ADEM YAVUZ ARSLAN | YORUM
Tarih meraklıları Normandiya Çıkarması’ndaki “Operation Fortitude” planını bilir. Müttefikler, Almanları yanıltmak için sahte tanklar, yanlış telsiz konuşmaları ve hayali birlik hareketleriyle büyük bir “gürültü” ürettiler. Amaç, gerçek bilgiyi görünmez kılmaktı. Bu yöntem, istihbarat dünyasında “noise theory” olarak bilinir.
Aynı yöntem 15 Temmuz’da da işletildi. Erdoğan, Hakan Fidan ve Hulusi Akar’ın merkezinde olduğu bir istihbarat operasyonu, kamuoyunu ve Gülen Hareketi’ni tam anlamıyla bilgi kirliliğine boğdu. Sahne çoktan hazırlanmıştı.
Peki bu teorinin 15 Temmuz’la ilgisi ne?
Bunca yıldır yaptığım çalışmalardan vardığım sonuç şu: 15 Temmuz bir askeri darbe girişimi değil, merkezinde Hakan Fidan, Hulusi Akar ve Erdoğan’ın olduğu, Ergenekon bağlantılı yapıların da destek verdiği bir istihbarat operasyonuydu. Planın başarısı olarak az sayıda Gülen Hareketi mensubu kumpasa çekildi. Özellikle Akıncı Üssü’nde sivillerin yakalanması, iktidar açısından çok iyi planlanmış bir detaydı.
Akar, ‘darbe yapacağını duyurmak’ için çabalıyor!
Rejimin hazırlıkları çok yönlüydü: Kamuoyu “darbe olacak” havasına sokuldu, Brüksel ve Washington’a (https://www.youtube.com/watch?v=LDqZAh0M-tk&t=1104s) “Akar müdahale edebilir” mesajları verildi. Cemaat köşeye sıkıştırıldı, kurumlarına el konmaya başlandı, fişlemeler yapıldı, cezaevlerinde yer açıldı. Milisler için silah dağıtıldı, kamyonlar kışlaların önüne çekildi. Yıllardır TBMM rafında bekleyen Brüksel Şartı apar topar yürürlüğe kondu. EMASYA Protokolü 15 Temmuz’dan hemen önce geri getirildi.
Tüm bu hazırlıkların ortasında en kritik hamle, Gülen’e kanal açmaktı. Burada devreye iş insanı Mehmet Değerli girdi. Babası Bank Asya’nın kurucularındandı, Cemaat’te kredisi vardı. Değerli, Adil Öksüz aracılığıyla Pensilvanya’ya yerleştirildi. Hulusi Akar’dan geldiğini iddia ettiği mektuplar götürdü.
Geçtiğimiz günlerde meslektaşım Abdulhamit Bilici ile Pensilvanya’ya gidip bu mektupların izini sürdük. Cevdet Türkyolu ve Barbaros Kocakurt, Hulusi Akar’dan geldiği ileri sürülen bu mektupları doğruluyor. Osman Şimşek de Gülen’in bu mektuplara demokrasi manifestosu mahiyetinde bir cevap yazdığını söylüyor.
Ne var ki mektuplar kayıp…
Rejimin gürültü taktiği
Tanıkların anlattığına göre söz konusu mektuplarda Akar, ülkenin kötüye gittiğini, müdahale edeceğini, Cemaat’in ise tarafsız kalması gerektiğini yazmıştı. Yani darbe iması içeriyordu. Bu mektuplar gerçekten Akar’dan gelmiş olsa da olmasa da değişmeyen şey şu: Gülen Hareketi manipüle edilmeye çalışıldı.
Burada yeniden “noise theory” devreye giriyor. Akar, bir yandan Genelkurmay’da Erdoğan aleyhine konuşuyor, diğer yandan ABD ve NATO’ya “darbe olabilir” mesajları gönderiyordu. Hatta MİT’e yapılan bir ihbarda https://www.youtube.com/watch?v=x6DkC5pnkrI “Akar darbe yapacak” denilerek bu söylenti yaygınlaştırılmıştı. Yani herkesin kafasına aynı gürültü pompalanıyordu.
Mehmet Değerli de önce doğrulanabilir bilgilerle güven kazandı, sonra manipülatif içerikleri taşıdı. Ama bu noktada kritik soru şu: Gülen bu mektupları alıp ne yaptı? Ekibini toplayıp darbe mi planladı, pilotlara bombalama mı emretti?
Elbette hayır. Dokuz yıldır böyle bir talimatın izi yok. Aksine, ‘demokrasiden’ yana tavır aldığının, darbeye asla destek vermediğinin birebir şahitleri var…
Kontrollü bir darbe için hazırlık
Rejimin korkusu, kontrol dışı gerçek bir darbeydi. Bunu önlemek için kendi planladıkları, kontrollü bir senaryo devreye soktular. Cemaat ise bilgi kirliliği altında karar alamaz hale getirildi.
Şöyle düşünün; elinize kumandayı aldınız televizyon kanallarını geziyorsunuz hepsinde aynı haber var. Gazetelere televizyonlara bakıyorsunuz onda da aynısı var. Sosyal medya da öyle. Bu durumda ne düşünürsünüz; her yerde aynı haberler geldiğine göre bir şeyler oluyor.
İşte Cemaat yönetiminin 15 Temmuz öncesi tam da böyle bir şeydi.
Kumpas hazırlığındaki rejim, attığı adımların bir şekilde Gülen Cemaati’nin kulağına gideceğini biliyordu. Kaldı ki ‘sağır sultan’ duymuştu darbe tartışmalarını. Yani Erdoğan rejimi sahte bayrak operasyonunda başarılı olmuştu.
Peki Hulusi Akar’dan geldiği ve “Hocam siz tarafsız kalın, biz gereğini yapacağız, bize dua edin yeter!“ ifadeleri bulunan mektubun karşısında Gülen ne yaptı? Bir başka ifadeyle ne yapabilirdi?
Öncelikle ‘demokrasiden’ taviz vermiyor ve hukukun yanında duruyor. Sonrasındaki süreçte yaşananları bir süre gözlemledikten, dinledikten ve bilgileri kontrol ettirdikten sonra Mehmet Değreli’nin kendini manipüle etmeye çalışan biri olduğunu anlayıp gönderiyor.
Peki Gülen darbeye dair duyumları ya da darbe iması yapan ‘Hulusi Akar Mektupları’nı neden deşifre etmedi? Tabi ki Gülen’in kafasının içindeki bilme şansımız yok. Artık öğrenme şansımız da kalmadı. Ancak eldeki verilerden hareket edip yorumlamak mümkün.
Kontrol sizde değilse sonucu belirleyemezsiniz
Öncelikle temel kuralı hatırlatalım; bir süreçte kontrol sizde değilse sonucu da siz belirleyemezsiniz. Yani olaylara hükmeden ve yöneten taraf değilseniz, Mehmet Değerli gibi içinizdeki istihbarat elemanını deşifre etseniz bile neticiye etki edemezsiniz. Çünkü pasif durumsanız. Yaptığınız bir şey yok. Sizin dışınızda yürüyen bir plan var ve size rağmen sonuca ulaşacaktır.
Fethullah Gülen’e NATO destekli, Milliyetçilerin, Ulusalcıların ve diğer muhalif grupların destekleyeceği Hulusi Akar başkanlığında bir darbenin geleceği bilgisi ulaştırıldığı zaman elinde çok bir seçenek kalmıyordu. Önleyemeyeceği bir darbeden en az etkilenebilmek için sessiz kalmaktan başka çaresi kalmamıştı.
Söz konusu operasyonun bir diğer boyutu daha var.
15 Temmuz kötü hazırlanmış, her yerinde pis kokular yükselen bir yemek gibi. Erdoğan rejimine bakan ve yargının konusu olması gereken onlarca konu var. Fakat Erdoğan rejiminin medya ve yargı düzeni bunları konuşturmuyor bile.
Mesela TSK envanterinde olmayan mermilerle öldürülen sivilleri sorduğunda Akıncı’daki sivilleri ya da Mehmet Değerli mektuplarını ortaya atıyorlar. Tamam bu olayları da konuşmak lazım ama 15 Temmuz’a dair Erdoğan, Akar ve Fidan’a yöneltilmesi gereken çok daha esaslı sorular yok mu?
Bu gözünüzün önüne konan küçük bir tuğla nedeniyle arkadaki devasa gökdeleni görememekle eşdeğer. Bugün hâlâ mektuplar üzerinden tartışma sürüyor. Oysa bu, rejimin işine yarıyor. Çünkü asıl sorular arka planda kalıyor.
Sonuç itibariyle: 15 Temmuz, Türkiye tarihinin en büyük kumpasıdır. Onu sadece Adil Öksüz veya Mehmet Değerli üzerinden tartışmak, rejimin kurduğu tuzağa düşmektir. Asıl fotoğrafı örten şey işte bu “gürültü”dür.
Kaynak: Tr724
***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***