Kategori: Görüş & Analiz

Serbest Görüş farklı bakış açıları ve derinlemesine analizlerle güncel olayları ve toplumsal sorunları inceler. Uzmanlardan ve düşünce liderlerinden gelen detaylı yorumlar, eleştiriler ve stratejik analizlerle okuyuculara geniş bir perspektif sunar. Sitemiz günün önemli konularını anlamak ve derinlemesine bilgi edinmek için ideal bir kaynak.

  • AYM’nin ByLock kararı: Makyaj dediğin de bir yere kadar! 

    AYM’nin ByLock kararı: Makyaj dediğin de bir yere kadar! 

    YORUM | Av. TARIK FAZIL ÖNEL

    Evet, Anayasa Mahkemesini (AYM) hala etkin bir hukuk yolu olarak gören Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) artık ne diyecek merak ediyorum. 

    Önce paragraflar halinde AYM’nin ByLock kararını özetleyelim: “Demokratik toplumlarda temel hak ve özgürlüklerin korunması amacıyla terör örgütleri gibi son derece karmaşık yapılarla etkin bir şekilde mücadele edilmesi ve bu tür örgütleri gizli yöntemlerle takip etmek amacıyla istihbarat organlarına ve onların yöntemlerine ihtiyaç duyulması kaçınılmazdır. Dolayısıyla terör örgütlerinin çökertilmesi amacıyla gizlilik taşıyan istihbarat yöntemleri kullanılarak bu örgütlerle ilgili bilgilerin toplanması ve analiz edilmesi demokratik toplumlardaki önemli bir ihtiyaca karşılık gelmektedir…” 

    “MİT, 2937 sayılı Kanun kapsamındaki görevlerini yerine getirirken rastladığı FETÖ/PDY’ye ilişkin bir veriyi adli makamlara/soruşturma mercilerine iletmiştir.”  

    “Kendi görev alanındaki bir konuyla (terörle mücadele) bağlantılı ve bir yasal temele dayalı olarak öğrenilen somut bir verinin yetkili adli makamlara bildirilmesinden ibaret olan bu eylemin bir istihbarat organı olan MİT tarafından adli kolluk faaliyeti yürütüldüğü şeklinde yorumlanması mümkün değildir. “

    “Bu bağlamda MİT’in delil toplama amacına yönelik bir çalışmanın sonucunda değil FETÖ/PDY’nin millî güvenlik üzerinde tehlike oluşturduğunun başta MGK olmak üzere kamu makamları tarafından değerlendirildiği bir dönemde bu yapılanmanın faaliyetlerinin tespiti için yürüttüğü istihbari çalışmalarda söz konusu dijital materyallere rastladığı anlaşılmaktadır.”

    “MİT’in görevi kapsamındaki bir çalışması esnasında rast geldiği dijital materyalleri, içeriğinde suça konu olguların bulunup bulunmadığının incelenmesi için ilgili adli makamlara/soruşturma mercilerine iletmesi o verileri hukuka aykırı kılmaz.”

    “Sonuç olarak anayasal düzeni ortadan kaldırmayı amaçlayan bir terör örgütüyle ilgili istihbarat çalışmaları sırasında rastlanan ByLock uygulamasına ilişkin verilerin bu örgütle ilgili yürütülen soruşturma ve yargılamalarda maddi gerçeğe ulaşılmasına katkı sunması amacıyla Cumhuriyet Başsavcılığına iletilmesinde hukuka aykırılık bulunmamaktadır.”

    “MİT’in yasal yetkileri çerçevesinde elde ettiği ByLock iletişim sistemine ilişkin dijital materyallerin ve bu materyallerle ilgili olarak düzenlenen teknik raporun Cumhuriyet Başsavcılığına ulaştırılması bariz takdir hatası veya açık keyfîlik içeren bir uygulama olarak değerlendirilemez.”

    “Adli makamlar, dijital materyallerin gerçekliği veya güvenirliği ile ilgili olarak gerekli araştırma, inceleme ve değerlendirmelerde bulunmuş, hâkimliklerce verilen kararlar üzerine veriler teknik birimlerce incelenmiştir.”

    “Savunma tarafı da -silahların eşitliği ve çelişmeli yargılama ilkelerine uygun şekilde- başvurucunun ByLock kullanıcısı olduğu yönündeki delillerin gerçekliğine itiraz etme ve kullanılmalarına karşı çıkma imkânı elde etmiştir.”

    “Yine yargı kararlarına göre, örgütsel amaçla kullanılması için tasarlanmış bu programı örgütle irtibatı olmayan bir kişinin -genel uygulama mağazaları ile bazı internet sitelerinde rastlayarak indirmesi durumunda bile- bir örgüt mensubunun yardımı olmaksızın kullanması ve başka kişileri arkadaş olarak ekleyip onlarla iletişim kurması imkânı bulunmamaktadır. “

    AYM’nin bu kadar laf kalabalığı yaptığı ve bağıra bağıra ‘ben artık etkin bir yargı yolu değilim’ dediği bu sözde Bylock kararına ilişkin çok birşey demeyeceğim ama öz yazacağım.

    1- Kararın bir çok yerinde bastıra bastıra “Terör örgütü” lafını kullandınız. Öncelikle Hizmet hareketine 15 Temmuz tiyatrosu ile silahlı terör örgütü çamurunu attınız. Bundan önce ilk kez 26 mayıs 2016 tarihli MGK’da “Terör Örgütü” çamurunu attınız (Yargı kararı olmadan kimseye Terör Örgütü diyemezsiniz). FETÖ/PDY ile ilgili de ilk Yargıtay Kararı 14 Temmuz 2017 tarihinde verildi.

    2- ByLock’u “silahlı terör örgütünün haberleşme aracı” olarak kabul edip insanları kriminalize etmek için araç olarak gördünüz. Peki Türkiye ByLock’u ilk ne zaman öğrendi? 15 Temmuz’da mı? Elbette HAYIR!

    3- “Gizliliğe büyük önem veren imamlar, bazı durumlarda örgütsel ilişkileri için farklı, özel hayatları için farklı hatlar kullanıyor. Ayrıca deşifre olmamak için telefon kullanmak yerine, akıllı telefonlarda, kendi içinde kripto barındıran WhatsApp, Skype, ByLock, KakaoTalk gibi uygulamalardan yararlanıyorlar.” 

    4- 20.01.2015 tarihli Sabah’ın internet sitesindeki habere bakıldığında Devlet ByLock’tan haberdardı ve 20.01.2015’de tüm Türkiye haberdar oldu. MİT böyle bir haberin basına servis edilmesini istedi. Eğer devlet bu tarih itibari ile ByLock’u biliyor ise neden adli tahkikat yapmadı? Savcılıklar neden bu tarih itibariyle bir ByLock soruşturması başlatmadı? ByLock’u kullanmak o dönemler suç değil miydi? Neden kolluk kuvvetlerini bu soruşturma için görevlendirmedi? Bu daha sağlıklı ve hukuki bir yol değil miydi? Yoksa hukuka dışı bir şeyler mi planlanıyordu? Yoksa zulmü başlatmaları için 15 Temmuz tiyatrosuna mı ihtiyaç vardı?

    5- Peki MİT ByLock çalışmasını ne zaman bitirdi? Hangi kurumlara iletti? MİT Yaptığı basın açıklamasıyla Mayıs 2016’da tüm ByLock bilgilerini ilgili kurumlara verdiğini beyan etmiştir.  

    6- Görüyoruz ki 15 Temmuz tiyatrosundan 2 ay önce MİT çalışmasını tamamlamış. Peki Ocak 2015 ‘ten 15 Temmuz 2016 ‘a kadar neyi beklediniz ey Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı? 

    7- Peki MİT neden 6 ay sonra (09.12.2016’da) Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı’na sözde ByLock verilerini teslim etmiş ve Ankara 4. Sulh Ceza Hakimliği 2016/6774 D.İş. ile CMK 134 kapsamında imaj alma ve kopyalama için karar almıştır. Sonradan ne fark edilmiştir? 

    8- Resmi uygulama mağazalarından indirilebilen tüm dünyaya açık ByLock uygulaması hakkında utanmadan, sıkılmadan, kızarmadan “örgüt mensuplarının yardımı olmadan ByLock kullanılamaz” diyorlar. Peki şu haberi nereye koyacağız? Emniyet Müdürü ByLock’u hem kendine hem de metresine nasıl kurabilmiş? 

    9- Ey AYM, sen de biliyorsun ki ByLock’un sözde dijital verilerini Recep T. Erdoğan’ın istemediği hiç kimse göremedi göremeyecek. Aksi yönde bir beyan verirseniz içini asla görmediğiniz sözde ByLock çuvalına sizin de atılacağınızdan, adınızın kripto ‘FETÖ’cü ye çıkacağından ödünüz kopuyor. Biliyorsunuz ki Erdoğan bunu yapmaya muktedir! 

    Bu kararınızın ardından diliyorum ki Allah tez vakitte size adaletiyle tanıştırsın. Zulme uğramasına bir şekilde vesile olduğunuz bu kadar insanın göz yaşlarında, akan kanlarında boğulasınız.

  • Kamu yararı ve güç yalakalığı

    Kamu yararı ve güç yalakalığı

    YORUM | Doç. Dr. MAHMUT AKPINAR 

    Devletin herhangi bir biriminde çalışıp oradan maaş alanlar için “kamu görevlisi”, “devlet memuru”, “sözleşmeli kamu görevlisi” gibi kavramlar kullanıyoruz. Bizde birisi sırtını devlete dayayıp oradan maaş almaya ve kamu otoritesinin yetkisini kullanmaya başladı mı davranışları değişir. Bazı Türk filmlerinde sonradan görme insanların kamu yetkisine sahip olduğunda sergilediği tavır trajikomik şekilde anlatılır. Devlet memuru olmak pek çok kimsede özgüven patlamasına neden olur.

    Devlet nedir? Ne için vardır? Temel misyonu nedir? Bunlardan haberdar olmayan pek çok devlet memuru kendisini devletin sahibi veya parçası gibi görmeye başlar. Memur olmak, vatandaşa hizmet etmek, insanların hayatını kolaylaştırmak, işlerini çözmek olarak değil, vatandaşa hükmetmek, tepeden bakmak, gerektiğinde ezmek, sindirmek şeklinde görülür. Milletin asıl olduğunu, devlet kurumlarının varlık gayesinin topluma hizmet etmek olduğunu unuturlar. Zamanla devlete toplumdan ayrı bir kimlik yüklerler. Devleti bireylerden ve toplumdan farklı, kutsal, sorgulanmaz, dokunulmaz bir güç olarak görmeye başlarlar. Oysa adından da anlaşılacağı üzere devlet memuriyeti veya kamu görevi (public service) kamu için, halk için vardır. Halka tepeden bakmak, onu hizaya sokmak için değil. 

    BU YAZIYI YOUTUBE’TA İZLEYEBİLİRSİNİZ ⤵️

    Türkiye’de Anayasanın, yasaların açık ve net hükmüne rağmen devlet memurları yasalara karşı değil, iktidarlara veya devlet üzerinde etkili güçlere sadakat duyuyor. Hükümetler yasadışı, yanlış, hukuksuz işler talep ettiğinde veya yanlışa sevk ettiğinde kamu görevlilerinde itiraz etme, direnç gösterme davranışı gözlenmiyor. Bu bir yere kadar anlaşılabilir, zira bunu yapmazsa memurlar işinden, konumundan, maaşından olabilir veya cezalandırılabilir.  Bu yüzden yasadışı bile olsa amirlerine itiraz edemiyor olabilirler.

    Ama devlet memuru olmayan fakat işi gereği kamu görevi yapan pek çok meslek var. Gazeteciler, avukatlar, mali müşavirler de bunlardan. Memur değiller ama görevleri kamu çıkarlarıyla, milletin menfaatleri ile çok yakından ilgili olduğu için yaptıkları işler kamu görevi sayılıyor ve bazı ayrıcalıklara sahip oluyorlar. Maalesef bu meslek mensupları da çoğu zaman kamusal görevi “devletin yanında yer alma!”, “iktidara, güce yan çıkma!” olarak anlıyorlar. Ülkenin, halkın kamusal çıkarlarını düşünüp ona göre tepki vermeleri gerektiği halde, millete karşı genellikle devletin, otoritenin yanında yer alıyorlar. 

    Buna en çarpıcı örneklerden birisi bugünlerde gündemde olan Baro’lar. Maalesef adaleti, hukuku, yasaları savunması gereken Barolar ve avukatlar geçmişte hukukla bağdaşmayan tavırlar ortaya koydular. Çok defa darbe yönetimlerinin, 28 Şubatçıların veya karanlık figürlerin yanında yer aldılar. Hukuku en iyi bilen, adaletin tesisi için çalışması gereken Barolar/avukatlar bile kamu yararını “devlet yararı” olarak anladı. Çok defa halkın rağmına, toplumun aleyhine devlete hükmedenlerin yanında yer aldılar. 

    Mevcut iktidarın yalakası haline gelen TBB başkanı Metin Feyzioğlu’na baro başkanları sırtını döndüler. Bu çok güzel bir hareketti. Ama yıllardır böyle derin, karanlık, ilkesiz, omurgasız bir adamı nasıl Türkiye Barolar Birliği başkanı seçtiklerini sormak da hakkımız. 

    Sadece avukatlar değil, gazetecilerden meslek kuruluşlarına, devlet memurlarına kadar herkesin kamu çıkarının devleti yönetenlerin, iktidarın çıkarı olmadığını, toplumun-halkın çıkarı olduğunu anlaması gerekiyor. Kamu kavramı devleti değil, halkı ve onun çıkarlarını ifade ediyor. Bunu “devlet” olarak yorumladığımızda halka rağmen toplumu ezen, adaleti yerle bir eden, ülkeyi batıran devletin-iktidarın yanında yer almak alışkanlık haline geliyor. 

    Source: Tr724

  • Muhalefet, Erdoğan’ı üzmek ister mi?

    Muhalefet, Erdoğan’ı üzmek ister mi?

    YORUM | VEYSEL AYHAN

    Erdoğan’ın Saray’ı kaçak olarak inşa ettirdiği yıllardı. Şöyle bir şey yazmıştım.

    “Evinize bir misafir gelse ama baksanız ki beş bavul ve on çantayla gelmiş. Salona yerleşmiş. Kendine göre her şeyi şekillendiriyor. Bu görüntüden ne anlarsınız? Herkesin anladığını: Bu misafir gidici değil.

    Erdoğan, Cumhurbaşkanı oldu ama Çankaya Köşkü’nü beğenmedi. Milyarlarca para tahsis ettirip dünyanın en muazzam sarayını yaptırdı. Her bir köşesiyle özel olarak ilgilendi. ABD Başkanı Obama’nın sarayı Beştepe’nin yanında minyatür kalıyor.”

    BU YAZIYI YOUTUBE’TA İZLEYEBİLİRSİNİZ ⤵️

    O günden bugüne “misafir”artık evin mülk sahibi oldu. Çünkü tarih kitaplarında “bavulunu toplayıp sarayını terk eden diktatör” örneği yok.

    Hemen her kurum AKP acentesi yapıldı. Devlet daireleri, mahkemeler, rektörler, valiler, kaymakamlar…

    “Misafir”e ses edenler kendini ya zindanda veya bir başka ülkede buldu.

    Köleliği kabul edenler “sığınmacı” olarak kalmaya devam ediyor ama onlar bile kendinden emin değil.

    Kürtler zaten “ev”de zulüm görüp kovuluyordu. Devam ediyor. Cemaat de zulüm gördü ve “ev”den kovuldu. Bunlar diğer kesimlerin umurunda olmadı. Hatta sevindiler.

    Ama şimdilerde sıra kendilerine gelince azıcık uyandılar.

    Önceki gün baro başkanları Ankara’ya yürüyerek anayasal haklarını kullanmak istedi. Başlarına gelmeyen kalmadı.

    Sonra Saray; “buyurun girin” diye lütfedip izin verdi. Girdiler.

    Sonuç ne oldu?

    Hemen Anıtkabir’e koşup Atatürk’e şikayetlerini yaptılar.

    Ve olay bitti.

    Aynı şey CHP için geçerli.

    Kılıçdaroğlu dün ne dedi:

    “Yarın Barış Pehlivan, Barış Terkoğlu, Murat Ağırel yargının önüne çıkacaklar. Bunlar gazeteciliği birileri istiyor diye değil halk için yapıyorlar. Bakalım hâkim ne diyecek? Gerçek hâkim mi Saray’dan mı işaret alıyor göreceğiz”

    Üstü kapalı şunu diyor: “Bunları serbest bırakın, gerisini kurcalamayacağız.”

    CHP zaten “gerisini kurcalamayı” sevmez.

    Bakın Enis Berberoğlu tahliye edildi. “Gerisi” bitti.

    Diğer siyasi tutuklular önemli değil.

    ODATV yazarları da tahliye olursa bugün -ki tahliye olmaları gerekir, ayrı mesele- geri kalan yazar ve gazeteciler muhalefetin gündeminden düşecek.

    ERDOĞAN’IN SON TRAVMASI

    İstanbul belediye seçimi Erdoğan için tam bir travmadır. 13 bin farkı hazmetmedi. Kendi kararıyla seçim yenilendi. Ve 800 bin’lik bir hezimet yaşadı. Öngörüsü çöktü, karizması çizildi.

    Şimdi böyle bir hezimeti 2023 genel seçimlerde yaşamamak için seçim sistemini kendi kazanacağı şekle dönüştürecektir.

    Erdoğan’ın en büyük şansı muhalefet. Ne Hitler ne de Mussolini böylesine uyumlu ve “sevecen” bir muhalefete sahip değildi.

    Türkiye’de kamuoyu bence Erdoğan’a muhalefet etmekten vazgeçmeli.

    Erdoğan düzelme eşiğini geçti. Şimdiden sonra vites artıracak daha da sertleşecek.

    Muhalefete muhalefet edip onları düzeltmenin yolunu bulmalı.

    MUHALEFETİN SON ŞANSI

    Tek çare muhalefetin “Muhalefet” yapmaya karar vermesi.

    Şimdi gözlerinizi kapatın ve Kılıçdaroğlu’nun şöyle bir cümle kurduğunu hayal edin.

    “Türkiye seçim yasası değişiklikleri yapılarak dönülmez bir diktatörlüğe doğru yol almaktadır. Biz mecliste CHP olarak bunda pay sahibi olmak istemiyoruz. Seçim yasası değişikliğinden vazgeçildiği ilan edilmezse meclisten çekileceğiz.” 

    Neler olur?

    Saray’da deprem olur.

    Nasılsa “hayal fakirin ekmeği”, bir hayal daha kuralım.

    Şöyle dese:

    “6.5 milyon oy almış bir partinin liderini sudan sebeplerle hapiste tutamazsınız. Demirtaş’ı, tutuklu siyasileri, tüm gazeteci ve yazarları derhal serbest bırakın yoksa siyasetin ‘köpeği’ olmuş bu yargı düzelene kadar meclisten çekiliyoruz.” 

    Neler olur?

    Saray ilk defa muhalefet görmüş olur.

    Erdoğan’ın emniyet müdürü atamasıyla bozmayı planladığı “İstanbul belediyesi ittifakı” bilakis güçlenir.

    Ve de muhalefetin bütünlüğü Saray’a geri adım attırır.

    YOL AYRIMI

    Muhalefet, Saray’ı sarsmak veya mutlu etmek seçeneklerinde birini tercih etmek zorunda.

    Milletvekili maaşları ve özlük hakları mı yoksa ülkenin kurtulması mı?

    Aynı seçenek HDP için de geçerli. Mecliste kalıp tutuklu HDP’li vekillerin, başkanların hakkını koruduklarını mı sanıyorlar?

    Tam bir “olmak ya da olmamak” durumu.

    Yavuz Baydar dün “Hareket eden her objeye ateş etme dönemi” başlıklı yazısında süreci güzel özetlemiş ve şu cümleyle bitirmişti:

    “Ta ki muhalefet, topluca Meclis’i terkedip, hızla bir erken seçimi zorlayıncaya kadar, yangın devam edecek.”

    Tek çare bu.

    Türkiye, seçim sistemi “kuşa dönmeden” bir genel seçime gitmezse artık hiçbir seçimin önemi kalmayacak.

    Source: Tr724

  • Ekonomik kriz erken seçimi zorluyor

    Ekonomik kriz erken seçimi zorluyor

    Türkiye’nin 24 Haziran 2018’de yaptığı cumhurbaşkanı ve milletvekili seçimlerinin normal yenilenme zamanı 2023 yılı. Ama daha üç yıllık bir süre varken erken seçim, Türkiye’nin gündeminde her geçen gün daha çok konuşuluyor. 

    Seçimlerin yapıldığı yılın ikinci yarısında ve takip eden 2019’da ciddi bir ekonomik türbülans yaşayan ve yıllık büyümesi yüzde 1 dolayında kalan Türkiye, COVID-19 sarsıntısına bu kırılganlıkla yakalanınca, belki birçok ülkeden daha sert tahribat yaşadı. Erken seçimi gündeme taşıyan da bu krizin yönetilememesi. 

    Birçok ülke, hazine ile merkez bankaları ile genişlemeci politikalar, sosyal devlet hamleleri ile destek paketler açıklarken Türkiye’deki Erdoğan hükümeti bunu yapamadı; yaparmış gibi göründü ama hem nicelik hem nitelik olarak özellikle sayıları 4,5 milyondan 13 milyona tırmanan işsizler için, küçük girişimciler ve tarım kesimleri için pek bir şey yapamadı. “Destek” adı altındaki hamleler daha çok krediye erişim, yani borçlanma imkânı ile sınırı kaldı. Oysa ihtiyaç, nakdi krediler, hibeler idi. 

    Bu olmayınca homurtular arttı, mağduriyetler daha yüksek seslendirilir halde. İçinden iki yavru parti doğuran AKP’ye tehditler çoğalıyor. İleriki mevsimler ise daha iç karartıcı. 

    Bunun farkında olan Erdoğan ve ona destek veren MHP, daha fazla yıpranmadan eldeki üç yılı feda edip güç tazelemek için erken seçime gider mi? 

    Ekonomik kriz bunu çok zorluyor. 2023’ü beklemek ise yıpranmaya boyun eğmek, mutlak yenilgiyi kabullenmek olarak nitelendiriliyor. 

    Anketlere göre kendilerine “Cumhur İttifakı” diyen AKP ile MHP’nin erkene alınmış bir seçimi kazanma şansları da pek yok. 

    Yönetememe krizi hızla büyüyen Erdoğan rejimi, muhalefeti etkisiz kılacak, sindirecek, korkutacak hamlelerle meşgul ama bu, seçmen nezdinde iş yapmıyor ve riski büyütüyor.

    AKP destekçisi iş dünyası da istikrar, iç ve dış güven, toplumsal rıza istiyor. Bunlar ancak yenilenmiş bir seçimle mümkün. Erdoğan, bu beklentinin basıncı ile kaybetme korkusu arasında bunalmış durumda. 

    Pandemi ile iyice daralan Türkiye ekonomisini yönetmek, Erdoğan rejimi açısından iyice imkânsızlaşıyor. Bunu, özellikle kavurucu işsizlik verileri ortaya koyuyor. 10 Haziran’da açıklanan işsizlik verilerinin gerçek boyutları, dudak uçuklatıcı ve Erdoğan yönetiminin üstüne ilerleyen bir çığı andırıyor. 

    Kısa adı TÜİK olan Türkiye İstatistik Kurumu, pandeminin ilk iki ayının nabzını tutan “dar anlamlı” işsizlik verilerini açıklarken işsizlik oranını yüzde 13,2 ve işsiz sayısını yaklaşık 4 milyon olarak bildirdi. Bu pandemi öncesi verilerine göre bir düşme demekti! Ancak resim büyütülünce ortada sevinilecek bir durum olmadığı görülecek. 

    Pandemi öncesine göre işini kaybedenler 620 bini bulmuştu. Bunlar, yeniden iş arayanlar arasında kalmak yerine eve çekilmişlerdi. Pandemi öncesine göre 877 bin azalan işgücü toplamı, bunu ortaya koyuyordu. Sadece işini pandemide kaybedenler değil, iş bekleyen işsizlerden 257 bini de eve çekilmiş, yani işgücünden düşmüştü. Sonuçta, eldeki işsiz sayısı, düşen işgücü sayısına bölününce, elde edilen işsizlik oranı da yüzde 13,2’ye inmiş görünüyordu. 

    Gerçek durumu görmek için ise “geniş tanımlı işsizlik” şablonunu kullanmak gerekiyor. Bu yapıldığında, yani çalışabilecekken işgücü piyasasına umudunu yitirdiği için katılmamış görünen 4 milyona yakın “iş aramayan işsiz” dikkate alındığında, işsizliğin yüzde 23’e, toplam gerçek işsiz sayısının da 8 milyona yaklaştığı görülüyor. 

    Ama bitmedi; bir küme işsiz daha var ve onların sayıları da 4 milyona yaklaşıyor. Bunlar, fiilen işyerlerinde olmayan, işten çıkarılmaları bir pandemi önlemi olarak iktidarca yasaklanmış ancak ücretsiz izinli ya da “kısa çalışma ödeneği” alanlar. TÜİK bunları, iş akitleri feshedilmediği için “istihdamda” gösteriyor ve onlara devletin İşsizlik Sigortası Fonu’ndan asgari ücret dolayında bir ödeme yapılıyor. Bu ödeme, marttan itibaren altı ay süreli. Altı ay sonra bu 4 milyonun işine dönüp dönmeyeceği bilinmiyor ama şu an atıllar. Bu kesim de işsiz kabul edildiğinde işsiz sayı 12-13 milyonu, işsizlik oranı da yüzde 39-40’ı buluyor. Kısa adı DİSK olan Devrimci İşçi Sendikaları Konfederasyonu da Uluslararası Çalışma Örgütü (ILO) yaklaşımını kullandığında aynı sonuçlara ulaşıyor.

    Büyük gelir kaybı yaşayan, geçim derdi olan bu 12-13 milyon işsizi, aileleri ile birlikte düşününce ortaya dehşetli bir boyutta endişeli, geçimden başka bir şey düşünmeyen seçmen kitlesi çıkıyor. Erdoğan rejiminin bu kesimin giderek artan şikâyetlerini, homurtularını bastıracak, kısacak hiçbir önlemi işe yaramıyor. 

    Pandemi önlemlerini 1 Haziran itibarıyla henüz riskler azalmadan, ekonomi kaygısıyla kısmen ya da tamamen kaldıran AKP rejimi, özellikle kredi musluklarını açarak bir talep yaratmaya çalışıyor. 

    Banka kredisine bağımlı olan şirketler, özellikle döviz kredisi kullanmış olanlar, ağır bir baskı altında ve iktidar, bankalardan firmaları yüzdürmelerini istiyor, kamu bankalarını buna mecbur tutarken özel bankalara da baskı uyguluyor. Mayıs ayı itibarıyla kredi hacmi yıllık yüzde 29’a yakın artırılmış durumda. Finans sistemini riske etme pahasına kredi pompalaması her musluktan sürdürülüyor. 

    Sert daralan ekonomi, Hazine açıklarını yıllık 145 milyar TL’ye çıkardı. Açık büyüdükçe, kamu borç stoku da bunu çevirmek için kaynak bulma ihtiyacı da artıyor. Dışarıdan kaynak bulmak yerine, yabancı yatırımcı çıkışı sürüyor ve ilk altı ayda 10,5 milyar dolara yaklaştı. Turizm gelirleri sıfırlanırken ihracat hızlı düşüşte. Kısa vadeli dış borçları çevirmek zorlaşıyor, ithalat için gerekli döviz talebini bastırmak için her gün yeni ithalat kısıtlamaları ve döviz talebini caydıracak önlemler bulunmaya çalışılıyor. 

    İp üstündeki cambazın tedirginliği ile yol almaya çalışan AKP rejiminin, ipin üstünde kalması, toplumdan almakta zorlandığı rıza ve güven teyidi ile daha da güçleşiyor. Bu güveni yenilemek gerek. Bu da erken seçimle olur. Ama ya seçimde güven verilmez ise? 

    Ana muhalefet CHP, 31 Mart 2019 yerel seçimlerdeki taktiğini sürdürüp en geniş muhalefet ittifakını koruyup, AKP’den ayrılan Ahmet Davutoğlu ve Ali Babacan’ın partilerini de ittifaka katacak duruşlar sergiliyor. Bu, Erdoğan’ı iyice çileden çıkarıyor ve ittifakı dağıtacak hamleleri deniyor. Milletvekili tutuklamaları, medya üstünde baskılar, Meclis’e uzanan şiddet pratikleri ile tüm topluma gözdağı vermek, denenen yolların bazıları, ama çok işe yarayacağı şüpheli. 

    AKP ile organik ilişkisi olan ve çoğu mega proje üstlenicisi sermaye grupları da Erdoğan’dan “yönetebilmesini” ve bunun için gerekenin yapılmasını düşük sesle de olsa daha sık talep ediyorlar. 

    Bu basınca, Saray’ın ne kadar dayanacağı merak konusu ve adım adım takip ediliyor.

    Yazar: MUSTAFA SÖNMEZ

    Kaynak: Al – Monitor

  • Sirte neden herkesin kırmızı çizgisi?

    Sirte neden herkesin kırmızı çizgisi?

    Trablus’taki Ulusal Mutabakat Hükümeti (UMH) güçleri Türkiye’nin desteğiyle Halife Hefter’in Libya Ulusal Ordusu’nu (LUO) kovalarken harekât Sirte’de düğümlendi. Trablus’tan uzaklaştıkça Türk insansız hava araçları (İHA) menzil sorunu yaşarken Hefter tarafında Birleşik Arap Emirlikleri’nin temin ettiği İHA’lar etkisini gösterdi. MiG-29 tipi Rus uçakları da devreye girdi. Sirte’de kendini gösteren Rus freni Moskova-Ankara hattındaki pazarlığı çetin bir noktaya taşıyor.

    Trablus’u çevreleyen cephe hatlarında dengeler Hefter aleyhine değişmeye başladığında tarafların 4 Nisan 2019 öncesindeki sınırlara döneceği ve bundan sonraki sürecin yönetimi için Rusya ile Türkiye arasında ortaklığın şekilleneceği öngörülüyordu. Türkiye’nin Trablus’la deniz yetki alanları anlaşmasını imzalayıp askeri ağırlığını koymasının ardından geçen ocakta denenen ilk ortaklık girişimi, Hefter’in Trablus’u ele geçirme inadı yüzünden başarısız olmuştu. Geçen ay Vatiyye Üssü ve Tarhune kenti el değiştirirken Rusya’nın Wagner güçlerini Cufra’ya çekmesi Moskova açısından buranın kırmızı çizgiye dönüşeceğine yoruldu.

    Sirte’nin 300 kilometre güneyindeki Cufra 2017’de Hefter’in eline geçmişti. Ancak Sirte, Hefter’in Trablus harekâtını başlattığı 4 Nisan 2019’dan iki ay sonra el değiştirmişti. 14 adet MiG-29 ve Su-24 uçağını göndererek Cufra’yı bırakmayacağını gösteren Rusya Sirte’de de esnemedi. Hâlbuki Ankara, Vatiyye ve Tarhune’deki gibi savaşmadan çekilmeyi garanti edecek bir Rus rolünün Sirte’de de tekrarlanabileceğini umuyordu.
    Yeni dengeler üzerine pazarlıklar sürerken Rus Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov ve Savunma Bakanı Sergey Şoygu’nun 14 Haziran’da Ankara’ya geleceği duyurulmuştu. Ziyaret son dakikada ertelenip görüşmelerin bakan yardımcıları düzeyinde sürdürülmesi kararlaştırıldı. Bu iptalde Türkiye’nin, Rusların yol haritasına uygun bir şekilde Kahire’den gelen ateşkes çağrısını reddedip Sirte, Cufra ve petrol bölgesini ele geçirme kararlılığını sürdürmesi etkili oldu. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, 8 Haziran’da Sirte, Cufra ve petrol bölgesinin ele geçirileceğini, bu hamlenin Rusya’yı rahatsız ettiğini ve meseleyi Rus lider Vladimir Putin’le konuşacağını söylemişti.

    Aslında Sirte’nin kapışma konusu olacağı Trablus heyetinin 4 Haziran’daki Moskova temaslarında anlaşılmıştı. Aktarılan bilgilere göre Ruslar, UMH Başkanlık Konseyi Başkan Yardımcısı Ahmed Mayitik’e “Sirte kırmızı çizgidir” dedi. Mayitik Trablus’a dönüşte Sirte-Cufra operasyonunun sorumlusu İbrahim Baytalmal’ı arayarak durmalarını istedi. Bu müdahale çatlağa yol açtı. Türkiye ile yakın çalışan İçişleri Bakanı Fethi Başağa “Sirte kısıtlama olmadan bize dönecek” diye çıkışırken, Ankara’dan dönen UMH Başkanı Fayiz Serrac da operasyona devam edilmesi talimatı verdi.

    Libya’nın linç edilen lideri Albay Muammer Kaddafi’nin memleketi Sirte, 2015’te İslam Devleti’nin (İD) eline düşmüş, 2016’da ABD’nin hava desteği ile Mısratalı milislerin kontrolüne geçmişti. Haziran 2019’da selefi Medhalilerin saf değiştirmesiyle Sirte Hefter güçlerinin kontrolüne girmişti. Sirte ve Cufra’yı ele geçirmek için Zafer Yolları Harekâtı’nı başlatan Sirte-Cufra Ortak Operasyon Odası’nın sözcüsü General Abdulhadi Dırah, “Sirte bizim için kırmızı çizgidir” dedi. 

    Peki, Sirte’den söz açılınca herkes neden kırmızı çizgiden bahsediyor? 

    Sahil şeridinin tam ortasında yer alan Sirte, “Petrol Hilali”nin batı kapısı sayılıyor. Libya’nın en değerli hidrokarbon havzasından gelen 11 petrol ve üç doğalgaz boru hattının Akdeniz’de ulaştığı liman kentleri Sidre, Ras Lanuf, Marsa El Brega ve Zuveytine’ye hükmetmenin yolu Sirte’den geçiyor. Sirte’yi ele geçiren bir güç, Bingazi’ye kadar boru hatları, rafineriler, depolar ve terminallerin bulunduğu 350 kilometrelik şeridi kolayca düşürebilir. “Petrol Hilali” Libya’daki hidrokarbonun yüzde 60’ını barındırıyor. Hefter bu bölgeyi ele geçirince Trablus-Mısrata merkezli güçlerin belini kıran bir kaldıraç gücüne kavuşmuştu. 

    48.3 milyar varil petrol ve 1.5 trilyon metreküp doğalgaz rezervi olan Libya’da savaş öncesi kamu gelirlerinin yüzde 96’sı hidrokarbona dayanıyordu. Petrol üretimi günlük 1.6 milyon varilden 90 bin varile kadar geriledi. “Petrol Hilali”nde akışı sağlayacak bir kontrol, çatışmanın seyrini değiştirecek bir çarpan etkisi yapabilir. O yüzden Sirte “Petrol Hilali”nin zaptı için “karakol kenti” olarak konumlandırılıyor.

    6 Haziran’da Vişke’yi ele geçirdikten sonra üç koldan Sirte’ye yüklenen UMH güçleri, Libya Ulusal Ordusu’nun hava saldırıları karşısında ilerleyemedi. Düğümün çözülmesi için gözler yeniden Türk-Rus masasına döndü. Ancak bir liderler zirvesi olmadan tıkanıklığın aşılması beklenmiyor. 

    Bir iddiaya göre batıda Vatiyye’yi kara üssü, Mısrata’yı deniz üssü olarak gözüne kestiren Türkiye, Sirte’ye karşılık Cufra’nın Rusya’da kalmasına rıza gösteriyor. Sirte limanı kadar 15 kilometre güneyinde yer alan Kardabiye Hava Üssü de pazarlığı kızıştıran bir etken. Sirte el değiştirirse Türkiye’nin Kardabiye’yi de üs olarak kullanmayı planladığı öne sürülüyor. 

    Rusya’nın ise Suriye’de Tartus ve Lazkiye’den (Hmeymim) sonra Akdeniz’de varlığını artırma planları çerçevesinde Sirte’yi deniz üssü, Cufra’yı da kara üssü olarak kullanmak istediği konuşuluyor. Elbette bu yöndeki öngörüler, güneyden kuşatılma korkusuna kapılan NATO’yu da alarma geçirdi. Fakat bu konuda NATO içinde bütünlük de yok. Sirte’nin ne Ruslara ne de Türklere geçmesini isteyen Fransa dişlerini gıcırdatarak devreye giriyor. Sirte’yi Afrika’ya yeni bir kapı olarak düşleyen Fransızların Rafale uçaklarını bölge üzerinde uçurması “Oyunda ben de varım” diye okundu. 

    The Arab Weekly’ye konuşan bir Libyalı kaynak, “Fransa, Türkiye’ye karşı Rusya’nın yanında durmuş gibi görünüyor ve gerçekte ABD’ye de karşı. Ruslar ve Fransızlar Sirte’ye aynı derecede önem veriyor; her ikisi de Kardabiye liman ve üssünü istiyor” diyor.

    14 Haziran’da Libya sahillerine konuşlandırılan yedi Türk savaş gemisine dikkat çeken Élysée Sarayı, Türkiye’yi silah ambargosunu delmek ve saldırgan politikalar gütmekle suçlayıp NATO’yu toplantıya çağırdı. Ertesi gün Fransız Dışişleri Bakanı Jean-Yves Le Drian “Bu, bizim için bir tehlike, kabul edilemez bir stratejik risk, çünkü İtalyan sahilinden 200 kilometre uzakta” diye çıkıştı. 

    Fransa Savunma Bakanlığı da Fransız donanma gemisi Le Courbet’nin, Libya’ya silah taşıdığı şüphesiyle bir kargo gemisini durdururken bir Türk fırkateyninin düşmanca manevrasına maruz kaldığını açıkladı. Konu NATO’ya intikal ettirildi. 

    Amerikan desteği olmadan Avrupalıların Ankara’yı vazgeçirmesinin zor olacağını gören Fransa’nın Washington’la temasa yöneldiği aktarılıyor. Tersinden Türkiye de ABD’yi Libya’da daha aktif olmaya çağırıyor

    ABD’nin tercihi önce Rusya’nın, Fransa’nın tercihi önce Türkiye’nin engellenmesi. Rus hassasiyeti baskın olduğu sürece ABD’nin NATO kanadında Türkiye’yi köşeye sıkıştıracak bir pozisyona girmesi beklenmiyor. Türkiye’den yana tavrını açık eden ABD, Libya’daki Rus uçaklarını ifşa etmekle meşgul. ABD’yi tutum değişikliğine itecek şey, bir Türk-Rus ortaklığının şekillenmesi. Fransa’nın feveranına karşın Avrupa’daki diğer ortaklar da giderek “Türk etkisi mi Rus etkisi mi?” çelişkisine saplanıyor. Üstelik Türkiye, NATO’nun Doğu Avrupa Savunma Planı’nı bloke eden tavrında görüldüğü üzere ittifakı nasıl kilitleyebileceğini de gösterdi.

    Fransızlarla restleşmenin tam orta yerinde Erdoğan, 17 Haziran’da düşman çatlatırcasına Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu, Hazine Bakanı Berat Albayrak, Milli İstihbarat Teşkilatı Başkanı Hakan Fidan ve Cumhurbaşkanlığı Sözcüsü İbrahim Kalın’ı Trablus’a gönderdi. Çavuşoğlu ziyaretin amacını “Libya’ya olan desteği güçlü bir şekilde vurgulamak” diye açıkladı. Askeri vaziyetin yanı sıra ekonomik projeler de konuşuldu.

    Ancak Trablus çıkarması bir kararlılık gösterisi olsa da Ruslarla uzlaşmanın zaruretini ortadan kaldırmıyor. Türk heyetiyle görüşmeleri değerlendiren Devlet Yüksek Konseyi Başkanı Halid El Mişri, Türkiye ve Rusya arasındaki müzakerelerin UMH’nin benimsediği prensiplerle örtüştüğünü söylüyor.

    Hefter’in çözüm sürecinden dışlanması Ankara ve Trablus’un ortak söylemi. Yenilmiş Hefter’e karşı Temsilciler Meclisi Başkanı Akile Salih’i öne çıkaran Rusya da bu şart yüzünden masayı devirmek istemez. Yine de tarafların olası bir çıkış için önce Sirte ve Cufra’da neyin mümkün olacağını görmesi gerekiyor.

    Yazar: Fehim Taştekin

    Kaynak: Al – Monitor

  • Krizin garajı varlık fonu

    Bir anonim şirket olarak 2016’da kurulan ve Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın yönetim kurulu başkanı, damadı Hazine Bakanı Berat Albayrak’ın da yardımcısı olduğu Türkiye Varlık Fonu (TVF), en büyük operasyonunu GSM şirketi Turkcell’i satın alarak yaptı ve yeni hâkim grup sıfatıyla gündeme oturdu. Öyle görünüyor ki TVF, pandemi ile pekişen krizde, önümüzdeki günlerde yeni satın almalarla adından daha çok söz ettirecek. TVF’nin, kriz koşullarında yüzdürülemez durumda olan başka şirketleri de çatısı altına alacağından söz ediliyor.

    Örneği petrol üreticisi ülkelerde görülen gerçek varlık fonlarından çok Hazine’ye paralel bir bütçe özelliği gösteren TVF, hesap vermezliği ile öne çıkıyor. Gerçek varlık fonları biriktirilmiş sermayelerine, servetlerine yatırım alanları ararken, TVF borçla kaynak bulma peşinde. TVF, Hazine garantili 1 milyar avro borçlanmasının ardından yönetimini ele geçirdiği Turkcell için yine bono ihracı ile borçlanmaya gidecek.

    TVF’nin özellikle “mega proje” diye adlandırılan İstanbul Havalimanı, köprü, otoyol, şehir hastaneleri gibi büyük batık projeleri “garaja çekmesi” de ihtimal dâhilinde.

    Örnekleri daha çok petrol üreticisi ülkelerde görülen ve elde birikmiş serveti verimli yatırım alanlarında değerlendirmek üzere kurulmuş varlık fonlarına sadece ismi benzeyen “sermayesiz-servetsiz” TVF, kurulduğu 2016 yılından bu yana ne olacağına pek karar veremezken son zamanlarda şirket kurtarma operasyonları ile dikkat çekti. 

    Önceki hafta, Türkiye’nin en büyük GSM şirketini, ayağına dolanmış bazı bağlardan koparan da TVF oldu. TVF, operasyona, çatısı altında tuttuğu Ziraat Bankası üstünden girdi. Ziraat, TVF aktifindeki bir kamu bankası. Banka’nın Turkcell’de hisseleri var, ayrıca Turkcell’in diğer ortağı Çukurova’dan kredi alacakları var. Fon, bankanın bir anlamda sahibi olarak operasyona dâhil oldu. Şirketten ayrılmak isteyen İskandinav Telia şirketinin hisselerini satın aldı, diğer kurucu ortak Çukurova’dan hisseler satın aldı, sonra da bu hisselerin bir kısmını bir Rus şirketine sattı. Bütün bu karışık ve anlaşılması bir hayli yorucu işlemlerden sonra TVF, şirkette yüzde 26 dolayında hisse ile hâkim ortak durumuna geliyor. 

    Turkcell’in yönetiminde yaklaşık 15 yıldır, karmaşık ortaklık yapısı ve hisse oranlarının getirdiği hukuki uzlaşmazlıklar nedeniyle kaos vardı. AKP iktidarı, hisse oranlarıyla ile ilgili hukuki kaosu kullanarak zaten Turkcell yönetiminde söz sahibiydi. Bu operasyondan sonra dokuz kişilik yönetim kurulunun beş üyesini TVF atayacak duruma geldi. 

    Yabancı ortak Telia, Türkiye’nin dâhil olduğu bölgeden çekilme kararı almış ve bir an önce hisselerini devretme arayışındaydı. TVF, Ziraat üstünden operasyona dâhil oldu ve yürüttü. Telia yüzde 24’lük hissesini ucuz fiyata, 530 milyon dolara satarak Türkiye’den çıktı. Turkcell’in kurucusu Mehmet Emin Karamehmet’in Çukurova Grubu ise Ziraat Bankası’na olan borcuna mahsuben tüm hisselerini, Ziraat’ın de sahibi olan Varlık Fonu’na devredecek. Ziraat Bankası da artık tahsil edilemez duruma gelen 1.6 milyar dolarlık Çukurova kredisini bu yolla tahsil edeceği için rahatlatılmış olacak. Satın almalarla hisse oranını yüzde 13.2’den yüzde 24.8’e çıkaran Rus şirketi LetterOne da kârlı bir iş yapmış sayılıyor.

    Operasyon ile ilgili olarak TVF Genel Müdürü Zafer Sönmez’in söyledikleri önemli. Şöyle konuştu Sönmez: “Turkcell, bugün artık bir mobil operatör değildir. Dijital dönüşümün lideri, bir ödeme sistemleri şirketi, bir telekomünikasyon altyapı şirketi, bir tüketici finansmanı şirketi, dijital hizmetler topluluğudur. Hisse sahipleri böyle bakarlarsa, Turkcell’in değerinin, şu an piyasada gördüğümüz yüzde 10’a yakın artışa rağmen çok düşük olduğunu düşünüyoruz. Bize inanan ve bizim gibi bakan LetterOne’ın hissesini iki katına kadar artırarak yüzde 24,8’e çıkarmasının ana sebebi budur.”

    Bütün bu hisse alım satımlarının resmileşmesi yıl sonunu bulacak. Çünkü şirket genel kurullarında kararların onaylanması gerekiyor. Asıl soru şu: Turkcell operasyonunu TVF hangi parayla yapıyor? 

    TVF, 1.6 milyar dolar Ziraat Bankası’na, 530 milyon dolar Telia’ya ödeyecek. Hisselerin bir kısmını Rus şirketi LetterOne’a satsa bile, yaklaşık 2 milyar dolar ya da bunun TL karşılığını bulmak zorunda. Böyle bir para TVF kasasında yok. O nedenle yakın zamanda TVF, yüklü iç ve dış borçlanmalara çıkmak zorunda. Beklenen, çıkaracağı borç senetlerini TVF çatısı altındaki kamu bankalarının alması. Başta Ziraat olmak üzere kamu bankaları Halk ve Vakıflar Bankası, yakın zamanlarda Hazine tarafından yeniden sermayelendirildiler. Bu üç bankaya 21 milyar TL enjekte edildi. Konu TVF tarafından şöyle duyuruldu: “Söz konusu işlemin finansmanı, T.C. Hazine ve Maliye Bakanlığı tarafından ikrazen ihraç edilen devlet iç borçlanma senetlerinin piyasa rayicinden bankalara satışından elde edilecek nakitle karşılanacaktır. Söz konusu sermaye desteği ile finansal ve ekonomik istikrarın sağlanmasında kritik rol üstlenen kamu bankalarının COVID-19 salgınının ekonomi üzerindeki etkileri ve buna bağlı küresel piyasadaki dalgalanmalara karşı daha güçlü hale gelmeleriyle önümüzdeki dönem büyüme stratejilerini sürdürmeleri amaçlanmaktadır.”

    TVF’den başka şirketler için kurtarma operasyonlarının eli kulağındadır. Bunu TVF Genel Müdürü Sönmez de her fırsatta söylemekte, özellikle stratejik özellikteki şirketlere destek vereceğini belirtmektedir. “Mega proje” olarak adlandırılan döviz riski yüksek işlerin altına girmiş şirketlerin TVF çatısı altına girmesi sürpriz sayılmayacaktır.

    TVF, yakın zamanda bir dış borçlanmaya girerek de İstanbul Finans Merkezi’nin inşaatını üstlenen şirketleri kurtarmıştı. Al-Monitor okuyucularına Ekim 2019’da duyurduğumuz haberde Fon, Hazine’nin garantörlüğünde borçlanmıştı. Borçlanma sağlayan kreditörler Citibank N.A. London Branch ile Çin bankası ICBC liderliğindeki bir bankalar konsorsiyumuydu. 1 milyar avroluk kredi iki yıl vadeli verilmişti. 

    Kısa sürede bu kaynakla ne yapılmak istendiği de anlaşıldı. Fon, batık durumdaki İstanbul Finans Merkezi projesinin üstlenici inşaat firmalarından “yükümlülük” satın almaya karar vermişti. Hem de 1,7 milyar TL’ye yakın bir meblağ tutarında. Yükümlülükleri satın alınarak kurtarılan üç firma, adı AKP dönemi ile neredeyse özdeşleşen, hızla palazlandırılan Ağaoğlu İnşaat ile İntaş ve YDA idi.

    Mekanizma, karmaşık görünse de görmek isteyen için pek de öyle değil. TVF, yapacakları kurtarma operasyonları için Hazine’nin yanı sıra kamu bankalarını kullanıyor. Kamu bankalarının buradan uğrayacakları kan kaybı, arada bir sermaye enjeksiyonları ile Hazine’den karşılanıyor. Hazine de buradan kaynaklanan ağır borç stoku ile bir kara delik olma yolunda, vergi mükelleflerinin boyunduruğu olmaya doğru ilerliyor.

    Yazar: Mustafa Sonmez

    Kaynak: Al – Monitor