NEDİM HAZAR | YORUM
Kısaca hatırlayacak olursak, evvelki bölümlerde ırkçılığın tarihini, toplumsal yapılarını ve coğrafyasını ele aldık. Şimdi mercek altına aldığımız yer daha içeriden bir şeyimiz: İnsan zihni ve bedeni. Irkçılığın taşıyıcıyı da yıpratması, bu bölümün merkezi önermesi yalnızca soyut bir ahlâkî yargı değil; nörobiyoloji, bilişsel psikoloji ve sosyal kimlik araştırmalarının kesişiminde şekillenen, giderek sağlam bir zemine oturan ampirik bir gözlem. Bu mekanizmaları anlamak hem hastalığı hem de olası çözümleri daha net görmemizi sağlar.
İnsan beyni, tehdit algısını işlemek için son derece hassas ve hızlı bir sistemle donatılmış. Bunu daha önce şu üç yazımızda anlatmaya çalışmıştım. (BKNZ) Amigdala merkezli bu tehdit cevabı, fıtraten hayatta kalmaya hizmet eden bir mekanizma. Gerçek bir tehlikeyle karşılaşıldığında stres hormonlarını —kortizol ve adrenalin— serbest bırakır, bedeni savaş ya da kaç moduna geçirir ve algıyı tehdide kilitliyor.
Bu sistem akut tehlikeler için tasarlanmış; belirli bir tehdit geçtikten sonra dinginleşmesi gerekiyor. Sorun, tehdidin hayali ya da ideolojik biçimde kurgulanmış olduğu durumlarda ortaya çıkıyor: Sistem sürekli aktif kalıyor, hiçbir zaman tam anlamıyla kapanmıyor.
Nöropsikolog Robert Sapolsky’nin uzun soluklu araştırmaları, kronik stres aktivasyonunun bağışıklık sistemini, kardiyovasküler sağlığı ve beynin prefrontal korteks — yani planlama, empati ve duygusal düzenleme merkezi — işlevlerini ciddi biçimde bozduğunu göstermekte. Irkçı bir ideoloji içinde yaşamak, “öteki” tarafından sürekli kuşatılmış hissetmek demek, bu da tehdit sisteminin kronik biçimde aktif kalmasına yol açıyor.
Kronik tehdit algısının ilk ve en belirgin psikolojik sonucuna hipervijilans deniyor. Tehdidin her yerde arandığı, nötr uyaranların bile düşmanca yorumlandığı bir zihinsel hal bu. Bilişsel psikolog Aaron Beck’in geliştirdiği şema teorisi çerçevesinde bakıldığında, güçlü bir önyargı şeması, kişinin dış grupla ilgili aldığı tüm bilgiyi bu şemaya uygun biçimde filtreler ve yorumluyor.
Şemayı doğrulayan bilgi seçici olarak öne çıkarılıyor; şemayı çürüten bilgi görmezden geliniyor ya da istisna olarak etiketleniyor. Bu süreç — bilişsel psikologların doğrulama yanlılığı olarak adlandırdığı — önyargıyı kendi kendini besleyen kapalı bir sisteme dönüştürüyor.
Kişi ne kadar çok ararsa, o kadar çok “tehdit” bulur; bulduğu her şey, aramanın haklılığını doğrular. Döngü kırılmaz hale gelmeden önce, zihinsel esneklik ve gerçeklik testi giderek aşınıyor.
Empatinin Çöküşü ve Yalnızlığın Yükselişi
Irkçılığın psikolojik mekanizmalarının merkezinde, nörologların “insansızlaştırma” — dehumanization — olarak adlandırdığı bir süreç yatmakta. Sosyal nörobilimci Lasana Harris’in fMRI çalışmaları, insanların belirli dışlanan grupları —evsizler, bağımlılar ve sıklıkla ötekileştirilen azınlıklar— algılarken beynin ağrı empati ağının karakteristik biçimde daha az aktive olduğunu ortaya koyuyor.
Başka bir deyişle, ‘ötekileştirme’ yeterince içselleştirildiğinde beyin, ötekinin acısını kendi acısıymış gibi işlemeyi bırakıyor. Bu bulgu, nasıl bu kadar çok insanın diğer insanlara yönelik kitlesel acılara seyirci kalabildiğini ya da bu acıları uygulayabildiğini anlamamıza yardımcı olmakta. Ancak aynı zamanda, empatinin bastırılmasının bir bedeli olduğunu da gösteriyor. İnsan, bağ kurma kapasitesinin belirli bir bölümünü işlevsiz kılarak yalnızlaşıyor.
Cruwys ve ekibinin araştırmasının en çarpıcı bulgularından biri, sosyal izolasyonun hem önyargıyı hem de psikolojik sıkıntıyı besleyen ortak bir zemin oluşturması. Bu ilişki iki yönde işliyor. Bir yanda, yalnız ve bağlantısız hisseden insanlar anlam ve aidiyet arayışına girer; aşırı milliyetçi ya da ötekileştirici gruplar, bu boşluğu doldurmayı vaat eden hazır bir kimlik çerçevesi sunar. Öte yanda, katı bir önyargı şeması içinde yaşayan insan, potansiyel ilişki çevresini giderek daraltır: Öteki gruplardan insanlarla kurulan bağ zaten köklü biçimde engellenir; iç-grup içinde de uyumsuzluk ve muhalefete tahammül azaldığı için ilişkiler kırılganlaşır.
Kişi, kendi ideolojisinin kuşattığı bir sosyal kafese kapanır. Nöroendokrinolog John Cacioppo’nun yalnızlık üzerine yürüttüğü uzunlamasına araştırmalar, kronik yalnızlığın erken ölüm riskini sigara kullanımına yakın oranlarda artırdığını göstermekte. Irkçılığın ruhsal tahribatının bu boyutunu görünmez kılmak mümkün değil elbette.
Nefret Bağımlılık Yapar!
Irkçılığın psikolojik boyutlarının en az konuşulan ama belki de en tehlikeli olan yönü, nefretin kimlik işlevi görmesi. Sosyal kimlik teorisinin kurucuları Tajfel ve Turner’ın gösterdiği üzere, grup aidiyeti öz-değer algısının kritik bir kaynağı. Öteki gruba yönelik aşağılama ve nefret, kendi grubun göreli statüsünü yükseltmenin hızlı ve kolay bir yolu: “Onlar kötü, bu yüzden biz iyiyiz.”
Bu mekanizma, nefreti psikolojik olarak ödüllendirici kılıyor. Ötekileştirme üzerinden inşa edilen kimlikler, ötekisiz var olamaz; bu nedenle tehdit algısı sona erdiğinde ya da düşman kaybolduğunda yeni bir düşman üretilmesi gerekiyor. Sosyal psikologların bu dinamiği inceledikleri araştırmalar, dış-grup düşmanlığının güçlü biçimde içselleştirildiği durumlarda kişinin kimliğinin büyük ölçüde bu düşmanlık üzerine inşa edildiğini; dolayısıyla düşmanlığı bırakmanın varoluşsal bir tehdit olarak algılandığını ortaya koymakta. Nefret, böylece bir duygusal bağımlılık döngüsüne dönüşüyor.
Bu dinamiğin uzantısı olarak komplo düşüncesi, ırkçı zihinsel yapıların sık görülen bir tamamlayıcısı haline geliyor. Siyaset bilimci Michael Barkun, komplo teorilerini incelediği A Culture of Conspiracy’da şunu söylüyor: “Komplo düşüncesi, rastlantısal görünen olayları tek bir büyük plana bağlayan ve bu planın arkasında genellikle belirli bir grubu konumlandıran bir anlam çerçevesidir.”
Bu çerçeve hem tehdit algısını pekiştirir hem de önyargıyı ahlâkî bir zorunluluk kılıfına büründürüyor: “Onlara karşı durmak, büyük bir kötülüğe direnmektir.”
Psikologlar, komplo inancının düşük kontrol duygusu ve belirsizlik kaygısıyla güçlü biçimde ilişkili olduğunu gösterdi. Belirsiz ve tehditkâr hissettiren bir dünyada, komplo teorileri kötü olayları açıklıyor, suçluyu belirliyor ve eyleme geçme duygusu veriyor. Ve total olarak bunların hepsi, anlam ve kontrol ihtiyacını geçici olarak karşılıyor. Ancak bu geçici karşılanma, altta yatan kaygıyı çözmez; yalnızca onu beslemekte.
Şimdi ikinci yazımızda ayrıntılı olarak ele aldığımız araştırmaya geri dönmeliyiz. Çünkü Cruwys ve ekibinin araştırmasına bu psikolojik mekanizmalar zemininde döndüğümüzde, sosyal bağlantılılık bulgusu çok daha anlamlı bir anlam kazanıyor. Araştırmanın ortaya koyduğu şey salt istatistiksel bir ilişki değil; yukarıda açıkladığımız mekanizmaların mantıksal tamamlayıcısı. Birden fazla sosyal gruba ait olmak; bir spor kulübü, bir gönüllü örgüt, bir topluluk derneği, bir inanç çevresi vs… birkaç şeyi eş zamanlı olarak gerçekleştiriyor.
Birincisi, kimlik ihtiyacını ötekileştirme olmaksızın karşılıyor. Kişi, bir gruba ait olmanın sağladığı aidiyet ve öz-değer duygusunu, başka bir grubu aşağılamadan edinebilir çünkü.
İkincisi, farklı insanlarla temas, önyargı şemalarının gerçeklikle çarpışmasına zemin hazırlıyor. “Onlar” artık soyut bir tehdit değil, tanıdık yüzlerdir.
Üçüncüsü, sosyal destek ağı, kronik stresin biyolojik yükünü hafifletiyor. Zira aidiyet ve güven, kortizol düzeylerini düşürür, prefrontal korteks işlevlerini korur ve psikolojik dayanıklılığı güçlendirir.
Tüm bu mekanizmalar bir araya geldiğinde, ırkçılığın nasıl çalıştığına dair bütünleşik bir tablo ortaya çıkıyor. Hastalık, ötekini hedefe alarak başlıyor ancak giderek içe döner ve taşıyıcının bilişsel esnekliğini, empati kapasitesini, sosyal ağını ve nihayetinde ruhsal bütünlüğünü aşındırıyor. Öfke bitiyor belki ama geriye kronik bir kaygı ve anlamsızlık kalıyor. Şeytan’ın kibri sonunda onu cennetten kovduğu gibi, taşıyıcının önyargısı da onu kendi iç cennetinden; huzurdan, hoşgörüden, anlamdan yavaş yavaş sürüp çıkarıyor. Irkçılık, ötekini insansızlaştırırken faili de kendi ruhundan yavaş yavaş boşaltıyor.
Sevgili okur, düşüncem bu yazıyla bu konuyu hitama erdirmekti ama maalesef bunu beceremedim. Bir yazılık daha sabrınızı istiyorum. Zira bütün bu toksik tablonun bir çözümlemesi de yapılmalı.
Kaynak: Tr724
***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***





































