ADEM YAVUZ ARSLAN | ANALİZ
Dünya, yayımlanan yeni Epstein dosyalarının sarsıcı etkisini tartışırken, Washington’dan gelen başka bir haber küresel ölçekte şaşırtıcı biçimde daha az yankı buldu. Oysa bu gelişme, en az söz konusu skandal kadar ürkütücü.
Sadece Amerika’nın değil, dünyanın en saygın gazeteleri arasında gösterilen Washington Post, haber merkezinin yaklaşık yüzde 30’unu tasfiye etti. 300’den fazla gazeteci işten çıkarıldı. Yurtdışı büroları kapatıldı. Spor gibi temel bazı bölümler tamamen yayından kaldırıldı. Bu tabloyu sıradan bir “medya küçülmesi” olarak nitelemek mümkün değil. Zamanlama bunu açıkça ortaya koyuyor.
Epstein dosyaları, ısrarcı ve bağımsız gazeteciliğin ne kadar hayati olduğunu bir kez daha gözler önüne sererken; araştırmacı haberciliğin simge kurumlarından biri fiilen sahadan çekiliyor. Ortadaki ironi çarpıcı. Gazetenin yıllardır taşıdığı slogan şuydu: “Democracy Dies in Darkness” — Demokrasi karanlıkta ölür…
Bugün kararan yalnızca demokrasi değil; onu ayakta tutması gereken özgür medya da hızla güç kaybediyor.
Bir gazete değil, bir medya düzeni geri çekiliyor
Washington Post’ta 300’den fazla gazetecinin tek kalemde işten çıkarılması, bir kurumun değil; bir medya düzeninin sona erişini simgeliyor. Bu gazete, on yıllar boyunca Amerikan demokrasisinin “kendini denetleme refleksi”ydi. Watergate’ten Pentagon Papers’a uzanan çizgi, basının iktidarla arasına koyduğu mesafenin sembolüydü.
Bugün ise bu miras adım adım tasfiye ediliyor. Yurtdışı büroları kapatılıyor. Foto muhabirleri işten çıkarılıyor. Kitap, kültür ve spor ekleri tarihe gömülüyor. Geriye, ulusal siyaset, ekonomi ve teknoloji eksenine sıkıştırılmış dar bir yayın hattı kalıyor.
Bu tablo tek bir şeyi söylüyor: Her yere yetişen, sahaya yayılan, dünyayı anlatan büyük gazete modeli sona eriyor.
Washington neden hâlâ kritik?
Washington sıradan bir şehir değil. Buradaki gazetecilik, yerel haberlerden çok; devlet, istihbarat kurumları, lobi ağları ve küresel güç mücadeleleri etrafında şekillenir. Berlin, Kiev, Kahire ya da Yeni Delhi gibi merkezlerin kapatılması, sadece bir gazetenin değil; Amerikan kamuoyunun dünyaya bakış açısının da daralması anlamına geliyor.
Savaşlar sürerken savaş muhabirlerinin işten çıkarılması ya da foto muhabirliğinin tamamen tasfiye edilmesi “tasarruf” diye açıklanamaz. Bu, haberciliğin tanımının değiştiğini gösteriyor. Sahada olmak pahalıdır. Tanık olmak risklidir. Masa başında derlemek ise ucuz ve güvenlidir.
Üstelik bu dönüşüm, dünyanın en zengin iş insanlarından birinin sahipliğinde yaşanıyor. Gazetenin 2024’te yaklaşık 100 milyon dolar zarar ettiği, bazı editoryal tercihler nedeniyle ciddi abone kaybı yaşadığı biliniyor. Ancak mesele yalnızca bilanço rakamlarıyla açıklanamaz.
Trump dönemi: Bir tesadüf değil
Bu tabloyu Trump döneminden bağımsız okumak mümkün değil. Trump yalnızca medyaya siyasi saldırılar yöneltmedi; medyanın ekonomik ve psikolojik zeminini de aşındırdı.
“Yalan haber”, “halk düşmanı basın” söylemi; abone iptalleri, reklam çekilmeleri ve dijital platform baskılarıyla birleştiğinde medya kurumlarını savunmasız bıraktı.
Bu süreçte gazetenin editoryal tercihleri de tartışma konusu oldu. Açık siyasi destekten kaçınma, görüş sayfalarında daha libertaryen bir çizgi, iktidarla kurulan hassas denge… Bunlar gazetecilik ile şirket çıkarları arasındaki gerilimin açık göstergeleriydi.
Günah keçisi ‘yapay zekâ’ mı?
Yönetim krizi; düşen arama trafiği, azalan aboneler ve eriyen gelirlerle açıklıyor. Ancak asıl soru şu: Okur gerçekten haberi mi istemiyor, yoksa gazeteyi mi?
Yapay zekâ, haberi ortadan kaldırmadı; haberle okur arasındaki bağı parçaladı. Milyonlarca insan gündemi artık manşetlerden değil; arama motorlarından, sosyal ağlardan ve yapay zekâ özetlerinden takip ediyor.
Bu düzende gazete, “ilk anlatan” ya da “en derinlemesine anlatan” olmaktan çıkıyor; yalnızca “kaynaklardan biri” haline geliyor. Böyle bir yapı yüzlerce muhabiri taşıyamıyor.
Yeni medya düzeni ne getiriyor?
Ortaya çıkan tablo net: Az muhabir, çok yorum. Çok analiz, az tanıklık.
Uluslararası habercilik lüks haline geliyor. Orta Doğu, Afrika ve Güney Asya gözden düşüyor. Gazetecilik üretimden çok küratörlüğe evriliyor. Yapay zekâ destekli, hızlı ama yüzeysel içerikler yaygınlaşıyor. Bağımsız gazeteciler daha özgür değil; daha yalnız hale geliyor.
En tehlikelisi ise bu çöküşün “normalleşmesi.” Bir gazetenin foto muhabirlerini tasfiye etmesi ya da savaş muhabirini işten çıkarması editoryal bir tercih değil; kamusal hafızanın budanmasıdır.
Türkiye’de medya: Küçülmüyor, boşaltılıyor
Washington Post’ta yaşananlar Türkiye için uzak bir Amerikan hikâyesi değil. Türkiye’de gazetecilik, bu çöküşü çok daha sert koşullarda yaşıyor: Daha kırılgan bir ekonomi, çok daha yoğun siyasal baskı ve çok daha bağımlı bir editoryal yapı.
ABD’deki daralma piyasa ve teknoloji kaynaklı. Türkiye’de ise haber merkezleri tasarrufla değil, talimatla küçülüyor. Muhabirler maliyet nedeniyle değil, risk nedeniyle tasfiye ediliyor.
Bu nedenle Washington Post’un yaşadığı dönüşüm, Türkiye için bir gelecek senaryosu değil; zaten yaşanan bir gerçeklik.
En büyük tehlike: “Bak Batı’da da böyle!”
Bu tablo, iktidar medyası için bulunmaz bir gerekçe sunuyor: “Bakın, Amerika’da da gazeteler küçülüyor. Bu küresel bir trend.”
Oysa fark hayati. ABD’de gazeteler küçülürken mahkemeler çalışıyor, alternatif medya ayakta kalabiliyor, gazeteciler tutuklanmıyor. Türkiye’de ise medya daralırken kamusal hakikat de daralıyor.
Washington Post’un yaşadığı kriz şu soruyu gündeme getiriyor: “Gazetecilik ekonomik olarak sürdürülebilir mi?”
Türkiye’de ise soru çok daha sert: “Gazetecilik siyasi olarak mümkün mü?”
Bugün Washington Post geri çekiliyor.
Yarın başka bir gazete. Sonra belki de “gazete” kavramının kendisi. Algoritmalara teslim olmuş bir ‘haber evreni’ne bağımlı hale geleceğiz.
Kaynak: Tr724
***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***





![Tr724 [Haber Merkezi]](https://serbestgorus.com/wp-content/uploads/2026/02/Veliaht-prensesten-sonra-Hollanda-Kralicesi-Maxima-da-yedek-askerlik-egitimine-360x180.jpeg)































