Kategori: Görüş & Analiz

Serbest Görüş farklı bakış açıları ve derinlemesine analizlerle güncel olayları ve toplumsal sorunları inceler. Uzmanlardan ve düşünce liderlerinden gelen detaylı yorumlar, eleştiriler ve stratejik analizlerle okuyuculara geniş bir perspektif sunar. Sitemiz günün önemli konularını anlamak ve derinlemesine bilgi edinmek için ideal bir kaynak.

  • Portre: ‘Yıkım ile işgale direnişin adresi’ Hizbullah

    Portre: ‘Yıkım ile işgale direnişin adresi’ Hizbullah


    Balkan TALU


    Artı Gerçek – Gazze’deki “üçüncü” İsrail-Arap Savaşı birinci ayını doldurdu. Her zaman olduğu gibi, İsrail-Filistin sorunu kızışınca Hizbullah da sahnede tekrar boy göstermeye başladı.

    Hizbullah henüz savaşın yeni başladığı 7 Ekim tarihinde yapığı ilk açıklamadaki ilk mesajını, İsrail’le normalleşme arayan diğer Arap, İslam devletlerine verdi. Al Mayadin televizyonunun internet sitesindeki yayında, “Arap, İslam ülkeleri ve dünyanın tüm özgür halklarına, Filistin halkı ve onun direniş hareketine destek vermeleri” çağrısı yapıldı.

    Başta Suudi Arabistan olmak üzere İsrail’le normalleşme arayışı içinde olan Arap ülkelerine gözdağı olarak yorumlanan bildiride, İsrail hükümetinin Filistin direnişinin sahada öğrettiklerinden ders çıkarması gerektiği; bunun özellikle İsrail ile normalleşme arayışındaki tüm uluslararası toplum ve İslam dünyasına da bir mesaj niteliğinde olduğu vurgusu yapıldı.

    Hizbullah lideri Hasan Nasrallah, Gazze Savaşı başladığından beri uluslararası kamuoyunun önüne ilk defa 3 Kasım’da çıktı. Aksa Tufanı’nın çok sayıda cepheye yayıldığına işaret etti, Hamas’ın saldırısının herhangi bir bölgesel gücün etkisiyle düzenlenmediğini söyledi. Hizbullah, Hamas’a destek açıklamasında meşruiyet vurgusu yaparak şu ifadeleri kullandı:

    “Her bakımdan (insani, ahlaki, dini) tam meşruiyete sahip bir savaş arıyor olsaydık, bu işgalcilerle gerçekleştirilen savaş gibi bir savaş bulamazdık.”

    ‘FİLOLARINIZ BİR İŞE YARAMAYACAK’

    Nasrallah söz konusu açıklamasında ABD’yi de tehdit etmekten geri durmadı; “Siz Amerikalılar, Gazze’ye karşı saldırıları siz durdurabilirsiniz çünkü bu sizin saldırılarınız. Bölgesel savaşı kim durdurmak istiyorsa, Amerikalılar’a hitaben konuşuyorum, Gazze’ye saldırıları hızla sona erdirmek zorundadır” ifadelerini kullandı.

    Nasrallah, ABD’ye hitaben, “Siz Amerikalılar çok iyi biliyorsunuz ki eğer bölgede savaş patlak verirse filolarınız hiçbir işe yaramayacak, havadan savaşmanın da hiçbir faydası olmayacak. Bedel ödeyecek olanlar da sizin çıkarlarınız, sizin askerleriniz ve sizin filolarınız olacak” diye konuştu; Akdeniz’deki Amerikan savaş gemilerine atıfla “Size tüm samimiyetimle söylüyorum, bizi tehdit ettiğiniz filolarınız için iyi hazırlandık” dedi. Hizbullah’ın son olarak da, Suriye’deki 1500 savaşçısını Lübnan’a çektiği belirtiliyor. Dolayısıyla Hizbullah, şu anda İsrail’e yönelik cephede yer almaya hazır görünüyor. Halihazırda, İsrail’le Hizbullah arasında sınırlı da olsa çatışmalar devam ediyor. Şu anda en korkulan senaryolardan biri de, Nasrallah’ın İsrail’e yönelik cepheyi derinleştirmesi…

    Tarihe baktığımızda Hizbullah, 1982’den beri hem Filistin direnişinin hem de o dönemde Lübnan İç Savaşı’nın önemli taraf ve aktörlerinden biri olageldi. 1974’ten 1990 yılına kadar devam eden iç savaşta ve hemen sonrasında küresel boyutta cephe genişletmeyi iyi bildi.

    FKÖ’NÜN LÜBNAN’DAN ‘ÇEKİLMESİYLE’ BAŞLAYAN SÜREÇ

    Hizbullah’ın kuruluş yılı olarak ise 1982 yılı işaret ediliyor. Yani tam da İsrail’in Güney Lübnan’ı işgal ettiği, Sabra Şatilla Katliamı’nı yaptığı zamanlar. Bu dönemde Filistin Kurtuluş Örgütü (FKÖ) Lübnan’dan geri çekilmek zorunda kaldı ve genel merkezini Tunus’a taşıdı. FKÖ’nün Ortadoğu’yu terk etmesi adım adım sönümlenmesine yol açarken, 1979’daki İran Devrimi’nden Hizbullah için bir fırsat penceresi açtı. Devrimin ardından İran’ı da arkasına alan Hizbullah, Lübnan’daki İsrail karşıtı direnişin etkin aktörlerinden biri oldu. Üstelik sonuç almayı da başarıp İsrail’i Lübnan’dan geri çekilmeye mecbur bıraktılar.

    Lübnan’da İç Savaş 1974 yılında başladı, 1990 yılına kadar devam etti. Lübnan, Soğuk Savaş yıllarında açılan sıcak cephelerden biriydi. ABD ve Rusya arasındaki güç ve ideoloji rekabetinin üstüne etnik ve dini kutuplaşmalar da eklenince iç savaş kanlı ve uzun oldu.

    1960’lı yılların sonu ve1970 Filistin mücadelesi devam ederken, FKÖ üsleri zaten Ürdün-Lübnan hattında yayılıyordu. Dönemin sol silahlı hareketleri, Türkiye de dahil, gerilla eğitimlerini FKÖ kamplarında alıyordu. 1970 yılında Ürdün’deki Kara Eylül vakasından sonra FKÖ merkez üssünü tamamen Lübnan’a taşıdı. Beyrut’un doğu ve güneyinde Hizbullah’dan önce FKÖ hakimiyeti vardı. 1970’li yıllarda FKÖ nüfuzu devam ederken Hizbullah’ın öncülü olan Emel’le aralarında silahlı çatışmalar bile çıkıyordu. İlk etapta bölgedeki Şii nüfus FKÖ’nün Lübnan köylerini savaş üslerine çevirmesinden rahatsız oluyordu. Buna ek olarak FKÖ’nün laik kimliği Emel’i rahatsız etmişti.

    ‘KÖTÜLÜKLERİN ANASI’ ABD VE İSRAİL

    Hizbullah’ın kurucularından biri olan Şeyh Ragıb Harb’ın öldürülüşünün ilk yıldönümü olan 1985 yılında örgüt bir açık mektup yayınladı. Bu ithaf mektubu Hizbullah’ın kamusal alanda kendini gösterdiği ilk metinlerden biri olarak biliniyor. Mektupta, “Güney ve Batı Bekaa’da en soylu Hüseyni destanlar” yazan kardeşlere ve ‘velayet-i fakih, Ayetullah Humeyni’nin önderliğinde eylem sancağını yükselterek Amerika’nın Lübnan’daki hayallerini suya düşüren ve İsrail işgaline karşı direnenler’e selam gönderiliyor.

    Mektubun “Biz Kimiz ve Hangi Kimliğe Sahibiz?” başlıklı paragrafında bütün kötülüklerin anası ABD olarak vurgulanıyor ve Doğu ile Batı’nın zalim devletlerinin kendileriyle (esas olarak İslam ümmetiyle) savaşmak için ittifak kurduklarını söylüyor. Batı devletleriyle ABD ve Fransa; Doğu’nun zalim devletleriyle ise Falanjist Cemayel rejimi ve İsrail kastediliyor.

    Hizbullah 1980’li yıllarda ABD ve İsrail hedeflerine yönelik bombalama eylemleri yaptı. En ses getiren eylemlerinden biri 1982 ve 1983 yılında Tire’de İsrail Ordusu’nun karargahının bombalanması ve 28 Nisan 1983 tarihinde 17’si ABD’li toplam 64 kişinin öldüğü ABD Elçiliği intihar saldırısı sayılabilir. Bu saldırılar üstüne ABD bölgedeki askeri varlığını geri çekmek zorunda kaldı.

    HİZBULLAH VE ULUSLARARASI TERÖR

    1990’lı yıllarda Soğuk Savaş’ın bitimiyle, küreselleşme dalgasının başlamasıyla Hizbullah’ın silahlı eylemleri de global bir nitelik kazandı. 1983 yılında Irak Şiilerinin Dava Partisi’yle birlikte Kuveyt’te eş güdümlü olarak havaalanı, petro kimya tesisleri ve elçilik binalarına yapılan intihar saldırılarında altı kişi öldü. Bomba düzeneğinin hatalı olması can kaybının artmasını engelledi. 1992 yılında Arjantin’deki İsrail elçiliğine düzenlenen saldırıda 29 kişi öldü. 1994 yılında yine Arjantin’de Yahudilere ait bir kültür merkezine saldırıda 85 kişi hayatını kaybetti. 1996 yılında da Suudi Arabistan’da o dönemki koalisyon güçlerinin ikamet merkezi olan Hobar Kuleleri’ne yapılan saldırıda 19 kişi öldü, 500’e yakın kişi yaralandı. Suudi Arabistan’ın Hobar şehri Şii nüfusun yaşadığı bölge ve uluslararası petrol şirketlerinin genel merkezlerinin bulunduğu bölge olarak biliniyor. Saldırının yapıldığı kuleler ise Kral Abdülaziz Hava Üssü’ne oldukça yakın bir bölgede yer alıyordu.

    1990’lı yıllardaki küreselleşmeci dalgayla birlikte uluslararası krizlere çözüm bulmak ve dolayısıyla küresel bir pazar kurmak motivasyonu vardı. Bu yüzden İrlanda ve IRA krizleri bir nihayete erdirildi. Güney Afrika’da apartheid rejimi sonlandırıldı. ABD’nin İsrail’e bağımlılığı yüzünden Filistin sorununa bir çözüm bulunamadı ama 1989 yılında Lübnan’da Taif Anlaşması imzalandı ve Suriye aracılığıyla Hizbullah’ın bölgenin silahsızlandırılmasından muaf kalabilmesini sağladı. Bu şekilde İran’ın da desteğini baştan beri arkasına almış olan Hizbullah, hem FKÖ’nün yokluğunda güney bölgesindeki hakimiyetini pekiştirmeyi, hem de genel ülke siyasetinde de dikkate alınması kaçınılmaz bir aktör haline gelmeyi başardı.

    Medya çalışmalarının öncülerinden biri Marshall McLuhan özellikle televizyonların önemini anlatırken der ki, “Mesaj, aracın ta kendisidir” (Medium is the message). Bu yüzden 1991 yılında Hizbullah İran’dan aldığı fonlarla El Manar Televizyonu’nu ve El Nur Radyosu’nu kurdu. 1992 yılından beri de Lübnan’da yasal bir parti olarak seçimlere giriyor. Örgüt lideri Nasrallah’ın propaganda konuşmaları da El Manar Televizyonu tarafından yayınlanıyor. Almanya, Fransa gibi Batı ülkeleri ise 2004 yılından itibaren antisemitizm ve Holokost inkârcılığı gibi gerekçelerle El Manar televizyonunun yayınlarını yasaklamaya başladı.

    30 BAKANLIKTAN İKİSİ HİZBULLAH’TA

    2006 yılındaki İsrail-Lübnan Savaşı Hizbullah’ın iki İsrail askerini kaçırması ve sekiz İsrail askerini öldürmesiyle başladı. İsrail ise Hizbullah’ın Lübnan’daki varlığına son vermek için bombardımanlara girişti. Fakat tam tersi bir şekilde kendi hapishanelerindeki Lübnanlı tutukluları cezaevinden çıkarmak zorunda kaldığı için bu savaş da Hizbullah’ın başarı hanesine yazıldı. İlk defa 2005 yılında ulusal birlik kabinesinde yer alan Hizbullah daha sonra 2008, 2011, 2013, 2016, 2019 ve 2020 kabinelerinde her seferinde 30 bakanlıktan iki tanesine sahip olmayı bir şekilde başardı.

    YENİ MANİFESTODA HİZİPÇİLİK ELEŞTİRİSİ

    2006 yılından itibaren Lübnan siyasetinde ivme kazanmaya ve hükümet içinde de bakanlıklar kazanmaya başlayan Hizbullah 2009’da yeni bir manifesto yayınladı. 36 sayfalık yeni manifestosunda Hizbullah ilk defa İslam Devleti söylemini yumuşattı. 1985 yılındaki açık mektupta alenen “velayeti fakih” ve İslam Cumhuriyeti ideali hedef olarak konulurken, 2009 Manifestosu’nda uzun uzun mezhepçi politikaların nasıl Lübnan demokrasisinin önünde engel teşkil ettiği anlatılıyordu. Bu manifesto Lübnan’ın eşit ve saygın yurttaşlar olarak yaşama iradesinin bulunduğunu söylüyordu. Bu bağlamda bir milli ortaklık sistemi kurulması gerektiği, bunun da çeşitliliklere saygı göstererek bir istikrar ortamı sağlanması ve eski istikrarsız sistemlerin kendini tekel haline getirme, diğerini dışlama üzerine kurulduğu vurgusu yapılıyordu.

    Tel Aviv Üniversitesi’nde öğretim üyesi olan Abed T. Kanaaneh ‘Hizbullah’ı Anlamak’ isimli kitabında, Hizbullah’ın dini kimliğinden öte bir sıradan insanlar topluluğu oluşuna vurgu yapıyor. Hizbullah Lübnan’da sadece sağcı milliyetçi Maruni-Falanjistlere ve İsrail ordusuna kafa tutmadı; kendi dahil olduğu Şii toplumunun üst sınıf seçkineriyle de boğuşmak zorunda kaldı.

    Kanaaeh ayrıca Müslümanlıkta ‘şehitliğin’ sadece bir dava ve (veya) ülke için ölüm anlamına gelmediğini hatırlıyor. İslam dinine göre ‘şehitlik’ aynı zamanda şahitlik anlamına da geliyor. Kannaeh ayrıca İslam teolojisinde diğer önemli bir terim olan ‘İstişhad’ı hatırlatıyor. ‘İstişhad’ akımı, fetihler döneminde Arapların diğer milletlerle karışınca dillerinin yok olması tehlikesiyle karşılaşıldığında ortaya çıkıyor. Aşağı yukarı 8’inci yüzyılda, ‘İstişhad’da esas görev şairlere düşüyor O döneme tanıklık eden şairler ve edebiyatçılar tanıklıklarını ürettikleri risaleler, şiirler de dahil muhtelif edebi ve dilsel ürünlerle dile getiriyorlar.

    Hizbullah gibi örgütler de İsrail’in Lübnan ve Filistin’de yarattığı işgal ve yıkıma tanıklık ettiler. Hem Lübnan’da hem de Filistin’e yönelik işgal ve yıkıma karşı direnişin bir parçası oldular. Öldürülen ilk yöneticilerden Şeyh Ragıb El Harb Filistin direnişinin de aktif figürlerinden biriydi. Hizbullah kendi ‘İstişhad’ını edebi metinler üzerinden değil, siyasi bildiriler, manifestolar üzerinden yaptıysa da, Lübnan’ın güneyinde bir kolektif hafıza oluşturmayı, ciddi bir kitleyi arkasına almayı başardı.

    Şimdi iki sorunun cevabı merak ediliyor. Birincisi, 2009 yılında vadettiği gibi çoğulcu bir yapının kurulmasında yer almayı ve böyle bir yapının parçası olmayı kabul edecek mi, yoksa Hizbullah da diğer etnik ve dini halklar üstünde tahakküm mü kurmaya çalışacak? İkincisi, Hizbullah gerçekten gözünü karartıp diğer Arap devletlerini de karşısına alarak korkulduğu gibi İsrail’e karşı cepheyi derinleştirecek mi?

    Kaynak: Artı Gerçek
    ***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

  • Tarihin en acımasız rekabeti; Tesla vs. Edison!

    Tarihin en acımasız rekabeti; Tesla vs. Edison!


    Bugün ne iş yapıyor ya da nasıl yaşıyorsak yaşayalım, bir şekilde Thomas Edison’la ilişkisi olmayan pek bir şey yok gibidir. Edison’un 1.093 ABD Patenti ve dünya çapındaki 2.332 patenti, ticari binalardaki betonun yanı sıra elektrik kullanan her öğeden sorumludur.

    YORUM | NEDİM HAZAR

    “Fikrimi çalmaları umurumda değil. Kendilerine ait hiçbir şeye sahip olmamalarını önemsiyorum.” Nikola Tesla

    “Dehanın yüzde biri ilham, yüzde doksan dokuzu terdir.” Thomas Edison

    Christopher Nolan’ın artık Ustalık dönemi diyebileceğimiz çağının ilk filmi olan The Prestige’e geçmeden önce, bir arka planı öğrenmek son derece faydalı olacaktır.

    The Prestige (2006) çok sıkı bir gerilim filmi ile beraber, iki sihirbazın rekabetinin fonunda aslında iki bilim insanının da acımasız, zaman zaman ahlaksız, ölçüsüz rekabetini anlatır. Thomas Edison ve Nikola Tesla arasındaki rekabet sadece bilimin değil, aynı zamanda çağların da rekabetidir.

    Nikola Tesla yaşasaydı bu yıl 167. yaş gününü kutlayacaktı.

    Sırp-Amerikalı bilim adamı, icatları günümüzün güç ve kitle iletişim sistemlerini mümkün kılan parlak ve eksantrik bir dahiydi.

    Düşmanı ve eski patronu Thomas Edison, ampulün, fonografın ve hareketli görüntünün ikonik Amerikalı mucidiydi. İki kavgalı dahi, 1880’lerde kimin elektrik sisteminin dünyaya güç vereceği konusunda bir “Akım Savaşı” başlatmıştı!

    Tesla ve Edison arasındaki rekabet, insanlık tarihinin en önemli bir parçalarından biri olarak görülür. Başarıları dünyanın seyrini değiştiren ve mirasları modern çağda yaşamaya devam eden bu tutkulu iki bilim insanının acımasız rekabeti, tarihi şekillendiren en ilginç ve pek bilinmeyen ayrıntılardan biridir.

    Bilimsel tarihin yıllıklarında, Nikola Tesla ve Thomas Edison arasındaki rekabet kadar hayal gücünü ve merakı yakalayan az sayıda rekabet olmuştur. Her biri benzersiz yaklaşımları ve vizyonlarıyla bu iki ikonik mucit, elektrik ve yenilik dünyasını sonsuza dek dönüştüren şiddetli bir rekabete girmişti.

    Vizyoner bir mucit ve elektrik mühendisi olan Nikola Tesla, elektrik alanında devrim niteliğinde buluşları ve kendi çağını aşan görüşleri olan bir öncü bilim insanıydı.

    1856’da günümüz Hırvatistan’ında doğan Tesla’nın olağanüstü zekâsı, dünyayı dönüştüren yenilikçi teknolojiler ve kavramlar geliştirmesine yol açmıştı. En bilinen çalışması, modern elektrik güç dağıtımının temelini atan alternatif akım (AC) güç sistemleri üzerineydi. Kısa sürede ortaya çıktı ki Tesla’nın yenilikçi ruhu sınırları tanımıyordu; kablosuz iletişim, yenilenebilir enerji ve zamanının çok ötesinde sayısız diğer fütüristik fikirler üzerindeki çalışmaları tüm dünyanın ilgisini çekecekti.

    Thomas Alva Edison 1847’de doğmuş ve özellikle 20. yüzyılı icatlarıyla büyük bir şekilde etkileyen Amerikalı mucit ve iş adamı. Elektrik enerjisi üretimi, kitle iletişimi, ses kaydı, filmcilik gibi birçok alanda cihazlar geliştirdi. Fonograf, film kamerası, ampulün ilk versiyonları gibi icatları sanayileşmiş modern dünyada insanlığın seyrini etkiledi. Ancak Edison’un gerçek yeteneği inanılmaz kurnaz bir iş insanı oluşuydu. Nerede bir mucit ve yetenek varsa ulaşıyor ya onun fikrini alıyor ya da icat ettiği ne varsa parayı bastırıp aldıktan sonra kendi adına “register/patent”ini alıyordu.

    Bugün ne iş yapıyor ya da nasıl yaşıyorsak yaşayalım, bir şekilde Thomas Edison’la ilişkisi olmayan pek bir şey yok gibidir. Edison’un 1.093 ABD Patenti ve dünya çapındaki 2.332 patenti, ticari binalardaki betonun yanı sıra elektrik kullanan her öğeden sorumludur. Sinema endüstrisini, kayıt endüstrisini, röntgen makinesini ve hatta dövme kaleminin bile arkasından o çıkacaktır!

    Thomas Edison, kapitalist bir girişimciden beklenen tüm özelliklere sahipti: Parayı, insanları, algıyı yönetmeyi çok iyi biliyordu. Ve fakat hepsinden önemlisi, paranın nasıl kazanılması gerektiğini, ürünlerin nasıl pazarlanacağını, insanlarla nasıl iletişim kuracağını, doğru kişilerle bağlantı ve ağ oluşturabilmeyi biliyordu.

    Edison, mevcut teknolojileri daha verimli veya ticari olarak uygulanabilir hale getirmeye odaklanmış pragmatik bir düşünürdü. Edison, detaylara olan titiz dikkati ve pratik zekasıyla tanınıyordu. Edison’un sayısız icatları, aralarında gramofon ve pratik elektrik ampulü de bulunan, mevcut fikirleri iyileştirme ve rafine etme yeteneğini sergiledi, nihayetinde endüstrileri devrimleştirdi ve modern toplumu şekillendirdi.

    Nikola Tesla, hakkında yazılıp çizilen bazı şeylerin aksine, utangaç veya çekingen değildi. Sıra dışı bir psikolojisi olduğu tartışma götürmezdi, ancak birçok ünlü isimle aynı masada yer alıp, sohbet etmeyi ve sosyete ortamında yer almayı bilen biriydi. Ancak idealist doğası, iş dünyasının realizmi ile uyumsuzdu. Bu nedenle para tutma, para kazanma, pazarlama gibi konularda Edison’un çok gerisindeydi.

    Nikola Tesla ve Thomas Edison’un yolları, 1800’lerin sonunda Tesla’nın sınırsız hevesi ve kretaif ruhuyla Amerika Birleşik Devletleri’ne geldiğinde kesişti. Genç bir Sırp mühendis olan Tesla, iddialı fikirlerini hayata geçirmek için fırsatları arıyordu. Zaten kendi sistemini kurmuş bir mucit ve girişimci olan Edison, Tesla’nın yeteneğini anında fark etti ve onu şirketi Edison Machine Works’te işe aldı.

    Ancak kısa süre sonra, bilim tarihinin bu iki uç isminin bir arada yapabilmesinin imkansızlığı ortaya çıkacaktı. Tesla’nın Edison için çalışmaya başladığı daha ilk günlerde rekabetin tohumları ekilmişti. İlk ayrılık elektrik sistemleri hakkındaydı; elektrik sistemleri ve yeniliklerin geleceği konusundaki farklı görüşleri açıkça ortaya çıktı. Edison, elektrik dağıtımı için geçerli yöntem olarak doğru akımı (DC) savunurken, Tesla, daha uzun mesafelerde daha büyük verimlilik sunan alternatif akım (AC) sistemlerinin potansiyelini görüyordu.

    Akımlar Savaşı

    Rekabetlerinde belirleyici an, AC ve DC sistemleri arasındaki “Akımlar Savaşı” ile geldi. DC’nin üstünlüğüne olan sıkı inancı ve AC’nin güvenlik risklerinden duyduğu korku, Edison’u Tesla’nın AC teknolojisine karşı şiddetli bir kampanya başlatmaya itti. Edison, AC gücün tehlikelerini lekelemek için kamuya hayvanları elektrikle öldürmek gibi aşırı uçlara gitti.

    Rekabetlerinde dönüm noktası, 1893’te Chicago Dünya Fuarı ile oldu. George Westinghouse tarafından desteklenen Tesla, AC güç sistemleriyle fuar alanını aydınlatarak başarıyla AC’nin üstünlüğünü sergiledi. Bu zafer, DC’nin üstünlüğüne dair Edison’un iddialarını çürüttü, Tesla’nın güçlü bir rakip olarak konumunu sağlamlaştırdı ve AC’nin elektrik güç iletimi için standart olarak yaygın olarak benimsenmesine yol açtı.

    Bu başarı, sadece Tesla’nın Edison’un icadını geçme yolunu bulma kararlılığını artırdı. Yakında, elektriği uzun mesafelerde enerji kaybetmeden taşıyabilen bir alternatif akım (AC) motoru geliştirdi ki bu doğru akımla (DC) mümkün olamayacak bir başarıydı. Ancak, Edison’un endüstri içindeki etkisi nedeniyle, AC gücü başlangıçta tehlikeli ve güvenilmez olarak reddedildi. Edison, rakibinin kendisinden iyi bir noktaya ulaşmasını elbette kabul etmeyecek ve o andan itibaren Tesla’nın aleyhine her şeyi yapacaktı!

    Buna karşı Tesla, kendi icadının güvenirliğini kanıtlamak için, Niagara Şelaleleri’nden güç alan AC motoruyla bir dizi ışığı aydınlatarak yaptığı kamusal bir gösteri yaptı. Burada  AC gücünün dünya çapındaki evlerde ve işletmelerde kullanım için güvenli olduğunu kanıtladı. Bunun üzerine Edison, AC gücünün kamu kullanımı için çok tehlikeli olduğunu iddia ederek karşı bir karalama kampanyası başlattı ve DC sistemini tek geçerli seçenek olarak tanıttı.

    Bu tartışma etrafındaki sonraki medya çılgınlığı, bu iki bilim ve mühendislik devi arasındaki ateşi daha da körükledi ve birçok tarihçi bu dönemi “Akımlar Savaşı” olarak adlandırdı. Her iki taraf da Amerika’daki elektrik dağıtım ağları üzerinde kontrol için şiddetle savaşırken, nihayetinde kaynak noktasından uzaklaştıkça hızla voltaj kaybeden DC sistemlerine kıyasla Tesla’nın AC sistemi, uzun mesafelerdeki daha büyük verimliliği nedeniyle üstün çıktı.

    Sonunda, Edison bile yenilgiyi kabul etti ve “Tesla son derece zor bir sorunu çözmüştür” diyerek özellikle alternatif akım motor icadına atıfta bulunarak teslim oldu.

    Tesla ve Edison arasındaki rekabet orada sona ermedi; ömürleri boyunca kablosuz iletişim sistemleri, X-ışını teknolojisi, türbin tasarımları, radyo iletim patenleri vb. çeşitli projeler üzerinde birbirlerine karşı yarışmaya devam ettiler, ancak hiçbiri “Akımlar Savaşı” sırasında elektrik dağıtım ağlarıyla elde ettikleri sonuçlara yakın bir büyüklükte veya ölçekte sonuçlar üretmedi.

    Farklılıklarına rağmen, iki adam birbirlerine karşı gönülsüz bir saygı duyuyordu. Edison, Tesla’yı “dünyanın gördüğü en büyük elektrik dehalarından biri” olarak anarken, Tesla Edison’un elektrik alanına yaptığı katkıları övdü. Rekabetleri 19. yüzyılın sonlarında elektriğin gelişimini tanımlasa da etkileri bugün hala yankılanıyor.

    Her iki adamın çalışmaları, elektriği kullanma şeklimizi şekillendirdi ve yaşam tarzımızı devrimleştirdi. Katkıları olmadan dünya çok farklı görünürdü. Tesla ve Edison arasındaki rekabet, tarihin önemli bir parçasıdır ve asla unutulmayacaktır. Başarıları dünyanın seyrini değiştirdi ve mirasları modern çağda yaşamaya devam ediyor.

    Elbette bu iki tarihsel karakter ile ilgili pek çok biyografi, araştırma, anı kitabı yazıldı. Araştırmalara konu oldu Tesla/Edison rekabeti. Filmler, diziler çekildi bu konuda.

    Bir sonraki yazıda, bu konuda önemli bir kitap ve kitabın film uyarlamasını ele alacağız.

     

    Türkiye’de bu haberi engelsiz paylaşmak için aşağıdaki linki kopyalayınız👇

    Kaynak: Tr724
    ***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

  • İNSAN KALABİLENLER | Gerçek olamayacak kadar iyi: Cemre Birand

    İNSAN KALABİLENLER | Gerçek olamayacak kadar iyi: Cemre Birand


    BÜLENT KORUCU | PORTRE

    “Gregor Samsa, bir sabah yatağından kalkamadığında önce neye uğradığını bilemez. Zamanla bir böceğe dönüştüğünü anlar. Artık normalleri değişmiş ve kokuşmuş yiyeceklerden hoşlanmaya başlamıştır. Eskiden iğrendiği şeyler şimdi keyif objesi haline gelmiştir. ‘Dönüşüm’ bir bilim kurgu romanı değildir; ekonomik gücün toplumsal ilişkileri belirleme ve dönüştürme potansiyelini analiz eder. Kafka, Metamorfoz’u bugünün Türkiyesinde yazsaydı hayal gücüne fazla iş düşmezdi. 85 yaşındaki Sisi Bingöl’e ya da yeni doğum yapmış lohusa kadınlara eziyet etmekten haz alan bir ‘Yeni Türkiye’ var karşımızda. Kabuğunun üstüne sırt üstü yuvarlanmış ve bir türlü ayağa kalkamıyor.” 

    Metamorfoz Portrelere başladığımda takvim 12 Mart 2019’u gösteriyordu. Açıkçası bu kadar uzun süreceğini ve sayısının böylesine çok olacağını tahmin edememiştim. Yazsam bir bu kadar daha çıkacak gibi görünüyor ama ara verip biraz da İnsan Kalabilenler’i yazmak istiyorum. Umarım liste ilki kadar uzun olur. Kafamda beliren silüetler var.

    Ömer Faruk Gergerlioğlu ve Cemre Birand ikilisinden hangisine öncelik vereceğimi seçmekte zorlandım. Sonunda kadınlara pozitif ayırımcılık yaparak Cemre Birand’da karar kıldım. Bu ifritten dönemin en irkiltici portreleri kadınlardan çıkmıştı; zihnimdeki isimlere baktığımda insan kalabilenlerde de kadınların baskın olacağını söyleyebilirim.

    ‘Gerçek olamayacak kadar iyi’

    Cemre Birand’ı anlatan en iyi başlık bu sanırım. Sosyal medyadaki paylaşımları, onun adına açılmış sahte hesap üzerinden birilerinin yaptığına inanan hâlâ çok sayıda insan var. İtiraf etmeliyim ben de öyle sanmıştım. Öyle ya bir ‘Beyaz Türk’ neden durduk yere şimşekleri üzerine  çekip risk alsındı… kimin, ne zaman, hangi absürt suçlamaya muhatap olacağının bilinmediği ortamda; görmeyen, duymayan, konuşmayan maymunlar cehenneminde hatırı sayılır cesaret lazımdı bu duruş için.

    Onun ise tezi çok sade ve netti: “Bir bebeği savunmanın nesi yanlış olabilir? Hapisteki bir hastanın hakkını savunurken nasıl yanlış anlaşılabilirim?” 

    Hepimiz insan olarak doğuyoruz lâkin hiç birimizin insan kalma garantimiz yok. Niyetimiz, çabamız ve hayatımıza anlam katma mücadelemizle başarıyor ya da Gregor Samsa gibi böcekleşmeyi kabulleniyoruz. Normal olan Cemre Birand yaptığı aslında, ancak her şeyin tersyüz edildiği vakitte ona anormal gözüyle bakılıyor.  

    “Hapishane konusunu halkımız ve sanatçılar hiçbir şekilde gündemine almıyor. Bebekler, hastalar, kadınlar, haksız yere hapiste olan insanlar… Eninde sonunda sadece vicdanımın sesini dinledim. Aktivist değilim fakat bir anneyim ve en başında hapisteki bebeklere karşı müthiş bir acıma hissi geldi içimden. Bir bebeğe ulaştığımda diğerleri de karşıma çıktı. Bu şekilde halkın vicdanı olduğumu hissettim. Bu yaştan sonra sokaklara çıkıp pankart taşıyamayacağıma göre tweetler atarak seslerini duyurmak istedim.”

    İnsan kalabilen vicdanlı bir sesin bir de güçlü bir dayanağı vardı: “Eşim Mehmet Ali Birand kanser oldu, ben de annem de kanser geçirdik. O yüzden cezaevindeki kanser hastalarının ailelerinin çığlığını görünce içim parçalanıyor. Buna çözüm bulunmalı artık”.

    BİRİSİ ‘SES’ ÇIKARMALIYDI, VİCDANIM BENİ DÜRTTÜ VE YAPTIM!

    Cemre Hanım, dördüncü evre pankreas kanseri Cihan Haber Ajansı muhabirlerinden Mevlüt Öztaş’ın tahliyesi için çok çabalamıştı. Hele de koronadan dolayı tahliye edilenleri görünce isyan etmişti: “Bir sürü uğursuzu bıraktınız, Öztaş’ı da bırakın!’

    Koca ülkede kendisi ya da aile fertleri kanser atlatmış tek kişi Cemre Birand değil elbette; onu farklı kılan empati yeteneği ve bozulmamış vicdanıydı: “Birisinin ses çıkarması gerektiğini düşündüm, kendimi birdenbire o rolde buldum. Vicdanım beni dürttü ve yaptım.”

    Türkiye’de insanları eşleriyle birlikte anmak gibi kötü bir alışkanlık var. Ben o akıma mesafeliyim fakat Mehmet Ali Birand’ı anmadan geçemeyeceğim. “Sen olmasan ben Birand olamazdım’ itirafından da cesaret alarak dile getiriyorum eşini. Bir de yaşadıkları kötü tecrübeyi aktarmak için. Devletin, Kürtlere reva gördüğü zulümlere itiraz etmesi yüzünden andıçlanan Mehmet Ali Beyin yanındaki en büyük destekçisi hiç şüphesiz Cemre Hanımdı. Belki de o tecrübe bugünlerdeki öncü rolün tetikleyicisi oldu.

    Onun deyimiyle Memoş’tan söz açılmışken bir kaç kelam daha etmek gerekiyor. Şöyle anlatıyor Memoş’unu: ”Onun eşi olmak zordu. Çünkü fevri bir insandı. Aklına geleni etrafını düşünmeden yapardı, yazardı. Onun için en önemli şey haberdi. Haberin kutsallığına inanırdı. Çok beğeneni vardı, hatta bir dönem Türkiye’nin en yakışıklı erkeği seçildi. Ertesi yıl Turgut Özal seçildi, o zaman biraz daha rahat ettim. İmkân olsa Türkiye’nin en mavi gözlü erkeği bile seçilebilirdi… Her zaman etrafına insan çekebilen birisiydi, bu yüzden çok kıskanırdım.” 

    O bir eş, bir anne, bir babaanne, bir insan… ve en önemlisi insan kalmayı başaran, eskilerin deyimiyle bir numune-i imtisal!

    Türkiye’de bu haberi engelsiz paylaşmak için aşağıdaki linki kopyalayınız👇

    Kaynak: Tr724
    ***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

  • Belmondo vs Neo!

    Belmondo vs Neo!


    YORUM | NEDİM HAZAR

    Hemen hatırlatayım, bu bir spor ya da futbol yazısı değil. Dolayısıyla Şampiyonlar Ligi, Okan Buruk filan okumayacaksınız, başka şeylerden bahsedeceğim. Ona
    göre vaziyet alınız.

    Malum, bu aylar özellikle futbolda gündemin yoğun olduğu dönemler. Avrupa Şampiyonası da tam gaz devam ederken, Fransızların ünlü takımı (PSG) ile İtalyanların güçlü
    markası Milan karşı karşıya geldiler.

    İlk maç Paris’teydi ve Paris’in köklü takımı Saint Germain’in 100 yaşından daha yaşlı olan Parc des Princes’te oynandı. Özellikle futbolseverler bilir, hem ateşli taraftarı hem de tribün şovlarıyla bu stadyum 1924 yılı olimpiyatlarına ev sahipliği ettiği 100 yıldan beri sporun en renkli platformlarından biridir.

    Nitekim öyle de oldu ve Parisli “Sen Cermen” taraftarları, konuklarını kocaman bir tribün figürüyle karşıladılar. Tribünde yer alan görselde, “Renklerimizle gurur duyuyoruz” yazısının bulunduğu tribünde elinde silah tutan bir adamın üç boyutlu görünümü vardı. Adam, montunun içine PSG forması giymişti.

    Sinemaya aşina olanlar görseli hemen tanıdılar elbette. Başrolünü Fransız sinemasının yıldızı Jean Paul Belmondo’nun 1981 yapımı “Le professionnel” filminin afişiydi.

    Belmondo hem Fransız sineması hem de PSG için önemli bir figürdü. Ancak konuk ekip meseleyi sanırım tam kavrayamadığı için, rövanş maçında yine bir film karesiyle
    cevap verdiler. Bu kez meşhur Matrix filminde kahraman Neo’nun kurşunları durduğu sahnenin kareografisiydi cevapları.

    Skoru hala bilmeyenler varsa söyleyeyim, ilk maçta Fransızlar 3-0 kazandılar, rövanşı ise İtalyanlar 2-1 aldı.

    Dönelim mevzumuza.

    Evet, İtalyan taraftarlar kendilerini sinema ile karşılayan Fransızları anlamış ve espriyle taşımışlardı ama meseleyi tam olarak kavramadıkları belliydi. Meseleyi tam olarak anlayabilmek için biraz sinema, biraz da futbol tarihi bilmek gerekiyor sanırım.

    Kısaca özetleyeyim…

    Sinema belki tarihin en son ana akım sanatlarından biri ama sanırım en bahtsızı da.
    Çünkü keşfiyle beraber Dünya birbirine giriyor ve bu önemli sanat askerlerin eline geçiyor. 1. Dünya Savaşı’nda ilk kez askerlerin propaganda malzemesi olarak sinemayı kullandıklarını görüyoruz.

    Sonrasında biraz kendine gelmeye başlamışken, bu kez 2. Dünya Savaşı patlak veriyor ve sinema tekrar diktatörlerin ve askerlerin eline geçiyor. Özellikle İkinci Dünya Savaşı sonrasında tekrar sanatçıların kontrolüne giren sinema bütün dünyada artık kendi sektörünü oluşturmaya başlıyor.

    Tam da bu dönemde sinemada bazı akımlardan bahsedebiliriz. Bunların en önemli ikisi, İtalyanların “Yeni Gerçekçilik” akımı ile Fransızların “Yeni Dalga” akımıydı.

    Bu arada Türk sineması da kuramsal açıdan birtakım gelişmeler kaydediyor ama bu yazımızın konusu bu değil.

    Meseleyi tam olarak kavrayabilmemiz için bir de “Star” sistemine bakmamız gerekiyor.
    Dünya sinema tarihinde ‘star sistemi’ olarak adlandırılan uygulama, film oyuncularını yıldızlar olarak tanıtma ve pazarlama pratiğini ifade eder.

    Bu sistem 20. yüzyılın başlarında ortaya çıktı ve 1920’lerden 1950’lere kadar olan Hollywood’un Altın Çağı’nda zirveye ulaştı. Hemen tarihteki önemli film yıldızları ve filmlerine bakalım.

    Charlie Chaplin: Sessiz film döneminin en önemli yıldızlarından biri olan Charlie Chaplin, The Tramp karakteriyle tanınır. ‘The Kid’ (1921) ve ‘City Light’ (1931) gibi filmleriyle büyük başarı elde etti.

    Harold Lloyd: 1920’lerin slapstick komedi ustalarından biri olan Harold Lloyd, ‘Safety Last!’ (1923) ve ‘The Freshman’ (1925) gibi filmlerle ün kazandı.

    Buster Keaton: Sessiz film döneminin önemli komedyenlerinden biri olan Buster Keaton, fiziksel komedi ve slapstick tarzıyla tanınır. ‘The General’ (1926) ve ‘Sherlock Jr.’ (1924) gibi filmleriyle ün kazandı.

    Greta Garbo: İsveçli oyuncu Greta Garbo, sessiz ve sesli dönemdeki başarılı performanslarıyla tanındı. ‘Ninotchka’ (1939) ve ‘Camille’ (1936) gibi filmleriyle büyük beğeni topladı.

    Marlene Dietrich: Alman asıllı oyuncu Marlene Dietrich, Ernst Lubitsch ve Josef von Sternberg gibi yönetmenlerle çalıştığı filmlerle ün kazandı. ‘The Blue Angel’ (1930) ve ‘Morocco’ (1930) gibi filmleriyle tanınır.

    Ingrid Bergman: İsveçli oyuncu Ingrid Bergman, Amerikan ve Avrupa sinemasında başarı elde etti. ‘Casablanca’ (1942) ve ‘Notorious’ (1946) gibi filmlerdeki rolleriyle ün kazandı.

    Sophia Loren: İtalyan oyuncu Sophia Loren, 1950’ler ve 1960’lar boyunca dünya çapında popülerlik kazandı. ‘Two Women’ (1960) ve ‘Marriage Italian Style’ (1964) gibi filmleriyle dikkat çekti.

    Catherine Deneuve: Fransız oyuncu Catherine Deneuve, Jacques Demy ve Luis Buñuel gibi yönetmenlerle çalıştığı filmlerle tanınır. ‘The Umbrellas of Cherbourg’ (1964) ve ‘Belle de Jour’ (1967) gibi filmlerdeki performanslarıyla ün kazandı.

    Marcello Mastroianni: İtalyan oyuncu Marcello Mastroianni, Federico Fellini’nin filmlerindeki rolleriyle tanınır. ‘La Dolce Vita’ (1960) ve ‘8½’ (1963) gibi filmlerle ün kazandı.

    Özellikle 2. Dünya Savaşı sonrası sinemanın bir sanat kadar eğlence aracına dönüşmesi, salonların yaygınlaşmasından sonrasına denk gelmişti.

    Fransız sineması özellikle Alain Delon ve Jean Paul belmonda’ya uluslararası bir ün kazandırmıştı. Fransız oyuncu Alain Delon, 1960’lar ve 1970’lerde Avrupa sinemasının önemli figürlerinden biri oldu. ‘Le Samouraï’ (1967) ve ‘La Piscine’ (1969) gibi filmlerle ün kazandı.

    Jean-Paul Belmondo ise, Fransız Yeni Dalga hareketinin önemli bir figürüydü. ‘Breathless’ (1960) ve ‘Pierrot le Fou’ (1965) gibi filmlerdeki rolleriyle tanındı. Elbette onu tüm dünyaya tanıtan ve sayısız ‘remake’i yapılan Le Professionnel (1981) özellikle Fransız sineması için çok önemli bir yapım olmuştu.

    Belmondo, aynı zamanda futbol sevdalısı biriydi. Onun da hayat hikayesi epey ilginç.
    Jean-Paul Belmondo, 1933 yılında Parisli heykeltıraş Paul Belmondo ve ressam Sarah Rainaud-Richard’ın (1901–1997) oğlu olarak Neuilly-sur-Seine’de doğmuştu ancak kökeni oldukça enteresandı.

    Babası Cezayir’de doğmuştu ama aslen Sicilya kökenliydiler. Yani Belmondo baba
    tarafından İtalyan’dı. Belmondo’nun babası, Birinci Dünya Savaşı’nın bitiminden sonra Paris’e gelmiş ve sanat alemine dalmıştı. Misal yakın arkadaşları arasında Albert Camus gibi tanınmış yazar ve sanatçılar vardı.

    Futbolla da yakından ilgiliydi ve bir süre kalecilik de yapmıştı Belmondo. 1970 yılının Ağustos ayında yakın arkadaşları ünlü modacı Daniel Hechter ve yine ünlü iş adamı
    Francis Borelli ile birlikte Paris Saint Germain kulübünü kurmuşlardı.

    Belmondo PSG için çok önemli bir isimdi. Nitekim 2021 yılında 88 yaşında vefat ettiğinde, kulüp şöyle bir paylaşımda bulunmuştu.

    Tekrar PSG/Milan maçındaki görsele dönecek olursak, Fransız taraftarlar, Belmondo’nun meşhur film afişindeki kıyafetini formasıyla değiştirmişlerdi.

    Açıkçası şık ve zekice bir hamleydi bu.

    Ancak Milan’dan gelen karşı hamle o kadar zekice olmadı ne yazık ki.
    Milan, Belmondo’ya karşı Neo’yu çıkarmıştı. Oysa biraz meseleye hakim olsalar daha derinlikli ve zeki bir kontra cevap söz konusu olabilirdi.

    Çünkü İtalyanların da en az Belmonda kadar meşhur ve tıpkı onun gibi popüler sinemanın aksiyon örneklerinde oynamış bir yıldızı vardı: Franco Nero.

    Belki de denklem Belmondo vs. Nero şeklinde olacakken, Neo şeklinde olmuştu.

     

    Türkiye’de bu haberi engelsiz paylaşmak için aşağıdaki linki kopyalayınız👇

    Kaynak: Tr724
    ***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

  • KENT YAZILARI | Şehrin katilleri…

    KENT YAZILARI | Şehrin katilleri…


    YORUM | ALPER ENDER FIRAT 

    Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığının ismini duydukça bana bir gülme geliyor. Fiyakalı bir şey olsun diye hem çevreyi, hem şehirciliği hem de iklim değişikliğini aynı cümlenin içine toplamışlar ama bu bakanlığın gerçek ismi düpedüz ‘Beton Bakanlığı’.

    İklimden, şehircilikten, çevreden tek anladıkları şey, ‘memleketin neresine doyuncaya, tıksırıncaya kadar beton dökebiliriz’ hesabı… Bundan başka ne bir dertleri, kaygıları ne de bir vizyonları var.

    Daha önce de yazmıştım, iklim ve çevreyi ‘beton bakanlığına’ bağlamak, aileden sorumlu bakanlığı ‘Tecavüzcü Coşkun’a ya da Nuri Alço’ya bağlamaktan başka hiç bir şey değil. Eskiden var olan Çevre Bakanlığını Şehircilik Bakanlığına bağlamaların tek bir nedeni var; o da çevre ve iklim meselelerinden betoncuların önüne çıkabilecek engelleri kolaylıkla ortadan kaldırabilmek.

    28 Şubat dönemlerinde her televizyona çıkıp fetva dağıtan bir Zekeriya Beyaz vardı. Kendisine sorulan soruyu bile duymadan “Hurafe bunlar hurafe. Caiz caiz.” diye katı laikçilerin istedikleri cevapları verirdi. İşte bizim ‘beton bakanlığı’ da “Falan yere inşaat yapacağız, çevre için bir sıkıntı olur mu?” diye yarım ağız sorulan sorulara, müteahhitlerin istediği fetvayı anında verebilmek için çevre konularının uhdesinde tutuyor. Ama ismi anılırken çevre, iklim gibi kelimeler ona pek bir fiyaka veriyor.

    İşte o bakanlığın şimdiki Bakanı Mehmet Özhaseki, ev fiyatlarını ucuzlatmak için birkaç sene içinde İstanbul’a 500-600 bin yeni konut yapacaklarının söyledi. 600 bin yeni konut, ağza ne kadar kolay geliyor değil mi?

    En az üç milyon insanın yaşayacağı 600 bin yeni konut demek İstanbul’un içine yeni bir ‘Bursa’ inşa edecekler demektir. 

    Bu Çevre ve İklim Değişikliği Bakanına hemen soralım; bunun çevresel etkilerini, iklim değişikliklerinde doğuracağı sonuçları araştırdınız mı? Bırakın araştırmayı, kafanızın herhangi bir tarafına bunlarla ilgili bir soru geldi mi? 

    Ekstradan yüz milyonlarca ton betonu İstanbul gibi medeniyetimizin ve dünyanın göz bebeği olan bir coğrafyaya dökme gereğini niye duyuyorsunuz? Dünyanın aklı başında hangi ülke ya da şehir yönetimi bu şekilde bir kent planlaması yapıyor?

    KANADALILAR GERİ ZEKALI MI?

    Bakın yüzölçümü olarak dünyanın en büyük ikinci ülkesi olan Kanada’nın en büyük şehri Toronto’da da ev fiyatları çok yüksek. Bunların aklından neden yüz binlerce yeni konut yapalım da fiyatlar ucuzlasın diye bir fikir geçmiyor? Uçsuz bucaksız topraklara sahip ama buraları yeni yerleşimlere, yeni konut yapımlarına açmıyorlar. Bunlar mı akılsız siz mi çok zekisiniz? Hiç New York’a, Paris’e, Roma’ya, Berlin’e, Brüksel’e 600 bin yeni konut yapılacağına dair bir haber okuyor musunuz?

    İstanbul’a 20 milyon insan yetmiyor mu, ormanları, ağaçları, tarım alanlarını dolayısıyla tabiatı katlederek, yeni şehirler inşa ediyorsunuz? Nasıl ki yalı fiyatlarını indirmek için Boğaz’ı imara açıp her tarafına yeni yalılar yapamıyorsanız, ‘ev fiyatlarını düşüreceğiz’ diye zaten mini minnacık kalmış yeşil alanları da imara açamazsınız.

    Üstelik İstanbul’dan kaçış furyası başlamış, ülkenin en çok dışarı göç veren şehri olmuşken bu göçü durdurmaya yönelik böylesine saçma sapan girişimin anlamı nedir?

    İstanbul’da ev fiyatlarını yüksek bulanlar bu şehre gelmesin arkadaş. Ya da ev fiyatlarının daha ucuz olduğu şehirlere göçsünler. Zaten göçüyorlar! Son dönemde İstanbul, İzmir ve Ankara ülkenin en çok göç veren illeri durumunda. Bu akışı kesecek ve yeşil alanları talan edecek yeni konut projelerinin akılla izah edilir bir tarafı yok.

    Bir gün siz de paranın yenmeyen bir şey olduğunu anlayacaksınız ama bunun faturasını geri dönüşümsüz olarak yine biz ödeyeceğiz.

    Türkiye’de bu haberi engelsiz paylaşmak için aşağıdaki linki kopyalayınız👇

    Kaynak: Tr724
    ***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

  • Akademiyi sarsan yerli ‘sokal vakası’na dair Prof. Dr. Recai Coşkun’dan açıklama

    Akademiyi sarsan yerli ‘sokal vakası’na dair Prof. Dr. Recai Coşkun’dan açıklama


    Bekir DEMİR – Prof. Dr. Recai COŞKUN


    “…zira saçmalamada bilgeliğin tözü vardır.
    Bütün bilgelikler ilkin saçmalık damgası yeme kaderini paylaşır”

    Yahya Kemal’in ölümü (1958), Shakespeare’in Othello’sunun Londra’da ilk temsili (1604) ve Sovyetler’in Mars’a ilk roketi fırlatışıyla (1962) beraber 1 Kasım tarihinde düşünce tarihimizde yer vereceğimiz bir olaya tanıklık ettik: Prof. Dr. Recai Coşkun’un kendisinde “derin izler bırakan düşünürlerin popüler kültür ile harmanlanması biçiminde bir saçmalama ilkesi” geliştirerek yazdığı, içeriği ve kaynakçası bütünüyle “kurmaca” “Bilgelik Olarak Dijital İşletmecilik” makalesi “hakemli” bir dergide “olduğu gibi” yayımlandı.

    Recai Coşkun hocanın makalesini herkes gibi büyük bir şaşkınlıkla okudum ve yine herkes gibi gönderimlerinden kaynakçasına ilmek ilmek örülmüş bu yapıtın ve bu tavrın karşısında büyük bir saygı duygusuna kapıldım. Bu yalnızca bir teşhir aracı değil, Leonardovari bir sanat eseriydi ve –acı da olsa– buna şahitlik etmiş olmanın getirdiği ruh hâlini ve makalenin barındırdığı üst düzey mizahı herkes gibi deneyimledim (Ve bunun Gibi’nin yeni sezonunun çıkmamış olmasıyla hiçbir ilgisi yok inanın.).

    Recai Coşkun hocamla görüşüp röportaj talebimi ilettikten sonra, beni kırmak istemediğini, hemen tüm sorularıma cevapları içeren bir metni benimle paylaşacağını büyük bir nezaketle iletti. Bu açıklamanın veya söyleşinin, gerek makalenin oluşumu gerek akademiye dair tahayyülümüz hakkında barındırdığı içerimler ile dikkatli bir okumasına ihtiyacımız olduğu inancındayım. Metni biçimsel düzenlemeler dışında olduğu gibi paylaşıyorum.

    Hepimizin içinde “desem bir türlü demesen bin dert” tadında aynı ağrı ve aynı soru: Sahi üniversiteler ne ara bu hâle geldi?

    Bekir Demir

    Prof. Dr. Recai Coşkun’un “‘Bilgelik Olarak Dijital İşletmecilik’ Comte’un ‘Religion of Humanity’sinden Sonra Sosyal Bilimler İçin Yeni Bir Felsefi Açılım Sunabilir mi?” makalesine dair açıklaması:

    Makale niçin yazıldı?

    Fikir doğaçlama gelişmiştir. Karşılaştığım birçok ‘bilimsel makalenin’ ve ‘bilimsel kitap ve kitap bölümlerinin’ hiçbir bilimsellik kaygısı taşımadıklarını görmek beni harekete geçirdi. Bunların akademik etik ve estetik değerlere zerre kıymet vermedikleri, çok kısa sürelerde yayımlandıkları gerçeği akademik hassasiyeti olan herkesin malumudur. Ücretli dergi ve ücret karşılığında oluşturulan ‘toplama kitapların’ sayısı çığ gibi büyümüştür. Makale bu gidişe bir itirazdır.

    Makale nasıl yazıldı?

    Jüri üyesi olduğum bir doçentlik dosyasında yer alan bir kitabın (Acar, P. ve Bekaroğlu Özatar, A. 2022, Dijital çağ ve yeni nesil işletmecilik, Nobel Yayıncılık) önsözü makalenin kurgusu hakkında fikir verdi. ‘Dijital İşletmecilik Bilgeliği’ başlığı bu önsözden ilham alınarak oluştu.

    Kurguladığım makalenin iki sayfalık bir taslağını akademik hassasiyetleri yüksek ve düzenli olarak bilimsel tartışmalar yaptığım üç meslektaşıma gönderdim. Aldığım geri bildirimler beni cesaretlendirdi.

    Makale önsözde sıkça tekrarlanan birbiriyle çoğunlukla çelişik terimlerin çevresinde örgülendi. Temel dürtüm “en ağdalı cümleleri kurarak ne kadar saçmalayabilirim?” idi. Makalenin “İacer” yani tersten “Recai”den yapılan başlıkaltı alıntısı da ‘…zira saçmalamada bilgeliğin tözü vardır. Bütün bilgelikler ilkin saçmalık damgası yeme kaderini paylaşır’ demektedir. Ben de son dönemlerdeki okumalarımın ve bende derin izler bırakan düşünürlerin popüler kültür ile harmanlanması biçiminde bir saçmalama ilkesi geliştirdim. Gerisi kendiliğinden geldi. Elimde onlarca sayfa malzeme birikti. Onların bir kısmını makaleye dönüştürdüm.

    Not: Bazıları makale yazılırken AI, Chat GTP’den yararlanıp yararlanmadığımı sorguluyor. İncinirim. Makalede bahsi geçen düşünürler akademik hayatımın merkezindedirler. Kitapları masamın üstündedir.

    Dergi nasıl seçildi?

    Makaleyi hangi dergide yayınlayacağıma karar verirken üç ölçüt belirledim: (a) Dergi ‘Dergipark’ta yer almalıdır; (b) Ücret talep etmelidir, (c) Editörünün unvanı profesör olmalıdır.

    Social Sciences Research Journal (SSRJ) e – ISSN: 2147-5237 dergisi makaleyi gönderdiğimde bu üç özelliğe sahipti. Ancak, sözü edilen makalenin yayımlanmasından bağımsız olarak, bir yılda çıkardığı 15 sayı nedeniyle ‘Dergipark’tan çıkarılmıştır.

    Bu dergiye göndermemde belirleyici olan bir başka neden, derginin sayfasında bir diş kliniğinin reklamının yer almasıydı. Derginin belgeleriyle ilgili bağlantılar tıklandığında belgeler yerine diş kliniğinin reklamına ulaşılıyordu.

    Not: Dergi üst düzey bir dergi değildir. TR Dizinde taranmamaktadır. Sadece birkaç tane uluslararası dizinde taranmaktadır. Ama doçentlik başvuru ve yayın teşvik kriterlerini karşılamaktadır.

    Not: Bazı meslektaşlarım bana bu makaleyi ‘yayın teşvikte’ kullanıp kullanmayacağımı sordu. Kendilerine ‘Durumun Ocak ayında alacağımız maaş zammına bağlı olduğunu’ söyledim.

    Ünlü mü olmak istedim?

    Denk geldiğim eleştirilerden bir tanesi bu çalışmayı ünlü olmak isteği ile yazdığımdır. Şahsıma ait bir sosyal medya hesabı yoktur. Makaleyi yalnızca 300 civarında akademisyen meslektaşımla akademik çalışmalarımızı paylaştığım ‘Researchgate’ platformunda paylaştım.

    İyi bir işletmeci ve girişimci olmadığım şundan belli ki «elimdeki ürünün» ne denli kıymetli olduğunu takdir edip ‘piyasaya’ süremedim. Makalem sosyal medyada bilmediğim hesaplarca paylaşıldı. Bugüne kadar yaptığım hiçbir hakiki çalışmaya nasıp olmayan bir popülariteye ulaştı. Ama bu benim planladığım yahut öngördüğüm bir şey değildi.

    Kaldı ki böylesi bir makale yapmak kendimi her yönüyle sorgulatmayı da göze almak demektir. Aldığım teşekkürlerden bir kısmının ‘cesaretimden’ dolayı olmasının ne anlama geldiğini idrak edecek durumdayım. Dahası, bundan böyle Türkiye’de makale yayınlatma alanımın hayli kısıtlandığının da farkındayım.

    Not: Bir hocamız ‘hocam artık ünlü oldunuz’ dedi. Kendisine ‘evet ben ünlüyüm artık ama hâlâ ünsüz harfleri çok seviyorum’ dedim.

    Dergi ve editörü hakkında ne düşünüyorum?

    Dergide bu tür bir makalenin yayımlanması diğer makaleleri şaibeli kılmaz. Aralarında düzgün hakemlik yapılmış olanlar ve akademik kaygı taşıyanlar olabilir. Topluca bir olumsuzlama doğru değildir.

    Dergi editörü olaydan sonra beni aradı. Hâliyle çok müteessir. İki hakeme gönderdiğini belirtti. Kendisine editörün de sorumlu olduğunu söyledim. Editör, kendi uzmanlık alanının Ekonometri olması nedeniyle makaledeki kurguları fark edemediğini söyledi. Oysa makaleyi bir alan editörüne göndermesi gerekirdi. Dolayısıyla bunlar kabul edilebilir gerekçeler değildir. Bir kişinin yönettiği bir akademik dergi yılda 15 sayı basılmaz. Her sayıda onlarca makale yer almaz. Diş kliniği reklamı olmaz. 500 tl olan yayın ücretini ‘talep koşullarına’ bağlı olarak 1000 TL’ye çıkarmaz. Doçent olmak isteyen meslektaşlarının bu kaygısını maddi getiriye dönüştüremedi.

    Editör kadar hakemler de bu rezaletten sorumludurlar. Editöre böylesi bir olayın parçası olduğu için akademik topluluktan özür dilemesi yönünde görüşlerimi aktardım.

    Makale hakem incelemesinden geçti mi?
    Evet, iki hakem inceledi. İkisi de ‘minör revizyon’ verdiler. Bunlar da yazım hatalarıyla ilgiliydi. Değerlendirmelerini paylaşıyorum.

    ekran-alintisi.jpg

    Kimlerden özür diliyorum?

    İşini dürüstçe yapıp makaleden dolayı en küçük bir olumsuzlukla karşılaşan herkesten; editörlerden, hakemlerden, yazarlardan ve yayıncılardan.
    Akademik dergiciliğin bütün zorluklarını deneyimlemiş biriyim. Bu alanda yayıncı, editör, hakem ve yazar olarak görevler aldım. Hepsinin nasıl sorumluluklar ve özveri gerektirdiğinin farkındayım. Zaten işinin gerektirdiği hassasiyeti ve emeği esirgemeyenler bu makaleden yüksünmediler, aksine çürük elmaların ayıklanmasından hoşnut olduklarını belirttiler.

    Kimlerden özür dilemiyorum?

    Akademik unvanı sıçrama taşı gibi görenlerden; emek vermediği makaleye adını yazdıranlardan; bütün akademik çalışmalarını akademik teşvik odaklı yürütenlerden; donanımının yetersizliğini bildiği hâlde kendini geliştirmeye çalışmayanlardan; donanımına bakmadan her imkanı kendine hak görüp her fırsatı değerlendirenlerden; yayın süreçlerini sosyal ağlar üzerinden gerçekleştirenlerden; işine yeterli özeni göstermeyen editör, hakem, yazar ve yayıncılardan.

    Ne tür tepkiler aldım?

    İlk grupta benimle aynı kaygıları taşıyanlar var. Onlardan gelen tepkilerin büyük çoğunluğu övgü ve teşekkür biçiminde. Birçoğunun kahkahaları hâlâ kulağımda.Bir grup ise makaleyi siyasi malzemeye dönüştürme çabasında. Oysa bu durum siyasi olmaktan çok sosyolojik ve ahlakidir. Makaleyi siyasi malzeme yapanlar (ki bunların çoğu sadece kaynakçaya bakarak yorum yapıyorlar) ikinci grubu oluşturuyorlar. Bu grup için bir sonraki sayfada bazı eserler önerdim.

    Makaleyi düşük yayın başarımlarına gerekçe gösterenler ise en küçük grubu oluşturuyor. Yıllar boyunca akademik çalışma yapmamış hocalarımız bu makaleden çok hoşnutlar: ‘İşte biz bu yüzden makale yayınlamıyoruz!’ deme haklarını keyiflerince kullanıyorlar.

    Not: Makaleyi siyasi malzeme yapanların makaleyi okumadıkları, sadece kaynakçadan hareketle yorum yaptıkları besbelli. Bu da kendi içinde bir başka ‘ironi’.

    Türk akademisyenlerin gerçek durumu nedir?

    Alanında ulusal ve uluslararası nitelikleri taşıyan, emek, ahlak ve estetik kaygısı yüksek, kendisini sürekli geliştirme çabası içerisinde olan çok sayıda meslektaşım olduğunu biliyorum. Mesleğimizin değerine değer katan hocalarımıza müteşekkirim. Bizlere mesleki aşkı ve ahlakı öğütleyen değerli

    hocalarımıza saygılarımı sunuyorum. Türkiye’yi uluslararası alanlarda güçlü biçimde temsil eden genç nesil meslektaşlarımla gurur duyuyorum. Her meslekte olduğu kadar akademik toplulukta da fırsatçı ve çıkarcı davranışlar sergileyenler vardır. Esas olan bunların yaşama alanlarını daraltmaktır. Bu diyardan kötüler iyileri değil, iyiler kötüleri kovacaktır.

    Herkes puan için, teşvik için yayın yapmıyor. Mesleğinin yüzünü ağartmak isteyenler işlerine odaklanmış sessizce çalışmaya devam etmektedirler. Muhtemelen birçoğunun bu makaleden haberleri bile yoktur.

    Üniversiteler ne ara bu hâle geldi?

    Üniversiteler kusursuz yerler hiç olmadılar. Medrese iken de, Dârülfünûn olduklarında da Üniversiteye dönüştüklerinde de benzeri sorunlar hep yaşandı. Üniversiteler ve bilim topluluklarıyla ilgili çok etkileyen şu eserleri paylaşıyorum:

    – Hirsch, E. (1985) Hatıralarım: Kayzer Dönemi, Weimar Cumhuriyeti, Atatürk Ülkesi, Banka ve Ticaret Hukuku Araştırma Enstitüsü (ağırlıklı olarak İstanbul ve Ankara’yı anlatmakta).
    Batuhan, H. (2002) İspanya’da Bir Şato: Bir Düşünürün Hatıraları, Bulut Yayınları (ağırlıklı olarak ODTÜ’yü anlatmakta)

    – Yörükhan, T. ve Yörükhan A. (2003) Üniversitede İlim ve Ahlak: Cahit Tanyol ve Sosyoloji, Vadi Yayınları (Bu kitap 1960’ların başında İ. Ü.de eserleri hocaları tarafından intihal edilen iki genç akademisyenin verdikleri ahlak mücadelesini anlatmaktadır).

    – Medawar, P. B. (1994) Genç Bilim adamına Öğütler, TÜBİTAK Yayınları (bu da Nobel ödüllü seçkin bir bilim insanının gözünden bilim topluluklarını anlatıyor)

    Not: Eserlerin tamamı gerçektir.

    Makaleye bilimsel eleştiriler geldi mi?

    Evet. İlkin asistanım endişeli bir sesle ve yutkunarak ‘hocam nasıl söyleyeceğimi bilemiyorum. Bazı arkadaşlar aradı. Bir makale kaynakçası gönderdiler. Recai hoca rezil oldu dediler. Bu kaynakçada bazı hatalar var, hoca hemen düzeltsin önerisinde bulundular’. Kendisine ‘sakin ol, ben gerekli düzeltmeyi yaparım. Sen de o arkadaşlara söyle makalenin tamamını okusunlar acaba başka hatalarım da var mı, bildirsinler lütfen’ diye salık verdim.

    Sosyal medyada bir hocamız uyardı: ‘Kağan, O. (mö. 3000) tarihi çok yanlış olmuş dedi. Doğrusu mö. 3001 olmalıydı.’ Emin olamayınca ben de İktisat Tarihçisi değerli bir hocama bunun doğrusunun ne olduğunu sorunca kendisi ‘3001 de yanlış’ dedi, ‘doğrusu 3002 olmalı ama İsa’dan sonra!’.
    Çok değerli bir meslektaşımı makalede bariz hatalar olduğunu söyledi ve özellikle şu düzeltmeleri önerdi: ‘Engels’in Marks’a ‘iki gözüm’ dediğini gösteren bir mektup yoktur’. ‘Deniz Seki, Küçük Emrah ve M. Gürses Marksist değildir.’ ‘Manifesto 1948’de değil, 1848’de yayınlanmıştır, o yüzden hortlaktan korkmana gerek yoktur, hem hayalet Türkiye’de değil, Avrupa’da dolaşıyor.’ ‘Diyalektiğin Moskova’da öldüğü burjuvazi söylentisidir, o yaşıyor ama yerini bilen yok’.
    Bunların dışında bir itiraz henüz gelmedi.

    Kendimi tutmakta en zorlandığım an…
    Bu süreçte tebrik edenler çoktu. Ancak bunlar arasında akademik unvanını alırken burada sorguladığımız yolları keyfince ve fütursuzca kullananlar da vardı. Pişkin pişkin ‘hoca helal sana’ dediler. Ben bu ‘helal sana’ ifadesini Gadamervari hermenötik çözümlemeye yahut Derridavari yapı sökümüne tabi tutmasını becerebilirim. Esas bu hocalarımıza ‘helal olsun!’

    Önerilerim

    Akademik topluluğun en ‘bilgesi’ değilim. En zekisi, en kahramanı, en niteliklisi hiç değilim. Alçakgönüllü bazı önerilerim olabilir:

    1. Doçentlik sözlü sınavı mutlaka geri getirilmelidir. Bu yolla emeği olmadan makaleye adını yazdıranları ayıklamak mümkün olacak; bilimsel çalışmalara daha fazla özen gösterilecektir (UAK’ın 2024 yılından itibaren geçerli olmak üzere doçentlik başvuru yayınları için getirdiği ölçütler olumlu olmakla birlikte yeterli değildir).

    2. Akademik teşvik uygulaması sonlandırılmalıdır. Nitelikli yayınlar başka yollarla desteklenmelidir.

    3. Bir derginin ‘TR Dizin’de taranabilme ölçütleri açıkça duyurulmalı ve bu ölçütler her dergiye sıkı biçimde uygulanmalıdır. TR Dizinde yer alan dergilerin yayın süreçlerini kişisel ilişkiler üzerinden değil, akademik kaygılar doğrultusunda yürütmeleri sağlanmalıdır. Çok nezih ve özenli dergilerin yanında kendi klanı dışında kalan akademisyenlere zinhar yol vermeyen dergiler de mevcuttur. Editörlerin ve yönetim ekiplerinin eser sahipleriyle kurdukları iletişim dili bazen sorunlu ve incitici olmaktadır.

    4. Batıda ‘açık erişim’ gerekçesiyle geliştirilen ‘makale ücreti’ talebi Türkiye’de zaten açık erişim olan dergilerde giderek yaygınlaşmaktadır. Özellikle kamu üniversiteleri dergilerinde yaygınlaşan ücret talebi uygulamasına son verilmelidir.

    5. Derleme kitap uygulamasına (e-postam ücret karşılığı seri üretim derleme kitap bölümü duyurusuna çıkmış ‘akademisyenlerle’ yaptığım tartışmalarla doludur) kesinlikle son verilmelidir. Buna bağlı olarak Türkiye dışında bir şube veya merkezi bulunmayan, bastığı kitapların büyük çoğunluğu Türkçe olan yayınevlerinin ‘Uluslararası Yayınevi’ statüsü kaldırılmalıdır.

    Sonsöz

    Öngörmediğim biçimde gündeminizi meşgul ettim, kusura bakmayın. Şimdi kendimi derin bir sessizliğin huzur iklimine bırakıyorum. Hoşça kalın.

    Not: Makalenin ikinci kısmı var. Onu yayınlatmak için 1200 TL ödeyerek bir kitap editörü ile kitap bölümü yazmak için daha önce anlaşmıştım, ama artık o arkadaş benim bölümü yayınlamaz (içimden bir ses ‘muhtemelen yayınlar’ diyor ama kulak ardı ediyorum o sesi). Şimdi ortalık biraz durulsun, zaman geçsin, o «bilimsel» kitap editörleri bana yine ‘akademik teşviğe uygun’ kitap bölümü yazma teklifi içerir e-postalar gönderirler. Enflasyon farkını da dikkate alarak kenarda köşede 2500 TL ayırdım. Gerekirse iki bölüm hâlinde yazarım.

    Bir Açıklama

    Benim kurmaca makalede alıntıladığım ve bana bu makalenin kurgusu hakkında ilham verdiğini belirttiğim Dijital Çağ ve Yeni Nesil İşletmecilik kitabının ‘Önsöz’ünün yazarları Doç. Dr. Pelin Acar ve Dr. Öğr. Üyesi Aslıhan Bekaroğlu Özatar’a yönelik makalemde bir suçlama yahut itibarsızlaştırma kesinlikle yoktur. Ahlaki bir gereklilik ve bir meslektaşı olarak bu açıklamayı yapmamın uygun olacağını düşündüm. Şöyle ki, sözü edilen kitabın editörlerinden Doç. Dr. Pınar ACAR benimle söz konusu makalenin yayımlanmasından sonra şu bilgileri paylaştı:

    (i) Makalede alıntılanan “Acar, P. ve Bekaroğlu Özatar, A. (2022) Dijital Çağ ve Yeni Nesil İşletmecilik, Nobel Yayıncılık” başlıklı kitap, para karşılığı yazılan bir kitap değildir.

    (ii) Kitap proje olarak editörler tarafından Nobel Yayıncılığa sunulmuştur. Yayınevinin ilgili kurulları kitabın yayımlanmasını uygun bulmuştur. Kitabın her bölümü sıkı bir editoryal denetimden geçmiştir.

    (iii) Bölüm yazarlarından ücret alınmadığı gibi yayınevi her yazara emekleri karşılığı olarak belli sayıda kitap göndermiştir.

    Doç. Dr. Pelin Acar kendisinin bilimsel eleştiriye açık olduğunu ama çok emek ve değer verdiği çalışmasının kurgu bir makalenin konusu olmasından dolayı çok üzgün olduğunu belirtti. Ben de makalede kitaba yönelik bir ima olmadığını sadece ‘Önsöz’deki ifade ve kavramların makalenin kurgusunda belirleyici olduğunu söyledim. Yazar ile ‘bilimsel çalışmanın neliği’ konusunda aynı düşüncede değiliz. O, kendi üslubunun ‘romantizme’ yatkın olduğunu ve bunda bir sorun görmediğini belirtiyor. Şahsımın üslubu ise ‘hicve’ yatkındır. Ama romantizm ve hiciv edebi tarzlardır, ‘bilimsel’ değil. Genç bir akademisyeni üzmek aklımın köşesinden geçmediği için bu açıklamayı yapma gereği duydum.

    Prof. Dr. Recai COŞKUN

    Kaynak: Artı Gerçek
    ***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

  • FBI, Erdoğan’ın adamlarının peşinde

    FBI, Erdoğan’ın adamlarının peşinde


    YORUM | ADEM YAVUZ ARSLAN 

    İsrail’in Gazze’de yaptığı soykırım ve Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın kurguladığı Anayasa Mahkemesi darbesi gibi çok önemli gündemler var; ancak ben bu yazıda sizi okyanusun bu yakasına getirmek istiyorum.

    Çünkü ‘bir şeyler yaklaşıyor’ ve bu iş giderek ilginç bir hale geliyor.

    Hikayenin merkezinde yine Erdoğan ve Saray’ın uzantısı AKP’lilerin çevirdiği daha doğrusu çevirmeye çalıştığı dolaplar var. Peşinen “Ne olmuş, adamlar rüşvet alırken suçüstü yapıldı da ne oldu?” diyenler olacaktır ancak bu kez durum farklı.

    Çünkü soruşturmayı yürüten FBI ve konunun üzerine giden Amerikan medyası.

    Özellikle de The New York Times. Hal böyle olunca ne yargıya talimat verecek ‘Koş İsmail koş’lar ne de gazetelere müdahale edecek ‘Alo Fatihler’ olacak.

    Peki olay ne ve bu konu Türkiye’yi neden ilgilendiriyor? 

    Baştan söyleyeyim soruşturmada Türkiye’deki 17 Aralık skandalı gibi milyonlarca dolarlık rüşvetler, hediye piyanolar, yüzbinlerce dolarlık saatler, çantalar yok. Hatta denebilir ki bu habere konu olan rakamları Erdoğan ve çevresi tenezzül edip rüşvet diye almaz.

    NEW YORKTA AKÇELİ İŞLER !

    New York Belediye Başkanı Eric Adams hayli popüler bir siyasetçi. Eh sonuçta New York Belediye Başkanısınız. Eğer büyük bir fiyaskoya imza atmaz, mayına basmazsanız oradan Washington’a ve Kongre’ye doğru yürümek mümkün.

    Adams’ın da böyle niyetleri olduğu sır değil.

    İşte bu kadar kritik bir siyasetçinin pazartesi akşamı sürpriz misafirleri oldu. New York Times’in haberine göre Manhattan’ta bir etkinlikten çıkan Adams’a yaklaşan FBI ajanları “Güvenlik görevlilerinizi geri çekin!” dedikten sonra onunla birlikte lüks makam jeepine biniyorlar.

    İki FBI ajanı, başkana el koyma emrini gösterip başkanın şahsi cep telefonu ve iPadini alıyorlar. Ardından üzerinde ‘delil’ yazan bir torbaya koyup ayrılıyorlar. Başkan ise “Siz benim kim olduğumu biliyor musunuz!” gibi bir laf söylemeyip, itiraz dahi etmeden cihazlarını teslim ediyor.

    Film sahnesini andıran bu durum hayli merak uyandırıcı.

    Çünkü söz konusu kişi New York belediye başkanı. ABD’li siyasilerin seçim kampanyasını finanse ederken topladığı bağışlar da her zaman soruşturmalara konu olur. Ancak geçen hafta Adams’ın kampanya yöneticisinin evi basıldı, bu hafta da başkanın elektronik cihazlarına el kondu.

    Bilal Erdoğan’ın kurduğu Turken Vakfı’nın temel atma töreni… 2018 yılı… Adams, Brooklyn İlçe Başkanı olarak temel atma törenine katılmış ve bizzat Erdoğan’la tanışmıştı.

    Soruşturmadan ne çıkacağını henüz tam olarak bilmiyoruz ama kesin olan bir şey var; şu ana kadar ortaya çıkan ‘bağış’ rakamları ve iddialar ev baskını ve başkanın elektronik cihazlarına el koymayı gerektirecek türden şeyler değil. 

    FBI’in peşinde olduğu ‘başka şeyler’ olmalı!

    Şu ana kadar bildiklerimiz ise özetle şöyle; Eric Adams’ın kampanya direktörlerinden Brianna Suggs’un evi 2 Kasım’da basıldı ve elektronik cihazlara el kondu. Suggs açıklama yapmazken, Adams baskın sırasında ‘çok önemli’ dediği bir toplantı için Washington’da, Beyaz Saray’daydı.

    Başkan Adams haberi alır almaz hemen New York’a döndü. Adams “her türlü işbirliğine açık” olduğu yönünde demeçler verdi.

    Türkiyeli bir gazeteci olarak her olayda Türkiye – Amerika kıyaslaması yapmam doğal. Önümüzdeki günlerde yıl dönümü olacak olan 17 Aralık operasyonunu ve emrinde çalışan bürokratlara ve aile fertlerine “Polis geliyor, kaçın!” diyen bakanları görmüştük.

    Burada ise tersini oldu.

    Başkan Adams ‘soruşturmayı etkilememek için’ baskın ve sonraki günlerde evi basılan Suggs ile hiç görüşmedi bile.

    Gelelim olayın Erdoğan, AKP ve New Yorklu Türklerle olan ilgisine…

    Şu ana kadar ortaya çıkan verilere göre Erdoğan rejimi Adams’a çok ciddi ‘yatırım’ yapmış.

    Adams defalarca Türkiye’ye götürülmüş ve hediyeler verilmiş. Brooklyn merkezli KSK İnşaat dahil olmak üzere Türk şirketlerinin Adams’ın seçim kampanyasına yaptığı bağışları mercek altına alındı.

    Soruşturmada Bahçeşehir Üniversitesi’nin Washington DC’deki şubesi Bay Atlantic Üniversitesinin, Erdoğan ailesinin vakfı olarak bilinen Turken ve Türgev vakıflarının, Erdoğan’a yakınlığı ile bilinen Türk işadamlarının isimleri geçiyor.

    Eric Adams’ın hem Erdoğan hem de eşi Emine Erdoğan ile görüşmeleri de ABD medyasına yansıyan detaylardan. FBI Adams’ın Erdoğan’a yakın vakıf, şirket ve kişilerden aldığı bağışlar karşılığında onlara bir ayrıcalık tanıyıp tanımadığını soruşturuyor. 

    Açıkçası ABD medyasına yansıyan haberlere konu olan rakamlar büyük değil.

    Bu tip seçim kamyanyalarında onlarca milyon dolar bağış toplandığı düşünülürse FBI’ın ‘daha büyük balıklar’ peşinde olduğunu varsaymak gerekiyor.

    Dediğim gibi, soruşturma sürdüğü için detayları henüz bilmiyoruz ama yaşananlar sıradan bir bağış soruşturması olmadığını teyit ediyor. İlerleyen dönemde Tayyip Erdoğan ve ABD’deki uzun kollarının bu olaydaki rolünü de öğreneceğiz.

    Ancak şimdiden şunu söyleyebilirim; Türkiye’de her türlü illegaliteye alışan rejim, benzeri adımları ABD’de atmaya çalışınca radara yakalanıyor. Çünkü burada ‘siyasetin köpeği’ olan bir yargı ve Saray’ın uşağı olmuş bir medya düzeni yok.

    Kızılay gibi kurumlardan transfer edilen milyonlarca dolarla kurulan aile vakıfları, Manhattan gibi bir yerde yaptırılan öğrenci yurtları, satın alınan malikaneler, kurulan şirketler ve düşünce kuruluşları üzerinden dönen para trafiklerinin FBI’in gözünden kaçmayacağını bilmek için ABD uzmanı olmaya gerek yok.

    Hatta ABD’de inşaa edilen ve açılışını Erdoğan’ın yaptığı Diyanet Camii’nin inşaatından bile yolsuzluk hikayesi çıkarsa hiç şaşırmayın. Kısacası Erdoğan ve rejim aparatları o kadar zehirli ki, bırakın iç içe geçmeyi, yanında duranı bile zehirliyor.

    Okyanusun ötesi yakasında olsa bile!

     

    Türkiye’de bu haberi engelsiz paylaşmak için aşağıdaki linki kopyalayınız👇

    Kaynak: Tr724
    ***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

  • İsmet Özel’in ‘Müslüman terörist olmalıdır!’ tespiti üzerine 

    İsmet Özel’in ‘Müslüman terörist olmalıdır!’ tespiti üzerine 


    YORUM | AHMET KURUCAN 

    İsrail-Hamas arasında cereyan eden savaş bir çok eski defterin açılmasını netice verdi. Bunlardan birisi de YouTube kanalımda bir izleyici yorumu olarak bana intikal etti. İntikal eden şey 8 yıl önce ‘İslamcı’ yazar İsmet Özel’in bir konuşmasında söylediği, “Müslüman terörist olmalıdır.” cümlesi idi.

    10 Ekim 2015’te yaşanan ve ‘Ankara Gar Katliamı’ olarak kayda geçen elim hadiseden 4 saat sonra yapılan bir panelde söylemiş bunu İsmet Özel. Bugünkü gibi hatırlıyorum. Ben o gün Manisa’dan memleketim Kütahya’ya karayolu ile yolculuk yapıyordum.

    Balıkesir’de yanımda bulunan İsmail Bey ile mola verdik ve şehir içinde bir lokantada çorba içmek üzere durmuştuk. Lokantada TV’den öğrendik olayı. Sonra yol boyunca radyodan haberleri takip ettik. Türkiye şoke olmuştu. Öyle zannediyorum ki 80 milyon insan bu terör olayını konuşuyordu.

    İlginçtir, Türkiye A’dan Z’ye bütün insanları ile bu katliamı konuşurken, vicdanlı herkesin kalbi orada ölen 109 ve yaralanan 500’den fazla insanla birlikte atarken İslamcı yazar İsmet Özel meğer ki “Müslüman terörist olmalı!” diyormuş yaptığı konuşmada. La havle…

    Ben o günlerin telaşı ve programlarım gereği Almanya üzerinden yaptığım geri dönüş yolcuğundaki meşguliyetlerim itibariyle bu konuşmayı hiç hatırlamıyorum. Bu yazı öncesi yaptığım araştırmada da zaten Türkiye gündemini çok meşgul etmediğini gördüm. Ama ilerleyen yıllarda bu konuşmayı duydum. Duydum ama ehemmiyet vermedim.

    Neden?

    Gençlik yıllarımda İsmet Özel’in kitaplarını okumuş bir insan olsam bile nedense yıldızım hiç barışmadı onunla. Sağlam bir zemine oturmadı benim zihnimde onun yaptığı yorumlar. “Taşları Yemek Yasak” kitabını hatırlıyorum. Dereli kaplıcalarında okumaya başlamıştım bir tatil döneminde. Fakat bitiremedim ve camiye bırakmıştım o kitabı.

    İsmet Özel ile yıldızımın barışmamasının bir başka nedeni ise Ali Bulaç’tır. Ali Bulaç da malum kendisini ‘İslamcı’ olarak tanıtır. Hatta daha ileri gider, “Her Müslüman İslamcıdır.” der. Sözleri aynen şöyle: “Müslüman’ın farz-ı ayn hükmünde daveti, davası ve duasıdır. Bu manada her Müslüman potansiyel, bittabi ve bizzarure İslamcıdır.” 

    Bu konunun tahlili bir kenara ben şöyle düşünmüşümdür her zaman: “Ali Bulaç İslamcı ise İsmet Özel değil, İsmet Özel İslamcı ise Ali Bulaç değil.” 

    “İslamcı kavramının anlam çerçevesi her ikisinde farklı olamaz mı?” diyebilirsiniz. Haklısınız ama son tahlilde bir takım ortak paydalarda birleşmek zorundalar. Ben onların İslam’ın siyasete bakan vechesiyle ortak paydalarda birleştiklerini hiçbir zaman görmedim. İşte İsmet Özel’in “Müslüman terörist olmalıdır.” sözü de bunun en büyük ispatıdır. 

    Siz öldürseniz Ali Bulaç’a böyle bir söz söyletemezsiniz.

    Gelelim o cümleye. O konuşmayı YouTube’dan buldum ve dinledim. Aklıma deve tarifi geldi. Her tarafı yamuk, neresini düzelteceksin ki? Bir yerinden düzeltmeye başlayayım deyin isterseniz neresinden başlayacaksınız ki? Ters yola giren Karadenizli Temel fıkrasında olduğu gibi, herkes ters yola girmiş İsmet Özel’e göre! Halbuki ters yolda olan o…

    O konuşmada, “Namaz insanı kılar.” kitabına atıfla neden namaz kıldığımız ve neden oruç tuttuğumuzu anlatıyor ve bir yerde diyor ki: “Müslüman olmayan insanlar Müslümanlardan korksun diye namaz kılıyoruz, oruç tutuyoruz.” 

    Şaşırdınız mı bilmiyorum. Namaza böyle bir anlam yükleme nasıl mümkün olabilir inanın bilmiyorum.

    Sanki muhataplarının nezdinde konunun anlaşılmadığını ya da yeterince şok etkisi uyarmadığını görünce olsa gerek “Yani” diyerek devam ediyor. “Yani Müslüman teröristtir.”

    Hoppala.

    Tansiyonu biraz daha yükseltmek istercesine ses tonunu da yükselterek: “Müslümanın ilk vazifesi terörist olmaktır.” Bitmedi. Bir adım daha atıyor: “Kafirler Müslümanlardan korkacak.”

    Artık salondaki dinleyiciler hazır. Bam teline vurma zamanı geldi ve şu cümlesi ile o tele de vuruyor İsmet Özel: “Korkmadığı zaman Müslüman, Müslüman değildir.”

    Sonra?

    Salondan beklediği alkış işte tam bu cümle sonunda kopuyor. O da zafer kazanmış bir kumandan edasıyla gülüyor ve gözlüğünün ipliğini toplayarak sanırım konuşmayı sonlandırıyor. Evet bir kez daha diyeyim; la havle…

    Ne diyeyim. Bir tarafta kendi ülkesinde İslamcı olduklarını söyleyen hükümet tarafından terörist ilan edilmiş, “Hakiki Müslüman terörist olamaz, terörist de gerçek Müslüman olamaz.” diyen Fethullah Gülen Hocaefendi, diğer tarafta o hükümetin ideologu olarak el üstünden tutulan, “Müslüman terörist olmalıdır.” diyen İsmet Özel. 

    Ne günlere kaldık Ya Rab!

    Dikkat ederseniz sadece mevcudu aktardım, yorum yapmadım, yapamadım. Tam bu arada aklıma yapay zeka geldi. ‘Ona yazayım bakalım, o ne diyecek’ dedim. ‘İsmet Özel’in bu düşüncesi hakkında ne diyorsun?’ diye sordum.

    Yapay zekanın verdiği cevap şu: “Müslüman terorist olmalıdır.” şeklindeki ifadesi oldukça tartışmalı ve kesinlikle hoşgörüsüz bir yaklaşımı yansıtıyor. Bu tür bir ifade, tüm bir dini grubu terörizmle ilişkilendirerek genelleme yapmanın tehlikeli olduğunu gösterir. İslam, barış, hoşgörü ve insan hakları değerlerini savunan milyonlarca kişinin inandığı bir dindir. Bir kişinin ya da bir grup insanın terörizmi dini bir görev olarak tanımlaması, İslam’ı ve Müslümanları yanlış bir şekilde temsil etmektedir.

    Bu tür radikal ifadeler, toplumsal hoşgörüyü ve bir arada yaşama kültürünü tehdit edebilir. İslam dünyasında ve tüm dünyada terörizmle mücadele etmek için yapılan çabalara zarar verebilir. Dinler arası anlayışı ve hoşgörüyü güçlendirmek, ayrımcılık ve ayrılıkların azaltılması için önemli bir adımdır.

    Herkesin inançlarına ve düşüncelerine saygı göstermek, hoşgörüyü teşvik etmek ve anlayışlı bir diyalog kurmak, toplumların daha barışçıl bir şekilde bir arada yaşamasını sağlamak açısından kritik öneme sahiptir. Bu tür aşırı görüşlerle mücadele etmek için eğitim, toplumsal farkındalık ve hoşgörüyü teşvik eden açık ve samimi diyaloglar önemli rol oynar.”

    Şimdi söz bende: Yapay Zeka kadar olamadınız. Yazıklar olsun!

    Türkiye’de bu haberi engelsiz paylaşmak için aşağıdaki linki kopyalayınız👇

    Kaynak: Tr724
    ***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

  • Cumhuriyet’in 100. yılında eğitimin karnesi

    Cumhuriyet’in 100. yılında eğitimin karnesi


    YORUM | DR. YÜKSEL NİZAMOĞLU

    Osmanlı döneminde II. Mahmut ve Tanzimat devrine götürülebilecek reformlar süreciyle seküler bir eğitim anlayışı benimsenmiş ve bu durum Abdülhamit devrinde de devam ettirilmiştir. Cumhuriyet rejimi ise daha ideolojik bir yaklaşımla her problemin eğitim yoluyla çözüleceği teziyle hareket etmiş ve devrimler süreciyle yeni bir sistem kurmuştur.

    Bu temel yaklaşıma rağmen cumhuriyet eğitiminin de bir yaz boz tahtası bazen de bir hesaplaşma alanı olarak görüldüğünü söylemek yanlış olmaz. Bu durum sayısal gelişmelere rağmen cumhuriyet eğitiminin niteliksiz insan yetiştirme geleneğini devam ettirmesine yol açmıştır.

    DEVRALINAN MİRAS

    Tanzimat devri eğitiminin dönüm noktası olarak 1869 yılında kabul edilen ve Osmanlı Devleti’nin yıkılışına kadar yürürlükte kalan Maarif-i Umumiye Nizamnamesi gösterilebilir. Bu nizamname ile eğitim devletin temel görevi olarak kabul edilmiş ve 198 maddede ilköğretim, ortaöğretim, üniversite kurulması, öğretmen yetiştirme, okullar için tercüme veya telif kitap yazılması, eğitimin finansmanı gibi hususlar yer almıştır.

    Bu doğrultuda özellikle Abdülhamit devri, eğitim alanında reformların yoğunlaştığı ve sayısal anlamda çok önemli gelişmelerin yaşandığı dönemdir. Alfabe öğretiminde de “usul-i cedid” denilen yeni metot geçerli olmuştur. 

    Darülfünun yani üniversite ise ilk defa 1863’te açıldıysa da taşındığı yeni binanın yangın geçirmesi sonucu 1865’te kapandı. İkinci defa 1870’te açıldı fakat çıkan tartışmalar sonunda yine kapatıldı. Cumhuriyete intikal eden Darülfünun ise 1900 yılında yani II. Abdülhamit devrinde açıldı. 

    1876 Kanun-i Esasi’sinde “Osmanlı efradının kaffesince tahsil-i maarifin birinci mertebesi mecburi olacak” denilerek ilköğretim zorunluluğu ifade edilmişti. Ancak pek çok iptidai açılsa da ilköğretimin; bütçenin yetersizliği, köylerin dağınık olması, ulaşım problemleri ve halkın eğitime ilgisizliği nedenleriyle taşraya tam olarak yayılması mümkün olmamıştır. Nitekim 1900 yılında 29.100 iptidai mektepte 899.932 öğrenci bulunmaktaydı.

    Abdülhamit devrinin sonlarında ortaöğretimde; 74’ü kızlara ait 619 rüşdiyede 40.000 öğrenci vardı. İdadi sayısı ise 109 olup 20.000 öğrenci okumaktaydı. Bu devrin önemli bir özelliği de pozitif bilimlere verilen öneme rağmen din ve ahlak derslerinin okullarda önemli bir yer tutmasıdır.

    Yükseköğretimde ise Darülfünun dışında Mülkiye Mektebi ıslah edilmiş, Hukuk Mektebi kurulmuş, Mülkiye Tıbbiyesi Askeri Tıbbiye’den ayrılmış, resim, heykeltraşlık ve mimarlık eğitimi içinde Sanayi-i Nefise Mektebi açılmıştır.

    Abdülhamit devrinde öğretmen yetiştiren Darülmualliminlerin sayısı da otuzun üzerine çıkmış durumdadır. Ancak vilayetlere kadar yayılan bu okulların en büyük problemi hem öğrenci bulunamaması hem de başvuranların yetersizliğidir.

    Abdülhamit’in “İslamcı” politikalarına rağmen onun devrinde medreselerin tamamen ihmal edildiği görülmektedir. Buna karşılık II. Meşrutiyet devrinde İttihatçılar medreselerin ıslahı için çalışmalar yapmışlardır.

    İttihatçılar da eğitimi sihirli bir değnek olarak görmüşler, “çökmekte olan devletin eğitim ve öğretmenler vasıtasıyla kurtulacağı” düşüncesiyle hareket etmişlerdir. Ancak Abdülhamit devrinde gördüğümüz sık sık Maarif Nazırı değişikliği bu dönemde de devam etmiştir. Buna rağmen “Tuba Ağacı Nazariyesi” gibi tartışmalar yapılabilmesi önemli kazançlardır.

    İttihatçılar daha önce kadınlar için açılan Darülmualliminlerin yanında İnas Darülfünun’unu da açtılar. 1917-1918 öğretim yılında kız Darülmualliminlerinde 1.005 kız öğrenci bulunmaktaydı. Ayrıca Erenköy, Çamlıca ve Kandilli Kız liseleri açılmıştır. İlginç gelişmelerden birisi de Darülfünun’un o zaman için “müdür-i umumi” denilen rektörünün müderrisler yani öğretim üyelerinin seçimiyle belirlenmesiydi.

    DEVRİMLER VE EĞİTİM

    Türk devrimin öncü fikir adamlarından Ziya Gökalp, “Vatana en zararlı kişiler medreselerle Tanzimat mekteplerinden yetiştiler. Medreseler Türk’ü gayr-i Türk yaptı… Tanzimat mektepleri de zamanla millilikten uzaklaştı. Medrese ve mektep birbirine zıt birer kurum oldular…” diyordu. İşte cumhuriyetin eğitime temel yaklaşımında bu esaslar vardı.

    Atatürk’ün kurmak istediği eğitim sisteminde bir türlü ıslah edilmeyen medreseler yoktu. Ona göre medreselerin kapatılmasıyla bizdeki “mektep-medrese” çatışması da sona erecekti.

    Türkiye bir Kurtuluş Savaşı yapmış ve 1914 sınırlarının ancak yarısından oluşan yeni bir devlet kurulmuştu. Bunun sonucu hem nüfus hem de okul ve öğrenci sayısı azalmıştı. 1923 yılına bakıldığında Türkiye’de 341.491 ilkokul öğrencisi bulunmaktaydı. Ortaokullarda 5.905, liselerde 1.241, mesleki okullarda 6.547 öğrenci öğrenim görüyordu.

    Cumhuriyetin ilanı sırasında okuma yazma oranının ne kadar olduğuna dair bir veri yoksa da 1927 nüfus sayımında nüfusun 10,6’lık kısmının okuma yazma bildiği tespit edilmişti. Dolayısıyla cumhuriyet yönetiminin ilk büyük hedefi halkın okuma yazma öğrenmesiydi.

    Bunun için de okullaşmaya dönük ciddi adımlar atılması gerekliydi. Fakat yıllarca devam eden savaşlardan çıkmış, ekonomisi çökmüş bir ülke için bu kolay bir şey değildi. Bu şartların üzerine 1929 Dünya Ekonomik Krizi eklenince finansman problemi aşılmaz bir engel oluşturacaktır.

    Eğitim adına ilk adım 3 Mart 1924 tarihinde kabul edilen Tevhid-i Tedrisat Kanunu’dur. Bu kanunla yeni devlet, bütün eğitim kurumlarını Maarif Vekaleti kontrolüne alıyor ve klasik İslam eğitim kurumları olan medreseleri kapatıyordu. 

    Medreselerin kapatılması, Tanzimattan beri devam eden eğitimin sekülerleşmesi aşamalarının tamamlanmasını sağlamış, yıllardır yaşanan mektep-medrese mücadelesini mektepler kazanmıştı. 1924’ün diğer önemli gelişmesi, orta öğretimde karma eğitime geçilmesiydi. 

    Cumhuriyet rejiminin eğitim alanındaki diğer önemli adımı, hemen hemen bin yıldır kullanılan Arap alfabesinin yerine Latin harflerinin kabulü olmuştur. Böylece 19. Yüzyılda ortaya çıkan Arap harflerinin okumayı zorlaştığı tartışmaları, Latin harflerinin kabulüyle sonuçlanmıştır. Bu adım yeni rejimin Batı uygarlığı tercihinin açık bir göstergesidir. Özellikle eski harflerle ilgili olarak sert bir yasaklamaya gidilmesi de amaçların başında batılılaşma olduğunun kanıtıdır.

    Burada sorulması gereken soru, bir taraftan cumhuriyetin çabalarının diğer taraftan alfabe değişikliğinin okuma yazma oranına nasıl bir katkıda bulunduğudur. İstatistiklere bakıldığında okuma yazma oranlarında hızlı bir artış olduğunu söylemek mümkün değildir.

    1935 nüfus sayımına göre olan 16 milyon olan ülke nüfusunun %80,75’i, 1940’ta 17.820.000 olan nüfusun %75,45’i okuma yazma bilmiyordu. Bu oran 1945’te %69,78, 1955’te % 59 olacaktır. Bu rakamlar ışığında cumhuriyetin en büyük hedefi olan okuma yazma konusunda başarılı olduğunu söylemek mümkün değildir. 1955 rakamlarına göre kadınların ancak % 25’i okuma yazma bilmekteydi. 1980 yılında bile erkek nüfusun % 20’si, kadın nüfusun da % 45’i okuma yazma bilmiyordu.

    Atatürk’ün oluşturduğu eğitim sisteminin temel özellikleri; “milliyetçi, pozitivist, karma eğitimi esas alan, kadınların eğitimine önem veren ve laik” olarak tanımlanabilir. Bu özelliklere bakıldığında Türk milli eğitimi, gençleri özellikle “milliyetçi” yapmada büyük bir başarı sağlamıştır.

    En belirgin yönlerden birisi de dini eğitimin kanuni olarak olmasa da fiili olarak ortadan kaldırılmış ve yasaklanmış olmasıdır. Her ne kadar İlahiyat Fakültesi ve İmam Hatip teşebbüsü olmuşsa da kısa süreli bir uygulamadan ibaret kalmış, toplumun bu yönü dikkate alınmamıştır.

    Atatürk sadece medreseleri değil devrimlere destek vermeyen Darülfünun’u da 1933’te kapattı. Bu tasfiye ile 240 akademisyenin 157’si yani %65’i ihraç edilerek yeni kurulan İstanbul Üniversitesi kadrosuna alınmadı. Yeni üniversite ise özerkliğini kaybetmiş, Milli Eğitim Bakanlığı’na bağlı bir okul haline getirilmişti.

    KÖY ENSTİTÜLERİNDEN İMAM HATİPLERE 

    Atatürk konuşmalarında Osmanlı eğitimini ezberci ve tüketime dayalı olmakla suçlamış ve yeni eğitim sisteminin “işe yarar ve üretici insan yetiştirmesi gerektiğini” ifade etmiştir. Bu da ancak kaliteli bir mesleki ve teknik eğitimle mümkün olabilirdi.

    Osmanlı döneminde olduğu gibi Cumhuriyetin de en önemli önceliklerinden birisi öğretmen yetiştirme meselesiydi. Bu amaçla “irfan ordusu” olarak nitelenen öğretmenler “devrimleri halka ulaştırma” misyonunu üstlenmiştir. Zürcher öğretmenlere bir de hekimleri ilave eder.

    Bir sonraki adım ise köylere öğretmen yetiştirme amacına dönük olarak açılan Köy Enstitüleri oldu. Köy enstitülerinde devrimleri köylere benimsetme rolünü üstlenecek köy öğretmenlerinin yetiştirilmesi amaçlanmıştı. 1937’de kırk bin civarındaki köyün sadece 3.500 kadarında okul olması, köy enstitülerinden mezun öğretmenlerin tayin oldukları yerlerde okul inşaatını bile üstlenmelerine neden olmuştu.

    Dönemin İlköğretim Genel Müdürü İ. Hakkı Tonguç’un projesi olarak önce köy eğitmeni yetiştirmeyle başlayan çalışmalardan sonra 1940 yılında Milli Eğitim Bakanı Hasan Ali Yücel’in desteğiyle köy enstitülerinin kurulması kararlaştırılmış ve toplam 21 kurum açılmıştır. Okulların öğrencileri de köy çocuğu kız ve erkeklerdir.

    Amaç batılılaşma çerçevesinde köyün ve köylünün modernleştirilmesidir. Bu durum pratiğe dönük hedefler öne çıksa da uygulamada “köyün biricik örneği” olarak tanımlanan köy enstitüsü mezunu öğretmenlerin “aydınlanma elçisi” gibi rol model olmalarına neden olmuştur. Plana göre 1956 yılına kadar köylerde çağdaş eğitimden geçmemiş kimse kalmayacaktı.

    Dönemin Milli Eğitim Bakanı Hasan Ali Yücel, bir öğrenciyle sohbet ederken görülüyor.

    Enstitüler kuruluşundan itibaren öncelikle karma eğitimden kaynaklanan ahlak dışı ilişkilere zemin hazırladığı gerekçesiyle eleştirilere uğramış ayrıca ideolojik eleştirilere maruz kalmıştır. Bu durum Yücel’in bakanlıktan alınmasıyla sonuçlanacak, 1948’de Hasanoğlan Köy Enstitüsü kapatılacak ve enstitüler, DP iktidarında da 1954’te öğretmen okullarına dönüştürüleceklerdir.

    Kemalist kesim için “aydınlanmayı köylere götürecek kurumlar” olarak görülen köy enstitüleri, sağ kesim tarafından “Sovyet hayranı kızıl komünist yetiştiren okullar” olarak algılanmıştır. Mümtaz Turhan’ın gözünde köy enstitülü köy öğretmenleri “asri mollalardır”. Kemalist kesime göreyse eğer bu kurumlar kapatılmasaydı, “cumhuriyet imamlığı” yapan mezunları sayesinde Türkiye’de okuma yazma bilmeyen tek bir kişi bile kalmayacaktı.

    Köy Enstitülerine karşılık CHP iktidarında 1949 yılında açılan ve sağ iktidarlar döneminde sayıları giderek artan İmam Hatip okulları da cumhuriyet dönemi eğitiminin bir başka yüzüdür. Aslında imam hatipler ilk önce medreselerin kapatılması üzerine açılmışsa da yeterli destek verilmediğinden “öğrenci azlığı” gerekçesiyle kapatılmıştı.

    DP iktidarında 1951 yılında yedi yıllık imam hatipler Bakan Tevfik İleri’nin ifadesiyle “müspet, münevver din adamı yetiştirmek“ için açılmıştı. Gerçekten de bu okullar toplumun reel ihtiyaçlarından doğmuştu. Ancak asıl amaç, “din adamı yetiştirmek” olsa da bu okullar, çocuklarının iyi bir dini eğitim almalarını sağlamak isteyen aileler tarafından tercih edilmiş ve sayıları hızla artmıştır.

    Buna karşılık “Kemalist kesimin Köy Enstitülerine” yüklediği anlam, İslamcı kesim tarafından neredeyse “kutsal sayılan” imam hatiplerde karşılık bulmuş, zamanla ideolojik yaklaşım öne çıkmış hatta “Millî Görüş’ün arka bahçesi” olarak değerlendirilmiştir. Bu durum 1980’lerden sonra giderek artan tepkilere ve 28 Şubat sürecinde hedef alınmalarına neden olmuştur. Bugün için bu okullar, mesleki eğitim yerine dini eğitimin de verildiği genel liseler konumunda değerlendirilebilir.

    Türkiye’nin, cumhuriyetin yüzüncü yılına kadar çözemediği eğitim problemlerinin başında mesleki ve teknik eğitim bulunmaktadır. Türkiye’de üniversite okumanın ilk sıraya yerleşmesiyle, bu alan, her zaman ikinci planda kalmış ve sanayinin ihtiyaç duyduğu kalifiye eleman yetiştirilmesi süreci hep ihmal edilmiştir.

    SORUNLAR YUMAĞI

    Türkiye eğitiminin en önemli problemlerinin başında aynı hükümet iktidarında bile olsa bakanların eğitimi bir yaz boz tahtasına dönüştürmeleri gelmektedir. Örneğin 28 Şubat sürecinde “imam hatip düşmanlığıyla” gerekli altyapı hazırlanmadan “sekiz yıllık mecburi ilköğretim” uygulamasına geçilmiş, AKP iktidarında da buna tepki olarak yine yeterince kamuoyunda tartışılmadan “4+4+4 modeli” benimsemiştir.

    Bunun yanında Türkiye’de eğitim sistemi, öğrencileri “yarış atı” olarak gören bir anlayışa sahiptir. “İyi okulda okumak” için yapılan sınavlarda okul derslerinin yeterli olmaması, dershanecilik sektörünü ortaya çıkarmış ve AKP döneminde de “gösterişli laflara rağmen” sınavlara dayalı sistem daha da güçlenmiştir.

    Türkiye’de eğitimin temel problemlerinden birisi de mezunların ihtiyaç duyulan alanlara yönlendirilmemesidir. Bugün yüzbinlerce mezunun öğretmen olarak atanmak için yıllarca beklemesi, bunun en belirgin göstergesidir.

    Türkiye’de eğitime hemen her kesim tarafından ideolojik olarak yaklaşılmaktadır. Bunun örneklerinden birisi, yıllarca üniversitelerde eğitimin niteliği yerine “başörtüsünün” tartışılmasıdır. Kemalist kesimin bu gereksiz tepkisi, ülkeyi otoriter bir rejime dönüştüren AKP’nin muhafazakâr kesimde karşılık bulmasında önemli bir faktör olmuştur.

    Sürekli önemine yapılan vurgulara rağmen “eğitim” Türkiye’de hiçbir zaman öncelik kazanmamış hep ideolojik ve baskıcı yaklaşım ön planda olmuştur. 27 Mayıs Darbesi’nin “147’ler Olayı” adıyla yaptığı tasfiyeleri, 12 Eylül darbecilerinin “1402’likler” adıyla üniversitelerde yaptığı tasfiye izlemiştir.

    2547 Sayılı Kanun’la oluşturulan YÖK ile de üniversiteler tamamen rejime hizmet eden kurumlara dönüşmüşlerdir. Bugün kendi rektörlerini bile seçemeyen üniversiteler, kendi rektörünü seçme hakkına sahip olan Darülfünun’un bile gerisinde kalmışlardır. Bu durum akademinin iktidara yaranma yarışına girmesine neden olmaktadır.

    Türkiye’de eğitime en büyük darbelerden birisi de 15 Temmuz sürecinde AKP tarafından vurulmuş; çıkarılan KHK’larla yüzlerce okul ve on beş üniversite kapatılmış, binlerce akademisyen sokağa atılmıştır. Sadece bu bile ülkede eğitimin ne kadar “sıradan bir olay” olarak görüldüğünü göstermektedir.

    Günümüzde “niteliksiz” taşra üniversitelerinin de artmasıyla 208 üniversite olmasına karşılık Times Higher Education verilerine göre ilk 500’de sadece üç üniversite yer almaktadır. Boğaziçi ve ODTÜ gibi köklü üniversitelerin bile ilk 500’de yer alamaları, eğitimin kalitesini yansıtan önemli bir gösterge olarak karşımıza çıkıyor.

    Cumhuriyetin yüzüncü yılında da Türkiye eğitimi, planlamadan uzak ve nitelikli insan yetiştirmeye önem vermeyen yönüyle tam bir sorunlar yumağı görüntüsü vermektedir. Gittikçe etkisini daha ağır bir şekilde hissettiren ekonomik krizin etkisi ve AKP’nin “eğitimli insan düşmanlığı” nedeniyle bu sorunların yakın bir vadede çözüleceği de beklenmemelidir.

    Kaynaklar: Nizamoğlu, Y. (1995), Osmanlı Eğitim Sisteminin Atatürkçü Eğitim Sistemiyle Karşılaştırılması, İstanbul Üniversitesi AİİT Enstitüsü Yüksek Lisans Tezi, İstanbul, 1995; Acuner, A. (1990); “Türkiye Cumhuriyeti’nde Okuryazarlık”, Uludağ Üniversitesi Eğitim Fakültesi Dergisi, C. V, S. 2, s. 161-167; Anık, M. (2006); “Bir Modernleştirme Projesi Olarak Köy Enstitüleri”, Divan, S. 20, s. 279-309; https://tr.euronews.com/2022/10/12/dunyanin-en-iyi-universiteleri-aciklandi-ilk-500de-turkiyeden-sadece-1-universite-var (10.11.2023).

    Türkiye’de bu haberi engelsiz paylaşmak için aşağıdaki linki kopyalayınız👇

    Kaynak: Tr724
    ***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

  • Ölüyor galiba!

    Ölüyor galiba!


    YORUM | LEVENT KENEZ



    Yeni seçimden çıkmışsın, öyle ya da böyle kazanmışsın, aday olamayacakken hukukun ırzına geçip yeniden aday olmuşsun ve bu çok kolay olmuş. Beş yıl daha iktidardasın. Karışan yok, eden yok. Her beğendiğin yere saray yaptırıyor, mevcutların en güzellerinde zaten oturuyorsun.’Tanrı’ sendromuna tutulmuş deli gibi istediğini hapse attırıyor, istediğini hapisten çıkarıyorsun. İstediğinin hayatını karartıyor, istediğini abad ediyorsun. Her yasayı çıkarabiliyor, Resmî Gazete marifetiyle bir gecede istediğin düzenlemeyi yapıyorsun. İstediğin adamı istediğin yere atayıp, istediğini görevden alıyorsun.

    Yargı dediğin şey senin iki dudağına bakan “siyasetin köpekleri”nin verdiği kararlardan ibaret. Ülkenin herhangi bir yerindeki kupon arazi senin.Propaganda desen medya elinde. Elinde olmayanın yüreği ağzında. Hangi haber yalan sen karar veriyorsun, beğenmediğin haberi yapanı hapse gönderiyorsun. Devletin hazinesi senin ve ailenin kasası olmuş. Ülkenin en zengin işadamları aslında senin şirketlerinin görünen sahipleri. Merkez Bankası’ından fazla doların var.

     

    Son krizde topa konulan Anayasa Mahkemesi desen pek umrunda olmayan bir kaç kozmetik karar dışında ne yaptı ki? Hani mevzu Selahattin Demirtaş veya Osman Kavala olsa anlarım. Adını bile kimsenin bilmediği Can Atalay dışarda olsa ne olur, içerde olsa ne olur! Meclis’te olsa ne olur, olmasa ne olur.

    Anayasa Mahkemesi dediğin şey ayrıca 6 ay sonra değişen üyeleri ile sana ‘kılçıksız’ itaat edecek İrfan ‘Fidanlarla’ dolacak. Mevcut Anayasa ile şimdiye kadar istediğin neyi yapamadın?

    Daha doğru soru şu, şimdi ne yapmaya çalışıyorsun? 

    ‘Anayasa maddesi çıkarmak zor, onun yerine kanunlara abanayım’ diyorsa AYM’yi şimdiden kanunlarıma dokunma diye tehdit etmek için mi? Bu ihtimal bile bu kadar krize değer mi dedirtiyor.

    Bir kez daha aday olmak mı?

    Bazıları karın ağrısını buna bağlıyor. Ama o iş çoktan çözüldü. YSK geçen seçimde verdiği kararla ‘bu dönem ikinci dönemi’ dedi. Eğer Meclis seçim kararı alırsa ikinci dönemi tamamlanmamış sayılacağı için yeniden aday olabiliyor.

    Burada tek handikapı var, muhalafet fire vermez, “Yüreğiniz varsa, hadi seçime” gazına gelmezse 360’ı bulamıyor.

    Cumhur İttifakı’nın meclis başkanı oy veremediği için onu çıkarınca oy veren vekil sayısı 323. Halihazırdaki tabloda AKP’nin 264, MHP’nin 50, Y.Refah’ın 5, Hüda-par’ın 4, DSP’nin 1 vekili var. Muhalafette durum şöyle CHP:130, HEDEP:57, İYİ Parti:43 Saadet/Gelecek: 20, DEVA:15 TİP:4 Diğer:7.

    Yüzde 50+1 meselesi mi?

    Cumhurbaşkanının salt çoğunluk ile yani geçerli oyların yarısından bir fazla ile seçilmesi bir anayasa maddesi. Bunun değişebilmesi anayasa değişikliğine bağlı. Eğer Bilal ya da bunun yerine kim gelecekse bu oranı bulamaz ama en fazla oyu alır düşüncesiyle değişiklik peşinde ise anayasa değişikliği lazım.

    Millet İttifakı’nın son seçimde aldığı oy oranına göre Bilal’in ya da veliahtının en çok oyu alan kişi olması da o kadar kolay değil. O konu şimdilik ikinci planda. Ama görevde iken ölürse insanların vefa hisleri ve estirilecek rüzgar başka olur.

    Bu değişikliğin referanduma gidebilmesi için 360 vekile, hemen kabul edilebilmesi için 400 vekile ihtiyaç var. Diğer ortakları destek verdiği takdirde yukarıdaki ve kafasındaki anayasa değişiklikleri için muhalafetten, referanduma gitmesi için 37, direk kabul edilmesi için 77 vekile ihtiyaç var.

    Meclisin seçim kararı alabilmesi için de 360 vekil lazım. Yine 37 eksik şimdiki tabloya göre.

    Sizce milyar dolarları olan birisi için transfer milletvekilinin kilosu kaçtan gider? Sizce İYİ Parti’deki Cumhur İttifakı ile yakınlaşma emareleri çok mu masum?

    Eğer yerel seçimlerle birlikte referandum düşünüyorsa 12 Eylül’de olduğu gibi maddelerin tek tek değil de paket halinde oylanmasını isteyecek.

    İçine LGBT döşeyecek.  Aile diyecek. Başörtüsü koyacak. Hatta (haşa) ‘Allah var mı yok mu’ diye bir madde bile koyabilir plan buysa. Şimdiden bunun taşlarını döşüyor olabilir.

    Peki durup dururken kriz çıkartacak ne acelesi var?

    Türkiye’de bu haberi engelsiz paylaşmak için aşağıdaki linki kopyalayınız👇

    Kaynak: Tr724
    ***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***