Kategori: Yaşam

Serbest Görüş günlük yaşam, toplumsal konular ve bireysel deneyimlerle ilgili güncel haberler ve analizler içermektedir. Web sitemiz yaşam tarzı, sağlık, eğitim ve toplumsal değişimler gibi çeşitli konularda derinlemesine içerikler sunar. Günlük hayatın önemli yönlerini keşfetmek ve toplumsal gelişmeleri takip etmek için ideal bir kaynaktır.

  • Meteoroloji uzmanından uyarı: Perşembe günü araçlarınızı kapalı yerlere alın

    Meteoroloji uzmanından uyarı: Perşembe günü araçlarınızı kapalı yerlere alın


    Meteoroloji uzmanı Dr. Güven Özdemir, “Perşembe günü itibariyle tedbirli olmak lazım. Çatılardan düşecek parçalarla yaralanmalar olabilir. Aynı zamanda perşembe günü vatandaşlar araçlarını kapalı yerlere almaya özen göstermeli” dedi.

    Bu havalarda mümkün olduğu kadar sokağa çıkmamak gerektiğini belirten Dr. Özdemir, “Mart ayı soğuk geçti. Kutuplar üzerinden gelen soğuk havanın etkisiyle Marmara, İç Anadolu ve Doğu Anadolu bölgesi karlı geçti. Yavaş yavaş bahar ayı gelmeye başladı. Ancak kararsız bir hava durumu devam ediyor. Hava bir gün sıcak, bir gün soğuk olmaya oluyor. Vatandaşlarımızın bu havalara çok dikkat etmesi lazım. Astımı, kalp rahatsızlığı ve kronik rahatsızlığı olanlar bu hava değişiminden etkilenebilir. Bu havalarda mümkün olduğu kadar sokağa çıkmamak lazım” dedi.

     

    Perşembe günü hava sıcaklığı 4 derece kadar düşeceğini söyleyen Dr. Özdemir, “Soğuk hava cuma günü de etkili olacak. Pazar günü itibariyle hava sıcaklığı tekrar yükselmeye başlayacak. Perşembe günü beklenen lodos ile ilgili tedbirli olmak lazım. Çatılardan düşecek parçalarla yaralanma ihtimalleri ortaya çıkabilir. Perşembe günü vatandaşlar araçlarını kapalı yere almaya özen göstermeli. Yine ağaç altlarında bulunmamak lazım. Lodostan ağaçlar hasar görmüş olabilir” diye konuştu.

     

    Önümüzdeki günlerde kuvvetli rüzgarlar etkili olacağını belirten Dr. Özdemir, “Perşembe gününe kadar Marmara ve Ege bölgesi kuvvetli lodos olacak. Bu lodosun etkisiyle vatandaşlarımızın tedbirli olması lazım. Yine perşembe gününe kadar doğu bölgelerindeki lodos nedeniyle çığ düşmelerine yaşanabilir. 1 Nisan itibariyle kar lastikleri çıkarıldı. Ancak yine İç Anadolu Bölgesi’nde kar olabilir. Çarşamba günü lodosun etkisiyle sıcaklık 19- 20 dereceyi bulacak. Perşembe günü itibariyle hava soğuyacak ve mevsim normallerinin altına düşecek. Yine Bursa, Sakarya, Balıkesir ve Kütahya’da kar yağışı görülebilir” ifadelerini kullandı.

     

    Dr. Özdemir gelecek pazartesi havaların ısınmaya başlayacağını belirterek, “Önümüzdeki pazartesi gününden itibaren havalar ısınmaya başlayacak ve Ramazan’ın ilk gününden itibaren de hava açacak” dedi. 

  • Zekat hakkında bildiklerimiz, bilmediklerimiz (1)

    Zekat hakkında bildiklerimiz, bilmediklerimiz (1)


    YORUM | AHMET KURUCAN 

    Anadolu tabiriyle candan ciğerden bir insan. Enderun terbiyesi almış  birisi. Eleştirel düşünce metodolojisine vakıf. Düşündüğünü net ifade edebilen ve bunu yaparken sorgulama ile suçlamayı, eleştiri ile hakareti birbirine karıştırmayan bir vasfa sahip. Akademik unvanı var. Tanısanız akademik kimlik bir insana bu kadar mı yakışır dersiniz. Dersiniz zira o kimliğin altını dolduran bilgi birikime sahip.

    Geçen sene bana babasının zekât ile alakalı bir sorusunu sormuş, ben de onun kimlik ve kişiliğini nazara alarak uzun boylu cevap yazmıştım. O bile şaşırdı, “Bu kadar uzun bir cevap ve bu kadar geniş çaplı bir analiz beklemiyordum” dedi. Ardından da bu mektubu yazı olarak yayınlamamı istedi. Ramazan’ın sonlarına doğruydu bu yazışmamız. Ben de mevsimi geçti diye düşündüm. Bu sene Ramazan gelince onu hatırladım. Hem onun teklifini bir yıl sonra bile olsa yerine getirmek hem de zekât mevsimi olarak bilinen Ramazan’da zekât ila alakalı genel bilgiler vererek belki başka benzer durumlarda bulunan insanların işine yarar düşüncesiyle yayınlamaya karar verdim.

    Bilinenden bilinmeyene bir seyahate çıkarmaya çalışacağım sizi bu iki yazıda. Bazıları bildiğiniz şeylerin tekrarı olacak. Bazılarını belki ilk defa duyacaksınız. Bazıları itibariyle ezberleriniz bozulacak. Bazılarını teoride kabullenseniz dahi realize edilemez bulacaksınız. Bilmiyorum, okuyup siz kendiniz karar vereceksiniz. Katkılara, eleştirilere her zaman olduğu gibi açığım.

    Soru şu: Avrupa’nın bir ülkesinde ev ve işyerleri olan Müslüman, kiracılarına Covid-19 salgını sonrası yaşadıkları ekonomik sıkıntılardan dolayı yardımda bulunmak istiyor. Kiracılarının durumuna göre kimisine kira indirimi yapacak, kimisinden hiç kira almayacak ve belki bazılarına da nakdi yardımda bulunacak. Ne var bunda diyebilirsiniz? Doğru, bir şey yok. Sosyal yardımlaşma ve dayanışmanın ta kendisi. İslami değerlerde kendine yer bulan salih amel. Fakat şiddeti zuhurundan gizli cevaplanması gereken iki soru var. Birincisi, kiracıları Müslüman değil. Başka din ve inançlara mensup ya da tercih ettiği bir din veya inancı yok. İkincisi, bu kira indirimi, kira affı veya nakdi yardımı zekâttan mahsup edebilir mi? İki soruyu bire indirelim isterseniz, Müslüman olmayan birisine zekât verebilir miyiz, yaptığımız yardımı zekatımızdan düşebilir miyiz?

    Şimdi kayda değer sayılmayacak bazı ilaveler ve ifadelerde yaptığım bazı düzeltmeler mahfuz verdiğim cevaba geçiyorum:

    ***

    Size telefonda da dediğim gibi zekât konusunda genel düşüncelerimi paylaşıyorum. Bunun ister hepsini istersen sadece babanın sorusuna cevap olacak kısmını kendisi ile paylaşabilirsin. Aslında daha önceki okumalarımda aldığım kısa notlar vardı. Sizin bu sorunuz o notları da gözden geçirip toparlamama ve üzerinden geçmeme vesile oldu. Maddeler halinde ifade edeceğim.

    1: Zekât, belirli ölçüler içinde zengin sayılan bir kişinin malının kırkta birini yılda bir defa olmak üzere Tevbe suresi 60. ayette belirtilen kişilere dağıtmasıdır. Zekât, namaz, oruç ve hac ile birlikte İslam dininin beş temel esasından biridir. Bu yönüyle zekât aynı zamanda ibadet kategorisinde yerini alır. Evet, zekât ibadettir yani bunu yerine getiren kişi ibadet sevabı kazanır ama mahiyetine dikkatlice bakılırsa namaz ve oruçtan farklı olarak tıpkı hac ibadetinde olduğu gibi onun maddi boyutu daha ağırlıklıdır. Hatta zekât bu maddi boyut itibariyle hac ile kıyaslanmayacak ölçüde öndedir. Hangi mallardan, hangi miktarda zekât kime, ne zaman verilecek? Bakın bu soruların cevapları son tahlilde hep para ve emtia etrafında dönmektedir.

    Öyleyse zekâtı bu özelliğinden dolayı ibadet boyutu ve mali boyutu olan bir eylem diye ikiye ayırmak mümkündür hatta şarttır. İbadet boyutuna yukarıda insana ibadet sevabı kazandırır diyerek bir cümle ile değindim. Mali boyutuna gelince, bu boyuta Hz. Peygamber (sas) dönemi pratikleri açısından bakmak lazım önce. Bu perspektiften baktığımızda zekât, devlet eliyle toplandığı ve dağıtıldığı için “kamu maliyesi”nin bir parçasıdır.

    Özetle şöyle diyebilirim, zekât ibadet boyutu itibariyle taabbudi bir emirdir, Allah emrettiği için yapılır; kamu maliyesi boyutu itibariyle de ta’lili bir işlemdir, analiz gerekir. Ta’lil bize şunu söyletir, o bir taraftan toplumsal sorumluluk projesidir diğer taraftan devlet-vatandaş ilişkisi içinde karşılıklı hak ve sorumlulukları belirleyen bir mahiyete sahiptir.

    2: Kur’anı Kerim’deki zekâtın tahsil edilmesi ve sarf yerlerini konu edinen ayetlere baktığımızda, onun ferdi bir ibadet olmanın çok çok ötesinde kamusal bir ödev olduğu kanaatini edinmek mümkündür. Efendimiz (sas) dönemi tatbikatları da zaten benim kanaat dediğim şeyi kesinleştiren uygulamalarla doludur. Bu açıdan şu çıkarımı çok rahatlıkla yapabiliriz; zekât İslam’da sadece bireysel bir ibadet ve yükümlülük değil aynı zamanda kamusal bir görevdir, ödevdir, yükümlülüktür. Günümüzde kullanılan tabirle ifade edecek olursak zekât – ibadet yönü her zaman mahfuz – vergi ile eş anlamlıdır.

    Fukaha bunun bilincinde olduğu için zekât meselesini sadece ibadet boyutu itibariyle işlememiş aksine Arapça ifadeleriyle “emval, haraç, ahkâm-i sultaniye” üst başlıkları altında incelenen devlet-vatandaş ilişkisi, karşılıklı hak, yetki ve sorumlulukları konu edinen yerlerde de ele almıştır. Bununla beraber 14 asırlık tarihsel süreçte çok farklı tatbikatların olduğu inkâr edilmez. Zaten meselenin nirengi noktasını oluşturması itibariyle bu konuyu bir sonraki maddede ele alacağım.

    3: Tarihen sabit bir gerçektir ki Hz. Peygamber (sas), Hz. Ebu Bekir, Hz. Ömer ve kısmen Hz. Osman’ın dönemlerinde zekâtın tahsili ve sarf edilmesi yani toplanması ve dağıtılması tamamıyla kamu maliyesinin bir parçası olarak devlet tarafından yerine getirilmiştir. Zekât tahsildarlarının adı Tevbe 60. ayetinde geçtiği üzere “âmil”dir. Zekâtın sarf edileceği kalemler, bahsini ettiğimiz ayetteki kişi ve gruplara tahsis edilmiş ve harcama devlet başkanının kontrolü altında yapılmıştır.

    Zekâtın toplanması ve harcanması devlet eliyle yapılır ve günün şartları içinde Hz. Ebu Bekir ve özellikle Hz. Ömer döneminde yeni düzenlemelere konu edilirken Hz. Osman döneminden itibaren “kimler zekât verecek, hangi mallar zekâta tabidir, hangi oranda verilecek vb” hususlarda hiçbir değişikliğe gidilmemiştir. Aksine bunlar “mukadderat-ı şer’iyye” denilerek içtihat alanının dışına çıkartılmış, hatta toprak mahsulleri, hayvanlar, madenler ve ticaret malları gibi mallar emvâl-i zahire, süs ve ziynet eşyaları gibi mallar da emvâl-i bâtine adı verilerek iki ayrılmış ve devlet sadece emvâl-i zahire’den zekat toplamaya başlamış, emval-i bâtıneyi kişilerin kendi inisiyatiflerine bırakmıştır.

    Hz Osman döneminde emvâl-i bâtineden zekat alınmama kararının altında Hz. Ebu Bekir döneminde gerçekleşen Ridde savaşlarında devlet karşısında yerlerini alan Arap kabilelerinin merkezi otoriteye teslim olmama özelliklerinin yeniden hortlaması, Hz. Osman yönetiminden memnuniyetsizlikleri sebebiyle bazılarının zekat vermemeleri ve fetihlerle genişleyen coğrafyada zekat tahsili adına gerekli yeni düzenlemelerin yapılamaması rol oynamış olabilir.

    Halbuki Hz. Osman döneminde aslında yapılması gereken Hz. Ömer dönemi uygulamalarını ilerletilerek sürdürülmesiydi. Mesela, Efendimiz döneminde kim zengindir, kim zekat verecek sorusunun cevabı olarak ortaya konan ölçü 20 miskal (85 gram) altın, 200 dirhem (595 gram)  gümüş, 40 koyun, 5 deve, 30 sığır, zirai ürünlerde de 5 vesk (660 kg) mahsul iken, günümüz de dahil olmak üzere bu oranlarda hiçbir değişikliğe gidilmemiştir. Halbuki bu oranların belirlendiği dönemlerde söz konusu malların ekonomik değeri üç aşağı beş yukarı aynıydı. Hayvancılık yapan ve 40 koyunu olan bir insan ile ticaret yapan ve yıllık masrafları ve borçları düştükten sonra 85 gram altına sahip olan kişi hemen hemen aynı derecede zengindi. Fakat değişen ve gelişen sosyo-ekonomik şartlar bunların ekonomik değerini değiştirmişti.

    Sözgelimi bugün altınla gümüş arasındaki değer farkının 1/60 oranında olduğunu söylüyor uzmanlar. Efendimiz döneminde bu değer farkı 1/7 idi. Yani 85 gram altın ile 595 gram gümüş arasındaki oran 1/7 ama ekonomik değerleri eşit veya neredeyse eşit. Halbuki bugün gümüş değerini neredeyse bütünüyle kaybetmiştir. Hatta bugün 595 gram gümüşü olan insan eğer altını zenginlik nisabı, ölçüsü, sınırı olarak kabul edecek olursak zekât almaya hak kazanan bir fakir iken, gümüşü baz aldığınızda zekât verecek zengindir ki bunu hiçbir aklı selim kabullenemez.

    Bu karışıklığın sebebi bir kez daha tekrar edeyim, zekâtın mali boyutu (ta’lili) ile ibadet (taabbudi) boyutunun karıştırılması ve mali boyutun bir kısmında gerekli olan içtihadi değişikliklerin sergilenememesidir. Maalesef bu durum bugün bile devam etmektedir. Halbuki zekât nisabı demek, asgari geçim standardının üzerinde mal varlığına sahip olmak demektir ki konu ile alakalı kafa yoran ekonomistler başta olmak üzere uzmanlar bunun 3 kişilik ailenin yıllık geçim standardı olduğunu söylerler. Hatta zekât hakkında iki kocaman cilt halinde yayınlanan doktora çalışması ile ünlü Yusuf Karadavi şu soruyu sorar: “Bu nisaplar değişmez şer’i sınırlar mı yoksa sosyal ve ekonomik şartlarla paranın satın alma gücündeki değişime bağlı olarak değişebilen hükümler mi?” Akl-ı selime göre cevap tabii ki ikincisi. Bugün yaşanılan ülke içindeki geçim standartlarına bağlı olarak her insan, her aile için çok rahatlıkla belirlenebilir. Zaten devletler belirliyor bunu bildiğiniz gibi.

    Aynı türden bir yaklaşım zekâta tabi mallar ekseninde de yapılmak zorundadır. Allah Resulünün (sas) belirlediği mallar kendi yaşamış olduğu toplum içinde ekonomik değere sahip olan mallardır. Literalist bir yaklaşım sergileyip sadece bu mallar zekâta tabiidir deme, en basitinden söz gelimi petrolü zekâta tabi olmayan mal kategorisine almamamızı gerektirir ki bu zekâtın vaz ediliş gayesine de aykırıdır. Petrol misali vermemim sebebi (zift diye geçiyor fıkıh kitaplarında) aynen bunu diyen ulemanın varlığından dolayıdır. Hz. Peygamber zift demedi, öyleyse tabi değil! Erken dönemlerde bunu diyen ulemayı bir açıdan ma’zur görebiliriz. Ama hala daha fıkıh kitaplarında böyle geçiyor diye bu hükmü savunan Harici ve Zahiri zihniyetli insanlara ne demeli?

    Ulemanın “havli havelan” (bir yıl geçmesi) dediği yani zekât nisabına ulaşmış yani zengin sayılan bir kişi hemen o yıl zekât vermez, o andan itibaren bir yıl bekler sonra verir şartı da bu meyanda zikredilmesi gereken bir başka literalist yaklaşımdır. Fukahanın kastı “yeni zengin olmuş, ilk defa zekât verecek hale gelmiş, bir yıl muafiyet tanıyalım, ticaretini geliştirsin” amacına yöneliktir. Siyasi otoritenin kabulü ile de uygulamaya geçmiştir bu. Ama bugün anlaşılan ve uygulanan bunun her bir ayrı mal için geçerli olduğu şeklindedir. Söz gelimi kumaş ticareti yaparken başka bir alanda da ticarete başlayan kişi, kumaştan zengin olup zekât verdiği halde yeni işini ayrı bir hesaplamaya tabi tutup sıfırdan nisap hesaplaması yapılmaktadır. Bizim birçok hocamız bunun hala böyle olduğuna inanır.

    Çok uzattım ama şu soru ile bitireyim: Zekâta tabii mallar adına söylenen altın, gümüş, buğday, arpa, deve, at ve koyundur. Haydi faiz meselesinde zikri geçen (eşyayı sitte hadisi) tuz ve hurmayı da ilave edelim. Hatta fitre hesaplamalarında zikredilen üzümü de koyalım. Bunların hepsi 612-630 Medine şartlarında yürürlükte olan hayat şartları ve ekonomi ile irtibatlı değil midir?

    4: Biz bugün ne yapacağız?

    (Devam edecek…)

    Kaynak: Tr724

  • ‘Metroda bir bebek bulduk, oğlumuz oldu’

    ‘Metroda bir bebek bulduk, oğlumuz oldu’


    Danny Stewart, erkek arkadaşıyla buluşup yemeğe gitmek için New York metrosunda yürürken gözüne yerdeki bir bebek ilişti. O andan itibaren hayatının değiştiğini henüz bilmiyordu.

    Günlerden 28 Ağustos 2020, saat akşam 20.30 suları…Metro, Chelsea’deki 14. Sokak istasyonunda durdu. 34 yaşındaki Danny Stewart, partneri 32 yaşındaki Pete Mercurio ile randevusuna geç kalmıştı.

     

    Çift, üç yıl önce Pete’in oynadığı softball takımındaki bir ortak arkadaşları sayesinde tanışmışlardı. Danny bir süre Pete ve ev arkadaşının yaşadığı eve taşınmıştı ama o akşam Harlem’de başka birine kiraladığı kendi dairesine, birikmiş mektuplarını almaya gitmişti.

     

    Danny istasyondan hızla çıkabilmek için koştururken gözüne bir şey ilişti.

     

    “Yerde, duvara dayalı bir şey gördüm, oyuncak bebek sandım” diyor.

     

    Anlamamıştı. Bir çocuk, bebeğini neden yere bırakırdı ki? Fakat merdivenlerden metro çıkışına doğru yürümeye devam etti.

     

    “Bir kere daha arkama dönüp baktım ve o an bacaklarının kıpırdadığını fark ettim” diye anlatıyor.

     

    Oyuncak sandığı şeyin gerçek bir bebek olduğunu anlayınca koşarak merdivenlerden aşağı indi. Koyu renk bir tişörte sarılmış olan bebeğin bacakları açıktaydı.

     

    “Üzerinde giysi yoktu, sadece bu tişörte sarılmıştı. Göbek bağı hala kısmen duruyordu, bunu görünce yeni doğmuş olduğunu anladım. Bir iki günlük olabilir diye düşündüm” diyor.

     

    Danny gözlerine inanmakta güçlük çekiyordu. Bir bebeğin nasıl olup da yere bırakılmış olabileceğini, bunu kimin yapabileceğini anlayamıyordu.

     

    Küçük bebek çok sessiz ama kocaman açılmış gözleriyle gayet canlıydı.

     

    “Başını kaldırıp baktı, ben de başını okşadım. Sonra bir süre mızıldandı. Hakikaten gerçek üstü bir durumdu. Gelip geçen insanların dikkatini çekmeye çalıştım ama kimse dönüp bakmıyordu.”

     

    Danny “Polisi arayın, lütfen!” diye haykırdıysa da hemen kimse ilgilenmedi.

     

    “Bir kadın ilgilendi ama o da İngilizce bilmiyordu, o yüzden ne dediğimi anlamıyordu. Muhtemelen deli olduğumu düşünmüştür.”

     

    Daha herkesin cep telefonuyla gezdiği yıllara gelinmemişti ve Danny çocuğu kaldırmaya canı acıyabilir, bir yarası veya hastalığı olabilir düşüncesiyle cesaret edemedi. Sonunda merdivenlerden sokağa çıkıp, telefon kulübesinden acil yardım numarası 911’i aradı.

     

    “Bir bebek buldum” dedi kekeleyerek. Sonra polise yerini söyledi ve bebeğin iyi olup olmadığını görmek için yeniden aşağıya koştu. Polis gelene kadar asırlar geçmiş gibi hissetti.

     

    “Eminim sadece bir kaç dakika sürmüştür. Ama zaman durmuş gibiydi ve kalbim gümbür gümbür atıyordu. ‘Belki de birisi telefonla işletiyor diye düşünmüşlerdir, bana inanmamış olabilirler, başkasının da araması lazım’ diye düşündüm. O zaman aklıma Pete geldi.”

     

    Yeniden merdivenleri hızla tırmanıp telefon kulübesine girdi ve bu kez cebindeki son bozuk paralarla Pete’e ulaşmayı başardı.

     

    “Bir kere daha ona anlattım. Polisi aramasını söyledim” diyor.

     

    O sırada evde bir aşağı bir yukarı dolaşarak randevularına geciken Danny’yi bekleyen Pete, bunları duyunca dehşete kapıldı.

     

    “Çünkü Danny şaka yapmaz. Doğru olmayan bir şeyi söylemez” diyor.

     

    Evden fırlayıp metro istasyonuna koştu. Vardığında polis bebeği almış sağlık kontrolü için hastaneye götürüyordu. Danny ifade verdikten sonra oradan ayrıldılar.

     

    “Polis araçları hareket ederken Danny’ye dönüp, ‘Biliyor musun, hayatın boyunca bu bebekle aranda bir bağ olacak’ dediğimi hatırlıyorum” diyor:

     

    “Danny ‘Nasıl yani?’ dedi. ‘Eh’ dedim, ‘Çocuk eninde sonunda bir gün bulunduğu gecenin hikayesini öğrenecek ve onu bulan kişiyi bulmak isteyecek. Belki nereye gönderildiğini izleyip, bugünün yıl dönümlerinde her yıl ona hediye göndermenin bir yolunu bulabiliriz.”

     

    Ertesi gün metroda bulunan bebeğin hikayesi bütün haberlerde duyuruldu.

     

    Danny televizyonlara röportajlar verirken bir muhabir “3,5 kiloluk bebeği bulan iyiliksever insanın” Danny Stewert olduğunu söylüyordu.

     

    Bir başka haberde Hispanik (Latin Amerika kökenli) görünen bebeğin bir tutam koyu renk saçı da olduğu duyuldu.

     

    Danny bebeğin nasıl olduğunu öğrenmek istiyordu. Götürüldüğü hastaneye giderek bilgi almak istedi ama başaramadı.

     

    Danny ve Pete günlük yaşamlarına geri döndüler. Danny sosyal danışmanlık yapıyor, Pete ise oyun yazarı ve internet tasarımcısı olarak çalışıyordu.

     

    Fakat çok zaman geçmeden Aile Mahkemesi’ndeki bir duruşmaya katılması için Danny’ye Çocuk Koruma Dairesi’nden celp geldi.

     

    2000 yılının Aralık ayında yapılan duruşmada yargıç Danny’ye duruşma boyunca salonda kalmasını söyledi. Polis memurlarının ifade vermesinden sonra yargıç bir kez daha Danny’ye seslendi.

     

    “Yargıç ‘Bay Stewart, size durumu anlatmak istiyorum. Bir bebeğin sokağa bırakılması durumunda, öncelikle ve hızla, önce geçici olarak bakacak bir aileye verir, sonra onu evlat edinebilecek bir aile bulmaya çalışırız’ dedi. Ben tam ‘Evet mantıklı’ diye düşünürken, yargıç bu sefer ‘Siz bu çocuğu evlat edinmeyi ister misiniz?’ diye sordu.”

     

    Danny etrafa baktı. Bütün gözler üzerindeydi.

     

    “Ben dahil mahkeme salonundakilerin çoğunun ağzı bir karış açık kalmıştı sanırım” diyor.

     

    “Evet isterim, ama bunun kolay olduğunu sanmıyorum” dedi ama yargıç gülümseyerek “Kolay olabilir” diye cevap verdi.

     

    Yargıcın sorusu çok ani ve beklenmedikti ama Danny ve Pete’e, olayı duyan bir çok arkadaş ve tanıdıkları neden bebeği alıp o gece eve getirmediklerini sormuştu. Ama Danny bunun bu kadar basit olamayacağını biliyordu.

     

    Bir bebeğin evlat edinilmesi, gönüllü olan ebeveynlerin geçmişi ve yeterliliklerinin kontrol edildiği 6 ila 9 aylık bir süreç gerektiriyordu.

     

    Danny, “Evlat edinmeyi daha önce düşünmemiştim. Ama bir yandan da bu bebekle bir bağ hissediyor ve bunun bir fırsat, bir hediye olduğunu düşünmekten kendimi alamıyordum. Böyle bir hediyeye nasıl hayır denilebilirdi ki?” diyor.

     

    Mahkeme salonundan çıkışta Danny, Pete’i arayarak haberi verdi.

     

    Pete “İlk tepkim ‘Yoo, yo istemiyorsun. Hemen mahkeme salonuna dön ve yargıca hata yaptığını söyle. Hayır de’ demekti” diyor.

     

    İzleyen bir hafta boyunca Danny’ye göre “hararetli tartışmalar”, Pete’e bakılırsa “ateşli kavgalar” yaşandı.

     

    Pete, “Hayatımı değiştirmek istemiyordum. Halimden memnundum ve bebek her şeyi değiştirecekti” diyor:

     

    “Paramız yoktu, yerimiz yoktu. Hala evi başkasıyla paylaşıyorduk. Ayrıca ona biraz öfkeliydim. Nasıl bana danışmadan evet diyebilmişti?”

     

    Bebek sorunsalı neredeyse ayrılmalarına yol açacaktı:

     

    “Danny bir noktada ‘Ben bu işi yapacağım, sen katılsan da katılmasan da’ dedi. Ben de ‘Bebeği ilişkimize tercih mi ediyorsun? dedim.”

     

    Pete Danny’ye “New York’ta tek başına çocuk büyütme maceranda iyi şanslar” gibisinden “korkunç” şeyler söylediğini hatırlıyor.

     

    Buna rağmen, içinde bu bebek işinin olmasını umarsızca arzu eden bir yan da olduğunu söylüyor.

     

    Sonunda Danny Pete’i, bebeği geçici olarak yanında kaldığı ailenin evinde birlikte ziyaret etmeye ikna etti.

     

    Gittiklerinde buranın bebek için ideal bir yer olmadığını hemen fark ettiler. Göbeğinden aşağısı bacaklarına kadar olduğu gibi pişik olmuş ve yer yer iltihaplanmıştı.

     

    Onlara eşlik eden sosyal danışman, geçici bakıcı anne ile konuşurken bebek sandalyesini Danny ve Pete’in önüne doğru itmişti.

     

    Bebek kocaman gözleriyle onlara baktı. Danny gözlerini hiç kırpmadığını ve çok sessiz olduğunu fark etti.

     

    Bebeği kucağına ilk kez aldı aldı ve “Hatırladın mı beni?” dedi.

     

    Sıra Pete’e gelip bebeği kollarına aldığında “o an bir sıcaklık” hissetti:

     

    “Parmağımı bütün eliyle kavrayıp sıkıca tuttu. Bana bakıyordu, ben de ona bakıyordum ve sanki parmağımdan kalbime, kafama giden bir yol bulmuştu ve bana o anda onun babalarından biri olabileceğimi gösteriyordu.”

     

    O günden sonra evlat edinme süreci hızlandı. Ev ziyaretleri, Danny ve Pete hakkında araştırmalar ve cevap istenen bir çok soru.

     

    Danny ve Pete’e bebeği yanlarına almalarının aylar sürebileceği söylenmişti, hazırlık yapmaya zamanları olacağını düşündüler.

     

    Fakat 20 Aralık’ta bebeği evlat edinmek istediklerini resmen bildirecekleri bir duruşmaya katılmaları gerekiyordu. Aynı yargıçtı. Önündeki takvimi inceledi.

     

    “Sonra yine bize baktı ve ‘Tatili onunla geçirmeye ne dersiniz?’ dedi. Sanırım ikimiz de başımızı sallayarak evet dedik ama içimden ‘Ne tatili?’ diyordum. Çünkü Noel’i kastediyorsa sadece birkaç gün kalmıştı.”

     

    Fakat yargıç hakikaten de Noel’i kastetmişti ve hemen sosyal danışmana ve hukukçulara bebeği iki gün içinde teslim etmeye hazırlanmaları için talimatlar yağdırdı.

     

    Eve gidince Pete ailesini arayarak yardım istedi.

     

    Onlara zaten evlat edinme planlarını anlatmış ve tam desteklerini almıştı.

     

    “Ona Kevin adını vereceğimizi söyledim ve annem ağlamaya başladı çünkü benden önce doğan ama doğum sırasında ölen bebeğinin adı Kevin olacaktı. Tuhaf bir şekilde Kevin onlara, eşcinsel oğullarından torun olarak geri gelmiş olacaktı.”

     

    Hazırlık için sadece iki günleri vardı. Büyük bir telaşla çalıştılar. Pete’in ailesi ihtiyaç duyulabilecek her şeyi almak için büyük bir alışverişe çıktı. Danny ve Pete hızla çocuk sahibi olacak ebeveynler için yazılmış kitapları okumaya giriştiler. Beşik, kutular dolusu bebek bezi evi doldurdu.

     

    22 Aralık Cuma günü sabah saat 09.00’da Danny ve Pete, Kevin’i geçici bakım acentasından aldılar, bir battaniyeye sarıp sarmaladılar ve metroya binerek evlerine götürdüler.

     

    Danny, “Kar yağmaya başlamıştı. İyice büyülü bir ana dönüştü” diyor.

     

    Bir aile olarak ilk akşamlarıydı.

     

    Danny, “Galiba ilk defa bir nefes aldık. Bunun gerçekten olduğunu bir tür hayretle kavrıyorduk” diyor.

     

    Kevin, Pete’in göğsünde uyuyakalmıştı.

     

    Yargıcın planı aslında Kevin’in Noel tatilini Danny ve Pete ile geçirip sonra işlemler tamamlanıncaya kadar yeniden geçici aileye gönderilmesiydi. Ama Danny ve Pete bebeğin kendileriyle kalmasının mümkün olup olmadığını sordular. 27 Aralık günü sosyal danışman iyi haberi verdi: Kevin, evlat edinme süreci tamamlanıncaya kadar onlarla kalabilecekti.

     

    Manhattan Aile Mahkemesi 2001’de 11 Eylül saldırılarının hedefindeki ikiz kulelere çok yakındı. Bu olay süreci geciktirdi ama sonunda 17 Aralık 2002 günü Kevin artık resmen Danny ve Pete’in çocuğu olmuştu.

     

    Danny Pete ve Kevin kısa sürede bir aile düzeni kurdu. Danny Kevin’in kitaplara bayıldığını hatırlıyor. Her gece ona uyumadan önce kitap okuyor ya da şarkı söylüyorlardı.

     

    Pete Kevin’in bulunuşunun hikayesini resimli bir kitap haline getirdi ve Kevin üç ya da dört yaşına geldiğinde geceleri ona bu kitabı okuyorlardı.

     

    Pete, “En çok bu kitabı seviyordu” diyor ve ekliyor:

     

    “Bazı geceler ve günler bir kaç kere okurduk. Kevin’i sık sık kendi kendine bu kitabın sayfalarını çevirirken ve ezberlediği kelimeleri söylemeye çalışırken bulurduk. Dünyanın en tatlı görüntüsüydü.”

     

    Kevin aslında bir yıl kadar bu kitabın kendi hikayesini anlattığını anlamamıştı. Ama anladığında o kadar gururlanmış ve heyecanlanmıştı ki kitabı okula götürüp sınıfta anlatmıştı

     

    Aynı zamanda biyolojik ailesinin kim olabileceğini de merak ediyordu:

     

    “Ara sıra, dışardaysak gelen geçen insanlara bakardı. Veya lokantadaysak bazen birini işaret eder ‘Şuradaki kadın benimle aynı renkte’ derdi. Fakat bunu çok sürdürmedi. Bir süre sonra bunlar azaldı.”

     

    Kevin 10 yaşına geldiğinde Pete bir gün onu okula götürürken dönüp “Pete babasıyla Danny babasının” önceki gece neler konuştuğunu bilip bilmediğini sordu.

     

    2011 yılıydı ve New York, ABD’de eşcinsel evliliğin yasal statüye kavuştuğu 6. eyalet olmuştu.

     

    Aslında Danny ve Pete zaten kendilerini evli sayıyordu ama şimdi buna bir resmiyet kazandıracaklardı.

     

    Kevin çok heyecanlandı ve babasına dönüp “İnsanları yargıçlar mı evlendiriyor?” diye sordu.

     

    Bu sözlerden ilhan alan Pete Manhattan Aile Mahkemesi’ne bir e mektup göndererek, Kevin’i evlat edinmelerini sağlayan yargıcın nikahlarını kıyıp kıyamayacağını sordu. İki saat sonra yargıç “Çok mutlu olurum” yanıtını yolladı.

     

    Danny törende mutluluk ve şaşkınlık duygularına boğulduğunu hatırlıyor.

     

    “Bizim bir aile olmamızın sebebi olan kadın, bizim nikahımızı kıyıyordu. Çember tamamlanmıştı” diyor.

     

    Kevin şimdi 20 yaşında. Üniversitede matematik ve bilgisayar mühendisliği okuyor. Danny’nin metro istasyonunda bulduğu minnacık bebeğin boyu artık iki babasından da uzun.

     

    Frizbi oynamayı seviyor, maraton konuyor ve 14 yaşından beri Ulusal Dans Enstitüsü’nde dans eğitimi alıyor.

     

    Pete Kevin’in bir şey öğrenmek istediği zaman gidip hemen öğrendiğini anlatıyor. Bu şekilde gitar ve piyano çalmayı da öğrenmiş kendi kendine.

     

    Pete, “Hep saygılı bir çocuk oldu. Başkalarını anlıyor ve merhametli. Duygularını çok açığa vurmuyor. Gözlemci. İlgi toplamaya çalışmıyor. Ama aynı zamanda sessiz bir lider. Çok komik de olabiliyor” diyor.

     

    Ailece parklara gidiyor, birlikte kano yapıyor ya da en sevdikleri beyzbol takımı New York Mets’in maçlarını izliyorlar.

     

    Şimdi 55 yaşına gelen Danny, “Hayatımın başka nasıl olabileceğini hayal bile edemiyorum. Hayatım çok daha zengin ve doyurucu oldu. Çocuk benim dünyamı, dünyaya bakışımı, bütün bir merceği değiştirdi” diye ekliyor.

     

    Pete ise bundan 20 yıl önce baba olma fikrini imkansız bulurken şimdi ebeveyn olmama fikrini düşünemediğini söylüyor:

     

    “Oğlum hayatıma girmeden önce bu kadar derin bir sevginin varlığından haberdar değildim.”

     

     

    KAYNAK. BBC TÜRKÇE

  • Birinin yalan söylediğini anlamak mümkün mü?

    Birinin yalan söylediğini anlamak mümkün mü?


    Sadece birisine bakarak yalan söyleyip söylemediği anlaşılamaz elbette. Psikologlar işe yarayan bazı teknikleri devreye sokarken, hala kulanılmakta olan bazı göstergelerin ise bilimsel olarak çoktan çürütüldüğünü söylüyor.

    17 yaşındaki Marty Tankleff, New York’un Long Island bölgesindeki evinde annesi bıçaklanmış, babası da sopayla dövülerek öldürülmüş halde bulunduğunda polis tarafından çok sakin görülmüş, yetkililer onun suçsuz olduğuna inanmadığından 17 yılını cezaevinde geçirmişti.

     

    Başka bir davada ise 16 yaşındaki Jeffrey Deskovic, sınıf arkadaşı boğulmuş halde bulunduğunda çılgına dönmüş ve dedektiflere yardım etmek için can atmıştı. Bu tavırları şüpheli bulunduğundan o da 16 yıl cezaya çarptırılmıştı.

     

    Peki nasıl olmuş da biri yeterince üzgün olmadığından, diğeri ise fazla üzgün bulunduğundan gizli suçluluk duyguları sergilediklerine karar verilmişti?

     

    New York City Üniversitesi’nde John Jay Ceza Yargılamaları Fakültesi’nde yalan ve aldatma üzerine araştırma yapan Maria Hartwig, daha sonra temize çıkarılan bu iki erkeğin, davranışlara bakarak kişinin yalan söyleyip söylemediğine karar verme konusundaki yanlış algıya kurban gittiklerini vurguluyor.

     

    Birçok kültürde gözleri kaçırma, parmaklarla oynama, kekeleme gibi davranışların yalan belirtisi olduğu ve kişiyi ele verdiğine dair bir kanı var.

     

    Oysa on yıllar boyunca yapılan araştırmalarda buna dair kesin bulgular elde edilmiş değil. Tıpkı yukarıdaki iki örnekte olduğu gibi, “Yalan tespitiyle ilgili hataların topluma bedeli ağır oluyor ve insanlar yanlış yargıların kurbanı oluyor” diyor Hartwig.

     

    Psikologlar yalanı tespit etmenin çok zor olduğunun farkında. 2003’te Bella DePaulo ve ekibi daha önce yapılmış 116 deneyi inceleyip kişilerin doğru ve yalan söylerken ne şekilde davrandığını anlamaya çalışmış, gözleri kaçırma, göz kırpma, daha yüksek sesle konuşma, omuz silkme, farklı şekilde oturma, baş hareketleri, el, kol ve bacak hareketleri gibi davranışsal belirtileri değerlendirmişti.

     

    Ancak bunların hiç biri yalan söylemekle kesin bağlantılı bulunamadı; sadece insan kulağının tespit edemeyeceği şekilde ses tonunda değişim ve gözbebeklerinin büyüklüğü, yalan söylemeyle çok zayıf bağlantılı olarak görüldü.

     

    Daha sonra yapılan araştırmalarda da hangi davranışın yalan söylemekle bağlantılı olduğuna yönelik tahminlerin hemen hemen tesadüf eseri doğru sonuca varmakla aynı düzeyde olduğu görüldü.

     

    Yani çok sınırlı bazı davranışların yalan veya doğru söylemekle bağlantılı olabileceği, ama bunların da güvenilir göstergeler olabilecek düzeyde güçlü veriler oluşturmadığı sonucuna varıldı.

     

    Ancak polis yetkilileri, laboratuvar ortamında gönüllü olarak kullanılan deneklerle gerçek soruşturmalarda karşılaşılan zanlıların tavrının aynı olmayacağı görüşünde.

     

    İngiltere’deki Portsmouth Üniversitesi’nde psikolog Samantha Mann de bu eleştiride haklılık payı olduğunu söylüyor. Gerçek bir cinayet mahkumunun polis mülakatından görüntüler, o dili anlamayan polislere izletilip, katilin davranışlarını gözleyerek hangi konularda yalan söylediğini tahmin etmeleri istendiğinde yüzde 64 oranında doğru sonuca varılmıştı. Bu, tesadüf sonucuna işaret edecek yüzde 50 oranından çok daha yüksek olsa da, hala güven duyulacak seviyede değildi.

     

    Kalıplara dayalı yargılar

     

    En fazla yanlış sonuca varan polisler ise katilin davranışları ile ilgili “yalancılar gözlerini kaçırır” veya “elleriyle oynar” gibi belli kalıplara dayananlar olmuştu.

     

    Mann ise katilin stres altında olsa da bu tür kalıplara karşı davranışlarını kontrol altında tuttuğunu söylüyor.

     

    Mann ve ekibinin farklı polis memurlarıyla yaptığı başka bir araştırmada ise bir akrabalarını öldürdükleri halde televizyona çıkıp üzüntülerini sergileyen aile fertlerinin ifadelerindeki doğru ve yanlış unsurlara dair tahminlerin tesadüf eseri doğru sonuca varma durumundan öteye gidilemediği görüldü.

     

    Hartwig ve Charles Bond daha sonra benzer araştırmaları incelediğinde, gerçek polis mülakatlarında söylenen yalanların, laboratuvar koşullarında söylenen yalanlardan daha kolay tespit edildiğine dair herhangi bir veriye ulaşamadı.

     

    ABD’de Florida Uluslararası Üniversitesi’nde psikolog olan ve Federal Araştırma Bürosu (FBI) ajanlarını eğiten Ronald Fisher, hilekarların tedirginliklerini saklamayı bildiklerini vurguluyor. “İnsanların iç duyguları ile dışarıdan hissedilenleri kıyaslayan araştırma pek yok. Yalancılar daha tedirgin ama bu içsel bir duygu ve dışarıdan gözlenen davranıştan farklı olabiliyor” diyor.

     

    Yalanın sözel göstergeleri

     

    Bu nedenle araştırmacılar, davranışlardan yola çıkarak yalan tespiti çalışmalarına hemen hemen son vermiş durumda. Peki, yalanı ve yalancıyı tespitin başka yolları var mı?

     

    Psikologlar artık yalanın sözel göstergeleri üzerinde duruyor; yalan söyleyenler ile doğru söyleyenlerin kullandıkları ifadeler arasındaki farklılıklar tespit edilmeye çalışılıyor.

     

    Bunun yöntemlerinden biri, polis mülakatlarında eldeki delillerin hemen ifşa edilmemesi, zanlının daha uzun süre boyunca serbest konuşmasının sağlanması ve böylece ifadedeki çelişkiler üzerinde yoğunlaşmak.

     

    Hartwig bu tekniği eğitim sırasında 41 polise öğretmiş ve yalan tespitinde yüzde 85 başarı sağlanmıştı. Bu eğitimi almayan 41 poliste ise bu oran yüzde 55 düzeyinde kalmıştı.

     

    Bir diğer mülakat tekniği olarak da zanlılardan ve tanıklardan, herhangi bir suç mahallini tarif etmeleri veya zanlı ile ilgili sahte tanıklıklara dair ayrıntıları paylaşmaları isteniyor. Doğru ifade verenler çok daha fazla ayrıntı paylaşabiliyor.

     

    Davranışsal göstergeler hala uygulanyor

     

    Ancak ABD’de polis ve diğer güvenlik güçlerinin bu tür bilime dayalı reformları henüz uygulamadığı görülüyor. Örneğin ulusal güvenlik departmanının ulaşım biriminde, uçak yolcularının inceleme ve soruşturmalarında davranışa dayalı göstergelere ağırlık veriliyor.

     

    Yetkililere, yalan söylediğinden şüphelenilen kişileri gözlemlemeleri sırasında şu davarnışlar üzerinde durmaları isteniyor: gözleri kaçırmak -ki bu bazı kültürlerde saygı göstergesi olarak kullanılır- gözlerini dikerek bakmak, hızlı göz kırpmak, şikayet etmek, ıslık çalmak, abartılı esneme, konuşurken ağzını elle kapatmak, aşırı el kol hareketleri, bir yerlerini düzeltiyor veya temizliyor görünmek. Oysa bu davranışların yalan söyleme belirtisi olduğuna dair yanlış kanı çoktan çürütülmüş durumda.

     

    Böylesi yüzeysel ve belirsiz göstergelere dayalı soruşturmalar nedeniyle olsa gerek 2015-18 yılları arasında yolcuların, milliyet, ırk, etnik kökeni gibi nedenlerle ayrımcı muameleye maruz kaldıklarını bildirdikleri 2251 resmi şikayet başvurusu olmuş.

     

    Daha önce ABD’de havalimanlarında yolcu taramada kullanılan 94 göstergenin sayısı 2013’te 36’ya düşürülse de liste hala “aşırı terleme” gibi bilimsel olarak çürütülmüş birçok unsur içeriyor.

     

    Ancak yetkililer, davranış gözetimi sayesinde son 11 yılda üç yolcunun patlayıcı ve yanıcı aletlerle uçağa binmesinin engellendiği iki başarı öyküsünden söz ediyor.

     

    Mann ise tespit edilmeksizin bu sistemi aşmış kaç teröristin olduğunu bilmeden bu başarının ölçülemeyeceği kanısında. 2015’te yapılan denemelerde havalimanı güvenliğini aşarak sahte patlayıcı ve silahlarla uçağa binme konusunda yüzde 95 başarı kaydedilmişti.

     

    Mann, Hartwig ve 49 diğer araştırmacı, 2019’da yayımladıkları bir yazıda, güvenlik güçlerinin davranışa dayalı gözetimden vazgeçmesi tavsiyesinde bulunmuş, bunun bilim dışı olduğunu ve “bireylerin yaşam ve özgürlüğünü tehlikeye attığını” vurgulamıştı.

     

    Sakin göründüğü için anne ve babasını öldürmekle suçlanıp 17 yaşında 17 yıl mahkumiyet alan Tankleff ise yıllarca ismini temize çıkarmaya çalışmış ve avukatlık için baroya kayıt yaptırma mücadelesi vermişti. Nihayet 2020’de New York barosuna kaydolan Tankleff’in içine kapalı yapısını aşıp duygularını göstermeyi öğrenmesi gerekmişti. Bu yolda ona yardımcı olan Lonnie Soury, duyguları göstermenin neden önemli olduğunu şöyle açıklıyor:

     

    “İnsanlar çok önyargılı.”

     

    KAYNAK: BBC TÜRKÇE

  • Marmara’da sıcaklığının 6 ila 10 derece azalması bekleniyor

    Marmara’da sıcaklığının 6 ila 10 derece azalması bekleniyor


    Marmara Bölgesi’nde hava sıcaklığının 6 ila 10 derece azalması, yağışların genelde sağanak şeklinde olması bekleniyor.

    Meteoroloji 1. Bölge Müdürlüğünden yapılan son değerlendirmelere göre, bölgede parçalı ve çok bulutlu hava hakim olacak.

     

    Bölgedeki yağışların genelde sağanak şeklinde olması bekleniyor. Trakya’nın yüksek kesimlerinde karla karışık yağmur ve kar öngörülüyor.

     

    Bölgedeki hava sıcaklığının 6 ila 10 derece azalması, rüzgarın ise kuzey ve kuzeydoğudan kuvvetli esmesi bekleniyor.

     

    Meteorolojiden Kastamonu ve Sinop için fırtına, sağanak ve kar uyarısı 

     

    Meteoroloji 10. Bölge Müdürlüğünden yapılan açıklamada, akşam saatlerinden itibaren Kastamonu ve Sinop çevrelerinde genellikle yağmur ve sağanak, Kastamonu’nun iç kesimlerinin yükseklerinde karla karışık yağmur ve kar beklendiği kaydedildi.

     

    Cuma, cumartesi ve pazar günlerinde ise yağışların kıyı kesimlerde yağmur, iç ve yüksek kesimlerde ise karla karışık yağmur ve kar şeklinde olması bekleniyor. Cuma ve cumartesi günü bölge genelinde saatteki hızı 80 kilometreyi bulan kuvvetli fırtına eseceği tahmin ediliyor.

     

    Bölge genelinde yarından itibaren hava sıcaklıklarının 6 ila 12 derece azalarak önümüzdeki hafta başına kadar mevsim normalleri ve yer yer altında seyretmesi bekleniyor.

     

    Soğuk ve yağışlı havanın sebep olabileceği yer yer kuvvetli sağanak ve gök gürültülü sağanak ile kar yağışları, buzlanma ve don olayı ile kuvvetli rüzgar ve fırtına gibi olumsuzluklara karşı dikkatli ve tedbirli olunması uyarısında bulunuldu.

  • Gazeteci Selahattin Duman, hayatını kaybetti

    Gazeteci Selahattin Duman, hayatını kaybetti






    Sağlık sorunları yaşadığı bilinen gazeteci Selahattin Duman, sabaha karşı hayatını kaybetti. Duman, 14 Temmuz tarihinde İzmir’in Torbalı ilçesinde trafik kazası geçirmişti. Torbalı Devlet Hastanesi’ne kaldırılan Duman’ın kazada kolu kırılmış ve aort damarında büyüme tespit edilmişti. Ünlü gazeteci kazanın ardından 19 gün yoğun bakımda kalmış daha sonra taburcu edilmişti.

    Selahattin Duman 1950 yılında dünyaya geldi. Yazar, gazeteci, köşe yazarı, sinema eleştirmeni ve oyuncusudur. Annesi Nimet Duman, babası Dr. Abdullah Duman’dır. Uzun yıllar Sabah ve Vatan gazetelerinde hem yöneticilik hem de köşe yazarlığı yaptı.








    ÖNCEKİ YAZITunceli halkı, bedava patatesi almadı: Biz haram yemeyiz
    SONRAKİ YAZIBakanlık ‘ucuz’ demişti; yüzde 75 daha pahalıya satmış!




    Kaynak: Tr724

  • Hava sıcaklıkları Türkiye’nin kuzey, iç ve batı kesimlerinde 6-12 derece azalacak

    Hava sıcaklıkları Türkiye’nin kuzey, iç ve batı kesimlerinde 6-12 derece azalacak


    Bugün öğle saatlerine kadar Batı Karadeniz’in kıyı kesimleri ile Samsun çevrelerinde sağanağın kuvvetli olması, Batı Karadeniz’in iç kesimleri ile Amasya ve Çorum çevrelerinde de yoğun kar yağışı bekleniyor.

    Meteoroloji Genel Müdürlüğü, hava sıcaklıklarının ülkenin kuzey, iç ve batı kesimlerinde 6-12 derece azalacağını bildirdi.

     

    Kurumdan yapılan açıklamaya göre, Türkiye genelinde hava bugün parçalı ve çok bulutlu olacak.

     

    Marmara’nın doğusu, Doğu Akdeniz, İç Anadolu (Sivas hariç), Batı ve Orta Karadeniz, Doğu Karadeniz kıyıları, Doğu Anadolu’nun doğusu ile Balıkesir, Uşak, Kütahya, Afyonkarahisar, Isparta, Artvin ve Siirt çevrelerinde yağış bekleniyor.

     

    Yağışların, genellikle yağmur ve sağanak, Doğu Anadolu’nun doğusunda gök gürültülü sağanak ve yerel dolu yağışı öngörülüyor. İç Anadolu, Karadeniz’in iç kesimleri ile Bilecik, Kütahya, Afyonkarahisar ve Isparta çevrelerinde karla karışık yağmur ve kar tahmin ediliyor.

     

    Öğle saatlerine kadar Batı Karadeniz’in kıyı kesimleri ile Samsun çevrelerinde yağmur ve sağanağın kuvvetli olması bekleniyor. Batı Karadeniz’in iç kesimleri (Rakımı 400 metre ve üzeri yerler) ile Amasya ve Çorum çevrelerinde yoğun kar yağışı öngörülüyor.

     

    Bu nedenle başta buzlanma ve don olayına bağlı ulaşımda aksamalar, sel ve su baskını gibi olumsuzluklara karşı dikkatli ve tedbirli olunması gerekiyor.

     

    Zirai don uyarısı

     

    Hava sıcaklıklarının, kuzey, iç ve batı kesimlerde 6-12 derece azalacağı, diğer yerlerde önemli bir değişiklik olmayacağı tahmin ediliyor.

     

    13 Nisan Salı sabahına kadar Trakya kesimi, Marmara’nın güney ve doğusu, Ege ve Batı Akdeniz’in iç kesimleri, İç Anadolu ile Batı ve Orta Karadeniz’in iç kesimlerinde zirai don riski olmasından dolayı, yaşanabilecek olumsuzluklara karşı başta üreticiler olmak üzere ilgililer ve vatandaşların dikkatli ve tedbirli olması gerekiyor.

     

    Bazı bölgelerde fırtına etkili olacak

     

    Rüzgarın Ege ve Batı Akdeniz’de kuzey yönlerden, Doğu Anadolu’nun kuzeydoğusunda güney yönlerden kuvvetli (40-70 kilometre/saat), Güney Ege ve Batı Akdeniz’de yer yer fırtına şeklinde (60-80 kilometre/saat) esmesi bekleniyor.

     

    Ağaç ve direk devrilmesi, soba ve baca gazı kaynaklı zehirlenme riski, çatı uçması ve ulaşımda aksamalar gibi olumsuzluklara karşı dikkatli ve tedbirli olunması önem taşıyor.

     

    Denizlerde ise Güney Ege ve Batı Akdeniz’de fırtına, Doğu Karadeniz’de fırtınamsı rüzgar tahmin ediliyor.

  • Şehrin ortasından

    Şehrin ortasından


    YORUM | M. NEDİM HAZAR

    Tam ortasındayız yine…

    Defalarca kabahat işleyen bir çocuğun her seferinde sığındığı anne kucağı gibi dayanmıştık kapısına. Biliyoruz, biz ne kadar layık olamasak da, sonsuz bir şefkat ve merhametin diriltici affediciliği ile her seferinde bekletmeden açan var, kapıda bırakılmıyor en mücrimimiz bile.

    Çağın en sinsi hastalıklarından biri sanırım telaş. Bir acelecilik, koşturmaca ve hız cenderesinde her geçen gün daha da sıkıştırıp, nefes alacak deliklerimizi birer birer kapatıyoruz. İşte bu hafi belanın tabii rehabilite dönemi olarak Ramazan bulunmaz bir imkân, şahane bir fırsat.

    Sabırsızlık, insanoğlunun en büyük defolarından biri.

    “İnsan, yaradılışça çok acelecidir” buyuruyor Kitab-ı Mübin.

    Hızlı ulaşım, hızlı iletişim, hızlı tüketim makbul sayılıyor çağımızda. Buz devrinden daha erdemli sayılıyor hız devri. İşte rahmet ayı hızdan naza, süratten niyaza, telaştan sükunete doğru bir yöneliş koridoru açıyor idrakinde olanlar için.

    Oruç mevsimi yavaşlama ve sükûnet mevsimi. Ruhen ve bedenen… Hız virüsüne karşı insana bahşedilen muazzam bir antikor bu kutsal dönem.

    Çağın insanına “ayağını gaz pedalından çek” diye sesleniyor Ramazan. Meseleye bu perspektifle bakınca, günün uzunluğu, sıcağı, soğuğu, işin zorluğu bir anda anlamsızlaşmıyor şüphesiz, tersine avantaja dönüşüyor rahmet kapısına sinelerini yaslayanlar için.

    Dünya hayatı hakiki manada yerli yerine oturuyor. İnsan, aklı ve zaaflarıyla inşa ettiği sentetik benliğinden asli olana yönelmek için önemli bir fırsatı daha yakalamanın neşe ve mutluluğunu idrak ediyor. Sadece ruhta açılan yaraları, zamanın manevi defolarını birer birer açıp tedavi etmekle kalmıyor, derman-ı hakiki için bir vesile de kılıyor.

    Daha önce bir vesile ile tekrar paylaşmıştım. Hazreti Mevlânâ buyuruyor: “Yavaşlık, Allah ışığıdır; çabukluk ise Şeytan’ın dürtmesinden meydana gelir… Ay, geceye, yavaş olma konusunda ders verir; sıkıntının yavaş yavaş aşılacağını işaret eder ve şöyle der: ‘Ey ham, aceleci kişi! Dama dayanan merdivenden basamak basamak çıkılır. Ey tencere yavaş yavaş, ustaca kayna! Delice kaynayan yemek, lezzetli olmaz’.”

    Bu yönüyle bir fırsattan daha ziyade ihtiyaç, külli ve mutlak olanın sonsuz rahmetinden bir hediye de aynı zamanda. Ve en önemlisi, sahip olduklarımızın şuuruna varabilme fırsatı… Bahşedileni, hoyratça kullanılanı tekrar fark edip nimetlerin kıymetiyle tekrar tekrar hayretler içinde kalma sezonu.

    İnsanoğlunun varlığı ile tabiat arasında ters bir orantının mevcudiyetini söyler durur bilim. İnsan, sonu görünmez bir hırs ve hızla tüketiyor, hasar veriyor, eksiltiyor verileni.

    İşin manevi buudunu ıskalayanlar için ne fena bir yarın olur her zaman. Kaynaklar tükeniyor, cennetten cehenneme doğru bir dönüşüm yaşıyor kainat. Ve insan bir yönüyle uzaklara gitmeyi marifet sanırken, kendi içinin derinliklerine yönelmeyi ıskalıyor, ihmal ediyor.

    Ramazan, bu yönüyle bir uzaklaşma değil, yaklaşma mevsimi. Kendi içimizde derinleşmek için İlahi ikazlar ile yöneliş.

    Tekrar keşif sezonu açıldı dostlar ve ortasına kadar geldik işte. Hazine-i rahmetten sağanak sağanak iniyor nimetler. Doğrusu ne güzel bir ikram sofrası şuur için. Boşalan ruh havzalarımız için bir yağış dönemi. Dolsun istiyor her şeyin gerçek sahibi, dolsun ve taşsın!

    “Cennette Reyyân denilen bir kapı vardır. Oradan sadece oruçlular girer” buyuruyor hadis-i şerif. Böyle bir kapının eşiğinden hızla geçip giden bahtsızlardan olmayalım duasıyla iki hafta diliyorum…

    Kaynak: Tr724

  • Marmara’da parçalı ve çok bulutlu hava bekleniyor

    Marmara’da parçalı ve çok bulutlu hava bekleniyor


    Marmara Bölgesi’nde parçalı ve çok bulutlu hava öngörülüyor, bazı illerde öğleden sonra hafif yağış bekleniyor.

    Meteoroloji 1. Bölge Müdürlüğünden yapılan son değerlendirmelere göre, bölgedeki sıcaklıkların 1 ila 3 derece artacağı tahmin ediliyor.

     

    Parçalı ve çok bulutlu havanın hakim olacağı bölgede, İstanbul, Kocaeli, Sakarya ve Yalova çevrelerinde öğleden sonra hafif yağış bekleniyor.

     

    Yağışların, genellikle yağmur ve sağanak şeklinde olması, rüzgarın ise genellikle kuzey ve kuzeydoğu yönlerden hafif, ara sıra orta kuvvette esmesi öngörülüyor.

     

    Trakya ile Marmara’nın doğusunda beklenen zirai don riski nedeniyle dikkatli ve tedbirli olunması isteniyor.

  • Son muhacir

    Son muhacir


    YORUM | M. NEDİM HAZAR

    Hicretin 17. senesi… Halife Hazreti Ömer (ra) bir yandan İslam’ı bir devlet disiplini içerisinde kurgulamak isterken, diğer yandan bu konuda gerekli hukuki ve sosyal düzenlemelerle meşgul.

    Hicri yılbaşının resmileşmesi bu dönemde gerçekleşiyor mesela. İnsanlık her geçen gün daha büyük kitleler halinde İslam’a dahil oluyor. Tabii olarak Mekke ve Medine cazibe merkezi. En çok da Resulullah’ın mescidi ziyaret ediliyor. Öyle ki Mescid-i Nebevi, gelen ziyaretçileri alamayacak duruma geliyor. Riyaset oturup yeni bir düzenleme kararı alıyor. Buna göre Türbe-i Saadet’in etrafındaki arsaların istimlak edilip mescide katılması gündeme geliyor. Halife Ömer, bizatihi kendisi bu işle ilgileniyor ve Mescid’in etrafındaki arsa sahiplerine teker teker gidiyor. Teklif şu: “Ev ve arsanızı Resulullah’ın mescidini genişletmek için satın almak istiyorum. Kimse malına değerinden aşağısını vereceğimi sanmasın. Herkes kıymetini söylesin, gönlünden geçirdiği fiyatı bildirsin. Resulullah’ın mescidine zorla alınmış arsa ilave etmeyi düşünmüyorum.”

    Pek çok kişi bu tebliği maalmemnuniye karşılar ve gayr-ı menkullerinin değerini söyler. Mescid çevresindeki ev ve arsalar birer birer alınır. Neredeyse tamamı alınır civardaki yapı ve arazilerin. Ancak bir de pürüz çıkar. Adaletiyle tanınan Hz. Ömer, çok anlam veremez bu direnmeye ama sıkıntı çıkaran kişi bizzat Hz. Abbas’tır (ra). Yani Efendimiz’in (sas) öz amcası. O ki, Halife Ömer kadar hakkaniyet ve adalete hürmet ederdi. Ve bizzat Resulullah’ın “Ben son peygamberim, sen de son muhacirsin” iltifatına nail olmuştu.

    Hz. Ömer, Hz. Abbas’ın durumu tam kavramadığını düşünüp istimlakin Hz. Peygamber’in mescidi için yapıldığını tekrar izah edince aldığı cevap enteresandır: “Mescid için de olsa, benim olanı vermeyi düşünmüyorum!”

    Halife ısrar eder: “Ya Abbas, arsanın değerinden aşağısını vermeyi düşünmüyoruz. Resulullah’ın mescidine böyle zorla alınmış bir arsa ilave etmeyi de uygun bulmuyoruz. Şayet verilen fiyat az geliyorsa emsallerinden de fazla fiyat vereyim, arsanı ver de bu iş bitsin.”

    Cevap değişmez: “Hayır, mülk benimse fazla fiyat verseniz de satmak istemiyorum. Zorla alacaksanız o başka!” Durum içinden çıkılmaz bir hal alınca olay mahkemeye intikal ettirilir. Hakim, Übey bin Ka’b’dır (ra). Mahkemede talep tekrar edilir: “Biz yönetim olarak Abbas’a değerinden fazla fiyat verdik, artık diretmemeli, arsasını vermeli ki, Resulullah’ın mescidi ihtiyacı karşılayacak şekilde genişleme imkânı bulsun.” Cevap, yine aynıdır: “Fazlasını da verseniz, ne para zoruyla ne de mescide ilave etmek iddiasıyla mülkümü elimden kimse alamaz.” Mahkeme şu karara varır: “İslam hukukunun gereği kimse başkasının mülkünü ve arazisini isterse para zoruyla olsun, alamaz. Mescid için de olsa mal sahibini zorlayamaz. Abbas’ın mülkü Abbas’ta kalacak, hükümet istimlak için zorlamayacaktır.”

    Karar kesinleşir, mahkeme dağılmak üzereyken Hz. Abbas’ın sesi duyulur: “Ya Übey, mahkeme bitmiş, karar kesinleşmiştir değil mi?” Tasdik ettirince tarihe geçecek şu konuşmayı yapar: “Arsamı şu andan itibaren Resulullah’ın mescidine ilhak edilmek üzere hibe ediyorum. Tek kuruş almadan, hiçbir maddi menfaat beklemeden. Hepiniz şahit olun, parayla alınamayan arsam, hiçbir karşılık verilmeden Resulullah’ın mescidine hibe edilmiştir ve mülk bu andan itibaren halifenin tasarrufuna girmiştir.”

    Not: Yazının görseli Nasir Hemir’in meşhur Bab’Aziz filminden. İmkanınız olursa bu mübarek günlerde izlemenizi salık veririm.

    https://www.youtube.com/watch?v=3ZpZoidegFk

    Kaynak: Tr724