Kategori: Görüş & Analiz

Serbest Görüş farklı bakış açıları ve derinlemesine analizlerle güncel olayları ve toplumsal sorunları inceler. Uzmanlardan ve düşünce liderlerinden gelen detaylı yorumlar, eleştiriler ve stratejik analizlerle okuyuculara geniş bir perspektif sunar. Sitemiz günün önemli konularını anlamak ve derinlemesine bilgi edinmek için ideal bir kaynak.

  • Yargıç var, ‘siyasetin köpeği’ var!

    Yargıç var, ‘siyasetin köpeği’ var!


    YORUM | ADEM YAVUZ ARSLAN

    Başlık kafanızı karıştırmasın.

    Konuyu karşılaştırmalı anlatınca kim ‘yargıç’ kim ‘siyasetin köpeği’ kolayca anlaşılacak.

    Biz Gazze’de yaşanan soykırım, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın yargı darbesi ve MHP lideri Bahçeli’nin, “Anayasa Mahkemesi’ni kapatalım.” çıkışlarını tartışırken ABD’de tarihi bir gelişme oldu.

    234 yıllık Amerikan Anayasa Mahkemesi tarihinde ilk kez hakimler için ‘etik kurallar listesi’ yayınladı. Mahkemenin web sitesinden duyurulan ‘etik kuralları’ okuyup Türkiye’de yaşanan skandalları düşününce, “Evet yargıç var, yargıç var!” demekten kendinizi alamıyorsunuz.

    Peki nedir bu kurallar ve neden önemlidir?

    Bu soruya cevap vermeden önce ABD Anayasa Mahkemesi’ne dair kısa bir background bilgi vereyim. Zira Türkiye’deki Anayasa Mahkemesi ile sadece isim benzerliği var. 

    Mesela şuradan başlayalım;

    Soldaki fotoğraf Türkiye’nin Anayasa Mahkemesi başkanı Zühtü Arslan’a ait.

    Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın önünde neredeyse yere kadar eğilmiş. Erdoğan rejiminin ortaklarından Doğu Perinçek’in “hukuk, yargı siyasetin köpeğidir” lafını teyit eden bir fotoğraf da denebilir. 

    İkinci fotoğraf ise ABD Yüksek Mahkeme (Supreme Court) üyelerinin ABD Başkanı ile olan ilişkisini gösteriyor. Mecliste geleneksel ‘Birliğin Durumu’ konuşmasını yapan ABD başkanını tüm meclis üyeleri ve davetliler ayakta alkışlıyor.

    Ancak 9 kişilik Anayasa Mahkemesi üyeleri hariç. Onlar ‘tarafsızlıklarına gölge düşmesin’ diye ne ayağa kalkıyor ne de alkışlıyorlar.

    Yüksek Mahkeme üyeleri ABD sisteminin en etkili isimleri. Hatta bazı siyasi yorumculara göre ne başkan ne de meclis, Amerika’nın en etkili isimleri yüksek mahkeme üyesi hakimler. 

    Neredeyse sistemin bel kemiğini oluşturuyorlar.

    İçtihatları herkesi bağlıyor ve ölünceye kadar -kendi isteğiyle ayrılmadıkları sürece- görevden alınamıyorlar.

    Türkiye’deki gibi alt derece makemelerin “Ben takmıyorum!” deme lüksü yok. Başkan bile olsanız yüksek mahkeme kararlarına harfiyen uyuyorsunuz.

    Başkan tarafından aday hukuk mezunu ve hakimler arasından aday gösteriliyorlar. Ancak göreve başlayabilmeleri için Senato’dan onay gerekiyor.

    Senato onay aşamasında ise yüksek mahkeme adayı hakim senatörlerin karşısında ifade veriyor. Adeta kameralar önünde sorgulanıyorlar. Ancak gerekli oyu alıp seçildikten sonra da bir daha görevden alınamıyorlar.

    Yani bizdeki gibi başkanın kafasına göre şekillendirebildiği bir yer değil.

    Tabi ki başkanların böyle bir niyeti oluyor. Ancak bazı başkanların görev süresince boşalan koltuk bile olmayabiliyor. Amerikan kamuoyundaki yaygın kanıya göre bir ABD başkanının en ayrıcalıklı işi yüksek mahkemeye yargıç atamak.

    Bir hakimin verdiği karar ülkenin siyasi ve toplumsal hayatını etkileyebiliyor.

    Mesela Amerikan Yüksek Mahkemesi, Amerikan bayrağını yakmayı kriminal bir suç olarak görmeyip ‘ifade özgürlüğü’ sayıyor.

    Bir başka karar ise şöyle; bizdeki andımız gibi, okullarda öğretmenlerce toplu dua okutulması yasak. Böylece Hıristiyan olmayan öğrencilerin zoraki olarak dua okuması ortadan kaldırılıyor.

    Amerikan filmleri ile büyüyen nesiller olduğumuz için hepimiz şu cümleyi ezbere biliriz : “Sessiz kalma hakkına sahipsin. Söyleyeceğin herşey mahkemede aleyhine delil olarak kullanılabilir. Avukat tutma hakkın var. Paran yoksa, senin için bir avukat tutulacak. Haklarını anladın mı?”

    İşte bu cümle de bir Yüksek Mahkeme içtihadı.

    Espirisi şu; tutuklamanın meşru olabilmesi için tutuklanan kişinin ‘Haklarımı anladım’ demesi gerekiyor. Eğer İngilizce bilmiyorsa ya da sağlık sorunu varsa polis o sorunu çözmek ve sanığın haklarını anladığından emin olmak zorunda.

    Üstelik bu kararın alındığı tarih ise 1966.

    Yüksek mahkeme kararları genellikle liberal ve özgürlükçü oluyor.

    Bu arada bir hatırlatma yapalım; yüksek yargıcı hangi başkan atarsa atasın, o makama oturduktan sonra kimseyi tanımıyorlar.

    Nitekim Amerikan tarihi bunun örnekleriyle dolu. Başkan Nixon’un başını yakan kararların altında kendi atadığı hakimler vardı.

    Gerçekten de atanan hakimler muhafazakar kimliğe sahip olsalar bile kararlarında özgürlükçü olmayı tercih ediyorlar.

    Çünkü kararlar tarihe geçiyor.

    Hatta mahkemenin web sayfasında tüm duruşmaların dökümü var. Yani kim ne demiş, hakim ne yapmış, gerekçeye neler yazmış hepsine online ulaşım mümkün.

    Türkiye’de biz hakkımızdaki karara bile ulaşamıyoruz ama ABD yüksek mahkemesi duruşma tutanaklarını aynen yayınlıyor.

    Yüksek Mahkemeye üye atanmak için hukuk mezunu olmak yetiyor.

    Ancak başkanlar buraya atanacak ismi ince eleyip sık dokuyarak seçiyor. Mesela şu anki 9 üyenin özgeçmişleri web sitesinde var. Hepsi de Harvard, Yale gibi okullardan mezun ve çok sağlam bir eğitimden geçmişler.

    Etik kaygıları yüksek.

    Hiçbiri de başkanın önünde eğilip, cübbesinin olmayan düğmesini iliklemeye çalışmıyor.

    Özetle ABD Anayasa Mahkemesinin yapısı ve işleyişi böyle. Peki sistem bu kadar iyiyse nereden çıktı bu yeni etik kurallar?

    Sonuçta herşey insana çıkıyor.

    Sistemi ne kadar iyi kurarsanız kurun birisi gelip bu düzeni sarsabiliyor.

    İşte bugün bahse konu etik kurallar böyle bir tartışmadan çıktı.

    Amerikan medyası ve siyaseti bir süredir muhafazakar kanatta yer alan hakimlerden Clarence Thomas’ın işadamı arkadaşının sponsorluğunda yaptığı tatilleri tartışıyordu.

    ProRepublica’da çıkan habere göre (bu arada tabi ki bu haberi yapan gazeteciler tutuklanmadı, soruşturma konusu yapılmadı) hakim Thomas, arkadaşı Crow’un finanse ettiği tatillere çıkmış, yatıyla seyahat etmiş.

    Hakim Thomas ise bu kişisel tatilleri rapor etmesi gerekmediği şeklinde bir savunma yaptı. Thomas arkadaşlıklarının kişisel olduğunu, Crow’un yasal ya da siyasi konularda kendisinden bir talebinin olmadığını iddia etti.

    Ancak senato üyeleri soruşturma açılması talebinde ısrarlılar. Çünkü federal yargıçlar gibi yüksek mahkeme yargıçlarının da aldıkları hediyeleri beyan etmesi gerekiyor.

    Bu arada mahkemenin en muhafazakar yargıcı olarak bilinen Thomas, 1991 yılında dönemin ABD Başkanı George Bush tarafından atanmıştı. Yani çok uzun süredir o koltukta oturan bir isim.

    ABD Anayasa Mahkemesi bu tartışmalar üzerine mahkeme üyelerinin uyması gereken etik kodları bir basın açıklaması ile duyurdu.

    234 yıllık mahkeme tarihine böyle bir olay ilk kez yaşandı.

    Dokuz sayfalık mesleki etik kurallar da hakimlerin kişisel ilişkilerin işlerini etkilememesi gerektiği hatırlatılıyor, hediye kabullerine sınırlamalar getiriyor.

    Peki listede neler var?

    Aslında liste de bilinmeyecek ya da şaşırtacak bir düzenleme yok.

    Ancak hiçbir kuralın olmadığı Türkiye gibi ülkelerde böyle şeyleri hayal etmek bile mümkün değil tabi.

    Aslında mahkemenin yayınladığı etik kodları tercüme edip aynen yazıya koymak iyi olabilirdi.

    Ancak çok uzun bir yazı olacağı için linki şuraya koyuyorum. (BKNZ)

    Son derece detaylı bir liste yapılmış.

    Hakimlerin neleri yapabileceği, neleri yapamayacağı tek tek kayda geçirilmiş. Alt başlıklara bakınca olası tüm suistimalleri önlemek için her ihtimalin göz önüne alındığı görebiliyorsunuz. 

    Gelelim ‘kitabın ortası’na.

    Bir yandan Türkiye’deki hakimlerin durumunu görüyorsunuz öbür tarafta ABD’li hakimlerin dikkat etmekle yükümlü olduğu etik kurallara bakıyorsunuz.

    Aradaki farkı tarif etmek mümkün değil. 

    Bizde uyuşturucu baronluğu yapan hakimler, borsa kurup milleti haraca bağlayan savcılar var; onlarda bırakın rüşveti, küçük de olsa aldığı hediyeyi raporlamak zorunda olan hakimler. 

    Etik Kodlar’ listesinde öyle detaylar var ki, insan ister istemez onlar hakimse bizimkiler ne demeden edemiyor!

    Türkiye’de bu haberi engelsiz paylaşmak için aşağıdaki linki kopyalayınız👇

    Kaynak: Tr724
    ***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

  • Bayer Leverkusen, makus talihini yenebilecek mi?

    Bayer Leverkusen, makus talihini yenebilecek mi?


    YORUM | HASAN CÜCÜK 

    Almanya Bundesliga için ‘Bayernliga’ demek yanlış olmaz. Bavyera’nın güçlü ekibi son 11 sezondur şampiyonluğun tek adresi oldu. Bayern’i şampiyonluk yolundan etmek için her sezon başka ekipler yoluna taş koymaya çalıştı. Borussia Dortmund ve RB Leipzig, Bayern’i şampiyonluk yarışında en fazla zorlayan ekipler oldu.

    2000’li yıllarda Bayern’in belalısı Bayer Leverkusen’di. Ancak bu fazla sürmedi. Klasik bir Bayern taktiği olan ‘Rakibinin en önemli yıldızlarını transfer et’ politikası Bayer Leverkusen’i yarış dışına itti. 2021-22 sezonunu Bayer Münih’in 13 puan gerisinde üçüncü tamamlayan Bayer Leverkusen, Ekim 2022’de takımın dümenini İspanyol efsane Xabi Alonso’ya teslim ettikten sonra farklı bir kimliği büründü. Bu sezon hiç olmadığı kadar farklı bir Leverkusen var. Henüz yenilgi görmedi. Sadece bir beraberlik aldı. Kime mi karşı? Son 11 yılın şampiyonu Bayern’e karşı, hem de deplasmanda.

    Bayer Leverkusen tarihinin kırılma noktasına gitmek için geçmişe doğru bir yolculuk yapalım. Sadece 11 gün. Evet bir takımın bütün hayallerinin yıkılması 11 güne sığmıştı. Tarih Mayıs 2002. Bayer Leverkusen 3 cephede başarıyla mücadele veriyor. Ligde şampiyonluk şarkıları söyleniyor, Almanya Kupası’nda final şansı yakalanıyor. Ve en önemlisi Şampiyonlar Ligi’nde finale yükselen iki takımdan biridir Bayer Leverkusen. Ligin bitimine 3 hafta kala en yakın rakibine 5 puan fark atan Bayer Leverkusen üst üste puan kaybedince son maçına kazanmak zorunda kalıyor. İlk darbeyi ligde kendi sahasında Nürnberg’e 1–0 yenilerek alan Bayer Leverkusen, 98 yıllık tarihinde ilk kez bu kadar yakın olduğu şampiyonluğu elinden kaçırıyordu.

    Ligi kaybetmenin moralsizliğiyle kupa finalinde Berlin’de Schalke 04 ile karşılaşan Leverkusen, 1-0 öne geçtiği maçı 4-2 kaybederek kupadan da oluyordu. 3 kupayı hedefleyen Leverkusen kısa sürede ikisini kaybedince geriye tek hedef kalıyordu. Şampiyonlar Ligi’ni kazanıp kara bulutları dağıtmak için mutlaka Real Madrid’in geçilmesi gerekiyordu. Zidane’nin akla ziyan attığı muhteşem sol vole ile maçı 2–1 kaybeden Leverkusen sadece 11 günde 3 kulvarda hezimeti yaşamanın tatsızlığını tadıyordu. Leverkusen, 11 günde Neverkusen (asla) oluyordu.

    2001-02 sezonunda Borussia Dortmund 70 puanla şampiyon olurken, bir puan geride kalan Leverkusen ikincilikle yetiniyordu. Bayern ise üçüncü olacaktı. 11 günlük çöküşün travması ağır oldu. Christoph Daum sonrası bayrağı devralıp başarı grafiğini yükselten teknik adam Klaus Toppmöller hezimetlerden en çok etkilenen isim oldu. Almanların en parlak teknik adamları arasında gösterilen Toppmöller, son kulvarda takımı iyi motive edememenin faturasını Şubat 2003’te kovularak ödedi.

    Bayern Münih harekete geçip, Leverkusen kadrosunun iki önemli ismi Ze Roberto ve Michael Ballack’a kanca attı. Alman futbolunun Lothar Matthaus sonrası en büyük yıldızı gösterilen Ballack’a 6 milyon, Ze Roberto’ya ise 9,5 milyon Euro ödedi. 2004’te Bayern Münih, bu kez Leverkusen defansının en önemli ismi Lucio’yu alarak, rakibine bir darbe daha vurdu. Aynı yıl Leverkusen orta sahasının beyni olan Yıldıray Baştürk Hertha Berlin’e, Oliver Neuville’nin ise Borussia Dortmund’a gitmesiyle Bayer Leverkusen’i üç kulvarda iddialı konuma getiren kadro resmen dağıldı.

    Bayer Leverkusen, 1978-79 sezonunda 2. Bundesliga Kuzey’i şampiyon tamamlayıp, tarihinde ilk kez Bundesliga’ya yükseldi. Bir daha da küme düşmedi. Korku sezonu 1995-96’da gerçekleşti. Sezonun son maçında Kaiserslautern’i yenerek ligde kalmayı başardı. 1997-2002 arasındaki 5 sezonun 4’ünde ligi ikinci olarak tamamladı. 2002’de yaşadığı yıkım sonrası Jupp Heynkes’le 2010-11 sezonunda tekrar ikincilik görmek nasip oldu. İlginçtir o sezon da şampiyon Borussia Dortmund olacaktı. Teknik patron ise tanıdık biri; Jürgen Klopp’tu. Müzesinde sadece iki kupa bulunan Bayer Leverkusen, 1988’de UEFA Kupası, 1993’te Almanya Kupası sevinci yaşadı. Şampiyonlar Ligi tarihine ise adını, liginde şampiyonluk görmeyip de Şampiyonlar Ligi’nde final oynayan ilk ve tek takım olarak yazdırdı.

    Ekim 2022’de göreve başlayan Xabi Alonso oynattığı pozitif futbolla dikkatleri çekmişti. Alonso öncesi çıktığı 8 maçın 5’inden mağlup ayrılan Leverkusen, bir galibiyet alırken, hanesinde iki de beraberlik vardı. Ligin dibine demir atan Leverkusen’i toparlayan Alonso sezonu 6. sırada bitirip Avrupa vizesi almayı başardı.

    Bu sezon Xabi yaptığı nokta transferlerin meyvesini hem lig hem de Avrupa’da almayı başardı. Geride kalan 11 haftanın 10’unda sahadan 3 puanla ayrılırken, sadece Bayern deplasmanından beraberlikle döndü. UEFA Avrupa Ligi’nde ise 4’te 4 yapıp 12 puanla en yakın takipçileri Karabağ ve Molde’yi ikiye katladı. 20 milyon Euro ödenen santrafor Victor Boniface 7 golle en fazla skora katkı veren oyuncu oldu.

    Asıl sürpriz ise Benfica’dan bedelsiz alınan Alejandro Grimaldo’dan geldi. 6 gol atan Grimaldo 5 de asist yaptı. Sağ bek Jeremie Frimpong da Alonso’nun verdiği görevi hem defansta hem de ofansta başarıyla yerine getiren isim oldu. Attığı 3 golü, 6 asistle taçlandırdı. Beklerin skora maksimum katkı sağlaması başarının anahtarlarından biri oldu. Yine sağ kanat Jonas Hofmann attığı 5 gol ve yaptığı 6 asistle öne çıkan isim oldu. Transferden fiyasko ise Southampton’dan 23 milyon Euro bedelle Leverkusen renklerine bağlanan Nathan Tella oldu.

    Sezonun üçte biri geride kalırken, Leverkusen beklentilerin çok üstünde bir performans sergiledi. Gelecekteki Real Madrid teknik direktörü olarak gösterilen Xabi Alonso, çıraklık sürecinden kalfalık dönemine geçmiş bulunuyor. Sezon sonunda Bayern hegemonyasını yıkarsa Real yolu sonuna kadar açılmış olur.

    Türkiye’de bu haberi engelsiz paylaşmak için aşağıdaki linki kopyalayınız👇

    Kaynak: Tr724
    ***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

  • Düğünlerde ‘Atatürk’ gezdirmek!

    Düğünlerde ‘Atatürk’ gezdirmek!


    YORUM | ALPER ENDER FIRAT 

    Hâlâ yapıyorlar mı bilmiyorum ama bir ara muhafazakar aileler düğünlerinde semazen döndürürlerdi. Düğünün bir yerinde ortamda çalınan mistik bir müzikle beraber semazen çıkar dönerdi. Bir düğünde semazen gösterisi niye yapılır, anlayabilmiş değilim. Düğüne ulvi bir hava mı verirdi yoksa muhafazakar bir ailenin düğünü olduğunu mu vurgulamak isterlerdi tam bilemiyorum.

    Düğünlerinde semazen gösterileri yaptıran muhafazakarlar gibi, Kemalist, laikçi çevrelerde de bu aralar üniformalı Mustafa Kemal dolaştırma geleneği başladı. Sosyal medya sayesinde şimdilerde bunlardan daha fazla haberdar oluyoruz.

    Bir düğünde ya da bir toplantıda Mustafa Kemal kılığına girmiş bir adam çıkıyor etrafı geziyor, Atatürk gibi yürüyor, onun gibi duruyor, etrafa keskin bakışlar fırlatıyor ve ortama Kemalist ruh üflüyor. Kendini Atatürk’e benzetmiş tik tok figürlerini ve bu figürlere yapılan bağışlar konusuna hiç girmiyorum bile.

    Kendilerini büyük bir çaresizlik içinde hisseden Atatürkçüler, milli bayramlarda, 10 Kasım’da sosyal medyayı bir gösteri meydanına çeviriyorlar. Mesajlar, paylaşımlar, minnettarlıklar, bağlılıklarını bildirmeler, kurduğu ülke ve ilkelerin sonsuza kadar yaşayacağını ilan etmeler vs. Öyle ki sosyal medya paylaşımı yapmayanlar neredeyse sosyal lince maruz kalıyor. Bu tavır, muhtemelen ruh dünyalarında iktidara karşı yürüttükleri bir direnme biçimi. Öyle sanıyorum ki iç dünyalarını bu şekilde huzura kavuşturuyorlar.

    Bugün Kemalizm, düğün ve toplantılarda Atatürk’e benzetilen biri gezdirilerek, bir de, sosyal medyada verilen mesajlarla yaşatılıyor. Bunun yanına hadi bir de Anıtkabir’e yapılan ziyaretleri ekleyelim. Sosyal medyanın sanal evreninde her daim iktidarda olan Atatürkçüler gerçek dünyada neler olduğuyla pek ilgileniyormuş gibi görünmüyorlar ya da büyük bir çaresizlik içinde hissediyorlar.

    Ama siyasetteki izdüşümleri AKP’nin ve Genel Başkanı Recep T. Erdoğan’ın ülkeyi her gün biraz daha batırışına açık şekilde yardım ve yataklık etmeye devam ediyor. 

    Doğrusunu isterseniz bunu niye yaptıklarını anlamakta bir hayli zorlanıyorum. En başta Recep T. Erdoğan’ın bir tuzağa çekmek için böyle davrandıklarını düşünüyordum ama her geçen gün, bu düşünceden uzaklaşıyorum.

    Recep T. Erdoğan, ne idüği belli olmayan bir kimliğe dönüştürdüğü Türkiye Cumhuriyeti Devletinin tabutuna son çivisini çıkarmak için harekete geçti. Anayasa Mahkemesi’nin ortadan kaldırılmasında en büyük desteği, yardım ve yataklığı yine bu çevreler veriyor. AYM’nin kaldırılması girişiminin koç başı MHP ve Devlet Bahçeli’yi Kemalizmden bağımsız düşünebilir miyiz? Bugüne kadar Kemalizm ideolojisini savunmakla piyasa yapmış ve bugün AKP çatısı altına girmiş olanları saymıyorum bile.

    Diyelim AKP ve MHP Anayasa Mahkemesi’ni ortadan kaldırmayı kesin olarak kafaya koydu. Türkiye’de kim buna karşı gelip engelleyebilir? CHP ve yeni Genel Başkanı Özgür Özel bir kaç defa yağıp gürledikten sonra kuyruğunu kısıp kenara çekildi. Yarın iş ciddiye bindiğinde yine kuyruğunu kıstırıp kenarda oturacağından hiç kimse endişe etmesin.

    Bugüne kadar Kemalistlerin kırmızı çizgi olarak gördüğü hangi çizgi geçilmedi ve Kemalistler hangisinde sus pus olup oturmadı? Hatta şöyle soralım; hangi konuda ona destek vermediler?

    Türkiye’de bu haberi engelsiz paylaşmak için aşağıdaki linki kopyalayınız👇

    Kaynak: Tr724
    ***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

  • The Prestige | Gölgelerin illüzyonu!

    The Prestige | Gölgelerin illüzyonu!


    YORUM | NEDİM HAZAR

    “Şimdi sırrı arıyorsunuz.

     Ama onu bulamazsınız çünkü gerçekten aramıyorsunuz. 

    Gerçekte, siz kandırılmak istiyorsunuz!”

    The Prestige

    Önce klasik olarak bir kitaptan bahsetmek istiyorum.

    Christopher Priest tarafından kaleme alınmış olan “Prestij” adlı roman; saplantı, rekabet ve gerçeklik ile illüzyon arasındaki belirsiz sınırları anlatan karmaşık bir hikaye. 19. yüzyılın sonu ve 20. yüzyılın başında geçen bu roman, hayat boyu süren bir düşmanlıkla birbirlerine üstün gelmeye çalışan iki sihirbaz, Alfred Borden ve Rupert Angier’in yoğun rekabetini takip ediyor.

    Hikaye geçmişte yaşanan olayları, on dokuzuncu yüzyıl sihirbazları Rupert Angier ve Alfred Borden’ın günlükleri aracılığıyla anlatıyor. Günlükler, günümüzde tanışan torunları Kate Angier ve Andrew Westley (kızlık soyadı Nicholas Borden) tarafından okunuyor; iki günlük anlatımı, roman boyunca Kate ve Andrew’un çerçeveleme öyküsündeki olaylarla serpiştiriliyor.

    Andrew’un hikayesi çocukluğu, evlat edinilmesi ve o anki gazetecilik işiyle ilgili. Kate’in hikayesi ise, beş yaşındayken babası tarafından küçük bir çocuğun öldürülmesine tanık olduğu travmatik bir olayla ilgili. Bu onu, ölümüne tanık olduğu çocuğun ikizi olduğuna inandığı Andrew’u aramaya yönlendirmiştir. Günlükler okunurken Andrew’un ikizinin başına gelenlerle ilgili gerçek, Angier ve Borden’ın geçmişiyle anlatılıyor.

    Ana olay örgüsü, Borden’ın, Borden’in akrabalarından biri için daha önce bir seans düzenledikten sonra Angier ve hamile karısı Julia tarafından yürütülen sahte bir seansı bozmasıyla kariyerlerinin başlangıç ​​yıllarında başlayan sihirbazlar arasındaki kavgaya odaklanıyor.

    Roman, Borden ve Angier’in modern zaman torunlarının, atalarının karanlık geçmişini açığa çıkaran günlükleri keşfetmeleriyle başlıyor. Bu anlatı yapısı, hikâyenin Borden ve Angier’in bakış açıları arasında değişerek ilerlemesiyle gizem ve perspektif değişiklikleri katıyor.

    Rekabetin merkezinde, sahnede sihirbazın bir yerden diğerine anında geçtiği gibi görünen “Yer değiştiren Adam” adlı üstün bir sihirbazlık numarası yer alıyor. Aslında Angier ve Borden, birbirlerinin yöntemlerini ortaya çıkarmak için takıntılı bir şekilde çalışmaktadır. Angier, Borden’ın bir dublör kullanarak numarayı gerçekleştirdiğinden şüphelenmekte olsa da gerçek daha da olağanüstüdür; Borden numarayı gerçekleştirmek için yer değiştirdiği ikiz kardeşiyle hayatını paylaşmaktadır.

    Bu arada, Angier, Borden’ı rekabette geçme çabasında, bilim adamı Nikola Tesla ile tanışır ve “Yer değiştiren Adam” numarasını gerçekleştirmek için bir makine sipariş eder. Ancak, Tesla’nın makinesinin tuhaf ve trajik bir yan etkisi vardır: Her gösteride Angier’in bir kopyasını üretmektedir. Angier, her performanstan sonra geride kalan bu ‘prestij’ler – kopyalar – ile baş etmek zorundadır.

    Rekabet, her iki sihirbazın da saplantıları için ağır bir bedel ödedikleri trajediyle sonuçlanır. Angier’in kopyaları, yarıda kalmış bir hayatın ürkütücü mirasını yaratırken, Borden’ın ikiz kardeşiyle paylaştığı varlık hem aldatmanın bir ustalık eseri hem de derin bir fedakarlık olarak ortaya çıkar.

    Kitap olarak değerlendirdiğimizde “Prestij”, saplantının maliyetleri, kimlik doğası ve deha ile çılgınlık arasındaki ince çizgi hakkında bir hikaye. Sanatta mükemmelliği aramanın kendini yok etmeye yol açabileceği fikrini araştırır ve sırlar ve yalanlar üzerine inşa edilmiş bir hayat yaşamanın insan üzerindeki sonuçlarını derinlemesine inceler. Anlatı, okuyucuyu Viktorya dönemi sahne sihirbazlığı dünyasına ve dönemin bilim ve doğaüstü olaylara olan merakına çeken zengin bir atmosfere sahip.

    Christopher Priest romanında, tarihi figürler Nikola Tesla ve Thomas Edison, özellikle Tesla’nın katkıları ve Edison ile olan rekabeti üzerine odaklanarak yer alıyor. Roman, Tesla’nın 1892’de Londra’ya yaptığı ziyareti anlatırken Tesla’nın bu ziyaretteki bir konferansında elektriğin güçlerini sergileyen bir gösteriyle izleyicileri büyülediği belirtiliyor. Tesla, Edison ile ilişkilendirilerek, çalışmalarının dünyanın geleceğini ellerinde tuttuğu şeklinde tasvir ediliyor​​.

    Ayrıca, kitap Tesla’nın kişisel mücadelelerine ve Edison ile olan çatışmalarına da değiniyor. Romanın kahramanının illüzyon sırlarına karşı ilgisiz görünen Tesla, bir sihirbazın aksine, sırlarını açığa çıkarmak ve paylaşmak konusunda istekli olarak gösteriliyor. Tesla’nın kitapta yaptığı konuşmalar sıklıkla Edison ile olan çatışmalarına, bürokrasi ve bilim dünyası ile mücadelelerine ve başarılarına değiniyor. Güncel laboratuvarının son yıllarda yaptığı çalışmalar sayesinde finanse edildiği belirtiliyor​​.

    Bunun yanı sıra, Tesla’nın, ABD’de birçok şehrin hala Edison sistemini kendi çok fazlı sistemine tercih etmesinden dolayı hayal kırıklığı yaşadığı ve Edison’un yöntemlerini eleştirerek, insanların nihayetinde kendi alternatif akım sistemine geçeceğini, ancak bu süreçte çok fazla zaman ve fırsat harcandığını öngördüğü anlatılıyor. İşi hakkında konuşurken ciddi ve sert bir tavır sergileyen Tesla’nın, diğer zamanlarda neşeli ve eğlenceli bir arkadaş olarak tasvir edildiği belirtiliyor​​.

    Bu rekabetin tüm ayrıntılarını bir önceki yazımızda ele almıştık. (BKNZ)

    Roman övgü dolu eleştiriler almış ve hem James Tait Black Memorial Ödülü’nü hem de Dünya Fantezi Ödülü’nü kazanmıştı.

    2000 yılı Oscar ödüllerinin hemen sonrası…

    5 dalda ödül alarak geceye damgasını vuran ‘Amerikan Güzeli’ filminin yönetmeni -ve en iyi yönetmen ödülü alan- Sam Mendes, törenden çıkar çıkmaz telefona sarılmış ve yazar Christopher Priest’i aramıştı. Prestij kitabını filme almak istiyordu ve Priest bundan mutluluk duymuştu.

    O esnada Nolan, kardeşi ve eşi ise ‘Memento’ filmi için uğraşıyordu. Emma ertesi sabah gazetelerde epeydir konuştukları kitabın Mendes tarafından filme alınacağını eşine okudu. Bir şey daha yaptı Emma Thomas, hemen telefona sarıldı ve Priest’e kesin karar vermeden önce motosikletli kuryenin kendisine getirdiği bir filmin VHS kasetini izlemesini rica etti. Evet Emma Priest’e ‘Following’ filminin bir kopyasını göndermişti.

    O andan itibaren işler değişti. Memento’nun şaşırtıcı başarısı yazar Christopher Priest’in kanaatini değiştirdi ve filmin sinema haklarını Nolan’a satmayı kabul etti.

    Hazırlık aşaması tahmin edilenden çok daha uzun sürecekti. Zira kitap değişik anlatı yapısı ve epey parçalı kurgusu ile sinemaya aktırılmadan önce epey üzerine çalışılması gerekiyordu.

    İlk iki uzun metrajlı filmi “Following” ve “Memento” ya orijinal fikirlerden ya da kardeşi Jonathan’ın bir hikayesine dayandıktan sonra, Christopher Nolan ilk kez 2002 yapımı polisiye gerilim filmi “Insomnia” ile başkasının romanını tamamen uyarlama konusunda deneme yapmıştı.

    Evet, geriye dönüp bakıldığında onun en çok hatırlanan filmlerinden biri olmayabilirdi, ancak vizyona girdiği dönemde çok iyi karşılandı ve Nolan’ın orijinal fikirler kadar uyarlamalarla da başarılı olabileceğini gösterdi. Bu aynı zamanda Robin Williams’ın kötü adam rolündeki ender dönüşlerinden birinde gösterdiği dramatik oyunculuk için de harika bir çalışmaydı.

    Nolan eşinin akılcı hamlesiyle projeyi aldıktan sonra ilk iş kardeşiyle beraber, kitabı kendi tarzıyla senaryolaştırmaya oturmuştu.

    Bunun için yapacakları aslında belliydi; katman katman derinlik katmak, bol sürpriz eklemek ve birden fazla izlendiğinde fark edilecek ayrıntılar yerleştirmek.

    Filmin senaryo çalışmaları o kadar uzun sürdü ki aslında Nolan bu filmi “Batman Begins”ten önce yapmayı planlamıştı, ancak ilk önce o filmin prodüksiyonu başlatıldı ve bunun yerine “The Prestige”i ilk iki “Batman” filminin arasına koydu. Bu yazma süresinin büyük bir kısmı, kitabın tek bir filmde nasıl yoğunlaştırılacağını bulmaya çalışmakla geçti, çünkü Nolan’ın ifadesiyle, “Romanda 10 farklı filme yetecek kadar malzeme vardı.”

    Film çekimi konusunda eli sıcak olan Nolan cast oluştururken pek zorlanmayacaktı.

    “Batman Begins”te rol aldıktan ve o zamanlar yakında çıkacak olan “The Dark Knight” aracılığıyla en az bir devam filmi için başvuruda bulunduktan sonra, Christopher Nolan’ın Alfred Borden’ı canlandırmayı her zaman Christian Bale’in aklında tuttuğunu varsaymak kolaydı. Üstelik Nolan zaten aktörler de dahil, çalıştığı ekiple sürekli çalışan bir karaktere sahipti. Bir oyuncu ya da emekçi ile çalıştıktan sonra eğer uyuşursa kolay kolay bırakmıyordu. Misal Michael Caine!

    Bu sebeple kadroda Thomas Lennon, Nicky Katt, Larry Holden ve Mark Boone Jr. gibi oyuncuları gören kimse şaşırmayacaktı.

    İlginçtir ki, aslında Bale başından beri ilk tercih değildi, aynı zamanda Nolan’a ulaşıp rolü talep eden kişi de o olmalıydı. Nolan’ın IGN’e açıkladığı gibi ilk önce Hugh Jackman’la temasa geçildi ve kendisine iki başrolden hangisini oynamak istediği konusunda seçim hakkı verildi. Sonunda Robert Angier’i seçti ve kadroya Alfred Borden’ı bıraktı. Nolan, daha sonra Bale’in birdenbire kendisiyle iletişime geçtiğini, oyuncunun senaryoyu zaten okuduğunu ve bunu kendi başına aldığını ve Borden’ı oynaması konusunda ısrar ettiğini söyledi. Bugün geriye dönüp baktığımızda bu tercihin ve ısrarın ne kadar doğru olduğunu anlıyoruz.

    Prestige’in yapım hikayesi

    Roman çoğunlukla Viktorya dönemi İngiltere’sinde geçiyordu. Nolan ve yapım ekibi Nikola Tesla sahneleri için Colorado’ya birkaç gezi yapacaktı. Her ne kadar her şeyin dönemi yansıtacak şekilde dekore edilmesi gerektiği açık olsa da belki de en etkileyici olan şey, filmin tamamının aslında Los Angeles’ta çekilmiş olmasıydı. Aslında bir istisna dışında her şey mevcut mekanlarda ve önceden inşa edilmiş ses sahnelerinde yapılacaktı.

    İngiliz Romanlarına Dayalı En Popüler 100 Film kitabında “Prestige” için özel olarak yalnızca tek bir set inşa edildi; sahnenin altında, sahneyi oluşturan çeşitli kaldıraçları, makaraları ve dişlileri gösteren alanlar inşa edildi” diye yazacaktı. Bunun ötesinde, filmdeki her mekan ya yeniden tasarlanmış bir Los Angeles ses sahnesinde ya da şehrin başka bir yerinde çekilmişti. Bahsi geçen kitapta, filmin Colorado sahnelerinin bile Los Angeles’ta çekildiği, şehrin Mount Wilson Gözlemevi’nin otoparkının Tesla’nın yerleşkesinin etrafındaki sisli, ampullerle dolu alanın yeri olarak kullanıldığı ortaya çıkacaktı.

    Hugh Jackman ve Christian Bale elbette son derece yetenekli oyuncular ve her biri bunu çok sayıda film ve performansla kanıtlamışlardı. Ancak yine de bir sihirbazı canlandırmak ekstra yetenek ve bazı beceriler isteyen bir durumdu. Bunun için en iyi aktörün bile usta bir illüzyonisti beyazperdede ikna edici bir şekilde canlandırabilmesi için biraz profesyonel yardıma ihtiyacı olacaktı. “The Prestige” için, Jackman ve Bale’in gerçek film izleyicilerini, kendilerinin kurgusal izleyicileri kandıran sihirbazlar olduğuna inandırmayı öğrenmelerine yardımcı olmak için birkaç sihirbaza danışıldı. Bu sihirbazlardan biri, Frank Oz’un yönettiği Hulu özel gösterisi olan “In and Of Itself” ile tanınan illüzyonist Derek DelGaudio’ydu. DelGaudio oyunculara sahnedeki duruşlarıyla, el çabukluklarıyla ve bir illüzyonistin bir numara sırasında uyguladığı çeşitli vuruşlarla yardımcı oldu.

    Ricky Jay’e gelince, o aslında filmde Sihirbaz Milton rolünde yer aldı; filmin başında bir su altı kaçış numarası sırasında işler korkunç bir şekilde ters gidince iki başrol onun için asistan olarak o görülür.

    Christopher Nolan’ın, sahne sihirbazlığı ve onun ilgi çekici tarihine adeta bir aşk mektubu gibi hissettiren bir film yapmasını düşününce ve hikayesinin bir illüzyonistin performansı gibi yapısının – önce vaat, sonra dönüş ve sonunda prestij – olmasını göz önünde bulundurunca, Nolan’ın aslında sahne sihirbazlığı hayranı olmadığını, kaynak materyali keşfetmeden önce iddia etmesi şaşırtıcı olabilir.

    Bunun yerine, Nolan’ı orijinal kitaba çeken şey, film yapımcıları ve illüzyonistlerin her ikisinin de sihir yapma işinde olmaları ve bu paylaşılan sanat formuna benzer şekillerde yaklaşmalarıydı. Nolan, filmin 1890’lar İngiltere’sinde geçmesinin bu karşılaştırmaya önemini anlatmaya devam etti. Nolan, Empire’a “O zamanlar sihirbazların yaptıkları ile şimdi film yapımcılarının yaptıkları arasında büyük benzerlikler olduğunu düşünüyorum,” diyecekti. Nolan ayrıca Viktorya dönemi sihirbazlarını, “o günün film yapımcıları veya hatta film yıldızları veya rock yıldızları gibi” olduğunu belirtecekti.

    The Prestige, tam anlamıyla bir dönem filmi öğeleri taşımasına rağmen, Christopher Nolan sık sık bu filmi bu şekilde nitelendirmeyi ısrarla reddediyordu. Bunun nedeni kısmen, dönem parçaları ile sıkça ilişkilendirilen olumsuz çağrışımlardı, ki bunlar genellikle çok uzun, çok yavaş ve yapımı çok zaman alan filmlerdi. Nolan, son noktada, birçok büyük, epik Hollywood dönem parçasının yapımı için harcanan kadar uzun süre film yapmak istememişti ve sonuçta, belirli bir pelerinli kahramanın belirli bir zihinsel olarak dengesiz palyaçoyla savaştığı, tüm zamanların klasik süper kahraman filmi devamını yapmak üzereydi.

    Bir röportaj sonrasında Nolan’ın The Prestige’in yapımını hızlandırmak için kullandığı yöntemlerden birinin, saatlerce hazırlık gerektiren karmaşık düzenekler ve çekimler yerine el kameraları kullanmak olduğu ortaya çıkacaktı. Ayrıca, sahneleri aydınlatmak için yapay yöntemlere başvurmak yerine, mümkün olduğunca doğal ışık kullanmayı tercih etmiş, bu da sadece üretim süresini önemli ölçüde hızlandırmakla kalmamış, aynı zamanda filme daha sıcak ve daha otantik bir his vermişti.

    Sette bir pop star!

    Popüler müzik tarihinin en çığır açan müzisyenlerinden biri olarak tanınan David Bowie aynı zamanda son derece renkli bir oyunculuk kariyerine de sahip. Sanatçı 1980’lerde bu konuda en üretken olduğu dönemde, 90’lar ve sonrasında oyunculuk rollerini daha seçici bir şekilde almaya başladı, bu tarihten sonra ise sadece yapmak için film ve televizyon işleri yapmaktan vazgeçti ve onu bir şekilde ilham alan veya etkileyen projeleri tercih etti. 2016’da vefatından önceki son oyunculuk rollerinden biri, The Prestige filminde mucit Nikola Tesla rolündeydi ki başta bu rolü ısrarla reddetmiş ancak Emma’nın (Nolan’ın eşi) dahice hamleleri sonucunda kabul etmişti

    Christopher Nolan, Bowie’nin ölümünden sonra Entertainment Weekly için yazdığı ve efsaneye bir saygı duruşu olan bir makalede, Bowie’nin başlangıçta The Prestige filminde Tesla’yı oynamayı reddettiğini söyleyecekti:

    “The Prestige oyuncularını seçerken Nikola Tesla karakterine çok takılıp kalmıştık. Tesla dünya dışı, zamanının ilerisinde bir kişilikti ve bir noktada onun “Dünyaya Düşen asıl Adam” olduğu aklıma geldi. Dünyadaki en büyük Bowie hayranı biri olarak bu bağlantıyı kurduğumda, bu rolü oynayabilecek tek aktörün o olduğunu gördüm. Gerekli ikonik statüye sahipti ve Tesla’nın olması gerektiği kadar gizemli bir figürdü. Ancak onu ikna etmem biraz zaman aldı; ilk seferinde bu rolü geri çevirmişti. Beni terk eden bir aktörle yeniden denediğimi hatırlayabildiğim tek zamandı. Onun neden bu film için doğru aktör olduğunu açıklamama izin vermek için uzunca bir izahat yazdım. Dürüst olmak gerekirse ona eğer bu rolü yapmayı kabul etmezse oradan nereye gideceğim hakkında hiçbir fikrim olmadığını söyledim. Ona yalvardığımı söyleyebilirim.”

    Nolan, reddedildikten sonra bir rol için birini takip ettiği tek zamanın bu olduğunu iddia ediyor ve Bowie’yi rolü yapması için adeta yalvardığını söylüyordu.

    Devamını yine Nolan’ın kaleminden okuyalım:

    “Onu sette bulundurma deneyimi harikaydı. İlk başta göz korkutucuydu elbette! Normalde deneyimleyeceğinizin ötesinde bir karizmaya sahipti ve herkes buna gerçekten karşılık veriyordu. Ne kadar büyük olursa olsun bir ekibin hiçbir film yıldızına bu şekilde tepki verdiğini görmemiştim. Ama çok merhametliydi ve insanlar üzerinde oluşturduğu etkinin farkındaydı. Herkesin onunla vakit geçirmeye ya da onunla biraz konuşmaya dair hoş anıları vardır. Onunla yalnızca kısa bir süre (dört ya da beş gün) çalıştım ama onunla sohbet etmek için birkaç dakika ayırmayı başardım ki bunlar benim için çok değerli anılardır. Normalde yıldızlarla karşılaştığınızda, ne kadar yıldızlı olursa olsun, onları insan olarak gördüğünüzde o gizemin bir kısmı kaybolur. Ama David Bowie bunda istisnaydı. Hala onun en büyük hayranı olduğumu ve bir anlığına onunla çalışma konusunda mucizevi bir fırsata sahip olan bir hayran olduğumu söyleyebilme deneyiminden kurtuldum. Onunla çalıştıktan sonra onun yeteneğine ve karizmasına aynı hayranlığı duymam hoşuma gitti. Bunun oldukça büyülü olduğunu düşündüm.”

    Hazır söz Tesla karakterinden açılmışken, The Prestige kesinlikle icatları ve mühendisliğiyle büyük saygı gösterilen bu mucidi, tabii ki bilimin kullanımı aracılığıyla, meşru sihir üretebilecek kapasitede olduğunu ciddi anlamda ileri sürüyor. Film sırasında Angier için Nakledilen Adam illüzyonu için inşa ettiği makine Tesla’nın gerçekleştirdiği en etkileyici başarı olsa da aslında Tesla’nın parlaklığının ilk sergilendiği yollarından biri, hava yoluyla bir elektrik alanı vasıtasıyla ampulleri doğrudan bir şeye bağlama ihtiyacı olmadan aydınlatabilmesiydi. Diğer bir deyişle, kablolu elektriğin hala nispeten yeni ve yenilikçi bir konsept olduğu bir zamanda bile, şeyleri kablosuz olarak çalıştırmanın yollarını zaten çözmeye başlamıştı!

    Bugün geldiğimiz noktada durup düşündüğümüzde meğerse, bu belirli hile Hollywood hikaye anlatımı amaçları için tamamen uydurulmamış olduğunu görüyoruz. Gerçek hayatta, Tesla, ampullerin bir güç kaynağına fiziksel olarak takılma ihtiyacı olmadan, çevresel veya yakınlık tabanlı iletkenlik yoluyla aydınlatılmasını sağlayacak birkaç farklı yolunu başarıyla çözmüş, filmde tasvir edildiği gibi tamamen farklı olmayan bir şekilde yapmış hem de!

    Christopher Nolan’ın dikkatle yapılandırılmış hikayeleriyle pek uyumlu görünmeyen bir şey varsa, o da aktörlerini replik konusunda özgür bırakmasıdır. Nolan, oyuncularına doğaçlama konusunda epey bir alan tanıyan yönetmenlerdendir. Ancak “The Prestige”, bir aktörün anlık olarak uydurduğu ve nihai kurguya dahil edilen bir örneği içeriyor — bu repliği uyduran aktör ise hemen korkmuş ve kararından pişman olmuştu.

    Oyuncu Rebecca Hall — Alfred Borden’ın sık sık acı çeken karısı Sarah’ı canlandıran — kocası illüzyonistle olan birçok sinirli karşılaşmasından birinde “Senin gerçekte ne olduğunu biliyorum” repliğini doğaçlama söyledi. Tabii ki, filmi tamamen izlediğimizde ve Alfred’in Sarah ile onun bilgisi dışında etkileşimde bulunan bir ikizi olduğu sırrını öğrendiğinizde, bu repliğin sonraki sahne için büyük bir ipucu olduğunu anlıyoruz.

    Bunu bilen Hall, repliği söylediğinde filmi mahvettiğinden endişelenmiş ve hemen kötü hissetmişti. Ancak Nolan, bu repliği ve filmde o noktada izleyicinin bunu çeşitli şekillerde alabileceğini sevdi — ve çoğu insanın gerçek anlamını ancak tekrar izlemelerinde anlayabileceğini biliyordu. Replik nihai kurguya girdi.

    Film, Amerika Birleşik Devletleri’ndeki açılış hafta sonunda 14,8 milyon dolar hasılat yaparak 1 numaradan giriş yaptı. 53 milyon doları Amerika Birleşik Devletleri’nden olmak üzere 109 milyon dolar hasılat elde edecekti ve bu hiç de pena olmayan bir sonuçtu.

    Filmin değer ve diğer analizlerini bir sonraki yazıya bırakalım.

    Bonus

    Prestige’in merakla beklenen vizyonu sonrasında tepkileri ele alacağız, ancak aşağıdaki röportaj, filmin ilk gösteriminden hemen sonra Entertainment Weekly’de yayınladı. Aynen aktarıyorum:

    “Açık olmak gerekirse, Christopher Nolan, bir sonraki David Copperfield olma konusunda gerçekleşmemiş bir hayale sahip değil. “Ben bir sihir hayranı değilim,” diyor 20 Ekim’de açılan The Prestige’in yönetmeni. Bu film, trajedi, açıklanamaz bir hile ve bir kadın aşkı (Scarlett Johansson) tarafından bağlanan dönemin başındaki rekabet eden sahne sihirbazları (Christian Bale ve Hugh Jackman) hakkında karanlık ve dolambaçlı bir fantezi. “Gerçek bir sihirbazla en yakın karşılaşmam bir doğum günü partisiydi.” Elbette, yönetmen, Memento ve Batman Begins gibi sinematik büyücülüklerini saymıyor. Christopher Priest’in 1995 tarihli ödüllü romanının 40 milyon dolarlık uyarlamasıyla Nolan, bir sihir gösterisinin aynı anlatı akışına sahip bir hikaye anlatmak istedi. Bu hırs, The Prestige hakkında bir sohbeti biraz karmaşık hale getirse de, EW, konuşacak çok şey buldu – Batman devam filmi The Dark Knight da dahil.

    EW: The Prestige hakkında konuşmak, onu bozmamak zor mu?

    CN: Siz için zor, benim için kolay. [Gülüyor]

    EW: Bu film sürprizlerle tanıtılıyor, ama seyircinin anlamasını istediğiniz büyük bir sürpriz var gibi görünüyor.

    CN: Herhangi bir filmi büyük bir dönüşle geldiği şeklinde tanıttığınızda, insanların bunu arayacaklarını biliyorsunuz. Filmin içine kimse göremeyeceği bir dönüş koymak çok kolay. Daha zor olan — ve çok daha önemli olan — neredeyse dönüş olmayan bir dönüştür. Yani, filmi ikinci kez izlerseniz, tüm zamanınızı, “Tabii ki! Bana bunu tüm zaman boyunca anlatmaya çalışıyorlardı!” diye geçirirsiniz.

    EW: Bu tür Memento tarzı anlatıma çekiliyorsunuz gibi görünüyor. Neden?

    CN: Hepimizin dünyanın aslında çok sıradan ve basit olduğu korkusu var. Tüm film, dünyanın sıradan doğasından duyulan tatminsizlik ve gizem ve drama yaratmak için hikaye anlatımını nasıl kullandığımız hakkında. Ve bu, kesinlikle [bir sanatçı olarak] büyük ölçüde bağımlı olduğum bir şey. The Prestige, film yapımı hakkında bir film yapmaya en yakın olduğum şey olabilir.

    EW: Batman Begins, jeopolitik anımızın, özellikle terörle savaşın sembolik bir gösterimi olarak görülüyordu. The Prestige, hırsın ve intikamın maliyeti hakkında. Kendinizi politik bir sanatçı olarak görüyor musunuz?

    CN: Evet, çok belirsiz bir şekilde. İnsanlar “politik” dediklerinde, partiler ve hükümetler düşünüyorlar. Ben yaşadığım dünyaya ve bana önemli olan şeylere çok tepkili olmaya çalışıyorum. Ama bir kez herhangi bir politik yoruma çok fazla odaklanırsanız, film sahte çalacak ve didaktik ve uygunsuz görünecektir.

    EW: The Prestige ile kardeşiniz Jonathan [Memento] ile tekrar çalışıyorsunuz. Bu iş birliği nasıl?

    CN: Gündem yok. Fikirler atabileceğiniz birisi… Herhangi bir güvensizlik olmadan. Bir kardeşle çalışmanın güzelliği bu. Odaya girdiğimizde her şey mümkün.

    EW: Ve şimdi onu The Dark Knight’ı yazma ekibine de aldınız.

    CN: Jonah aslında ilk filmde de çalıştı. David Goyer’in senaryosunu yeniden yazarken, onu dünya çapında uçaklarda ve falan benimle dolaştırdım, sadece ne yaptığımı okuması ve bana yardımcı olması için. Bu yüzden Goyer için açık seçimdi [şu anda 2002 İsveç gerilim filmi olan The Invisible’ın bir uyarlamasını yapıyor].

    EW: Joker olarak Heath Ledger neden?

    CN: tek kelime; korkusuz. Heath, korkusuz bir oyuncu ve Joker gibi büyük bir simgeyi üstlenirken tam olarak ihtiyacım olan bu.

    EW: Harika! Peki, The Dark Knight hakkında başka ne söyleyebilirsiniz?

    CN: Hemen hemen hiçbir şey.” (BKNZ)

    Türkiye’de bu haberi engelsiz paylaşmak için aşağıdaki linki kopyalayınız👇

    Kaynak: Tr724
    ***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

  • Çocuğun cinsel istismarında failler kim?

    Çocuğun cinsel istismarında failler kim?



    “Sakın tanımadığınız insanlardan yiyecek bir şey almayın!” Çocukken bizi hep tanımadığımız insanlardan gelecek tehlikeye karşı korumak isterdi büyüklerimiz. Failler hep dış mihraklardı.

    Birçok araştırma gösteriyor ki ÇCİ’nda fail % 90 çocuğun tanıdığı biri. %35-40 oranında da aileden biri.

    İstismarcı ekonomik, sosyal ve kültürel düzeyde her kesimden olabiliyor.

    Failin cinsiyeti ise % 95 erkek, % 5 kadın.

    Failin psikolojisine baktığımızda ise yaygın özellikleri; insanlarla ilişki ve iletişimde sorunlar yaşamaları, asosyal olmaları, empati kurma özelliklerinin olmaması. Özgüven ve öz kontrollerinin zayıf olması. Çocukluk döneminde cinsel, fiziksel ve duygusal istismara maruz kalmış olmaları.

    Failler meslek seçerken çocuklarla temasta olabilecekleri iş alanlarını tercih edebiliyor kimi zaman. Genelde de savunmasız, izole edilmiş veya ihmal edilmiş çocukları hedef alıyorlar.

    Fail, çocuğu veya genci cinsel istismara hazırlamak için güven geliştirmeye ve duygusal bağ kurmaya çalışıyor. Bazen de bunu çocuğun ailesiyle de yapıyor. “Sexsual grooming” denilen bu aşama hayatta kalanların suçluluk duymasında önemli bir etken. Ki fail, çocuğu manipüle edecek bir çabada bulunmamış olsa bile çocuklar yaşadıkları travmayı anlamlandırabilmek için her zaman kendilerini suçlayacak bir şey bulurlar.

    İstismarcı kimi zaman çocuğun güvenini kazanarak kimi zamanda tehdit ve şantajla istismarı sürdürecek bir yol izliyor.

    Çocukların istismarcı davranışlara karşı güvenliğini sağlayabilmek için şunları yapabiliriz;*

    -Çocuğunuzun vücudunun özel bölgelerini bildiğinden emin olmak.

    -Çocuğunuzun, bir yetişkinin bir çocuğun özel bölgelerine dokunmasının veya ondan kendi özel bölgelerine dokunmasını istemesinin yanlış olduğunu ve yasalara aykırı olduğunu bildiğinden emin olmak.

    -Çocuğunuzun bir yetişkine “hayır” diyebileceğini ve bir yetişkinin cinsel davranışta bulunma girişimine direnebileceğini bildiğinden emin olmak.

    -Çocuğunuzun, vücudunun kendisine ait olduğunu ve başka hiç kimsenin ona cinsel anlamda dokunma hakkına sahip olmadığını bilmesini sağlamak.

    -Çocuğunuzun diğer aile üyelerine (amcalar, dedeler, kuzenler) sarılmasına, öpülmesine veya şefkat göstermesine izin vermemek. Çocuğunuz kendini güvende ve rahat hissediyorsa ve birine sarılmak istiyorsa bunu kendi şartlarıyla yapabilir.

    -Çocuğun güçlü iletişim becerileri geliştirmesine yardımcı olmak. Sadece istismarı değil, birçok konuyu tartışabilmek. Çocuğunuzun, istismar meydana geldiğinde size veya başka bir güvenilir yetişkine gelip bunu bildirmesinin neden önemli olduğunu bildiğinden emin olmak.

    -Çocuğunuzun arkadaşlarının kim olduğunu bildiğinizden emin olmun.

    -Yetişkinlerin çocukları istismar ettiği durumlarda güç kullanmak genellikle gerekli değildir. Çocuklar yetişkinlere bağımlıdır ve doğal olarak güvenirler. Suçlular istismara hazırlık sürecinde ikna edicidir. Çocuklar sevgi ve onay ister. Çocuğunuzun sizden bolca sevgi ve onay aldığından emin olun.

    Cinsel istismarda tabi ki çocuğu eğitmeliyiz. Ama öncelikle yapmamız gereken bu değil, biz genelde çubuğu çocuğun eğitimine büküyoruz. Bir çocuk ne kadar, nereye kadar koruyabilir kendini?… Bizim öncelikle insanın failleşmesine neden olan sorunları ve cinsel istismarı yaratan koşulları ortadan kaldırmamız gerekli.

    *www.mosac.net (MOSAC: Cinsel İstismara Uğrayan Çocukların Anneleri)


    Meliha Yıldız: “1975’te, cinsel istismar da dâhil birçok ihmal ve olumsuzluğun yaşandığı bir evde doğdu. Kırk dört yaşına geldiğinde, bir video-röportajla yaşadığı cinsel istismarı anlattı. Bu, onun için mağdurluktan aktivistliğe giden yolculuğun başlangıcı oldu. Türkiye’de, aile içi cinsel istismarın “mağdur” tarafından anlatıldığı ilk kitap olan “Kutsal Tecrit”i 2021 yılında yazdı. İkinci kitabı Uçurum Kenarındaki Salıncaklar 2023 yılında yayınlandı. Çocuğun cinsel istismarıyla ilgili yaptığı çalışmaları https://melihayildiz.org/ sitesinde paylaşmaya devam ediyor”

    Kaynak: Artı Gerçek
    ***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

  • İrticaya ne oldu?

    İrticaya ne oldu?


    YORUM | MAHMUT AKPINAR 

    Yakın zamana kadar Kemalist rejimin mütedeyyinleri sindirmek, yıldırmak, kamudan ihraç etmek, piyasadan tasfiye etmek için kullandığı en etkili ‘sopa’ irticaydı. 1909, 31 Mart Vakası’yla birlikte icat edilen irtica 100 yıl fasılasız kullanıldı. İrticanın mucitleri Cumhuriyet’in öncülleri pozitivist İttihatçılar’dı.

    Kemalist rejim her dönem irtica söylemine, “yobaz” tiplemelerine, “mürteci” figüranlara ihtiyaç duydu. Filmlerde, romanlarda, medyada, okul kitaplarında bu tiplemeleri ve irtica söylemini sonuna kadar kullandı, zihinlere işledi. Sevimsiz, görgüsüz, bilime, sanata düşman “dindar” profili bulmakta zorlandığında kendisi üretti (28 Şubat, Menemen Vakası, Şeyh Sait Vakası..). İrtica tehdidine kamuoyunu ikna etmek, toplumu tedirgin etmek için bunları kullandı. Ama Kemalist rejimin “irtica” ile asıl hedeflediği her zaman eğitimli, aydın, nitelikli dindarlar oldu.

    Hademenin, hamalın, köylünün, berberin dindarlığını çok da problem etmediler. İrtica sopasını münhasıran kamu görevi yapanlara, bürokratlara, öğretmenlere, akademisyenlere, yargıçlara, askere, polise karşı kullandılar. Hedeflerinde başka insanları etkileme ve hayatın içinde model olma potansiyelindeki Müslümanlar vardı hep. 

    Bugünkü “irtibat, iltisak”a benzer şekilde yasalarda hiçbir zaman tanımlanmamış, subjektif bir kavram üzerinden insanların geleceğini bitirdi, hayatlarını kararttılar. İrtica avı için, memurları mesai arkadaşlarına karşı muhbir haline getridi, muhtarları, kapıcıları ispiyoncu olarak kullandıar. Yıllarca buna dair fişlemeler yaptılar. İrtica, rejimin dilediğini attığı geniş bir çuvaldı. Yandaş medya, aydınlar, irtica söylemini hep canlı tutar, halkı tedirgin ederdi.

    Peki, uzun süredir irtica söylemlerini neden duymuyoruz?

    Daha önce resmettikleri cahil, yobaz, sonradan görme “dindar” profilleri AKP iktidarında her yerdeler ama irtica konuşulmuyor, yazılmıyor.

    Neden?

    Kemalistlerin, Ulusalcıların pek çoğu dün küfrettikleri İran’la can ciğer  kuzu sarması! Ulusalcılar, Kemalistler ‘Cübbeli’ şaklabanları kanallarına çıkarıyor, onlara “kanaat önderi” muamelesi yapıyor. 28 Şubat’ın paşaları İran güzellemeleri yapıyor. İktidarın karanlık müttefiki Doğu Perinçek defalarca İran’a gitti. Kemalistler için “mürteciler!” en büyük düşmandı.

    Artık telaffuz etmiyorlar.

    Zira irticanın yerine bugün “F.TÖ” adını verdikleri çok daha esnek, kullanışlı bir kavram ürettiler, onu kullanıyorlar. İrtica eskimişti, halkta karşılığı yoktu, etkili değildi. Erdoğan ve Kemalistlerin beraber ürettiği, Kemalistlerin “ilk defa biz kullandık!” diye övündüğü yeni kavram hedef kitleye irticadan daha büyük zararlar veriyor. İçine şiddet, terör sosu da katıldığı için, işten atma, mala çökme, hapse koyma dahil bununla her şeyi yapabiliyorlar. Etiketlediklerine işkence etme hakkı, en temel insan haklarını yok sayma imkanı buluyorlar ve kimse itiraz edemiyor. Zira “F.TÖ” etiketi ile muhap insandışılaştırılıyor, mürteciden çok daha öte bir noktaya taşınıyor.

    Erdoğan yolsuzluktan, rüşvetten düşünce Kemalistler, Ulusalcılar el atıp kaldırdılar ve daha önce ‘mürteci’ dedikleri Erdoğan rejimiyle işbirliği kurdular. Böylece 28 Şubat’ta hukuk ve yasalar nedeniyle tasfiye edemedikleri eğitimli, nitelikli, aydın müslümanları tasfiye ettiler. 15 Temmuz sonrası yüzyılın kıyımları yapıldı, en ağır zulümler işlendi.

    Anadolu’dan çıkmış, alın teriyle sermaye oluşturmuş mütedeyyin girişimcilerin emeklerine çöküldü, malları yağmalandı. Dolayısıyla eskimiş, pörsümüş irtica kavramını kullanmaya ihtiyaç kalmadı. Daha önce sakız ettikleri kavramı 10 yıldır ağızlarına bile almıyorlar. Çünkü Kemalist rejimden çok daha insafsız ve acımasız “İslamcı” bir taşeron buldular. Birlikte ürettikleri yeni kavramla irticanın yapabileceğinin çok ötesinde sonuçlar alıyorlar.

    Kemalistlerin dün “irticacı”, “mürteci” dediği profildeki kimseler hayatın her alanındalar ve çok etkililer. Aradaki stratejik işbirliğini bilmeyen safderunlar hariç kafa Kemalistler bundan rahatsız olmuyorlar, çünkü AKP hayallerinin ötesinde işler yaptı. Erdoğan rejimi eğitimli, ufku açık, aydın, başarılı dindarları hayatın önemli noktalarından tasfiye ederken, halkın nefretini celbeden, cahil, ilkesiz, çıkarcı kişileri/kesimleri etkili kıldı.

    Artık her yer Kemalist rejime figüranlık yapan ‘Müslüm Gündüz’ modeli, irrite eden, naylon, samimiyetsiz, hali değil söylemi öne çıkaran ‘dindarlarla’ dolu. Gerçek müminleri tasfiye edip, mürai-ucube tiplemeleri hayatın her alanında görünür kılmak eski Kemalist rejimin isteyipte başaramadığı bir sonuç. Nitekim istatistiklere, araştırmalara baktığımızda iktidar ve şekli Müslümanlar sayesinde gençliğin, toplumun İslam’dan uzaklaştığını, camilerin boşaldığını, ateizmin ve deizmin yükseldiğini, Kemalizme yönelişte artışın olduğunu görüyoruz.

    Kemalistlerin irtica kavramını ağza almalarına gerek kalmadı. Zira insanlar din istismarından dolayı kusacak hale geldiler.

    Türkiye’de bu haberi engelsiz paylaşmak için aşağıdaki linki kopyalayınız👇

    Kaynak: Tr724
    ***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

  • Lig ve takım değişti; değişmeyen Kane’in golleri 

    Lig ve takım değişti; değişmeyen Kane’in golleri 


    YORUM | HASAN CÜCÜK 

    Forvet oyuncuları 30’lu yaşları gördükten sonra performansında gözle görülür bir düşüş yaşar. Mevkileri itibariyle rakiple en fazla mücadeleye girmeleri, fiziken daha erken çökmeye yol açar. Gol atmaya elbette devam ederler. Ancak gol sayısında bariz düşüş görülür.

    Fiziksel düşüşe geçen forvetler, zorluk derecesi daha düşük liglere doğru yelken açar. Elbette istisnalar vardır. Tıpkı Cristiano Ronaldo, Zlatan İbrahimovic, Lionel Messi ve Robert Lewandowski gibi. Bu isimler adeta 30’dan sonra açıldılar ya da 30’lu yılları geçtiklerini hiç hissettirmediler. Şimdilerde bu isimlerin yanına Harry Kane’i yazmak gerekiyor. Sezon başında geldiği Bayern Münih’te fırtına gibi esen bir Kane var.

    Harry Kane, İngilizlerin Alan Shearer’den sonra sahaya sürdükleri en ünlü forvetti. Premier Lig’de 3 kez gol krallığı tacını takan Shearer, kariyeri boyunca sadece bir şampiyonluk gördü. Bugün artık Premier Lig yerine Championship’in gediklisi olan Blacburn’la 1994-95 sezonunda lig şampiyonluğunu yaşadı. 1996’dan itibaren kariyerini sonlandıracağı 2006 yılına kadar Newcastle formasını terletti. Kariyeri boyunca bireysel başarısını, kulüp başarıyla taçlandıramadı. Attığı 260 golle Premier Lig tarihinin en golcü ismi olarak adı listenin ilk basamağında duruyor. Newcastle formasına bağlılığı takdir toplasa da Shearer kalitesinde bir yıldızın kariyerinde bir şampiyonluk görmesi hayranlarını elbette üzmüştü.

    Temmuz sonunda 30 yaşına merhaba diyen Kane, kariyerinin şekilleneceği Tottenham kulübünün kapısından adımını attığında takvim yaprakları 2004 yılını gösteriyordu. Merdivenleri teker teker çıktı. Yaşı ilerledikçe oynadığı kategori de değişti. Mayıs 2013’e kadar kariyeri kiralık olarak geçti. Leyton Orient, Milwall, Norwich derken kiralık olarak ter döktüğü son ekip Leicester City oldu. Pişmiş olarak Tottenham kadrosuna geri dönen Kane’in formayı kapması hiç de kolay olmadı. 2013-14 sezonunda Tottenham formasını 6’sı ilk 11 olmak üzere 10 maçta giyip 3 golle sezonu tamamladı.

    2014-15 sezonuyla birlikte Kane fırtınası resmen start aldı. 34 maçta attığı 21 golle, İngilizler yıllar sonra Shearer ayarında bir forvete kavuştu. Artık golün adı Kane idi. Kane’in gol olup yağmaya başladığı sezon Tottenham, kulübün dümenini Arjantinli Mauricio Pochettino’ya teslim etmişti. Pochettino’nun teknik adam becerisi, Kane’in gol yollarındaki bitiriciliği Tottenham’ı hızla yukarılara taşıdı.

    Londra ekibi adını Top 6 kulüpleri arasına yazdırırken, bunda Kane’in katkısı oldukça fazlaydı. Ancak eksik olan bir şey vardı. Tottenham zirve mücadelesi veren bir ekip olmuştu olmasına ama başarıyı taçlandıracak kupa ya da kupalar bir türlü kazanılmıyordu. Tottenham’ın son kazandığı kupa 2008’deki Lig Kupası’ydı. Gördüğü finaller hep hüsran oldu. En son 2019’da adını Şampiyonlar Ligi’nde finale yazdırdı. Karşısına engel olarak Liverpool çıktı. Kane ve arkadaşlarına yine hüzün düştü.

    Kane sadece Tottenham’la kaybedenler kulübünün üyesi olmadı. Aynı sıkıntıyı milli takımla da yaşadı. Her ne kadar İngilizler futbolun mucidi olsa da bu popüler oyunu en iyi oynayan millet hiçbir zaman olmadılar. Avrupa’da İtalya, Almanya ve Fransa’nın gölgesinde kaldılar. Tarihlerindeki ilk ve tek başarıya ev sahipliği yaptıklarında 1966 Dünya Kupası’nda tartışmalı bir golle ulaştılar. Pandemiden dolayı bir yıl ertelenen Euro 2020’de fırsat bir kez daha İngilizlerin kapısını çaldı. Ev sahibi oldukları Euro 2020 finalinde bu kez İtalyanlara boyun eğdiler. Normal süresi karşılıklı atılan gollerle 1-1 biten finalin güleni penaltılarda İtalya oldu.

    Adı son yıllarda Real Madrid başta olmak üzere birçok dev kulüple anılan Harry Kane, rotasını Bundesliga’ya çevirdi. Elbette tercihi Bundesliga’nın tartışmasız bir numarası Bayern Münih oldu. Tottenham’a veda ederken, Premier Lig’de attığı 213 golün yanı sıra 3 gol krallığı vardı. Adını Premier Lig tarihinin en golcü ikinci ismi olarak Alan Shearer’den sonra yazdırdı.

    Robert Lewandowski’nin ayrılmasıyla gol yollarında sıkıntı yaşayan Bayern, Sadio Mane’den de istediğini bulamamıştı. Senegalliyi, Suudi Arabistan Ligi’ne satan Bayern, Kane için kesenin ağzını sonuna kadar açıp 95 milyon Euro’ya renklerine bağladı. Bayern, Kane için yıllardır sürdürdüğü ’30 yaşını geçmiş oyuncularla bir yıllık sözleşme imzalama’ kuralını da bozup, 4 yıllık imza attırdı.

    Yeni bir ülke, yeni bir lig ve yeni bir takım…

    Merak edilen Harry Kane’in performansıydı. İngiliz forvet sanki Tottenham’da oynuyor gibi gollerine devam etti. İlk haftadaki Werder Bremen maçıyla Kane’in gol serisi başladı. Geride kalan 11 haftada rakip fileleri tam 17 kez havalandırdı. Daha şimdiden 3 maçta hat-trick yaptı. Sadece iki maçı golsüz geçti. Şampiyonlar Ligi’nde de 4 maçta 4 gole imza attı. Toplam sahne aldığı 15 maçta 21 gollük müthiş bir performans sergiledi. 

    Kane, Bundesliga tarihinde bir sezonun ilk 11 maçında 17 gol atan ilk oyuncu oldu. Geçen yılın gol kralları Nkunku ve Füllkrug’un 16 gol attığını dikkate aldığımızda, Kane 11 maçta bu krallardan daha fazla gole ulaştı. Şimdi merakla beklenen Kane’in 41 gollük Bundesliga rekorunu kırıp kıramayacağıdır. İki gol attığı Heidenheim maçının ardından 41 gollük rekoru hedefleyip hedeflemeyeceği sorulan Kane, “Güzel soru, muhtemelen tüm sezon boyunca bana bu soru sorulacak ama daha önümüzde çok uzun bir yol var. Ben sadece takımla oynamaktan keyif alıyorum. Vücudum Premier Lig’in yorgunluğuna alıştı ama zor bir haftaydı.” ifadelerini kullandı.

    Kane hem gol krallığı yaşayıp hem de kariyerinin en önemli eksiği kulüp başarısına Bayern’le ulaşmak istiyor. Son 11 yıldır şampiyonluğun adresi olan Bayern, bu sezonda bir numaralı favori. Şimdilik tek rakibi Bayer Leverkusen gözüküyor. Harry Kane rekorlarını elbette şampiyonlukla taçlandırmak istiyor.

    Bakalım mutlu son bu sezon olacak mı?

     

    Türkiye’de bu haberi engelsiz paylaşmak için aşağıdaki linki kopyalayınız👇

    Kaynak: Tr724
    ***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

  • Erdoğan, Hamas’ı sattı mı? 

    Erdoğan, Hamas’ı sattı mı? 


    YORUM | ERKAM TUFAN AYTAV 

    Arap İslam Ortak Olağanüstü Zirvesi tamamlandı. Ve bir de sonuç bildirgesi yayınlandı.

    Toplantıya Türkiye’den Erdoğan da katıldı. Erdoğan ile Esad’ın aynı fotoğraf karesinde yer alması dikkat çekti.

    Erdoğan’ın istediği ama Esad’ın istemediği bir fotoğraf karesiydi ama zirve sebebiyle mecburen bu fotoğraf verildi. Gerçi fotoğraf karesinde Mısır Devlet Başkanı Sisi de vardı ama Sisi’nin Erdoğan ile aynı karede olması artık haber değeri taşımıyor.

    Şimdi gelelim sonuç bildirgesindeki dikkat çeken noktalara.

    1- Zirveden İsrail’i bol bol kınama çıktı.

    2- Yine bol bol uluslararası toplumu göreve çağırma çıktı.

    3- Karar metninde, “Filistin Kurtuluş Örgütü, Filistin halkının tek meşru temsilcisidir.” dendi.

    Yani bunun anlamı şu: Hamas devre dışı bırakılmış oldu. Ve gayrı meşru olarak görüldü.

    Burada ilginç olan Erdoğan’ın da bu metne imza atmış olması. Çünkü Erdoğan’ın Hamas konusundaki söylemleri farklıydı.

    Sonuç bildirisinin açıklandığı gün T.C. Cumhurbaşkanı Başdanışmanı Oktay Saral, şu tviti attı: “Ebu Ubeyde; Allah ve vatan uğrunda imanlarıyla siyonizme karşı mücadele eden kutlu savaşçıların komutanı. Sözleri kalplere öyle tesir ediyor ki tüm dünya O’na kilitleniyor. İslam ülkelerinin bir çoğunun duyarsızlığına rağmen O, İslam’ın en kutlu neferi! Zafer yakındır inşaallah!”

    Tekrar altını çizeyim; bu satırları yazan Oktay Saral yani Cumhurbaşkanı Başdanışmanı.

    Neymiş! Ebu Ubeyde kutlu savaş komutanıymış, sözleri çok tesir ediyormuş. O İslam’ın en kutlu neferiymiş.  Zafer de yakınmış!

    Toplantının olduğu günlerde de İstanbul Topkapı surlarına Ebubeyde’nin afişi asılmıştı.

    Şimdi bu durumu nasıl okumak lazım?

    Yani bir tarafta zirveye gidip Hamas’ı gayrı meşru ilan eden bildiriye imza atan bir Erdoğan var; diğer tarafta bu twiti atan bir başdanışman ve surlara Ebu Ubeyde’nin afişlerinin asılması var.

    Bence bunun anlamı şu; içeride başka dışarıda başka söylem. Maksat içerideki dantelli mücahitlerin gazını almak. ‘Alemin İslamın halifesiymiş gibi, baş mücahitmiş gibi çek pampa’ pozları vermek.

    Sizce bu Erdoğan’ın çifte oyunu mu; yoksa çiftetelli oyunu mu?

    ***

    Erdoğan’ın Başdanışmanı Oktay Saral’dan bahsetmişken bir başka danışmandan da bahsedeyim. Bahsedeyim ki Erdoğan’ın danışmanlarının kaç krat olduğunu iyi görün.

    Bu seferki danışmanın adı Ayhan Ogan. ‘Cumhurbaşkanı Danışmanı’ ve aynı zamanda Sivil Dayanışma Platformu Başkanı… Bakın kendisini nasıl tanıtmış: “Son 10 yılda, -150’den fazla ulusal ve uluslararası konferansları bizzat organize ettim, yönettim. -200’den fazla TV canlı yayınına katıldım. Hukuk Fakültesi okuyarak hukukçu olunsaydı AYM üyeleri olurdu, Türk Milleti adına kamu hukukçusuyum.”

    Konferanslar organize etmiş. Yandaş tv’lerde canlı yayınlara katılmış. Toplantı organize etmeyi, yandaş kanallarda boy göstermeyi entellektüel seviye olarak gösterebiliyor.

    Normal bir insan bunları yazarken utanır. Ama bu şahıs bunun bile farkında değil.

    Hukuk okumamış ama hukuku AYM üyelerinden daha iyi biliyormuş. Erdoğan bunları nereden buluyor acaba? Ya özel arayıp buluyor ya da bunlardan Türkiye’de çok var.

    İşin özeti bana danışmanını söyle sana kim olduğunu söyleyeyim.

    ***

    Bakın bu haber maalesef Türkiyede yaşandı. Zonguldak’ta, bir ormanda yakılarak öldürülmüş bir ceset bulundu. Yapılan inceleme sonucunda cesedin 3 çocuk babası Afganistan uyruklu Vezir Mohammad Nourtani’ye ait olduğunu belirledi.

    Şahsın Zonguldak’ta bir madende çalıştığı belirlendi. Polis iz sürdü. Ve korkunç gerçek ortaya çıktı.Maden kaçak olarak işletiliyordu. Mohammad Nourrani işte bu kaçak madende çalışırken fenalaşmış, bilincini kaybetmişti. Kaçak madenin sahipleri sabıkalıydı.

    Bu olay ortaya çıkarsa infazımız yanar düşüncesiyle Nourrraniyi hastaneye yerine ormana götürüyorlar. Ve ormanda üzerine 5 litre benzin döküp yakıyorlar.

    İçler acısı bir durum. Haberin neresinden tutacağımı bilemiyorum. Haberin bir yönü o gariban Afgana bakıyor. Afganistan’dan Türkiye’ye gelmiş ekmeğinin peşinde 3 çocuk babası bir Afgan.

    Yunus’un dediği gibi; Bir garip ölmüş diyeler.  Üç gün sonra duyalar.

    Haberin bir başka yönü sabıkalı kişiler nasıl kaçak maden işletebiliyorlar konusu. Hiç mi kontroller yapılmıyor? Bu sabıkalı maden sahipleri kime, kimlere güvenerek kaçak maden işletebiliyorlar? Koca maden gözden ırak olmayacağına göre işbirlikçileri kimler?

    Ve son olarak bu nasıl bir vicdan. Bayılıp düşen o gariban işçiyi hastaneye götürmemek ne demek? Ormana götürüp yakmak ne demek?

    İnsan bazen insanlığından utanıyor. Ama bu haber Dilan Polat kadar medyada yer almadı.

    Garip olmaya görün bu topraklarda.  Kimse kusura bakmasın.

    İşin gerçeği bu…

    Türkiye’de bu haberi engelsiz paylaşmak için aşağıdaki linki kopyalayınız👇

    Kaynak: Tr724
    ***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

  • Portre: ‘Yıkım ile işgale direnişin adresi’ Hizbullah

    Portre: ‘Yıkım ile işgale direnişin adresi’ Hizbullah


    Balkan TALU


    Artı Gerçek – Gazze’deki “üçüncü” İsrail-Arap Savaşı birinci ayını doldurdu. Her zaman olduğu gibi, İsrail-Filistin sorunu kızışınca Hizbullah da sahnede tekrar boy göstermeye başladı.

    Hizbullah henüz savaşın yeni başladığı 7 Ekim tarihinde yapığı ilk açıklamadaki ilk mesajını, İsrail’le normalleşme arayan diğer Arap, İslam devletlerine verdi. Al Mayadin televizyonunun internet sitesindeki yayında, “Arap, İslam ülkeleri ve dünyanın tüm özgür halklarına, Filistin halkı ve onun direniş hareketine destek vermeleri” çağrısı yapıldı.

    Başta Suudi Arabistan olmak üzere İsrail’le normalleşme arayışı içinde olan Arap ülkelerine gözdağı olarak yorumlanan bildiride, İsrail hükümetinin Filistin direnişinin sahada öğrettiklerinden ders çıkarması gerektiği; bunun özellikle İsrail ile normalleşme arayışındaki tüm uluslararası toplum ve İslam dünyasına da bir mesaj niteliğinde olduğu vurgusu yapıldı.

    Hizbullah lideri Hasan Nasrallah, Gazze Savaşı başladığından beri uluslararası kamuoyunun önüne ilk defa 3 Kasım’da çıktı. Aksa Tufanı’nın çok sayıda cepheye yayıldığına işaret etti, Hamas’ın saldırısının herhangi bir bölgesel gücün etkisiyle düzenlenmediğini söyledi. Hizbullah, Hamas’a destek açıklamasında meşruiyet vurgusu yaparak şu ifadeleri kullandı:

    “Her bakımdan (insani, ahlaki, dini) tam meşruiyete sahip bir savaş arıyor olsaydık, bu işgalcilerle gerçekleştirilen savaş gibi bir savaş bulamazdık.”

    ‘FİLOLARINIZ BİR İŞE YARAMAYACAK’

    Nasrallah söz konusu açıklamasında ABD’yi de tehdit etmekten geri durmadı; “Siz Amerikalılar, Gazze’ye karşı saldırıları siz durdurabilirsiniz çünkü bu sizin saldırılarınız. Bölgesel savaşı kim durdurmak istiyorsa, Amerikalılar’a hitaben konuşuyorum, Gazze’ye saldırıları hızla sona erdirmek zorundadır” ifadelerini kullandı.

    Nasrallah, ABD’ye hitaben, “Siz Amerikalılar çok iyi biliyorsunuz ki eğer bölgede savaş patlak verirse filolarınız hiçbir işe yaramayacak, havadan savaşmanın da hiçbir faydası olmayacak. Bedel ödeyecek olanlar da sizin çıkarlarınız, sizin askerleriniz ve sizin filolarınız olacak” diye konuştu; Akdeniz’deki Amerikan savaş gemilerine atıfla “Size tüm samimiyetimle söylüyorum, bizi tehdit ettiğiniz filolarınız için iyi hazırlandık” dedi. Hizbullah’ın son olarak da, Suriye’deki 1500 savaşçısını Lübnan’a çektiği belirtiliyor. Dolayısıyla Hizbullah, şu anda İsrail’e yönelik cephede yer almaya hazır görünüyor. Halihazırda, İsrail’le Hizbullah arasında sınırlı da olsa çatışmalar devam ediyor. Şu anda en korkulan senaryolardan biri de, Nasrallah’ın İsrail’e yönelik cepheyi derinleştirmesi…

    Tarihe baktığımızda Hizbullah, 1982’den beri hem Filistin direnişinin hem de o dönemde Lübnan İç Savaşı’nın önemli taraf ve aktörlerinden biri olageldi. 1974’ten 1990 yılına kadar devam eden iç savaşta ve hemen sonrasında küresel boyutta cephe genişletmeyi iyi bildi.

    FKÖ’NÜN LÜBNAN’DAN ‘ÇEKİLMESİYLE’ BAŞLAYAN SÜREÇ

    Hizbullah’ın kuruluş yılı olarak ise 1982 yılı işaret ediliyor. Yani tam da İsrail’in Güney Lübnan’ı işgal ettiği, Sabra Şatilla Katliamı’nı yaptığı zamanlar. Bu dönemde Filistin Kurtuluş Örgütü (FKÖ) Lübnan’dan geri çekilmek zorunda kaldı ve genel merkezini Tunus’a taşıdı. FKÖ’nün Ortadoğu’yu terk etmesi adım adım sönümlenmesine yol açarken, 1979’daki İran Devrimi’nden Hizbullah için bir fırsat penceresi açtı. Devrimin ardından İran’ı da arkasına alan Hizbullah, Lübnan’daki İsrail karşıtı direnişin etkin aktörlerinden biri oldu. Üstelik sonuç almayı da başarıp İsrail’i Lübnan’dan geri çekilmeye mecbur bıraktılar.

    Lübnan’da İç Savaş 1974 yılında başladı, 1990 yılına kadar devam etti. Lübnan, Soğuk Savaş yıllarında açılan sıcak cephelerden biriydi. ABD ve Rusya arasındaki güç ve ideoloji rekabetinin üstüne etnik ve dini kutuplaşmalar da eklenince iç savaş kanlı ve uzun oldu.

    1960’lı yılların sonu ve1970 Filistin mücadelesi devam ederken, FKÖ üsleri zaten Ürdün-Lübnan hattında yayılıyordu. Dönemin sol silahlı hareketleri, Türkiye de dahil, gerilla eğitimlerini FKÖ kamplarında alıyordu. 1970 yılında Ürdün’deki Kara Eylül vakasından sonra FKÖ merkez üssünü tamamen Lübnan’a taşıdı. Beyrut’un doğu ve güneyinde Hizbullah’dan önce FKÖ hakimiyeti vardı. 1970’li yıllarda FKÖ nüfuzu devam ederken Hizbullah’ın öncülü olan Emel’le aralarında silahlı çatışmalar bile çıkıyordu. İlk etapta bölgedeki Şii nüfus FKÖ’nün Lübnan köylerini savaş üslerine çevirmesinden rahatsız oluyordu. Buna ek olarak FKÖ’nün laik kimliği Emel’i rahatsız etmişti.

    ‘KÖTÜLÜKLERİN ANASI’ ABD VE İSRAİL

    Hizbullah’ın kurucularından biri olan Şeyh Ragıb Harb’ın öldürülüşünün ilk yıldönümü olan 1985 yılında örgüt bir açık mektup yayınladı. Bu ithaf mektubu Hizbullah’ın kamusal alanda kendini gösterdiği ilk metinlerden biri olarak biliniyor. Mektupta, “Güney ve Batı Bekaa’da en soylu Hüseyni destanlar” yazan kardeşlere ve ‘velayet-i fakih, Ayetullah Humeyni’nin önderliğinde eylem sancağını yükselterek Amerika’nın Lübnan’daki hayallerini suya düşüren ve İsrail işgaline karşı direnenler’e selam gönderiliyor.

    Mektubun “Biz Kimiz ve Hangi Kimliğe Sahibiz?” başlıklı paragrafında bütün kötülüklerin anası ABD olarak vurgulanıyor ve Doğu ile Batı’nın zalim devletlerinin kendileriyle (esas olarak İslam ümmetiyle) savaşmak için ittifak kurduklarını söylüyor. Batı devletleriyle ABD ve Fransa; Doğu’nun zalim devletleriyle ise Falanjist Cemayel rejimi ve İsrail kastediliyor.

    Hizbullah 1980’li yıllarda ABD ve İsrail hedeflerine yönelik bombalama eylemleri yaptı. En ses getiren eylemlerinden biri 1982 ve 1983 yılında Tire’de İsrail Ordusu’nun karargahının bombalanması ve 28 Nisan 1983 tarihinde 17’si ABD’li toplam 64 kişinin öldüğü ABD Elçiliği intihar saldırısı sayılabilir. Bu saldırılar üstüne ABD bölgedeki askeri varlığını geri çekmek zorunda kaldı.

    HİZBULLAH VE ULUSLARARASI TERÖR

    1990’lı yıllarda Soğuk Savaş’ın bitimiyle, küreselleşme dalgasının başlamasıyla Hizbullah’ın silahlı eylemleri de global bir nitelik kazandı. 1983 yılında Irak Şiilerinin Dava Partisi’yle birlikte Kuveyt’te eş güdümlü olarak havaalanı, petro kimya tesisleri ve elçilik binalarına yapılan intihar saldırılarında altı kişi öldü. Bomba düzeneğinin hatalı olması can kaybının artmasını engelledi. 1992 yılında Arjantin’deki İsrail elçiliğine düzenlenen saldırıda 29 kişi öldü. 1994 yılında yine Arjantin’de Yahudilere ait bir kültür merkezine saldırıda 85 kişi hayatını kaybetti. 1996 yılında da Suudi Arabistan’da o dönemki koalisyon güçlerinin ikamet merkezi olan Hobar Kuleleri’ne yapılan saldırıda 19 kişi öldü, 500’e yakın kişi yaralandı. Suudi Arabistan’ın Hobar şehri Şii nüfusun yaşadığı bölge ve uluslararası petrol şirketlerinin genel merkezlerinin bulunduğu bölge olarak biliniyor. Saldırının yapıldığı kuleler ise Kral Abdülaziz Hava Üssü’ne oldukça yakın bir bölgede yer alıyordu.

    1990’lı yıllardaki küreselleşmeci dalgayla birlikte uluslararası krizlere çözüm bulmak ve dolayısıyla küresel bir pazar kurmak motivasyonu vardı. Bu yüzden İrlanda ve IRA krizleri bir nihayete erdirildi. Güney Afrika’da apartheid rejimi sonlandırıldı. ABD’nin İsrail’e bağımlılığı yüzünden Filistin sorununa bir çözüm bulunamadı ama 1989 yılında Lübnan’da Taif Anlaşması imzalandı ve Suriye aracılığıyla Hizbullah’ın bölgenin silahsızlandırılmasından muaf kalabilmesini sağladı. Bu şekilde İran’ın da desteğini baştan beri arkasına almış olan Hizbullah, hem FKÖ’nün yokluğunda güney bölgesindeki hakimiyetini pekiştirmeyi, hem de genel ülke siyasetinde de dikkate alınması kaçınılmaz bir aktör haline gelmeyi başardı.

    Medya çalışmalarının öncülerinden biri Marshall McLuhan özellikle televizyonların önemini anlatırken der ki, “Mesaj, aracın ta kendisidir” (Medium is the message). Bu yüzden 1991 yılında Hizbullah İran’dan aldığı fonlarla El Manar Televizyonu’nu ve El Nur Radyosu’nu kurdu. 1992 yılından beri de Lübnan’da yasal bir parti olarak seçimlere giriyor. Örgüt lideri Nasrallah’ın propaganda konuşmaları da El Manar Televizyonu tarafından yayınlanıyor. Almanya, Fransa gibi Batı ülkeleri ise 2004 yılından itibaren antisemitizm ve Holokost inkârcılığı gibi gerekçelerle El Manar televizyonunun yayınlarını yasaklamaya başladı.

    30 BAKANLIKTAN İKİSİ HİZBULLAH’TA

    2006 yılındaki İsrail-Lübnan Savaşı Hizbullah’ın iki İsrail askerini kaçırması ve sekiz İsrail askerini öldürmesiyle başladı. İsrail ise Hizbullah’ın Lübnan’daki varlığına son vermek için bombardımanlara girişti. Fakat tam tersi bir şekilde kendi hapishanelerindeki Lübnanlı tutukluları cezaevinden çıkarmak zorunda kaldığı için bu savaş da Hizbullah’ın başarı hanesine yazıldı. İlk defa 2005 yılında ulusal birlik kabinesinde yer alan Hizbullah daha sonra 2008, 2011, 2013, 2016, 2019 ve 2020 kabinelerinde her seferinde 30 bakanlıktan iki tanesine sahip olmayı bir şekilde başardı.

    YENİ MANİFESTODA HİZİPÇİLİK ELEŞTİRİSİ

    2006 yılından itibaren Lübnan siyasetinde ivme kazanmaya ve hükümet içinde de bakanlıklar kazanmaya başlayan Hizbullah 2009’da yeni bir manifesto yayınladı. 36 sayfalık yeni manifestosunda Hizbullah ilk defa İslam Devleti söylemini yumuşattı. 1985 yılındaki açık mektupta alenen “velayeti fakih” ve İslam Cumhuriyeti ideali hedef olarak konulurken, 2009 Manifestosu’nda uzun uzun mezhepçi politikaların nasıl Lübnan demokrasisinin önünde engel teşkil ettiği anlatılıyordu. Bu manifesto Lübnan’ın eşit ve saygın yurttaşlar olarak yaşama iradesinin bulunduğunu söylüyordu. Bu bağlamda bir milli ortaklık sistemi kurulması gerektiği, bunun da çeşitliliklere saygı göstererek bir istikrar ortamı sağlanması ve eski istikrarsız sistemlerin kendini tekel haline getirme, diğerini dışlama üzerine kurulduğu vurgusu yapılıyordu.

    Tel Aviv Üniversitesi’nde öğretim üyesi olan Abed T. Kanaaneh ‘Hizbullah’ı Anlamak’ isimli kitabında, Hizbullah’ın dini kimliğinden öte bir sıradan insanlar topluluğu oluşuna vurgu yapıyor. Hizbullah Lübnan’da sadece sağcı milliyetçi Maruni-Falanjistlere ve İsrail ordusuna kafa tutmadı; kendi dahil olduğu Şii toplumunun üst sınıf seçkineriyle de boğuşmak zorunda kaldı.

    Kanaaeh ayrıca Müslümanlıkta ‘şehitliğin’ sadece bir dava ve (veya) ülke için ölüm anlamına gelmediğini hatırlıyor. İslam dinine göre ‘şehitlik’ aynı zamanda şahitlik anlamına da geliyor. Kannaeh ayrıca İslam teolojisinde diğer önemli bir terim olan ‘İstişhad’ı hatırlatıyor. ‘İstişhad’ akımı, fetihler döneminde Arapların diğer milletlerle karışınca dillerinin yok olması tehlikesiyle karşılaşıldığında ortaya çıkıyor. Aşağı yukarı 8’inci yüzyılda, ‘İstişhad’da esas görev şairlere düşüyor O döneme tanıklık eden şairler ve edebiyatçılar tanıklıklarını ürettikleri risaleler, şiirler de dahil muhtelif edebi ve dilsel ürünlerle dile getiriyorlar.

    Hizbullah gibi örgütler de İsrail’in Lübnan ve Filistin’de yarattığı işgal ve yıkıma tanıklık ettiler. Hem Lübnan’da hem de Filistin’e yönelik işgal ve yıkıma karşı direnişin bir parçası oldular. Öldürülen ilk yöneticilerden Şeyh Ragıb El Harb Filistin direnişinin de aktif figürlerinden biriydi. Hizbullah kendi ‘İstişhad’ını edebi metinler üzerinden değil, siyasi bildiriler, manifestolar üzerinden yaptıysa da, Lübnan’ın güneyinde bir kolektif hafıza oluşturmayı, ciddi bir kitleyi arkasına almayı başardı.

    Şimdi iki sorunun cevabı merak ediliyor. Birincisi, 2009 yılında vadettiği gibi çoğulcu bir yapının kurulmasında yer almayı ve böyle bir yapının parçası olmayı kabul edecek mi, yoksa Hizbullah da diğer etnik ve dini halklar üstünde tahakküm mü kurmaya çalışacak? İkincisi, Hizbullah gerçekten gözünü karartıp diğer Arap devletlerini de karşısına alarak korkulduğu gibi İsrail’e karşı cepheyi derinleştirecek mi?

    Kaynak: Artı Gerçek
    ***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

  • Tarihin en acımasız rekabeti; Tesla vs. Edison!

    Tarihin en acımasız rekabeti; Tesla vs. Edison!


    Bugün ne iş yapıyor ya da nasıl yaşıyorsak yaşayalım, bir şekilde Thomas Edison’la ilişkisi olmayan pek bir şey yok gibidir. Edison’un 1.093 ABD Patenti ve dünya çapındaki 2.332 patenti, ticari binalardaki betonun yanı sıra elektrik kullanan her öğeden sorumludur.

    YORUM | NEDİM HAZAR

    “Fikrimi çalmaları umurumda değil. Kendilerine ait hiçbir şeye sahip olmamalarını önemsiyorum.” Nikola Tesla

    “Dehanın yüzde biri ilham, yüzde doksan dokuzu terdir.” Thomas Edison

    Christopher Nolan’ın artık Ustalık dönemi diyebileceğimiz çağının ilk filmi olan The Prestige’e geçmeden önce, bir arka planı öğrenmek son derece faydalı olacaktır.

    The Prestige (2006) çok sıkı bir gerilim filmi ile beraber, iki sihirbazın rekabetinin fonunda aslında iki bilim insanının da acımasız, zaman zaman ahlaksız, ölçüsüz rekabetini anlatır. Thomas Edison ve Nikola Tesla arasındaki rekabet sadece bilimin değil, aynı zamanda çağların da rekabetidir.

    Nikola Tesla yaşasaydı bu yıl 167. yaş gününü kutlayacaktı.

    Sırp-Amerikalı bilim adamı, icatları günümüzün güç ve kitle iletişim sistemlerini mümkün kılan parlak ve eksantrik bir dahiydi.

    Düşmanı ve eski patronu Thomas Edison, ampulün, fonografın ve hareketli görüntünün ikonik Amerikalı mucidiydi. İki kavgalı dahi, 1880’lerde kimin elektrik sisteminin dünyaya güç vereceği konusunda bir “Akım Savaşı” başlatmıştı!

    Tesla ve Edison arasındaki rekabet, insanlık tarihinin en önemli bir parçalarından biri olarak görülür. Başarıları dünyanın seyrini değiştiren ve mirasları modern çağda yaşamaya devam eden bu tutkulu iki bilim insanının acımasız rekabeti, tarihi şekillendiren en ilginç ve pek bilinmeyen ayrıntılardan biridir.

    Bilimsel tarihin yıllıklarında, Nikola Tesla ve Thomas Edison arasındaki rekabet kadar hayal gücünü ve merakı yakalayan az sayıda rekabet olmuştur. Her biri benzersiz yaklaşımları ve vizyonlarıyla bu iki ikonik mucit, elektrik ve yenilik dünyasını sonsuza dek dönüştüren şiddetli bir rekabete girmişti.

    Vizyoner bir mucit ve elektrik mühendisi olan Nikola Tesla, elektrik alanında devrim niteliğinde buluşları ve kendi çağını aşan görüşleri olan bir öncü bilim insanıydı.

    1856’da günümüz Hırvatistan’ında doğan Tesla’nın olağanüstü zekâsı, dünyayı dönüştüren yenilikçi teknolojiler ve kavramlar geliştirmesine yol açmıştı. En bilinen çalışması, modern elektrik güç dağıtımının temelini atan alternatif akım (AC) güç sistemleri üzerineydi. Kısa sürede ortaya çıktı ki Tesla’nın yenilikçi ruhu sınırları tanımıyordu; kablosuz iletişim, yenilenebilir enerji ve zamanının çok ötesinde sayısız diğer fütüristik fikirler üzerindeki çalışmaları tüm dünyanın ilgisini çekecekti.

    Thomas Alva Edison 1847’de doğmuş ve özellikle 20. yüzyılı icatlarıyla büyük bir şekilde etkileyen Amerikalı mucit ve iş adamı. Elektrik enerjisi üretimi, kitle iletişimi, ses kaydı, filmcilik gibi birçok alanda cihazlar geliştirdi. Fonograf, film kamerası, ampulün ilk versiyonları gibi icatları sanayileşmiş modern dünyada insanlığın seyrini etkiledi. Ancak Edison’un gerçek yeteneği inanılmaz kurnaz bir iş insanı oluşuydu. Nerede bir mucit ve yetenek varsa ulaşıyor ya onun fikrini alıyor ya da icat ettiği ne varsa parayı bastırıp aldıktan sonra kendi adına “register/patent”ini alıyordu.

    Bugün ne iş yapıyor ya da nasıl yaşıyorsak yaşayalım, bir şekilde Thomas Edison’la ilişkisi olmayan pek bir şey yok gibidir. Edison’un 1.093 ABD Patenti ve dünya çapındaki 2.332 patenti, ticari binalardaki betonun yanı sıra elektrik kullanan her öğeden sorumludur. Sinema endüstrisini, kayıt endüstrisini, röntgen makinesini ve hatta dövme kaleminin bile arkasından o çıkacaktır!

    Thomas Edison, kapitalist bir girişimciden beklenen tüm özelliklere sahipti: Parayı, insanları, algıyı yönetmeyi çok iyi biliyordu. Ve fakat hepsinden önemlisi, paranın nasıl kazanılması gerektiğini, ürünlerin nasıl pazarlanacağını, insanlarla nasıl iletişim kuracağını, doğru kişilerle bağlantı ve ağ oluşturabilmeyi biliyordu.

    Edison, mevcut teknolojileri daha verimli veya ticari olarak uygulanabilir hale getirmeye odaklanmış pragmatik bir düşünürdü. Edison, detaylara olan titiz dikkati ve pratik zekasıyla tanınıyordu. Edison’un sayısız icatları, aralarında gramofon ve pratik elektrik ampulü de bulunan, mevcut fikirleri iyileştirme ve rafine etme yeteneğini sergiledi, nihayetinde endüstrileri devrimleştirdi ve modern toplumu şekillendirdi.

    Nikola Tesla, hakkında yazılıp çizilen bazı şeylerin aksine, utangaç veya çekingen değildi. Sıra dışı bir psikolojisi olduğu tartışma götürmezdi, ancak birçok ünlü isimle aynı masada yer alıp, sohbet etmeyi ve sosyete ortamında yer almayı bilen biriydi. Ancak idealist doğası, iş dünyasının realizmi ile uyumsuzdu. Bu nedenle para tutma, para kazanma, pazarlama gibi konularda Edison’un çok gerisindeydi.

    Nikola Tesla ve Thomas Edison’un yolları, 1800’lerin sonunda Tesla’nın sınırsız hevesi ve kretaif ruhuyla Amerika Birleşik Devletleri’ne geldiğinde kesişti. Genç bir Sırp mühendis olan Tesla, iddialı fikirlerini hayata geçirmek için fırsatları arıyordu. Zaten kendi sistemini kurmuş bir mucit ve girişimci olan Edison, Tesla’nın yeteneğini anında fark etti ve onu şirketi Edison Machine Works’te işe aldı.

    Ancak kısa süre sonra, bilim tarihinin bu iki uç isminin bir arada yapabilmesinin imkansızlığı ortaya çıkacaktı. Tesla’nın Edison için çalışmaya başladığı daha ilk günlerde rekabetin tohumları ekilmişti. İlk ayrılık elektrik sistemleri hakkındaydı; elektrik sistemleri ve yeniliklerin geleceği konusundaki farklı görüşleri açıkça ortaya çıktı. Edison, elektrik dağıtımı için geçerli yöntem olarak doğru akımı (DC) savunurken, Tesla, daha uzun mesafelerde daha büyük verimlilik sunan alternatif akım (AC) sistemlerinin potansiyelini görüyordu.

    Akımlar Savaşı

    Rekabetlerinde belirleyici an, AC ve DC sistemleri arasındaki “Akımlar Savaşı” ile geldi. DC’nin üstünlüğüne olan sıkı inancı ve AC’nin güvenlik risklerinden duyduğu korku, Edison’u Tesla’nın AC teknolojisine karşı şiddetli bir kampanya başlatmaya itti. Edison, AC gücün tehlikelerini lekelemek için kamuya hayvanları elektrikle öldürmek gibi aşırı uçlara gitti.

    Rekabetlerinde dönüm noktası, 1893’te Chicago Dünya Fuarı ile oldu. George Westinghouse tarafından desteklenen Tesla, AC güç sistemleriyle fuar alanını aydınlatarak başarıyla AC’nin üstünlüğünü sergiledi. Bu zafer, DC’nin üstünlüğüne dair Edison’un iddialarını çürüttü, Tesla’nın güçlü bir rakip olarak konumunu sağlamlaştırdı ve AC’nin elektrik güç iletimi için standart olarak yaygın olarak benimsenmesine yol açtı.

    Bu başarı, sadece Tesla’nın Edison’un icadını geçme yolunu bulma kararlılığını artırdı. Yakında, elektriği uzun mesafelerde enerji kaybetmeden taşıyabilen bir alternatif akım (AC) motoru geliştirdi ki bu doğru akımla (DC) mümkün olamayacak bir başarıydı. Ancak, Edison’un endüstri içindeki etkisi nedeniyle, AC gücü başlangıçta tehlikeli ve güvenilmez olarak reddedildi. Edison, rakibinin kendisinden iyi bir noktaya ulaşmasını elbette kabul etmeyecek ve o andan itibaren Tesla’nın aleyhine her şeyi yapacaktı!

    Buna karşı Tesla, kendi icadının güvenirliğini kanıtlamak için, Niagara Şelaleleri’nden güç alan AC motoruyla bir dizi ışığı aydınlatarak yaptığı kamusal bir gösteri yaptı. Burada  AC gücünün dünya çapındaki evlerde ve işletmelerde kullanım için güvenli olduğunu kanıtladı. Bunun üzerine Edison, AC gücünün kamu kullanımı için çok tehlikeli olduğunu iddia ederek karşı bir karalama kampanyası başlattı ve DC sistemini tek geçerli seçenek olarak tanıttı.

    Bu tartışma etrafındaki sonraki medya çılgınlığı, bu iki bilim ve mühendislik devi arasındaki ateşi daha da körükledi ve birçok tarihçi bu dönemi “Akımlar Savaşı” olarak adlandırdı. Her iki taraf da Amerika’daki elektrik dağıtım ağları üzerinde kontrol için şiddetle savaşırken, nihayetinde kaynak noktasından uzaklaştıkça hızla voltaj kaybeden DC sistemlerine kıyasla Tesla’nın AC sistemi, uzun mesafelerdeki daha büyük verimliliği nedeniyle üstün çıktı.

    Sonunda, Edison bile yenilgiyi kabul etti ve “Tesla son derece zor bir sorunu çözmüştür” diyerek özellikle alternatif akım motor icadına atıfta bulunarak teslim oldu.

    Tesla ve Edison arasındaki rekabet orada sona ermedi; ömürleri boyunca kablosuz iletişim sistemleri, X-ışını teknolojisi, türbin tasarımları, radyo iletim patenleri vb. çeşitli projeler üzerinde birbirlerine karşı yarışmaya devam ettiler, ancak hiçbiri “Akımlar Savaşı” sırasında elektrik dağıtım ağlarıyla elde ettikleri sonuçlara yakın bir büyüklükte veya ölçekte sonuçlar üretmedi.

    Farklılıklarına rağmen, iki adam birbirlerine karşı gönülsüz bir saygı duyuyordu. Edison, Tesla’yı “dünyanın gördüğü en büyük elektrik dehalarından biri” olarak anarken, Tesla Edison’un elektrik alanına yaptığı katkıları övdü. Rekabetleri 19. yüzyılın sonlarında elektriğin gelişimini tanımlasa da etkileri bugün hala yankılanıyor.

    Her iki adamın çalışmaları, elektriği kullanma şeklimizi şekillendirdi ve yaşam tarzımızı devrimleştirdi. Katkıları olmadan dünya çok farklı görünürdü. Tesla ve Edison arasındaki rekabet, tarihin önemli bir parçasıdır ve asla unutulmayacaktır. Başarıları dünyanın seyrini değiştirdi ve mirasları modern çağda yaşamaya devam ediyor.

    Elbette bu iki tarihsel karakter ile ilgili pek çok biyografi, araştırma, anı kitabı yazıldı. Araştırmalara konu oldu Tesla/Edison rekabeti. Filmler, diziler çekildi bu konuda.

    Bir sonraki yazıda, bu konuda önemli bir kitap ve kitabın film uyarlamasını ele alacağız.

     

    Türkiye’de bu haberi engelsiz paylaşmak için aşağıdaki linki kopyalayınız👇

    Kaynak: Tr724
    ***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***