Ramazan ayının ortasında, İslam dünyasının en kutsal saydığı günlerde ve Yahudiler için Şabat’ta gerçekleştirilen saldırı, askeri bir operasyonun çok ötesinde bir mesaj taşıyor: “Sizin değerleriniz bize engel değil!” Bu zamanlamanın kendisi, 21. yüzyılın nasıl bir düzene doğru evrileceğini haber veriyor.
M. NEDİM HAZAR | YORUM
Tarih boyunca İsrail, İran’ı her zaman varoluşsal tehdit olarak görür. Ve her daim tek bir ana amaç peşindedir: Bu tehdidi ortadan kaldırmak.
Tabii bunun için, şartların olgunlaşması gerekiyordu. Sabırla ördüler su kadim savaşın ağlarını. Bunun için onlarca yıl bekledi İsrail. Hamas’ı zayıflattı, Hizbullah’ın liderliğini tasfiye etti, Husilerle başa çıktı — İran’ın bölgedeki uzun kollarını tek tek kırdı. Ama asıl hedefe, yani İran rejiminin kendisine dokunmak için uygun konjonktürü kolladı.
O konjonktür, geçen yıl kısmen gerçekleşti. “12 Gün Savaşları” olarak tarihe geçen operasyonda İsrail, İran’a ciddi hasar verdi; nükleer altyapısını vurdu, hava savunmasını büyük ölçüde devre dışı bıraktı, üst düzey askeri komutanlarını hedef aldı. İran sarsıldı, ama yıkılmadı. Rejim ayaktaydı, Hameney hayattaydı ve İsrail istediği nihai sonuca ulaşamamıştı. Tek başına yetersiz kaldığını gören İsrail, işin içine ABD’yi katmak için yoğun baskı uygulamaya başladı.
Trump uzun süre direndi. Seçim ekonomisi, iç siyasi hesaplar ve Irak-Afganistan yorgunluğu, onu açık askeri taahhütlerden uzak tutuyordu. Ama baskı büyüdü; İsrail lobisinin Kongre üzerindeki ağırlığı, Trump’ın yakın çevresindeki güç dengesi ve nihayetinde siyasi köşeye sıkışmışlık onu harekete geçirdi. Körfez’e uçak gemileri yığıldı, müzakereler vitrine konuldu — fakat bunlar perdeydi. Asıl karar çoktan verilmişti.
Geçen Cuma gece yarısı saldırı başladı. Bir gün sonra, yaklaşık iki aydır sığınakta olan Ali Hameney, ilk kez çıktığı üst düzey toplantıda vuruldu. İran devlet televizyonu “Allahu ekber” sesiyle haberi duyurdu. Kırk günlük yas, 8 günlük tatil ilan edildi. Otuz yedi yıl boyunca İran İslam Cumhuriyeti’nin merkezinde duran adam artık yok!
Trump nasıl ikna oldu?
Donald Trump, uzun süre İran’a doğrudan askeri müdahaleden kaçındı. Ticaret savaşları, yaptırımlar, diplomatik baskı — bunlar onun tercih ettiği araçlardı. Peki ne değişti?
Epstein dosyalarının kamuoyuna sızdığı dönem ile savaş kararının olgunlaştığı süreç arasındaki örtüşme, bir tesadüf değildi bence. ABD’nin iç siyasetinde yaşanan derin baskılar, İsrail lobisinin Kongre üzerindeki ağırlığı ve Trump’ın etrafındaki siyasi çember, onu belirli bir yöne sürükledi. Nihayetinde Trump, uçak gemilerini Körfez’e yığdı. Bu kadar büyük bir askeri mobilizasyonu gerçekleştirip geri çekilmek siyasi olarak da mümkün değildi.
Ancak Trump, tarihsel açıdan son derece tehlikeli bir emsal kurdu. Bir hükümet, başka bir ülkenin devlet başkanını kaçırdı: Venezuela. Ve şimdi başka bir ülkenin dini liderini öldürdü: İran. Bu hareketler, uluslararası egemenlik ilkesini fiilen çöpe atılması anlamına geliyor.
Bu noktada şu soru kaçınılmaz: Eğer kendi ülkesinde muhalefet liderlerini tutuklayan, göçmen avına çıkan ICE polisini diktatörlük aracına dönüştüren bir ABD başkanı için başka bir güç ‘Bu kişi güvenlik tehdididir’ deyip harekete geçerse bu meşru mudur?
Elbette değil. Ama İran’a yapılanı meşrulaştırmak için kullanılan argümanların tamamı, aynı mantıkla Trump’a da uygulanabilir. İşte bu paradoks, uluslararası düzenin artık büyük güçlerin inisiyatifine terk edildiğini gösteriyor.
Neden İran, Neden Şimdi?
İsrail için İran meselesi, salt askeri bir denge sorununu aşıyordu. 2000’li yılların başından bu yana İran, Hamas’tan Hizbullah’a, Husilerden Haşdi Şabi’ye uzanan geniş bir vekalet savaşı ağı kurdu. Bu ağ, küçücük bir ülke olan İsrail’i adeta kuşatmıştı. 7 Ekim saldırısı bu kuşatmanın en dramatik tezahürüydü.
Netanyahu, 2015’ten bu yana İran’da rejim değişikliği gerektiğini açıkça söylüyordu. ABD Kongresi’nde yaptığı konuşmada bile bunu dile getirdi. Hedef netleşmişti; yalnızca uygun konjonktürün beklenmesi gerekiyordu. O konjonktür Trump yönetimi, Körfez ülkelerinin İran’dan uzaklaşması ve İran içindeki istihbarat sızıntılarıyla olgunlaştı.
İran, dünyanın en büyük ikinci doğal gaz ve üçüncü petrol rezervlerine sahip. Bu kaynakların büyük bölümü Çin’e ve Rusya’ya gidiyor. ABD stratejistleri, Çin’in yükselişini tek bir değişkenle bağlıyor: Enerji güvencesi. Çin, İran petrolü olmadan bugünkü büyüme hızını sürdüremez.
Bu çerçeveden bakıldığında Suriye’deki Esad rejiminin devrilmesi, Husi mevzilerinin vurulması ve nihayet İran’a doğrudan saldırı; tüm bunlar aynı büyük tablonun parçaları. Amaç, Çin’in küresel ekonomiyle kurduğu damarları tek tek kesmek. Kuşak ve Yol Girişimi’nin kritik bir halkası olan İran’ın ‘etkisizleştirilmesi’, bu projeyi hem stratejik hem de ekonomik açıdan zayıflatacak.
Saldırının zamanlaması, tesadüfün ötesinde. Hameney’in yaklaşık iki aydır sığınakta olduğu biliniyordu. Yüksek düzey bir devlet toplantısına katılacağı istihbaratı alındığında harekete geçildi. O toplantı başlar başlamaz vuruş gerçekleşti. Bir iddiaya göre dakikalar içinde cesedinin fotoğrafı Netanyahu’ya iletildi. Bu, İsrail istihbaratının İran’ın karar alma mekanizmalarının tam içine kadar sızdığını gösteriyor, sokaktaki torbacılardan devşirme değil, sıradan muhbirlerden de değil, en yakın elit çevreden beslenen bir ağ.
Savaşın seyri üç ana aktörün tutumuna bağlı: (İsrail’in etkisinde olan) ABD, İran yönetiminin kalıntıları ve — belki en kritik olarak — İran halkı.
İran’da son gösterilerde resmi verilere göre üç bin, muhalefet kaynaklarına göre altı ila yedi bin kişi hayatını kaybetti. Besiç örgütü, mahallelerde görünmez polis olarak halkın arasında konuşlanmış. Buna rağmen halk sokaklara çıktı. Bu kez dış müdahale karşısında sessiz kalan hatta onu örtük olarak onaylayan bir toplumsal kesim oluşmuş görünüyor.
Eğer bu kesim büyürse, rejim fırsat vermeden çöker ki bu en hızlı senaryo. Ama ‘zalim de olsa bizim ülkemiz’ refleksi baskın çıkarsa, Irak ve Afganistan’ın tekrarı kaçınılmaz olur. Trump, 2026 ara seçimleri öncesi bataklığa saplanmış başkan görüntüsüyle kalır. Yüz milyonluk bir nüfusu teker teker imha edemezsiniz.
Kukla rejim opsiyonu masada. Trump, ‘İran’ı kimin yöneteceğini biliyorum ama söyleyemem’ dedi. Bu, muhtemelen ABD ile uyumlu çalışabilecek, İsrail’le diyalog kurabilecek, Körfez sermayesinin destekleyeceği bir geçiş figürüne işaret ediyor. Şah’ın oğlu Rıza Pehlevi’nin direkt seçenek olmaktan çıkarıldığı görünüyor; İran halkının bu simgeyi benimsemesi güç.
Ve Türkiye
Türkiye, bu savaşa dünyanın en yüksek enflasyonuyla yakalandı. Enerji açığı zaten Türkiye ekonomisinin en kırılgan noktasıydı. Savaş ekonomisi baskısı, bu kırılganlığı vahim hale getirecek.
Ama asıl sorun stratejik. Türkiye’nin hava savunma sistemi yok. F16’larla bir savunma hattı oluşturulmaya çalışılıyor; oysa Yunanistan F35 alacak. Atina’dan kalkan bir F35, Ankara üzerinde keşif yapıp döndüğünde Türk radarları bunu yakalayamaz. S400 meselesi çözümsüz kaldı. Kaan projesi 2035 hedefli, yerli motor yok. Bu tablo, İran’ın 2013’te duyurduğu Kahar 313 savaş uçağıyla örtüşüyor — propaganda malzemesi olarak göklerdeydi, savaş başladığında ortada yoktu.
Türk dış politikası ise Ortadoğu bataklığında çırpınıyor. Erdoğan savaş günlerinde hem Trump hem de Pezeşkiyan ile telefon görüştü. Ama bu görüşmelerden ne çıktı? Trump vurmaya devam etti. ‘Netanyahu’nun kışkırtması’ söylemi, ABD’nin Venezuela saldırısı için hiç kullanılmadı, bu çifte standart, Türkiye’nin gerçek pozisyonunu gösteren bir ayna.
Hakan Fidan’ın tek başarısı istihbaratı dış politikaya taşımak oldu. Ama bu savaş gösterdi ki ABD ve İsrail, rakiplerinin karar alma mekanizmalarının içine kadar sızmış bir istihbarat kapasitesine sahip. Türkiye bu kapasiteden yoksun.
Otoriter Rejimlerin Ortak Kaderi
Tarih acımasız bir örüntü sunuyor: Saddam Hüseyin de, Esad da, Kaddafi de, güçlü oldukları dönemde büyük güçlerin ekmeğine yağ sürdüler. Alttan alta pazarlıklar yapıldı, halklarına yönelik kırımlar görmezden gelindi. Sonra yıkılırken de aynı büyük güçlere hizmet ettiler, bu kez kendi yıkılışlarıyla bir kaos ortamı oluşturarak.
İran rejimi de bu örüntünün dışında değil. Kendi halkına zulmedip güvenilirliğini yok ederek yabancı güçlere işbirlikçi üretmişti. Başarılı suikastlerin altında yatan bilginin, rejimin en yakın çevrelerinden sızdığı anlaşılıyor. Bu, otoriter sistemlerin içten çürüdüğünün somut ispatı.
Türkiye için bu tablonun önemi büyük. Erdoğan rejimi de cumhuriyet tarihinin en büyük dış tavizlerini verdi. ABD ve İsrail’le sürdürülen çift taraflı oyun, bugün Türkiye’yi ne batı paktında güvenilir bir müttefik, ne de bağımsız bir aktör olmayan garip bir konuma sıkıştırdı.
Hameney’in öldürülmesi, salt bir suikast değil; 21. yüzyılın jeopolitik mimarisini şekillendiren büyük güç rekabetinin yeni fazının ilanı. Soğuk Savaş’ın bitişinden bu yana süregelen ‘kurallara dayalı düzen’ artık büyük güçlerin doğrudan kuvvet kullanımına dönüşmüş. Herkes kuralları kendisi belirliyor.
Bu yeni düzende kaybedenler, büyük güçlerin siyasi tercihlerini göreme yecek kadar kendi iç çatışmalarına gömülmüş, savunma kapasitelerini inşa edememiş ve karar alma mekanizmalarını sızdırmış olan ülkeler olacak.
Türkiye bu üç tehdidin tam kesişme noktasında duruyor. Alarm zilleri çalıyor. Ama kulaklar kapalı!
Kaynak: Tr724
***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***




































![Tr724 [Haber Merkezi]](https://serbestgorus.com/wp-content/uploads/2026/03/Irani-37-yil-yoneten-dini-lider-Ayetullah-Ali-Hamaney-kimdir-350x250.jpg)
