“Devlet aklı” denilen şey gerçekten varsa, egemenlik millette değil demektir. Egemenlik milletinse, seçim sonuçlarını ve siyasi iradeyi aşan görünmez bir “üst akıl” iddiası yalnızca bir vesayet biçimidir!
M. NEDİM HAZAR | YORUM
‘Devlet aklı’ söylemi, klasik anlamda hükümdarın feda edilebileceği kurumsal devamlılığın korunmasından, tam tersine, Kemal Kılıçdaroğlu’nun gücünü yeniden kazanmak için CHP’nin iç demokrasisini yok eden bir meşrulaştırma aracına dönüştürüldü. Bu söylemin muğlaklığı, tanımsızlığı, failin görünmezliği, tarihsel bir zorunlulukmuş gibi sunulması ve muhalif sesleri otomatik olarak “dar görüşlü” konumuna itmekte, muhalefet partisinin kendisi tarafından bile benimsenip kendi tasfiyesini açıklamak için kullanılmakta.
Önce Ergenekoncuların (derin devlet), ardından Kürtlerin, akabinde Bahçeli’nin ve sonra Kuşoğlu’nun ifadelerinde söylem el değiştirmekte ama mekanizması aynı kalmakta, bireysel hırs (gücünü geri almak, seçilmiş başkana karşı hareket etmek) “Erdoğan sonrası,” “ulusal çıkar,” “kontrollü geçiş” gibi söylemlerle tarihsel zorunluluğa kamuflajlanmakta ki bu dönüştürme işlemi Türk toplumunun 1990’lar ve 2000’lerden beri “Anayasaya aykırı ama mecburuz!” türü hamlelere alıştırılmış olması üzerine kurulmakta ve söylemin gücü, tam da bu anlatının normalleştirilmesinde yatmakta.
Bu noktaya gelmişken, seride ilk defa sert bir paradoksla yüzyüze kalacağız: Bülent Kuşoğlu, Cumhuriyet’in tüm gücünün Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi’nde toplandığını, kurumların bağımsız olmadığını, yürütmenin tek kişide merkezleştiğini söylerken, bütün bunları “devlet aklı” adında anonim ve tanımsız bir “güç”ün arkasına koymaya çalışmakta ki bu, mantıksal olarak imkânsız. Çünkü eğer tüm gücü cumhurbaşkanında toplandıysa, müdahaleler onun iradesine göre oluyor demektir. Eğer bağımsız bir “devlet aklı” varsa Kuşoğlu’nun analizi yalan demektir.
Okuyacağınız bu yazıda, bu paradoksun altına ineceğiz ve şu sorulara cevap arayacağız: “Devlet aklı” diye bir şey var mıdır yoksa gerçekte “Reis aklı” mı var? Muhalefet geleneğinin, bu söylem aracılığıyla, kendi tarafından imzalanan idam fermanı nedir? Seçimler yapılmaya devam ediliyor ama sistem “rekabetçi otoriter” olmaktan çıkıp “hegomonik otoriter” hale gelmiş olabilir mi?
Bir de şu var: Türk toplumu, Soğuk Savaş sonrası, 1990’lar ve 2000’ler boyunca, “anayasaya aykırı ama haklı” hamlelere alıştırıldı. Askeri müdahaleler, resmî ideoloji güvenliği adı altında yapılan kısıtlamalar, “devlet güvenliği” adına işletilen yargı mekanizması…
Kuşoğlu’nun söylediği “Erdoğan sonrası kontrollü geçiş,” bu eski anlatının bir devamı niteliğinde. Düzeni korumak adına, demokrasiyi boğmak! Hukuku uygulamak adına, hukuku çiğnemek; istikrarı sağlamak adına, istikrara karşı çıkanları tasfiye etmek…
Fakat bu sefer, bu “anayasaya aykırı ama haklı” hamleleri, “devlet aklı” söylemiyle bir muhalefet partisine uygulanıyor. Bu, bir başka tehlikeyi işaret ediyor: Sistem değişti ama söylemin mantığı aynı kaldı. Artık bu söylem, meşruiyeti olmayan, seçilmemiş bir azınlık tarafından, seçilmiş kişileri indirmek için kullanılıyor.
Ancak burada daha derinlerde bir sıkıntı var. “Devlet aklı” söyleminin kendisi, Türkiye’de üretilen en büyük siyasal mitlerden biri ve bu söylemin en tehlikeli özelliği basit: Kimseyi sorumlu tutmaması.
Çok şeyi açıklayıp hiçbir şeyi ispatlamayn bu kavram tabiri caizse tipik bir modern kader anlayışıdır. Ki eskilerde “takdir-i ilahi” denilen şeyin bugün “devlet aklı”na dönüştürülmeye çalışıldığını görüyoruz.
Bir operasyon olur; devlet aklı. Bir parti parçalanır; devlet aklı. Bir belediye başkanı tutuklanır; devlet aklı. Muhalefet dizayn edilir; devlet aklı! Farkında mısınız bu şekilde esas fail yani gerçek özne ortadan kaybediliyor. Fail gözden ırak bırakılıp, yerine mistik bir güç getiriliyor. İnsanlara mücadele etmesi gereken aktörü unutturuyorlar.
Bu yüzden Kuşoğlu’nun söylemleri analiz edilirken, şu ayrım yapılmalıyız: “Erdoğan istedi!” dediğinde siyasal sorumluluk ortaya çıkıyor ama “Devlet aklı istedi!” dediğinde, sanki tarihsel zorunluluk konuşuyormuş gibi bir hava oluşturuluyor. Yani mağduriyeti kabul etmeyi, “Başka seçenek yoktu!” mantığına dönüştürüyorlar. Şantajı “devlet ihtiyacına,” hukuksuzluğu “kurumsal devamlılığa” çevirerek hem de.
“Devlet aklı” söyleminin ancak muğlak kaldığı sürece işe yaradığı açık. Tanım getirildiği an yalan ortaya çıkacacak çünkü. Bülent Kuşoğlu kendince tanımlamadığı için “devlet aklı”nın sözcüsü olabiliyor. Kılıçdaroğlu, kimin tarafından olduğu belli olmayan bir gücün adına hareket ediyor. Oysa biliyoruz ki bu, onun ve etrafındaki grubun intikam hisleri ve sarayın siyasi mühendisliği. CHP’de kayyımcılığı savunanlar, “partinin çıkarını” öne sürüyor oysa partinin çıkarını oylayan halk, seçen üyeler, bunu istemiyor.
Söylemin aldatmacası ise, bireysel, grup ve sınıfsal çıkarları, tanımsız ve tartışılmaz bir “büyüklüğün” arkasına koymak olsa gerek.
Ve tam burada, Kuşoğlu’nun söylemlerinin en çarpıcı paradoksu ortaya çıkıyor. Çünkü bir taraftan Cumhuriyet’in tüm gücünün Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi’nde toplandığını, devlet memurlarının seçimleri etkileyebildiğini, yürütmenin tek kişide toplandığını kabul ediyor, öte yandan bütün bunları anonim bir “devlet aklı” perdesinin arkasına koyuyor.
Eğer Erdoğan devlet aklı değil, devletin kendisiyse—ki bugünkü fiili durum tam olarak budur—o zaman “devlet aklı” demek, “Erdoğan aklı” demektir. Söylemi açığa çıkarmak, bu denklemi çözmektir.
Bülent Kuşoğlu’nun T24 mülakatında, aslında çok ciddi bir hata yapıyor. Ve bu hata daha derin bir gerçeği ifşa ediyor. Şöyle ki:
Cumhuriyet’te tüm gücün Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi’nde toplandığını; devlet memurlarının seçimleri yüzde 1-2 etkileyebileceğini; yürütme gücünün tek kişide toplandığını; kurumsal mekanizmaların bu tek kişiye hizmet ettiğini söyledikten sonra bütün bu gerçekliği “devlet aklı” adı altında anonim bir sis perdesinin arkasına koyuyor. İşte mantıksal çöküş de tam olarak burada.
Çünkü ortada iki durumdan biri mevcut:
Birincisi; bu müdahale, Erdoğan ve kurduğu rejim tarafından yapılıyor. Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi’nde merkezi gücü elinde tutan kişi, bu hamlelerin mimarı. Reis söyler ve memurları yaparlar. Yargı söyler (başkanın söylediğini) muhalefet cezalandırılır.
İkincisi; Erdoğan’dan bağımsız, onun üstünde, tam olarak tanımsız bir “devlet aklı” var. Bu güç, hangi kurumlardaysa meçhul, kim tarafından temsil ediliyorsa gizli, kiminle konuşuluyorsa belirsiz, o gücün çıkarları ne ise örtülü filan, tüm bunlara rağmen, bağımsız bir şekilde hareket ediyor.
Kuşoğlu’nun söyleminde, bu ikisi karışıyor. Bir taraftan birinci seçeneği açıkça anlatıyor öte taraftan sonunda ikinci seçeneğe sığınıyor.
Mantıken imkansız bir sentez bu. Hem “Erdoğan tarafından” hem “Erdoğan’ın üstünde bir güç tarafından” nasıl oluyor ki?
Eğer Cumhuriyet’te tüm gücü Cumhurbaşkanı’nda toplandıysa, o zaman bu müdahaleler Cumhurbaşkanı tarafından yapılmakta. Eğer “devlet aklı” vardıysa ve o gücün karşında Cumhurbaşkanı’nın mutlak gücü varsa, o zaman “devlet aklı” bir aparata dönüştürülmüş durumda. Mesele şu ki aparatlar “kurgulama/dizayn” yapamazlar. Onlara emredilen şeyi yaparlar.
Kuşoğlu’nun söylemleri dikkatlice okunduğunda aslında devlet aklı söyleminin hemen çöktüğünü görmek de mümkün. Fakat kendisi bunun farkında bile değil. Gazeteci Çamlıbel’in keskin soruları karşısında köşeye sıkışınca da tanımsızlık sisinin arkasına gizleniveriyor.
Aslında Kuşoğlu bir entelektüel ya da vakanüvis değil. Dolayısıyla söylemlerin altında arkaik ve lineer bir mantık yatıyor: Cumhuriyetin yapısında muğlak güçler, “devletin sürekliliği” adında yapılı işlemler, kurumsal refleksler var. Bunlar, tek bir kişinin iradesinden bağımsız olarak, sistem içinde işler.
Peki ama bizatihi Erdoğan Türkiye’de, son yirmi yıldır, bu sistemin tasfiye edildiğini söyleyip durmuyor mu? Devlet aygıtının her katmanı, Cumhurbaşkanı’nın iradesine bağlanmadı mı? Yargı, bürokrasi, medya, emniyet, ordu, maliye ve geri kalan her şey tek merkez olan saraydan yönetilmiyor mu?
Bülent Kuşoğlu topu kanatlara yayıyor ama nafile zira bütün yollar Reis’e çıkıyor. Kuşoğlu, Kılıçdaroğlu’nun 45 yıllık yol arkadaşı. Bu yüzden, söylemde çok acı bir çelişki olduğunu bile bile giriyor bu toplara. Üstelik kendi geleneksel inançlarını reddetmek pahasına yapıyor.
Kuşoğlu, röportajda çok keskin bir de analiz yapıyor. “Cumhurbaşkanlığı hükümet sisteminde devlet özellikle üst düzey memurlar açısından yürütme erkinde tek bir kişi var.” diyor ve bu kişinin cumhurbaşkanı olduğunu belirtiyor: “Üst düzeyde 40-50 bin kişi olası bir cumhurbaşkanı değişiminde birkaç gün içerisinde değişmek zorunda. Bin 800 kişi cumhurbaşkanı ile hemen değişmesi gereken. Bu 40/50 bin kişinin yardımcılarını, taşra teşkilatını vesaire dikkate aldığımızda birkaç 100 bin insandan bahsediyoruz…”
Kuşoğlu’nun bu analizi, sistemin nasıl işlediğini göstermesi bağlamında belki önemsenebilir ama sonra ne diyor: “Şimdi bir iktidar değişikliği sırasında devlet bu seçimi yapıyorsa, milletvekili seçimlerini yüzde 1 ya da 2 etkileyebiliyor. Tüm dünyada bu vardır, bizde de etkileniyor. Cumhurbaşkanlığı seçiminde etkisi daha fazla oluyor.”
Hemen akabinde ise seçimlerin artık belirleyici olmadığını anlatmaya çalışıyor. Sistemin yapısı gereği, seçim sonucu önceden belli. Çünkü sistem, tek bir kişinin iradesi üzerine kurulu. O kişi gidince ne olacağı bilinmediğinden, Kuşoğlu’nun söylediğine göre, devlet aklı, bürokratik aklı vs. bir şeyler yapmaya çalışıyor. İşte tam da burada kendilerine görevler düşüyor!
Kuşoğlu, sistem değişimi hakkında şöyle söylüyor: “Siyasetin o klasik mantığı bitmiş vaziyette. İkinci Dünya Savaşı sonunda oluşan düzen ve kurallar yok artık. Yeni bir düzen oluşacak, yeni kurallar söz konusu olacak. Bu söylem, sistemin temel yapısında değişim olduğunu göstermektedir. Eski oyunun kuralları artık geçerli değildir.”
Devlet aklı hakkında doğrudan sorulduğunda ise Kuşoğlu şöyle diyor: “Bir devlet aklı olduğunu söyleyebilirim. Ne kadar temiz olduğunu bilmiyorum. Devlet aklı Osmanlı’dan bugüne Türkiye’de hep etkili oldu. Onun için Türkiye’de devlet aklını küçümsememek lazım. Şu anda da siyaset, parlamento, siyasetçi zayıf olduğu için devlet aklı ön planda.”
Bu nasıl bir güç atfetmektir. O zaman siyaset yapmak da anlamsız, Meclis de boşuna ver, bakanlıklar filan hikaye değil mi?
Bülent Kuşoğlu, CHP kayyımlığı hakkında ise hemen herkesin şüphelendiği gibi o da ittihatçı bir devlet aklının yeni bir düzen kurgulamakta olduğuna inanıyor. Ama bu kurgu içinde CHP’ye nasıl bir rol biçildiğini henüz anlayamadıklarını söylüyor. Yani sistem değişimi söz konusu ama CHP’nin bu yeni düzende ne konumda olacağı belirsiz. “Oturup hep beraber bunları yapmamız lazım, böyle bir sorumluluğumuz var zaten.” diyor. Ama aynı zamanda neden oturup konuşmadıklarını bilmediğini itiraf ediyor.
Ezcümle Kuşoğlu’nun söylemlerinin genel çerçevesi şu: Sistem değişti, eski siyaset kuralları geçerli değil. Seçimler yapılıyor ama sonuç önceden belli. Devlet aklı var ama ne olduğu tanımsız.
Ki bu çok işlevsel bir tanımsızlık olsa gerek. Zira söylemin işlevini korumaktadır. Çünkü tanım getirilen an söylem çökecek, bunu çok iyi biliyor.
Bitiriyoruz…
Cumhuriyet’in kuruluşunda TBMM konuşma kürsüsünün hemen arkasında şöyle yazıyordu: “Hakimiyet bila kayd u şart milletindir.”
Çok açık bir şekilde asla ve hiçbir şartla sınırlandırılmayan, doğrudan halkın egemenliğine yapılan güçlü bir atıftı bu. Millet yönetim yetkisini temsilcilerine verir ama egemenliği hiçbir zaman devretmez. Millet daima yönetimi denetleme, değiştirme, yöneticileri sorumlu tutma hakkına sahiptir.
Bülent Kuşoğlu’nun röportajından çıkan tek ve en önemli sonuç ise bu ilkenin artık geçerli olmadığı. Egemenlik, millet tarafından verilmiş olan yönetim yetkisini alan, onu otoriterleştiren, kurumları kişileştiren, seçimleri önceden belirleyen, demokrasi kurallarını askıya alan cumhurbaşkanının ve dahi bizatihi Recep Tayyip Erdoğan’ındır.
Zira cumhurbaşkanlığı hükümet sistemi “sadece Erdoğan üzerine inşa edilmiş” durumda. Ondan başka hiç kimsenin bu rejimi götürmesi mümkün değildir. Bu yüzden değiştirilmesi teklif dahi edilemiyor, ihanet olarak görülüyor. Ve “devlet aklı” denilen şey, aslında bu yeni egemenlik düzeninin maskesi. Tanımsız olması lazım zira tanım yapıldığı an, Tayyip Erdoğan mutlak gücü ortaya çıkacak ve başta Cumhuriyet’in kuruluş ilkesi olmak üzere, Türkiye’de sistemi oluşturan tüm unsurlar yok olur, ki zaten yok edilmese de darmadağın edilmiş durumda.
Ve muhalefet tayfası bu gerçeği bildikleri halde söylemedikleri için, kendileri de bu söylemin içinde mahsur kalmış durumda.
Netice itibarıyle hakimiyet artık milletin değil; vakti zamanında milletçe verilen yetki, kişileştirilmiş, otoriterleştirilmiş ve başka çıkış yolu olmadığı söyleniyor. Kuşoğlu’nun tüm söylemleri aslında bu gerçeğin itirafı mahiyetinde. Fakat itiraf etmenin söylemin çökmesi anlamına geldiğinin de idrakinde. O yüzden tanımsızlığın, muğlaklığın devam etmesi lazım. O yüzden “devlet aklı” söylemi devam etmeli. O yüzden muhalefet, kendi tasfiyesini açıklamak için bu söylemi kullanmaya devam etmeli.
Özetle Kuşoğlu röportajında çıkan tek cümlelik özet şudur: Türkiye’de hakimiyet kayıtsız şartsız Recep Tayyip Erdoğan’ındır!
Nokta.
Kaynak: Tr724
***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***





































