Amerikan Yüksek Mahkemesi’nin doğumla vatandaşlık hakkını görüştüğü şu günlerde, Dünya Kupası’nda başarıyla ilerleyen ABD Milli Takımı bu tartışmaya beklenmedik bir cevap veriyor. Takımın Nijerya, Meksika, Gana, Liberya gibi farklı coğrafyalardan gelen ailelerin çocuklarından oluşan kadrosu, doğumla vatandaşlık sisteminin Amerikan toplumuna kattığı zenginliği gözler önüne seriyor. Trump’ın bu hakkı sınırlandırma girişimi yürürlükte olsaydı, takımın yıldızlarından çoğu Amerikan forması giyemeyecekti.
ADEM YAVUZ ARSLAN | YORUM
Amerika’da şu sıralar ilginç bir tesadüf yaşanıyor. Bir tarafta Dünya Kupası heyecanı var. ABD Milli Takımı grup aşamasını geçerek yoluna devam ediyor. Diğer tarafta ise Amerikan Yüksek Mahkemesi, ülkenin geleceğini etkileyebilecek çok kritik bir dosyayı görüşüyor: Doğumla vatandaşlık hakkı.
Aslında konu yeni değil…
Başkan Donald Trump yıllardır ABD’de doğan herkesin otomatik vatandaş olmasına karşı çıkıyor. Göreve gelir gelmez de bu hakkı sınırlandırmaya yönelik bir başkanlık kararnamesi yayımladı. Trump’ın yaklaşımına göre, eğer anne veya baba Amerikan vatandaşı değilse ya da kalıcı oturum sahibi değilse, ABD’de doğan çocuk otomatik vatandaşlık kazanamamalı.
Ancak mesele burada düğümleniyor…
Çünkü Amerika’da doğumla vatandaşlık hakkı sıradan bir yasa değil. Anayasa’nın 14. Ek Maddesi’ne dayanıyor. İç Savaş sonrasında kabul edilen bu düzenleme, Amerika’da doğan herkesin vatandaş olduğunu söylüyor. Trump’ın kararnamesine karşı açılan davalarda alt mahkemeler yürütmeyi durdurdu.
Şimdi gözler Yüksek Mahkeme’de. Önümüzdeki bir kaç gün içinde belki de ay sonuna kadar karar çıkması bekleniyor. Mahkemenin vereceği karar sadece hukukçuları ilgilendirmiyor. Aslında Dünya Kupası’nı izleyen herkesi de ilgilendiriyor.
Çünkü bugün sahada gördüğümüz Amerika, tam da Trump’ın değiştirmek istediği sistemin ürünü. ABD Milli Takımı’nın kadrosuna bakalım.
Bir kısmı Amerika dışında doğmuş. Bir kısmının anne babası farklı ülkelerden gelmiş. Nijerya’dan, Meksika’dan, Gana’dan, Liberya’dan, Hırvatistan’dan, Hollanda’dan, Almanya’dan gelen hikâyeler var.
Takımın yıldızlarından Folarin Balogun bunun en çarpıcı örneklerinden biri. 2001 yılında New York’ta doğdu. Nijerya kökenli annesi o sırada Londra’dan Amerika’ya gelmişti. Balogun birkaç aylıkken aile İngiltere’ye döndü ve o hayatının büyük bölümünü orada geçirdi.
Bugün Amerika formasıyla Dünya Kupası’nda gol atıyor. Ama Trump’ın savunduğu sistem o gün yürürlükte olsaydı belki de hiç Amerikan vatandaşı olmayacaktı.
Belki de bugün ABD Milli Takımı’nın yıldızı değil, başka bir ülkenin formasını giyiyor olacaktı. Aslında mesele sadece Balogun değil. Amerikan takımının başarısı bize göçmenlik tartışmalarına bambaşka bir açıdan bakma fırsatı veriyor. Çünkü futbol bazen siyaset biliminden daha iyi anlatıyor.
Bugün Dünya Kupası’nın güçlü takımlarına baktığınızda karşınıza sürekli aynı hikâye çıkıyor. Fransa mesela.
2018’de dünya şampiyonu olan takımın kadrosu Fransa’nın son yarım yüzyıllık göç tarihinin özeti gibiydi. Kylian Mbappé’nin babası Kamerunlu, annesi Cezayir kökenliydi. Paul Pogba’nın ailesi Gine’den gelmişti. N’Golo Kanté’nin ailesi Mali’den göç etmişti.
Aşırı sağ siyasetçiler yıllardır göçmenleri tartışıyor, ama Fransa’nın dünya şampiyonluğunu getiren kadroya baktığınızda göçmen çocuklarını görüyorsunuz.
İngiltere’de de tablo farklı değil. Son yılların en başarılı İngiliz milli takımlarında Jamaika, Nijerya, Gana ve İrlanda kökenli ailelerden gelen oyuncular önemli rol oynadı.
Almanya’nın 2014 Dünya Kupası zaferinde Türk kökenli Mesut Özil vardı. Belçika’nın altın jenerasyonunda Fas ve Kongo kökenli oyuncular öne çıktı.
Yani modern futbolun bize anlattığı hikâye aslında çok net. Farklılıklarını yönetebilen ülkeler kazanıyor. Kendini kapatanlar değil. Bu sadece futbol için geçerli değil. Amerika’nın bilimde, teknolojide ve ekonomide elde ettiği başarıların arkasında da aynı gerçek yatıyor.
Ortak fikirlerin ülkesi
Silikon Vadisi’ne bakın. Üniversitelere bakın. Nobel ödüllerine bakın. Dünyanın dört bir yanından gelen insanların katkısını görürsünüz. Amerika’yı büyük yapan şey sadece askeri gücü ya da ekonomik büyüklüğü olmadı. Yetenekleri kendine çekebilmesi oldu.
İnsanlara, “Sen de bu ülkenin parçası olabilirsin!” diyebilmesi oldu. Doğumla vatandaşlık sistemi de bu anlayışın temel taşlarından biri.
Elbette göç politikaları tartışılabilir. Sınır güvenliği konuşulabilir. Vize sistemi eleştirilebilir. Ama vatandaşlık fikrini etnik köken üzerinden tanımlamaya başladığınız anda Amerika’nın kuruluş felsefesinden uzaklaşmaya başlıyorsunuz.
Çünkü Amerika hiçbir zaman ortak bir ırkın ülkesi olmadı. Ortak bir fikrin ülkesi oldu. O fikir de şuydu: Nereden gelirsen gel, hangi dili konuşursan konuş, hangi aileden gelirsen gel, kurallara uyduğun ve bu ülkeye aidiyet hissettiğin sürece bu hikâyenin parçası olabilirsin.
Dünya Kupası’nda Amerika’nın attığı goller biraz da bu fikrin golleri. Bu yüzden Yüksek Mahkeme’nin önündeki dava sadece bir hukuk dosyası değil. Aslında Amerika’nın ne tür bir ülke olmak istediğine dair bir referandum.
Daha kapalı, daha kuşkucu ve daha dar bir Amerika mı? Yoksa farklılıklarını zenginlik olarak gören, insanları dışlamak yerine sisteme dahil eden bir Amerika mı? Dünya Kupası sahalarına bakınca cevabı görmek zor değil.
Çünkü Trump’ın istediği kurallar yıllar önce yürürlükte olsaydı, bugün izlediğimiz Amerikan Milli Takımı muhtemelen hiç kurulamayacaktı. Kısacası, Dünya Kupası bazen sadece futbol değildir. Bazen bir ülkenin hangi değerlerle yükseldiğini de gösterir.
Kaynak: Tr724
***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***





































