Kurtuluş Mutlu karşısındaydı. Ekran kanalı seçimi başlı başına manidardı: CHP seçmeninin izlediği bir mecra.
Akıllıca bir tercih, evet ama bir tercihin akıllıca olması, o tercihi yapanın o akla sahip olduğu anlamına gelmiyor. Nitekim ekibinin yayından önce soruları talep ettiği, kanalın bunu reddettiği konuşuldu.
Sözcü TV reddetmekle doğru yaptı ve bu talebin kendisi, bize Kılıçdaroğlu’nun neden korktuğunu anlatıyor. Çünkü hiçbir önceden hazırlanmış cevap, yapılan ihaneti izah edemez. Soruyu önceden istemek, sınava kopya çekerek girmek isteyen bir öğrencinin itirafı mahiyetinde: Bildiğini değil, bilmediğini ele veriyor.
Asıl mesele, bu stüdyonun bir aynaya dönüşmesiydi. O aynada Türkiye’nin son 10 yılı berrak bir şekilde tebarüz etmişti adeta.
Düşünün: Medyanın yüzde 95’i muhalefete tek satır yer vermiyor. Devletin TRT’si ve Anadolu Ajansı dahil. Vergimizle dönen kurumlar, iktidarın yayın organına, hatta propaganda aygıtına dönüşmüş durumda.
Erdoğan’ın karşısına yıllardır tek bir bağımsız gazeteci çıkamıyor; ona sorulan sorular Saray’da yazılıyor, havuz medyası da kağıttan soruyor. Eskiden bu ülkede liderler bir stüdyoda yan yana gelir, edep dairesinde tartışır, halkın gözü önünde hesaplaşırdı. Bugün bunu hayal etmek bile bir lükse dönüştü.
İşte bu çölün ortasında, üç gazetecinin gerçek bir soru sorması “saygısızlık” sayılıyor. AKP’li Mahir Ünal, “Soru sormak başka, muhatabı kendi kanaatine mahkûm etmek başka!” diye yazdı mesela; Şamil Tayyar “misafire nezaketsizlik” diye çıkıştı.
Yıllarca tek bir muhalif soruya tahammül edemeyenlerin, üç soru karşısında bu kadar incinmesi gerçekten ibret vesikası. Bir de utanmadan, “Bu soruları Özgür Özel’e sorabilir misiniz?” diye savunuyorlar durumu. Sanki kendileri Erdoğan’a sorabiliyormuş gibi!
Otoriter rejimlerin en sinsi marazı budur: Vasatlık, su gibi her yere sızar. Önce tepeyi tutar, sonra aşağı doğru akar ve geçtiği her yeri kendi seviyesine indirir. Bakın spora; futbola. Bir zamanlar federasyonun başında Şenes Erzik gibi adamlar otururdu; dil bilen, dünya futbolunu tanıyan, uluslararası masada Türkiye’yi temsil edebilen insanlar.
Sıfatın peşinde bir zavallı!
Bugün o koltukta hamasetten başka sermayesi olmayan, başarının nâra atmakla geleceğini sanan bir zihniyet var. Liyakatin yerini sadakat, bilginin yerini bağırtı< aldı. Spor bu hâldeyse, siyaset çok daha beterdir. Çünkü siyaset, vasatlığın en hızlı yayıldığı, en az direnişle karşılaştığı alandır.
Kılıçdaroğlu ise bu vasatlığın muhalefet kanadındaki şahane örneği. Karşımızda, kendisine yöneltilen, “Sizin için ‘hain, işbirlikçi, darbeci, sarayın kayyumu’ dediler; bir an olsun kendinizi sorguladınız mı?” sorusunu sineye çekemeyen, “Partiyi arındırma görevini size kim verdi?” sorusu karşısında gevelemeye başlayan bir yaşlı zavallı vardı.
Ekrandaki alt yazıda “Genel Başkan” yazmadığı için yayını germesi ise trajediyi komediye çeviren ayrıntıydı. Sıfatın peşine düşen, ama sıfatın hakkını verecek tek bir tutarlı cümle kuramayan biri. Hamlet’in dediği gibi, bu ülkede çürük bir şeyler var; ama çürüğün kokusu artık yalnızca saraydan değil, ona muhalefet etme iddiasındaki koltuktan da geliyor.
Burada acı bir paradoksu teslim etmek gerekiyor. CHP, tüm eleştirilere rağmen, iktidarın arzu ettiği gibi bir muhalefet değil. İstenen seviyede olmasa da hâlâ nispeten demokratik işleyen, belki de bu ülkedeki tek parti. Tam da bu yüzden hedefte. Saray, kendisine biat etmeyen son yapıyı içeriden çürütmek, mahkeme kararlarıyla, kayyım oyunlarıyla, satın alınmış itirafçılarla teslim almak istiyor.
Ve bu gidişle başaracak gibi görünüyor. Çünkü bir partiyi dışarıdan yıkmak zordur; içine doğru adamı, vasat adamı yerleştirirsen, kendi eliyle çöker.
Hasılı kelam, gidişat iyi değil. Tünelin ucunda ışık görünmüyor; görünen, karanlığın bir süre daha süreceği ne yazık ki… Korkarım önümüzdeki seçim de saray oyunlarıyla, mühendislikle, yargı kararlarıyla yeniden kazanılacak ve bu düzen 5 yıl daha kendini sürdürmeye çalışacak.
Antonio Gramsci’nin o meşhur teşhisi tam da bu ânı tarif ediyor: Eski olan ölmek üzeredir, yeni olan doğamamaktadır; işte canavarlar tam da bu fetret devrinde belirir. Bizimkiler çoktan belirmiş durumda.
Ama her şeyin sonu değil bu elbette. Daha önce de söylediğimiz gibi, enseyi karartmamak lazım.
Sarayın önünde tek bir engel kaldı: Halk.
Mahkemeyi de ayarladılar, medyayı da, federasyonu da, sıfatı da, alt yazıyı da. Ayarlayamadıkları tek şey, sandığa giderken insanın içinden geçeni. Beş yıl daha kalabilmeleri, halkın izin vermesine bağlı.
O izni verir mi vermez mi, bilmiyorum. Bildiğim tek şey şu: Bir ülkede soru sormak cesaret, cevap vermek beceri, hesap sormak ise hayal olmuşsa geriye sorulacak son soru halka kalmıştır.
Ve o soru çok yalındır: “Bu kadarına razı mısın?”
Kaynak: Tr724
***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***





































