Rojava’ya yönelik saldırılar için, ‘Bu plan Abdullah Öcalan’ın müdahalesi, Kürt halkının örgütlü gücü ve ulusal onuru etrafında kenetlenmesiyle şimdilik boşa çıkarıldı” diyen Asrın Hukuk Bürosu Avukatlarından Cengiz Yürekli, Abdullah Öcalan’ın önderliğine vurgu yaparak, herkesin özgürlüğü için çaba harcaması gerektiğini söyledi
İmralı F Tipi Yüksek Güvenlikli Cezaevi’nde tutulan Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan’ın 15 Şubat 1999’da uluslararası bir komplo sonucu Türkiye’ye getirilişinin üzerinden 27 yıl geçti. 15 Şubat Kürt halkı açısından “Roja Reş (Kara Gün)” olarak tanımlanırken, komplonun üzerinden yıllar geçmesine rağmen İmralı’da uygulanan tecrit koşulları halen devam ediyor. Komplonun etkileri, başta Kürt sorunu olmak üzere Ortadoğu’daki güç dengelerine yansımalarının yalnızca geçmişle sınırlı olmadığını ortaya koyuyor.
Komploya karşı yıllardır mücadele eden Kürtler, 15 Şubat sürecini Kürt halkının siyasal iradesini ve statü arayışlarını hedef alan uluslararası bir müdahale olarak değerlendiriyor. Bugün gelinen noktada, Türkiye’de güvenlikçi politikaların yeniden ağırlık kazanması, Rojava’ya dönük saldırılar ve kuşatmanın 1999’daki başlayan komplo sürecin devamı olarak değerlendiriliyor. Özellikle Ortadoğu’da Kürtlerin statü arayışının sürdüğü bir dönemde, uluslararası aktörlerin bölgeye yönelik politikaları komployu yeniden gündeme getirdi.
Asrın Hukuk Bürosu Avukatlarından Cengiz Yürekli, uluslararası komplo, “Umut İlkesi”, tecrit politikaları ve bölgesel gelişmelere dair soruları cevapladı.

- 15 Şubat uluslararası komplosunun amacı neydi? Komplo Ortadoğu denkleminde ne gibi bir kırılma yarattı? Bu sürecin Kürt sorununun bölgesel ve küresel boyutuna etkisi nedir?
15 Şubat komplosu, uluslararası güçlerin ittifakı temelinde gelişen bölgesel bir müdahaleydi. Burada doğrudan Kürt sorununa bir müdahale söz konusuydu ve Sayın Öcalan’ın şahsı hedeflendi. Bu, 100 yıldır süren “Kürt’ü yaralı bırak, Ortadoğu’yu yönet” politikası kapsamında gerçekleştirilen bir müdahaleydi. Hedef tahtasına Sayın Öcalan şahsında Kürtler oturtuldu ve onun şahsında 3. Dünya Savaşı’nın yeni bir aşaması olarak Ortadoğu’ya müdahale edilmek istendi.
Öngörülen şuydu: Kürtleri soykırım kıskacına sürükleyecekler, Ortadoğu’daki diğer devletleri ise istikrarsızlaştırarak kendilerine mecbur bırakıp istedikleri gibi yöneteceklerdi. Komplonun mantığı tam olarak bu şekilde işliyordu. Sayın Öcalan’ın öngörülü yönelimleri ve farklı hamleleri komplonun amacına ulaşmasını engelledi. Kürt halkının örgütlü gücü ve özgürlük tutkusu böyle bir sonucu açığa çıkardı.
Komplo boşa çıkarıldığı için aslında tehlikenin büyüklüğünü tam olarak idrak edemiyor ve içselleştiremiyoruz. Eğer bu komplo gerçekleşseydi neler açığa çıkacaktı? Bunun yakıcılığını ve şiddetini hesap etme konusunda halen kafalarda soru işaretleri var. Bunu şu şekilde örneklendirebiliriz. O dönemde Sayın Öcalan‘ın rotası ve gidiş güzergahları hesaplanarak Suriye ve Irak’a müdahale amaçlanıyordu. Sayın Öcalan, Ortadoğu’dan çıkıp Avrupa’ya giderek bugün yaptığı gibi demokrasi ve siyaset kanallarını açmaya çalıştı. Böylece bu planları boşa çıkardı.
- Rojava’ya yönelik saldırılar Kürt Özgürlük Hareketi ve Abdullah Öcalan tarafından “İkinci 15 Şubat” olarak tanımlandı. Kürt halkının iradesine yönelik bu saldırıyı nasıl değerlendiriyorsunuz?
Bugün baktığımızda Suriye’ye bir müdahale yapıldı ve 14-15 yıldır orada bir savaş sürdürülüyor. Sonrasında Irak’a, Kuzey Afrika’ya ve Libya’ya müdahaleler yapıldı, tüm bu ülkeler o dönemde ismi geçen yerlerdi. Sayın Öcalan muazzam bir öngörü ve siyasal bir çabayla bunları boşa çıkardı, ancak bir şekilde farklı bahanelerle bu planlar tekrar devreye sokuldu. Komplonun temel amacı Kürt’ü yaralı bırakarak bölge devletlerini istikrarsızlaştırmaktı. Ancak düşündükleri gibi ne bir Kürt-Türk savaşı ne de 100 yıl sürecek bir Kürt-Arap savaşı gerçekleşmedi. Bu durum Kürt halkının örgütlü gücü sayesinde oldu.
Komployu tanımlamak gerekirse; 7 Ekim 2023’te Hamas’ın gerçekleştirdiği eylem de aslında bir çeşit komploydu. Hamas’ı teşvik edenler ve o aklı verenler, bugün Hamas’ın tasfiyesi ve Gazze’nin yıkıntıları üzerinde rant kavgasına girmiş durumdalar, tatil köyü hesapları yapıyorlar. Bu gerçekliği görmek gerekiyor. Filistin mücadelesinin on yıllardır devam eden meşruiyeti bitirilerek halk soykırıma sürüldü ve bu tüm dünyanın gözü önünde gerçekleşti.
7 Ekim 2023’te yaşananların nasıl bir provokasyon ve komplo olduğu bugün daha net görülüyor. Bu bağlamda tüm Ortadoğu’ya müdahale ettiler, Lübnan’da Hizbullah’a müdahale edildi, Hamas’ın siyasi liderleri İran’da katledildi. Kastettiğim şey, tüm bunların 1999’da Sayın Öcalan şahsında Kürtlere yapılmak istenmiş olmasıdır. Sayın Öcalan bu tehlikeyi görerek müdahale etmeye çalıştı ve “Gazzeleşme” tabirini kullandı. Bugün Rojava’da yapılmak istenen kesinlikle buydu. Bu sürecin “İkinci 15 Şubat Komplosu” olarak tanımlanmasının sebebi de budur. Bu tanımlamayı doğrudan Sayın Öcalan yaptı. Çünkü Kürt’ü yeniden yaralı bırakıp soykırım kıskacına sürükleyerek halklar arası bir çatışma yaratmak istediler. Bu plan Sayın Öcalan’ın müdahalesi, Kürt halkının örgütlü gücü ve ulusal onuru etrafında kenetlenmesiyle şimdilik boşa çıkarıldı.
- Kürtlerin Rojava’da yeni bir soykırımdan geçirilmesinin önlenmesi Abdullah Öcalan’ın çabalarıyla sağlandı. Abdullah Öcalan’ın Ortadoğu’da Kürdistan merkezli büyütülmek istenen 3. Dünya Savaşı’nı bitirmeye yönelik çabalarının anlamı nedir?
Kürtler üzerinden bütün Ortadoğu’yu dizayn etme durumu söz konusuydu. 100 yıl sürecek bir Kürt-Arap savaşı sadece Kürtleri ilgilendirmeyecek, tüm bölgeyi bir savaş ve çatışma cenderesine sürükleyecekti. Bu temel bir İngiliz politikasıydı. Sayın Öcalan daha önceki görüşmelerinde de dile getirmişti; Winston Churchill’in “Kürt’ü yaralı bırak, bölgeyi yönet” stratejisi onların tarihsel “böl, parçala, yönet” politikasıdır. Bölgeyi istedikleri gibi yönlendirmek istiyorlar.
Yıllardır süren dış müdahalelere meşruiyet kazandırmak için özgürlük, demokrasi ve insan haklarını gerekçe gösteriyorlar. Ancak durumun böyle olmadığını hepimiz biliyoruz; bunlar egemenlerin çıkar kavgaları çerçevesinde, devletlerin kapı arkası diplomasisiyle şekilleniyor. Eğer söylem düzeyinde dahi bir samimiyet varsa, Gazze’de katledilen şey insanlık ve özgürlük değil mi? Ya da Halep’te, Şêxmeqsûd’da, Rojava’da hedef alınan şey insanlığın özgürlük arayışı değil mi? Bu kadar demokrasi söylemine rağmen Rojava neden bu duruma sürüklendi? Neden dünya güçleri Paris’te oturup Kürtlere bu kararları dayatıyor?
Bu tamamen bölgesel çıkarlarla ilgilidir. Kürtler tarihin bir kurbanı olarak rol oynuyorlardı ancak Sayın Öcalan “Kürtleri bu pozisyondan çıkaracak ve rol yapıcı bir misyona getireceğiz” dedi. 27 yıldır aralıksız bu çabayı yürütüyor, bunun felsefesini ve ideolojisini geliştirdi. Burada kilit kavram “milliyetçilik” oluyor. Bireyin ve toplumun kendi varlığını koruması, kültürünü geliştirmesi en doğal haktır ve milliyetçilik olarak tanımlanamaz. Esas reddedilmesi gereken milliyetçilik; sadece tek bir kimliği kabul edip diğerlerine hak tanımayan benmerkezci anlayıştır.
Ortadoğu tüm inançların ve kimliklerin çıkış noktasıdır. Ancak ulus devlet çağıyla, özellikle son 150 yıldır Süryani, Asuri, Nasturi ve Ermeni halklarına ne oldu? Neden birlikte yaşam yok? Maalesef milliyetçilik, dış müdahalelerle kışkırtılmış ve halklar birbirine kırdırılarak Ortadoğu bir halklar mezarlığına dönüştürüldü. Sayın Öcalan buna karşı çıktı; halkların yüzyıllarca sürecek bir intikam cenderesine düşmesini engelledi. Bunu da “Demokratik Ulus” olarak formüle etti. 15 Şubat 1999’daki müdahale de, bugün Rojava’ya karşı yapılan ikinci komplo da doğrudan halkların eşit ve özgür ortak yaşam ile “Demokratik Ulus” anlayışına yönelik bir müdahaledir.
- İngiltere ve Fransa başta olmak üzere dönemin emperyal güçlerinin Kürt meselesindeki rolünü nasıl tanımlıyorsunuz? Günümüzde ABD, İngiltere ve AB’nin yaklaşımını tarihsel politikaların devamı olarak mı görüyorsunuz?
Sykes-Picot ve Sevr anlaşmasından bu yana Kürtlerin statüsüz bırakılması ve Kürdistan’ın parçalanması 150 yıllık bir politikanın ürünüdür. Dünyadaki tüm halklar Birleşmiş Milletler’de (BM) temsil edilirken, Kürtler söz konusu olduğunda Doğu Bloku dahil hiçbir devlet bu hak arayışını BM gündemine taşımamıştır. Kürtlerin statü sahibi olma arayışları her daim yarı yolda bırakılmıştır; Mahabad’da da böyleydi, Efrîn’de de, Rojava’da da.
Hatta 2017’deki Federe Kürdistan referandumunda da benzer bir durum yaşandı. Bölge devletleri Rojava’yı bir tehdit olarak görüp kazanımları engellemeye çalışırken, kendisini Kürtlerin destekçisi gibi lanse eden ABD, İngiltere ve Fransa gibi ülkeler de desteklerini çektiler. Kürtler uluslararası güçler tarafından statüsüzlüğe mahkum edilmek isteniyor. Fakat bugün Kürt halkına giydirilmek istenen gömlek yırtılmıştır; bu politikalar başarıya ulaşamayacaktır. Ancak ciddi tehlikeler devam ediyor. “Yokluk mu, özgürlük mü?” diye bugün yürütülen mücadele tam olarak budur.
- Abdullah Öcalan, ulus-devlet modelini Ortadoğu halkları açısından kriz üreten bir yapı olarak tanımlıyor. Demokratik ulus paradigması bu krize nasıl bir çözüm modeli sunmaktadır?
Sayın Öcalan, ulus devletin halklara sadece kan ve gözyaşı getirdiğini söylüyor. Buna alternatif olarak kadın özgürlüğünü merkeze alan, ekolojik ve demokratik bir paradigma geliştirdi. Demokratik ulus bunun ruhu, demokratik konfederalizm ise bu anlayışın bedenleşmiş halidir. Sayın Öcalan, bunu hayata geçirmeye çalışıyor. Sayın Öcalan tüm imkansızlıklara rağmen barışçıl kanallar açarak büyük katliamların yaşanmasını engellemiştir.
Kürtleri statüsüz bırakıp katliam cenderesine çekmek kimseye barış getirmez; bu bölgesel bir oyundur ve herkes kaybeder. Sayın Öcalan 2019’da “40 yıldır özgür insanı ve özgür toplumu merkeze alan Kürt aklını oluşturmaya çalışıyorum” demişti. Bugün bu akıl, Sayın Öcalan öncülüğünde devrededir, ayaktadır. O bir yandan direnişi örgütlerken bir yandan da Kürt, Türk, Arap, Acem, Sünni, Müslüman, Alevi ve Êzidîlerin haklarını korumaya çalışıyor. Bu öncülük durumunu görmezsek, Sayın Öcalan üzerinden yürütülen manipülasyonları da fark edemeyiz.
- Sürecin işaret fişeği olan Devlet Bahçeli’nin “umut hakkı” açıklaması gündemde olmasına rağmen somut bir adım görülmüyor. Bu kararın uygulanması neleri değiştirir?
Bakın buna bir örnekle cevap vereyim. Biz daha önce Meclis komisyonuna görüşeme tutanaklarının açıklanmasını istedik ama iki cümlelik çarpıtılmış bir haberle verdiler. Rojava’ya dönük saldırıların yapıldığı bir tarihte 16 sayfalık bir tutanak paylaşıldı. Tutanaklara bakıyoruz özetle alakası yok. Politik toplumsal mühendislik yapılıyor. Peki Sayın Öcalan buna cevap verebilmek durumunda mı? Hayır. Eşit şartlar yok. Şu anda bir mücadele ve müzakere diyalektiği söz konusu. Bunun için uygun koşulların oluşturulması gerekiyor. Umut hakkı, bu süreci inşa edebilecek hukuki bir zemindir. Ancak özünde olması gereken, Sayın Öcalan’ın fiziki özgürlüğünün ve çalışabileceği gerekli koşulların sağlanmasıdır.
- Asrın Hukuk Bürosu olarak uluslararası hukuk mekanizmaları nezdinde hangi girişimlerde bulundunuz? Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi süreci nasıl ilerliyor?
Umut hakkı dosyası AİHM kararı bağlamında Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi’nin izleme sürecindedir. Sivil toplum kuruluşlarıyla ortak başvurularımız ve diplomatik görüşmelerimiz sürüyor. Bakanlar Komitesi’nin bu konuda Meclis’teki komisyonu işaret etmesi, sorunun politik niteliğini gösteriyor. Meclis komisyonunun bu konuda hazırlayacağı bir rapor var. Bu alanda umut hakkına atıf da yapılabilir veya AİHM kararının gereğini yerine getirin de denebilir.
Umut hakkı Sayın Öcalan şahsında sembolleşmiştir ancak bu aynı zamanda Türkiye’nin yapısal bir hukuk sorunudur. Binlerce insan bu kapsamda cezaevlerinde tutuluyor. İnfaz yasasının demokratikleşmesi ve müzakerelerin karşılığı olarak Sayın Öcalan’ın özgür çalışma koşullarının oluşması gerekmektedir.
- Meclis Komisyonunun raporunda neler yer almalı? Kürt sorununun çözümünde nasıl bir zemin sunulmalı?
Komisyon çalışmalarıyla ilgili medyaya yansıyan bilgiler teyide muhtaçtır çünkü genellikle toplumun algısını yönetmeye dönük servis ediliyor. Sayın Öcalan’ın sürece yön veren manifesto niteliğindeki 27 Şubat çağrısı var. Hukuk dışına itilen herkesin hukuki zemine çekilmesi; geçiş süreci yasaları, özgürlük yasaları ve demokratik entegrasyon yasalarıyla mümkündür. Sayın Öcalan bu sürecin ilerlemesi için siyasi bir boyutun sağlanması gerektiğini belirtmiştir. Komisyonun hazırlayacağı raporda örgütlenme ve ifade özgürlüğü bağlamındaki yasal değişimlere ve Sayın Öcalan’ın özgürlüğüne mutlaka işaret etmesi gerekiyor.
- Barış ve Demokratik Toplum Süreci sadece Kürt meselesiyle sınırlı değil. Bu süreçte farklı kesimleri oynaması gereken rolleri konusunda neler söylemek istersiniz?
Barış ve Demokratik Toplum Süreci, sadece Kürt halkının özgürlüğü bağlamında ele alınmamalıdır; bu süreç aynı zamanda Türkiye toplumunun demokrasi arayışlarının bir ihtiyacıdır. Hatta bu süreci, Türkiye halklarının coğrafi sınırlarını da aşarak, bölgesel çaptaki tüm çatışmalara ve yapısal sorunlara bir çözüm modeli sunacak potansiyelde görmek gerekir. Bu nedenle sürecin kıymetini bilmek önemlidir. Elbette sürece dair çeşitli öngörüler ve eleştiriler olabilir, ancak süreç karşıtlığı yapmak bambaşka şeylerdir.
Ortadoğu’nun genelinde gördüğümüz tablo; demokrasi yoksunluğu, kan ve gözyaşıdır. Bu noktada büyük bir tehlikeye dikkat çekmek gerekir, Kendisini ‘Kürt milliyetçisi’, ‘Türk solu’ olarak tanımlayan farklı kesimler, süreç karşıtlığında oynadıkları rol itibarıyla aslında tek bir merkezde buluşmaktadır. Bu kesimlerin temel hedefi; Kürt sorununun çözümsüz kalması ve Kürt inkarının sürdürülmesidir. Bu gerçeği görmek ve kurulan bu tuzağa düşmemek gerekir. Mevcut süreç kapsamında herkes halkların hak taleplerini yükseltmeli ve bu taleplerin hukuksal bir zemine kavuşması için irade göstermelidir. Bu tavır, hem bir yurttaşlık sorumluluğu hem de hepimizin anayasal yükümlülüğüdür.
Bütün siyasi partilerin bu gerçekliği görmesi gerekiyor; çatışma süreci kimseye kazandırmayacaktır. Bugün kısa vadeli menfaatlere odaklananlar, yarın hem kendilerine hem de halklara büyük kaybettirebilirler. Demokratik müzakere koşullarının oluşabilmesi için herkesin ortak bir sesle kendi taleplerini dile getirmesi ve İmralı tecridine karşı çıkması gerekmektedir. Bu sürecin bir muhatabı ve Kürt halkının temsilcisi olarak Sayın Öcalan’ın özgürlüğünü en yüksek perdeden dile getirmesi gerekiyor.
Öncelikle bu asgari müşterekte buluşalım; geriye kalan her şey müzakere edilebilir, tartışılabilir ve konuşulabilir. Ancak Sayın Öcalan hala İmralı koşullarındayken dile getirilen bazı eleştiri ve söylemlerin hiçbir kıymeti yoktur. Bunlar farklı görüşlerin tek merkezde buluştuğu, yönetildiği algısını bizde ciddi bir şekilde güçlendiriyor ve bu şüpheyi uyandırıyor.”
Haber: Esra Solin Dal \ MA
Kaynak: Yeni Yaşam Gazetesi
***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***





































