Bir üniversite üç günde kapatılıp yeniden açılabilir mi? Türkiye’de açılabiliyor. İstanbul Bilgi Üniversitesi’nin başına gelen bu değil midir? 2016’dan bu yana 6 binden fazla akademisyen KHK’yla ihraç edildi, 15 vakıf üniversitesi bir gecede kapatıldı, rektörler artık seçilmiyor, atanıyor. Bilim ölmedi; sadece adres değiştirdi. Harvard’a, Oxford’a, Cambridge’e taşındı. Asıl mesele ihraçlar değil; kalanların susmayı öğrenmesidir!
İDRİS GÜRSOY | YORUM
Bir üniversite üç gün içinde kapatılıp yeniden açılabilir mi? Türkiye’de açılabiliyor.
22 Mayıs 2026 tarihli Cumhurbaşkanı kararıyla İstanbul Bilgi Üniversitesi’nin faaliyet izni kaldırıldı. Karar Resmî Gazete’de yayımlandı. Gerekçe açıklanmadı. Mahkeme kararı yoktu. Savunma süreci işletilmedi. İtiraz mekanizması kamuoyuna yansımadı. Üç gün sonra aynı üniversite yine Cumhurbaşkanı’nın imzasıyla yeniden faaliyete geçirildi.
Bu aç-kapa işlemi, Türkiye’de yükseköğretimin geldiği noktayı gösteren sembolik bir olaydı. Asıl soru şuydu: Bir üniversitenin kaderi tek bir imzaya bağlıysa, o üniversite ne kadar özerktir?
Özgür düşünceden korkan iktidarlar
1933’te Adolf Hitler iktidara geldiğinde ilk hedeflerinden biri üniversiteler oldu. Yeni yasalar yürürlüğe girdiğinde Almanya’daki akademik kadroların yaklaşık üçte biri görevden uzaklaştırıldı. Özellikle Yahudi kökenli veya rejime muhalif akademisyenler üniversitelerden tasfiye edildi. Almanya, bilim tarihinin en parlak kuşaklarından birini birkaç yıl içinde kaybetti.
Sürgüne gönderilenlerin bir kısmı Nobel ödülü sahibiydi; önemli bir bölümü ödüllerini daha sonra aldı.
Tarih hiçbir zaman birebir tekrar etmez. Ancak otoriter sistemlerin kullandığı yöntemlerde dikkat çekici benzerlikler görülebilir. Üniversiteler özgür düşüncenin üretildiği kurumlardır. Özgür düşünce ise her otoriter yönetim için potansiyel bir tehdit olarak görülür.
Elbette Türkiye ile 1933 Almanyası aynı değildir. Ancak üniversiteleri siyasetin denetimine alma eğilimi bakımından dikkat çekici benzerlikler bulunmaktadır.
Bu gerçek, 2016 sonrasında Türkiye’de de yeniden yazıldı.
Atama rejimi
Rektör seçimi geçmişte farklı modellerle yürüdü. Kimi dönemlerde seçim yapıldı, kimi dönemlerde atama sistemi uygulandı. Ancak hiçbir dönemde bugünkü kadar merkezileşmiş ve sistematik bir atama düzeni kurulmadı.
2016 sonrasında çıkarılan Kanun Hükmünde Kararnamelerle binlerce akademisyen görevlerinden ihraç edildi. Bu işlemler büyük ölçüde yargı kararlarıyla değil, olağanüstü hâl kararnameleriyle gerçekleştirildi. Bir kısmı tutuklandı, pek çoğu ülkeyi terk etmek zorunda kaldı.
KHK’larla kapatılan vakıf üniversitesi sayısı 15’e ulaştı. Fatih, Gediz, Şifa, Zirve, Mevlana, Melikşah, Turgut Özal ve diğer vakıf üniversiteleri tek bir kararnameyle kapatıldı.
Vakıf üniversiteleri devlet bütçesine yük olmayan kurumlardı. Hayırseverler ve mütevelli heyetleri tarafından kurulmuş, binaları, laboratuvarları ve kütüphaneleri yıllar içinde oluşturulmuştu.
Dünyanın önde gelen üniversitelerinin önemli bir bölümü vakıf modeliyle gelişmiştir. Harvard, MIT ve Stanford bunun en bilinen örnekleridir. Bu kurumların gücü yalnızca akademik başarılarından değil, siyasi iktidardan bağımsız yönetilebilmelerinden de kaynaklanır.
KHK’larla kapatılan üniversitelerin taşınır ve taşınmaz mallarına, laboratuvarlarına, kütüphanelerine ve diğer varlıklarına el konuldu. Yıllar içinde oluşan akademik birikim bir gecede dağıtıldı.
Bu süreç yalnızca bazı üniversitelerin tasfiyesi anlamına gelmiyordu. Aynı zamanda bütün yükseköğretim sistemine verilmiş bir mesajdı: İktidarın çizdiği sınırların dışına çıkarsanız kapatılabilirsiniz…
Ancak asıl dönüşüm kurumsal düzeyde yaşandı.
2016 sonrasında yapılan düzenlemelerle Cumhurbaşkanı’nın yükseköğretim sistemi üzerindeki belirleyici etkisi arttı. Üniversitelerin özerk seçim süreçleri fiilen sona erdi. Rektör artık seçilmiyor, atanıyordu.
Seçilen rektör ile atanan rektör arasındaki fark küçük bir idari ayrıntı değildir. Bu fark, üniversitenin kime karşı sorumlu olduğunu belirler.
Seçilen rektör akademiye karşı sorumludur. Atanan rektör ise onu atayan siyasi iradeye.
Aradaki fark yalnızca bir yönetim biçimi farkı değildir; üniversitenin kime ait olduğuna dair bir tercihtir.
Bu nedenle rektörlük makamı zamanla akademik liderlikten çok idari temsil görevine dönüşmeye başladı. Üniversiteler bilimsel performanslarıyla değil, siyasal merkezle kurdukları ilişkiyle değerlendirilen kurumlar hâline geldi.
Barış bildirisi tasfiyesi
Ocak 2016’da binden fazla akademisyen ‘Bu Suça Ortak Olmayacağız’ başlıklı bildiriyi imzaladı. Bildiri, Güneydoğu’daki çatışmaların sona erdirilmesini ve barışçıl çözüm yollarının aranmasını talep ediyordu.
Cumhurbaşkanı Erdoğan imzacıları ‘sözde aydınlar’ ve ‘karanlık odaklar’ olarak nitelendirdi. Çok sayıda akademisyen hakkında soruşturma açıldı. Bazıları görevlerinden uzaklaştırıldı, bazıları yargılandı ve bir kısmı ülkeyi terk etmek zorunda kaldı.
Daha sonra Anayasa Mahkemesi bu davalarda ifade özgürlüğünün ihlal edildiğine hükmetti. Mahkûmiyet kararlarının önemli bölümü bozuldu. Ancak bozulan kararlar kaybedilen yılları geri getirmedi. Akademik kariyerleri, araştırma projelerini ve parçalanan hayatları onarmadı.
Boğaziçi direnişi
Ocak 2021’de Boğaziçi Üniversitesi’ne Cumhurbaşkanlığı kararnamesiyle rektör atandı. Melih Bulu, üniversitenin geleneksel akademik süreçlerinden gelmeyen ve siyasi kimliğiyle öne çıkan bir isimdi. Atama, üniversitenin onlarca yıllık özerklik anlayışıyla doğrudan çelişiyordu.
Öğrenciler kampüste toplandı. Akademisyenler cübbeleriyle sırtlarını rektörlük binasına dönerek protestolara katıldı. Günler geçti, direniş büyüdü. Yüzlerce öğrenci gözaltına alındı. Bazıları hakkında davalar açıldı.
Melih Bulu sekiz ay sonra görevden alındı. Ancak yerine yine atanmış bir rektör getirildi. Üniversitedeki tartışma sona ermedi; yalnızca yönetim değişti.
Rakamların anlattığı
2016 sonrasında KHK’larla ihraç edilen akademisyen sayısı 6 bini aştı. Yurt dışına giden akademisyen sayısının ise on binleri bulduğu belirtiliyor.
Bugün çok sayıda Türk akademisyen dünyanın önde gelen üniversitelerinde çalışmalarını sürdürüyor. Harvard, MIT, Oxford ve Cambridge gibi kurumlarda görev yapan Türk bilim insanlarının sayısı son yıllarda gözle görülür biçimde arttı.
Bir akademisyenin yetişmesi onlarca yıl sürer. Kaybedilen yalnızca insanlar değildir. Araştırma projeleri, uluslararası iş birlikleri, doktora öğrencileri ve gelecekte üretilebilecek bilgi de kaybedilir.
Aynı dönemde dünya üniversite sıralamalarında Türk üniversitelerinin görünürlüğü ve rekabet gücü de geriledi. Uluslararası listelerde üst sıralarda yer alan üniversite sayısı azaldı.
Ölçülmesi daha zor bir kayıp daha vardı: Türkiye’de kalıp susmayı seçen akademisyenler. Soru sormayan, eleştirmeyen, kırmızı çizgileri içselleştiren akademisyenler. Çünkü akademinin gerçek yıkımı yalnızca ihraçlarla gerçekleşmez. İnsanların konuşmaktan vazgeçmesiyle gerçekleşir.
Tarihin her döneminde değişmeyen bir gerçek vardır: Susturulan akıl bir yerde yeniden konuşmaya başlar. İhraç edilen akademisyen başka bir ülkede ders verir. Makale yazar. Araştırma yapar.
Nitekim 1933 Almanyası’nda görevden uzaklaştırılan akademisyenlere Türkiye kapılarını açmıştı. 1933-1945 yılları arasında yaklaşık 80 Alman akademisyen Türkiye’de görev yaptı. Hans Reichenbach, Fritz Neumark, Carl Ebert ve Ernst Reuter gibi isimler Türk üniversitelerinde ders verdiler ve modern akademik yapının oluşumuna katkı sundular.
Bugün ise Türkiye’nin dünyanın dört bir yanına dağılmış binlerce akademisyeni bulunuyor. Birçoğu üretmeye, yazmaya ve anlatmaya devam ediyor. Bilim kapatılan kapıların ardında ölmez; yalnızca adres değiştirir.
Eğer bir ülke düşünceyi cezalandırır, eleştiriyi tehdit olarak görür ve üniversiteleri idarî birer birime indirgerse, bilim yaşamaya devam eder. Fakat başka ülkelerde, başka kampüslerde ve çoğu zaman başka dillerde.
Kaynak: Tr724
***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***





































