Kategori: Görüş & Analiz

Serbest Görüş farklı bakış açıları ve derinlemesine analizlerle güncel olayları ve toplumsal sorunları inceler. Uzmanlardan ve düşünce liderlerinden gelen detaylı yorumlar, eleştiriler ve stratejik analizlerle okuyuculara geniş bir perspektif sunar. Sitemiz günün önemli konularını anlamak ve derinlemesine bilgi edinmek için ideal bir kaynak.

  • Emanet, ehliyet, adalet ve zulüm…

    Emanet, ehliyet, adalet ve zulüm…


    YORUM | AHMET KURUCAN  

    Bir önceki yazımda Nisa suresi 58. ayeti üzerinden evrensel ve tarihsel hüküm ve mesaj konusuna değinmiş, meselenin adalet boyutunu ön plana çıkartmıştık. Sayfa editörüm adaletin karşıt kutbunda yer alan zulme de aynı ölçüde değinilmesi gerektiğini aksi halde ayetin vermiş olduğu mesajın bir yanının eksik kalacağını yazdı bana. Haklı. Ben de bir sonraki yazımı ona ayıracağım dedim. İşte bu yazı, o yazı…

    Malum ayet Kabe’nin anahtarlarını o işi Mekke fethine kadar hakkıyla yerine getiren Osman b. Talha’ya verilmesi özelinde nazil olmuştu ve kullandığı ifade “emanetleri ehline verin” şeklindeydi.

    Pekala bunun aksi nedir; emanetlerin ehline verilmemesi. Liyakatsız, ehliyetsiz kişilere teslim edilmesi. İlkinde adalet, ikincisinde de editörümüzün dikkat çektiği gibi zulüm ortaya çıkar. 

    Zulüm Arapça’da sözlük manası itibariyle bir şeyi ait olmadığı yere koymak demektir. Hz. Lokman’ın oğluna “Allah’a ortak koşmak büyük bir zulümdür.” (Lokmân 31/13) derken işte bu manayı kasdetmektedir. Zira Allah’ın varlığını kabullense de birliğini kabullenmeme, hakikati çarpıtma, onu yerinden oynatma ve kısmi reddetme demektir.  

    Istilahi anlamda zulüm ise kullanıldığı siyasi, hukuki, ahlaki alanlara göre farklı ve değişik manaları ihtiva eder. Siyasi düzlemde güç ve otorite sahiplerinin, millet namına milletten vekalet alarak şiddet kullanmaya kadar uzanan yetkilerini yanlış şekilde kullanmalarının adıdır zulümdür. 

    Bu boyutu ile zulüm bir taraftan emanet nitelemesinin içini dolduran kamusal görevlerin zayi olmasını ve buna bağlı olarak bütün toplumun bundan zarar görmesini netice verir. Bir polis memurunun işkence yapmasından bahsetmiyoruz. O zaten zulmün ta kendisi. Aksine daha geniş kapsamlı, canlı cansız her türlü varlığı içine alan ve milletin sadece bugününü değil geleceğini de alakadar eden bir zulümden bahsediyoruz.  

    Zalime yardım etmek nasıl olur?

    Kur’an, zulüm kelimesini türevleri ile birlikte tam 269 defa zikreder. Sadece bu bile İlahi iradenin zulme bakış açısını yansıtmaya yeter. Peygamber Efendimizin de (sas) zulüm yapmama, zulme maruz kalmama, mazluma yardım etme ile alakalı onlarca sahih beyanı vardır. Daha da ötesi zalime bile yardımdan bahseder Allah Resulü (sas) bir hadislerinde. 

    Evet, yanlış okumadınız. Efendimiz bir gün “İster zalim ister mazlum olsun kardeşine yardım et!” demiştir.

    Bu o güne kadar kendisinin tebliğ ve temsilciliğini yaptığı bütün öğretilere aykırıdır. Daha da ötesi bu söz İslam öncesi Arap toplumunun kabile taassubunu nazara veren ve Cahiliye dönemi şairlerinden Cündeb b. Anber b. Temîm’e isnad edilen bir sözdür.  

     Cahiliyye asabiyyesini yansıtan “zalime yardım edin” sözünün Efendimiz’in (sas) ağzından çıkması sahabeyi çok şaşırtmış ve Türkçemizde kullandığımız şaşkınlık terimiyle ifade edecek olursak, “Nasıl yani?” dercesine, “Mazluma yardımı anladık da zalime nasıl yardım edeceğiz ki?” sorusunu sormuşlardır. Efendimiz (sas) de taşı gediğine koymuş ve “Zalimin zulmünü engelleme ona yapılacak yardımdır.” demiştir. (Buhârî, “Meẓâlim”, 4; Müslim, “Birr”, 62)  

     Siz isterseniz yukarıda ifade ettiğimiz perspektiften ilaveler yapıp, “Zalimin zulmüne engelleme topluma da yardımdır, Müslümanlığa da yardımdır, insanlığa da yardımdır, doğmamış çocuklar da dahil geleceğe de yardımdır, hukuka da yardımdır, ekonomiye de yardımdır” vs. ilavelerini yapabilirsiniz. 

    Madem konuyu adalet-zulüm karşılaştırması içinde ele aldık. Hocaefendinin bu iki kavramı karşılaştırmalı izah adına yaptığı kısa bir mukayeseyi sizlere aktarayım: “Adalet mülkün temeli; zulüm, bu temele yerleştirilmiş bir dinamit; adalet, Hakk’ı ve halkı hoşnut etmenin en emin yolu, zulüm, bu yolda yürekleri hoplatacak bir gulyabâni; adalet hakkın sesi ve soluğu, zulüm bir nefsânîlik hırıltısı; adalet, dünya ve âhiretin biricik emniyet vesilesi, zulüm bir gadr ü cevr dumanı, sisi; adalet, ubûdiyet de dediğimiz hakikatin Kur’ân’daki adı, zulüm hakikî insanî değerlere karşı saygısızlığın bir ünvanı; adalet evrensel barışın en sağlam köprüsü, zulüm insanî ufku kirleten bayağılığın en denîsi…”

    BAKINIZ: https://fgulen.com/tr/eserleri/kendi-dunyamiza-dogru/zulum

    Arife işaret kafidir. Yazıyı Allah Resulunun hergün sabahları evinden çıkarken yaptığı bir dua ile tamamlayalım: “Bismillâh, Allah’a sığındım. Allahım! Hata yapmaktan, yanlış yollara sapmaktan, zulmetmekten ve zulme uğramaktan, cahillik etmekten ve cahilliğe mâruz kalmaktan sana sığınırız.” (Tirmizî, “Daʿavât”, 34) 

     

    Türkiye’de bu haberi engelsiz paylaşmak için aşağıdaki linki kopyalayınız👇

    Kaynak: Tr724
    ***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

  • Dink cinayeti, Cemaat’e nasıl yıkılmak istendi?

    Dink cinayeti, Cemaat’e nasıl yıkılmak istendi?


    YORUM | NURULLAH ALBAYRAK  

    Çok uzun zamandır gerçeklerin yerini algılar aldı ve istemsizce gerçekler değil algılar konuşuluyor. Hrant Dink’i vahşice öldüren Ogün Samast’ın koşullu salıverilmesi sonrasında da konu yine algılar üzerinden konuşulmaya devam etti.

    Yapılan açıklamalara, konuşmalara ve bu kapsamdaki programlara göz attığımda konuyu iyi bildiğini söyleyenlerin bile yargılama aşamasında neler konuşulduğunu, suçlananların ne dediğini, suçlayanların ne anlattığını, kimlerin neden mahkum kimlerin neden beraat ettiğini ve mahkemenin hangi gerekçelerle nasıl bir karar verdiğini bilmediğini bir kez daha görmüş olduk. 

    21 Haziran 2023 tarihinde Yargıtay 3. Ceza Dairesi, verdiği kararla suçu Cemaat mensubu olduğunu söylediği kamu görevlileri üzerine bıraktı ve şimdilik perde kapandı. Alkışlar yargıçların çapsız oyunculuklarına, senaryoyu yazan savcılara ve tabii ki son on senedir darbe dahil çeşitli tiyatroların yapımcısı iktidar rejimine… 

    Hrant Dink 19 Ocak 2007’de öldürüldü. Olayın aydınlatılması için başlatılan yargılama süreci 17/25 Aralık yolsuzluk operasyonları sonrası iktidarın siyasi emelleri için kullandığı bir malzeme oldu. Bunun böyle olduğunu, “2014 tarihli ‘Zirve, Rahip Santaro, Dink davaları cemaate yıkılacak.” diyen emniyet belgesinden ve “Bu dava siyasete alet ediliyor.” diyen Dink ailesinden biliyoruz. 

    İktidarın bunu neden yaptığını biliyoruz. Cemaati cinayet işleyen bir yapı olarak gösterme çabası. Tam da bu amaç doğrultusunda bazı kamu görevlilerini seçip, bunlara uygun bir senaryo yazalım dediklerini biliyoruz. 

    Bugünlerde konu tekrar gündem olduğu için kısaca suçun Cemaat’e nasıl yıkılmak istendiğini mahkeme kararında yer alan birkaç absürtlükle anlatayım; 

    Mahkemenin herkesi hayrete düşürecek tezi nedir? Mahkemenin ve savcılığın tezi nedir biliyor musunuz? Mahkemeye göre Cemaat neden Dink’i öldürmüş? 

    Savcılık ve mahkeme gerekçeli kararında bunu şöyle izah ediyor; İstihbarat Dairesi Başkanı Ramazan Akyürek ve Başkan Yardımcısı Coşgun Çakar, İstanbul İstihbarat şube müdürünü görevden alıp yerine İstihbarat Dairesinde Şube Müdürü olan Ali Fuat Yılmazer’i getirmek istiyor ve bunu sağlamak için de bu cinayeti planlıyorlar.  

    “Yok canım bu kadar da değildir!” diyorsunuz değil mi?  

    “Adamlar zaten İstihbarat dairesi başkanı ve yardımcısı kendi personelini değiştirmek isteseler bunu kolayca yapabilirler, böyle bir saçmalık olmaz.” diyorsunuz ama gerçek bu maalesef. Gözleriyle görmek isteyenler iddianameye ve mahkemenin gerekçeli kararına bakabilir. 

    Neden koruma vermedin? 

    Mahkeme, Cemaat adına olayı organize ettiğini söylediği, kasten öldürmeden ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası verdiği ve ömür boyu cezaevinde hücrede yaşamak zorunda bıraktığı Ramazan Akyürek, “Neden koruma vermedin? Sen İstihbarat Daire Başkanı değil miydin?” diye soruyor. Ramazan beyin ne dediğiyle ilgilenmediği gibi ne hikmetse bu soruyu cinayet öncesinde gönderilen istihbarat yazısını alan İstanbul İstihbarat Şube Müdürüne, il emniyet müdürüne sormuyor. İstihbarat Daire Başkanı Sabri Uzun’a sormuyor.  

    Yine mahkeme, cinayet öncesinde Dink’in tüm medyada hedef gösterilmesi, yargılandığı davada adliye çıkışında Kemal Kerinçsiz, Veli Küçük’lerin de içinde bulunduğu grup tarafından protesto edilmesi, kendi yazdığı yazılarda hedef haline geldiğini söylemesi üzerine bir koruma vermeyen İstanbul valisine, il emniyet müdürüne neden koruma vermediniz diye sormuyor.  

    Yine mahkeme, valilik makamında “Başınıza kötü şeyler gelebilir!” diye üstü kapalı Dink’i tehdit eden MIT görevlilerine, “Neden koruma vermediniz?” diye sormuyor. Sadece Akyürek’e soruyor ve “Koruma işlerine Emniyet Koruma Dairesi bakar, talepler şahsın yaşadığı yerden gelir.” diyen ve Trabzon il emniyet müdürü sıfatıyla, Hrant Dink’in öldürüleceği bilgisini hem İstanbul İstihbaratına hem de İstihbarat Daire Başkanlığı’na Şubat 2006’da bildirmiş olan Akyürek için bunu ceza verme gerekçesi yapıyor. 

    Erhan Tuncel’i istihbarat elemanlığından neden çıkardın? 

    Olay sonrası Erhan Tuncel’in bir dönem emniyet için çalışan istihbarat elemanı olduğu ortaya çıkmıştı. Ancak cinayetten 3 ay önce Trabzon emniyetinin talebi üzerine bu çalışmasına son verilmiş. Emniyetin ilgili yönergesine göre talebi onaylayan son merci İstihbarat Daire Başkanı, dolayısıyla da Akyürek’in bu belgede imzası var. Mahkeme, talebi hazırlayan ve altına imza atıp gönderen Trabzon il emniyet müdürü Reşat Altay’a neden diye sormuyor, imza makamı olan Akyürek’;e bilgi akışını engelleme kastının olduğunu söyleyip bunu cezaya gerekçe yapıyor. 

    İstanbul’a gönderilen yazı ile istihbarata gönderilen yazı neden farklı? 

    Ramazan Akyürek imzasını taşıyan ve içinde ‘Yasin Hayal’in Hrant Dink’e yönelik ses getirecek bir eylemde bulunacağı, bu şahsın kafasına koyduğu her şeyi yapan ve hatta Trabzon’da bombalı saldırı yapması üzerine İstanbul Emniyeti’nce yakalanan şahı’ ibaresi bulunan yazı İstanbul Emniyeti’ne gönderiliyor. Aynı tarihte İstihbarat Daire Başkanlığı’na ise daha özet şekilde ‘Yasin Hayal’in Hrant Dink’i öldürmek istediği’ yazıyor.  

    İki yazıdan da açık bir tehlikenin geldiğini çocuklar bile anlayacak olmasına rağmen İstanbul Emniyeti’nin şaşırtıldığı, bilginin tahrif edildiği kanaatine varılıyor! Aynı mahkeme, “Erhan Tuncel’in istihbarat elemanlığından düşümünden haberim yok. Şube müdürüm yazdı ben imzaladım.” diyen Trabzon il Emniyet Müdürü Reşat Altay ilgili şube müdürünü sorumlu tutarken, yazıyı yazan Şube Müdürü Engin Dinç’e hiçbir şey sorma gereği duyulmadan sadece onay makamı olan il Müdürü Ramazan Akyürek’in peşine düşüyor.  

    Neden? Çünkü Engin Dinç iktidarın adamı ve şu an itibariyle Ankara Emniyet Müdürü. Ve mahkeme bu isnadı da cezalandırma gerekçesi yapıyor. 

    Tetikçi beyanıyla hüküm kuruluyor 

    Tetikçi Ogün Samast, Dink cinayetinin Cemaat üzerine kalmasına karar verildikten sonra ifade değiştiriyor. O zamana kadar korkup söyleyemediklerini(!) açıklıyor. Erhan Tuncel ile Yasin Hayal’in konuşurken, “Ramazan ve Ali Fuat müdür arkamızda.” dediklerini duyduğunu söylüyor. Ne Yasin Hayal ne de Erhan Tuncel bu konuşmayı doğruluyor tam aksine Erhan Tuncel ‘böyle bir konuşma olmadığını, öyle bir konuşma olsa bile bunu Ogün’ün duymasına fiilen imkan olmadığını’ söylüyor. Akyürek ile fail ve azmettiricilerin teması olduğuna dair hiçbir delil olmamasına rağmen mahkeme gerekçesinde, ‘işlenen cinayetle ilgili olarak, fail Ogün Samast’ın ifadeleri uyarınca cinayet öncesinde azmettirici ve failleri destekleyip teşvik ettiğinden’ bahisle Akyürek’e ceza veriyor. 

    Aslında daha çok örnek verilebilir ama bu tespitler bile konuyu anlamak ve gerçekleri görmek isteyenler için yeterli olur kanaatindeyim. 

    Bu vesileyle de davayı takip eden bir hukukçu olarak şu iddiamı dile getirmek istiyorum: Cemaatten kimsenin savunması alınmasına gerek olmaksızın sadece 14. Ağır Ceza Mahkemesi Başkanı Akın Gürlek tarafından hazırlanan ve Cemaat’le irtibatlı olduğu gerekçesiyle ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası verilen gerekçeli karar tarafsız kişilerce okunsa; “Bu nasıl saçma bir iddia ve çıkarım! Böyle bir suçlama da olmaz, ceza da! Peşin verilen karara gerekçe uydurmaya çalışılmış ama o da sırıtıyor.” şeklinde tespitler yapacaklardır… 

    Türkiye’de bu haberi engelsiz paylaşmak için aşağıdaki linki kopyalayınız👇

    Kaynak: Tr724
    ***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

  • Toplumun vicdan aynası: Ömer Faruk Gergerlioğlu

    Toplumun vicdan aynası: Ömer Faruk Gergerlioğlu


    BÜLENT KORUCU | İNSAN KALABİLENLER-2

    Türk, samimi bir dindar ve İslamcı gelenekten geliyor ama solcu Kürt siyasal hareketinin içinde; Boğaziçi Üniversitesi öğrencileri için adliyenin kapısına dayanıyor ve Siyasal İslamcı rejime karşı en etkili eylemlere imza atıyor. Ömer Faruk Gergerlioğlu pek çok ezberi çöpe attıran bir çizgiyle insan hakları savunuculuğunu sürdürüyor. Beyaz Torosların hesabını sorarken Siyah Transporterleri görmezden gelmiyor.

    Mücahitlikten müteahhitliğe geçişten sonra her şeye müsait noktalara konuşlanan eski yol arkadaşlarının dengesini bozuyor. Sadece sözleriyle değil duruşuyla da onların çelişkilerini yüzlerine vuruyor. Bu yüzden zaman geçtikçe daha fazla hedef tahtasına konuyor, duyulan öfke büyüyor.

    Mazlum-Der’in askeri vesayete direnişinde, dönemin ezilenleri Kürtler ve başörtülüler ana başlıklardı. Gergerlioğlu bu tercihi şekillendiren isimlerden biriydi. Erdoğan Rejimi bütün kurumların içini boşaltıp ele geçirirken Mazlum-Der’i de boş geçmedi. Kayyım atanan dernek, mahkeme kararını beklemeden kongreye gitti; 12’si Kürtlerin yaşadığı şehirler olmak üzere 16 şube kapatıldı ve genel başkanlık Ahmet Faruk Ünsal’dan alınarak Ramazan Beyhan’a teslim edildi. Genel Merkez de Istanbul’a taşındı. Aslında İstanbul Şubesi bütün kurumu yuttu diyebiliriz.

    Dernek ile eski Genel Başkan Gergerlioğlu’nun başına gelenlerde sebep aynı. “Bu ülkeye komünizm gelecekse onu da biz getiririz.” diyerek komünist gençlere işkence eden CHP Valisi Nevzat Tandoğan’ın yeşil libas içinde hortlağı var karşımızda. İnsan hakları savunuculuğunun bile sınırını belirleme yetkisini kendisinde gören zihniyet, Ömer Faruk Beyi cezaevine atmaktan çekinmemişti.

    Mağduriyet onların tekelindeydi ve zulümlerine kimse ses çıkarmamalıydı. Söz konusu çelişki bugünle ve iktidar psikolojisiyle de sınırlı değildi. Gazete Duvar’a verdiği bir röportajda şöyle diyordu Gergerlioğlu: “Değişen tek şey, o gün başörtüsü özgürlüğü için dayak yiyenlerin bugün iktidarda olması. Kendileri açısından sorun bittiğinde, başkasının maruz kaldığı hak ihlalini görmediler demek de doğru değil. Çünkü ezilirken de başkasının acısını görmüyorlardı.”

    Bizzat yaşadığı bir olaydan hareketle bu tespiti not ediyordu. “Ben Mazlum-Der’deyken 2005 yılında İzmit’te başörtüsü eylemleri başlatmıştım ve her hafta Cumartesi günü saat 12.30’da buluşuyorduk. Yerel gazeteler “Yeni Cumartesi Anneleri İzmit’te” diye haberleştirdi. Ben bundan hoşlanmıştım ama muhafazakâr arkadaşlar rahatsız olmuştu. ‘Kürtçülerle, komünistlerle aynı kefeye konmak’ rahatsızlık sebebiydi. Bu bakış açısına sahip insanların insan haklarını anlaması ve savunması için kırk fırın ekmek yemesi gerektiğini daha o zamandan fark etmiştim.”

    TBMM’de Gergerlioğlu başta olmak üzere birkaç vekil olmasa varlığından bile haberdar olmayacağımız bir İnsan Hakları İnceleme Komisyonu var. Çalıştığı komisyonun ve milletvekilliğinin hakkını verenlerden biri Ömer Faruk Bey. Bu yüzden başı dertten kurtulmuyor. Yargıdan, medyadan, bilumum hak arama mekanizmasından umudunu kesenlerin yegane başvuru mercii o. Atanamayan öğretmenlerden, cezaevinde tedavi olamayan hastalara kadar geniş yelpazede mektup alıyor. Canı yanan herkese yetişmeye çabalıyor. Öyleki partilerüstü diyebileceğimiz bir konumda duruyor. Pek çok kişi hangi partiden aday olsa oy vereceğini beyan ediyor.

    Dindar görünümlü organize suç örgütü AKP’nin dengesini bozduğunu söylemiştim. En önemli delilim, gözaltı merkezleri ve cezaevlerindeki çıplak aramaları gündeme getirmesinin üzerinden iki ay geçmeden tutuklanması. 18 Şubat 2021’de AKP Grup Başkanvekili Özlem Zengin’le o sert polemiği yaşadıktan sonra hedefe kondu; 17 Mart’ta dokunulmazlığı kaldırıldı, 21 Mart’ta Meclis’te gözaltına alındı, tepki üzerine salıverildi. 2 Nisan’da evinden alınarak tutuklandı.

    Çıplak aramalar herkesin bildiği ama dillendirmeye cesaret edemediği bir konuydu. Özlem Zengin’in yalan söylediği her halinden belli tavrına tepki ve Gergerlioğlu’na destek amacıyla bir çok kadın yaşadıklarını anlattı.

    Ömer Faruk Gergerlioğlu’nun cezaevi günlerinden bir fotoğraf…

    Bir barış gününde ‘çocuklar ölmesin, analar ağlamasın’ temasıyla oluşturulan mizansen fotoğrafın altına sosyal medya hesaplarında; ‘bu fotografa bakıp niye bu savaşın bitirip tüketmekten başka bir anlamı olmadığını anlarsınız. Analar aynı, bayraklar farklı..! Ölünce farkımız kalmıyor birbirimizden..! Çocuklarımızın tabutu yan yana duracağına, dirileri yan yana dursun, eşitçe, kardeşçe ve omuz omuza..’ yazmasından dolayı terör örgütü propagandası suçlamasıyla verilen 2 buçuk yıl hapis cezasının infazı alelacele işleme kondu. Amaç yıldırmak, geri çekilmesini sağlamaktı. Anayasa Mahkemesi kararıyla çıktığında kaldığı yerden devam etti.

    Yalnızca yerel hak ihlallerine değil uluslararası çaptakilere de duyarlı bir aktivist O. Gazze ve Doğu Türkistan öncelikli takip ettiği konular arasında. Ve iktidar bloğunun iki konudaki yasaksavıcı tavrına itiraz ettiği için rahatlarını kaçırıyor ve tepkilerinin hedefi oluyor. Uygur Soykırımını, Meclis’te gündeme getirince MHP’li Erkan Akçay’la tartışması ibretlikti. Grup Başkanvekili Akçay ‘Ne yapalım, Çin’e savaş mı açalım?’ sözleriyle bir şey yapmaya niyetlerinin olmadığını itiraf etmişti.

    Ömer Faruk Gergerlioğlu KHK’lı bir tıp doktoru, yani zulmün sadece tanığı değil bizzat
    mağduru. Tarih yazıcıları onun hikayesi üzerinden bir dönemi bütün ayrıntılarıyla kayıt altına alabilir. “Başörtüsü yasağına karşı çıktım ‘mürteci’; Hrant Dink Cinayeti’nin sümenaltı edilmesine itiraz ettim ‘Ermenici’; her zaman Kürtlerin haklarına sahip çıktım ‘Kürtçü, PKK’lı’; OHAL ve KHK mağdurlarına zulme karşı durdum ‘FETÖ’cü’ dediler.” cümleleriyle sadece kendini değil ülkenin cinnetini anlatıyor.

    Elbette en açık mesajlardan birini de sadece kendi ölüsüne ağlayan at gözlüklü insan hakları savunucularına veriyor.

    Türkiye’de bu haberi engelsiz paylaşmak için aşağıdaki linki kopyalayınız👇

    Kaynak: Tr724
    ***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

  • Günah keçisi Afgan göçmenler…

    Günah keçisi Afgan göçmenler…


    YORUM | YÜKSEL DURGUT 

    Sovyet işgaline karşı verilen Afgan savaşının ardından 1980’lerden bugüne sürekli olarak Pakistan’a bir mülteci akını yaşandı. Pakistan, Afganistan’da savaşın sürdüğü yıllar boyunca yıkımdan kaçan milyonlarca mülteciye ev sahipliği yaptı. Şimdilerde ise Pakistan’da yeniden bir politika oluşturma sürecinin verdiği keyfilikle birlikte, yüz binlerce Afgan göçmen ülkeden sınır dışı edilmeye başlandı.  

    Pakistan’da yaşadığı tahmin edilen 3 milyondan fazla Afgan vatandaşından yaklaşık 1,7 milyonu belgesiz. Bunların birçoğu son 40 yıldır kendi vatanları olarak gördükleri Pakistan’da yaşıyorlar.  

    Pakistan’ın iç ve dış güvenliğini etkileyen böylesine kritik bir karar, anayasal olarak uzun vadeli politika kararları alma yetkisi bulunmayan geçici bir hükümet tarafından alındı. Pakistan geçmişte de kayıtsız Afgan mültecileri ülkelerine geri göndermeye çalışmış ancak hiçbir zaman bu ölçekte bir girişimde bulunmamıştı. Böylesine hassas bir konuda politika belirleme yetkisi gelecekteki seçilmiş hükümete ve parlamentoya bırakılmalıydı. 

    Pakistan’ın aldığı kararlar doğrultusunda şimdiden yaklaşık 250 bin Afgan ülkeyi terk etmeye zorlanırken, bu sayıdan çok daha fazlası da geri gönderilmek üzere Afganistan sınırı yakınlarındaki kamplarda tutuluyor. Belgesiz Afgan vatandaşlarının gönüllü olarak ülkeyi terk etmeleri için tanınan sürenin dolmasının ardından, Afganların Pakistanlı güvenlik güçleri tarafından zorla toplandıkları üzücü sahneler de yaşandı. 

    Pakistan, 1980’lerde önce Amerikan destekli mücahit savaşını destekleme ve ardından Amerikan güçlerine karşı savaşan Taliban’a yardım etme politikası izledi. Son 40 yıldaki iki Afgan savaşında da ön cephede yer alması, Pakistan’ı savaştan etkilenen Afganların tek sığınak noktası haline getirdi. 

    Afganistan’da 20 yıl süren ABD öncülüğündeki savaşın sona ermesinin ardından daha yoğun mülteci akını yaşandı. Taliban’ın yeniden 2021’de yönetimi ele geçirmesinin ardından yarım milyondan fazla Afgan Pakistan’a geçti. Bunların çoğu ekonomik göçmenler olsa da, muhafazakâr rejimin zulmünden kaçmak için ülkeyi terk edenler de oldu. Bunlar arasında kadınlar ve insan hakları aktivistleri çoğunlukta.  

    Ancak Pakistan’ın uyguladığı bu politika kararı çok ciddi bir insani krize yol açtı. Yaklaşık 1,7 milyon insan, kötü yaşam koşullarının yaşanan sel ve deprem felaketleriyle daha da kötüleştiği, gıda sıkıntısından yoksun bir ülkeye zorla geri gönderilmesi hayatlarını tehlikeli hale getirecektir. Afganların üçte ikisinin yardıma ihtiyacı var, bunların yarısının durumu acil. İlaç ve su sıkıntısı çekiliyor.  

    Taliban rejiminin kadınların eğitimine ve çalışmasına getirdiği yasaklar en çok Afgan kadınlarını etkileyecek. Taliban’ın kadınların eğitimine ve istihdamına olan düşmanlığı göz önüne alındığında, herhangi bir kadın ya da kız çocuğunu geri göndermek de doğru değil. İnsan hakları örgütleri, Taliban yönetimi altında Afganistan’da hüküm süren ağır ekonomik ve insan hakları koşullarına işaret ederek Pakistan hükümetinin kararına itiraz ediyor.  

    Belgesiz mültecilerin kitlesel olarak sınır dışı edilmesi, Pakistan Taliban Hareketi (TTP)’nin ülkenin güvenlik güçlerine yönelik artan saldırıları da dahil olmak üzere ulusal güvenlik kaygılarından kaynaklandığı biliniyor. Afgan Taliban yönetiminin kendi topraklarındaki militan yapılanmalara karşı harekete geçmeyi reddetmesi de bu kararların alınmasına yol açmış durumda.  

    Ayrıca bazı terör saldırılarında Afgan Taliban gruplarının parmağı olduğuna dair deliller de var. Bu yaşananlar İslamabad’ın Kabil’deki rejimle ilişkilerini gerdi. Ancak bu durum, Afgan mülteci nüfusunun tamamını sınır dışı etme yönündeki düşüncesiz karar için bir gerekçe olmamalı.  

    Pakistan, bugüne kadar jeopolitik nedenlerle sınırlarını sonuna kadar açık bıraktı. Şimdi de ani bir kararla tüm belgesiz göçmenleri sınır dışı etme kararı aldı. Bu geri itmeler, Pakistan’ı daha güvenli hale getirmeyecek, aksine birçok sorun ortaya çıkacaktır. 

    Terör artışının çok ciddi bir güvenlik sorunu teşkil ettiği ve sert bir şekilde ele alınması gerektiği doğrudur. Ancak Afgan göçmenleri günah keçisi ilan etmek Pakistan hükümetinin hatalı politikasını örtbas etmeyecektir. Birçoğu, Pakistan’da doğup büyümesine rağmen, artık kendi topraklarında başka gidecek başka yerleri olmayan yoksul Afgan kadın ve çocuklarını sınır dışı etmek bu sorunu çözmeyecektir.  

    Pakistanlı yetkililer, belgesiz göçmenlere yönelik eyleminin Afganlara özgü olmadığı, uluslararası normlara uygun olduğu ve burada yasal olarak yaşayan mültecileri etkilemediği, kararın tüm yasadışı göçmenler için geçerli olduğunda ısrar ediyor. Ancak bu karardan etkilenenlerin ezici çoğunluğunun Afgan vatandaşları olduğu bir gerçek. Durum kontrolden çıkmadan önce yanlış adımları düzeltmek için hala bir zaman var. 

    Filistinlilerin 75 yıl önce Filistin’deki evlerinden sürülmelerinden bu yana onlarca yıldır yaşadıkları ve torunlarının hayata geldiği Gazze’deki evlerinden sürülmelerine ilişkin görüntülere bir bakın. Aralarında hasta ve yaşlıların da olduğu binlerce erkek, kadın ve çocuk, İsrail’in kısa süreli verdiği ateşkes arasında, en temel eşyalarını bile alamadan Gazze’den çıktıklarını izleyin.  

    İçinde bulundukları koşullar çok farklı olabilir, ancak ‘yasadışı Afganlar’ Pakistan’dan sınır dışı edilirken, iki ülke arsındaki sınır şehirlerindeki kamyonlar, römorklar, yaya olarak yollarda olan uzun insan kuyruklarının oluşturduğu görüntüler bana Gazze’deki göçü anımsattı. 241 milyon nüfuslu nükleer silahlı ülke, sayıları birkaç milyonu bulan bu talihsiz mültecileri güvenlik tehdidi olarak gördü. 

    Sovyetlerin çekilmesinden sonra dönemin Başbakanı Gülbeddin Hikmetyar’ın Kabil’i yerle bir eden roket saldırısına destek veren Hamid Gül’den, Taliban’ın yükselişine ve BM’in korumasındaki Afgan lider Necibullah’ın asılarak idam edilmesine kadar Pakistan, Afganistan’da yaşananların öyle ya da böyle içerisindeydi.  

    Ardından Taliban kontrolündeki Afganistan, Kızıl Ordu’ya karşı savaşmak üzere devşirilen ve Sovyetlerin çekilmesinden sonra terk edilen her kökenden militanın karargâhı haline geldi. 11 Eylül’ün yaşanmasıyla bu doruğa ulaştı. Pakistan ordusunun Pentagon ile ortaklık yaptığı bir başka uzun savaş yaşandı. Sonunda Pakistan yanlış ata oynadı ve kaybetti. Taliban’ın kaybettiği söylenemez, kazandılar ama Kabil’e geri döndüklerinden bu yana TTP’nin terör saldırıları arttı. Yani, İslamabad ile Taliban arasındaki ilişkiler bozuldukça, sıradan Afgan halkı siyasi piyonlar haline geldi. 

    Ülkelerindeki çatışmalar nedeniyle yerlerinden edilen çok sayıda Afgan mülteciye ev sahipliği yapan Pakistan, suç ve şiddetin sorumluluğunu haksız şekilde kendi politikalarına değil de yuvalarından sürülmüş kişilere yüklemesi ve ülkeyi terk etmeleri için bir tarih belirtmesi en hafif tabirle zalimliktir.  

    Filistinliler Nazi Almanya’sının günahlarının kefaretini evlerinden sürülmekle ödüyorlar ve soykırım olarak adlandırılan bir vahşete maruz kalıyorlar. Acaba Afganlar ateşe geri itilirken kimin günahlarının kefaretini ödemek zorundalar? Bu insanlar risklerle dolu bir geleceğe gönderilmemeli.  

    Türkiye’de bu haberi engelsiz paylaşmak için aşağıdaki linki kopyalayınız👇

    Kaynak: Tr724
    ***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

  • Ogün Samast hangi ortamda serbest bırakıldı?

    Ogün Samast hangi ortamda serbest bırakıldı?


    YORUM | PROF. DR. MEHMET EFE ÇAMAN 

    Dikkat ederseniz en çok tartıştığımız ve eleştirdiğimiz konuların başında adaletle ilgili konular geliyor. Adaletsizliğin kurumsallaşması olarak nitelendirmemiz gereken bir süreçten bahsedebiliriz. Rejim değişimi en çok bu alanı felç etti. Ortalama bir vatandaşa sorulduğunda, siyasi görüşünden bağımsız olarak Türkiye’deki adalet sistemiyle ilgili size olumlu bir şey söylemeyecektir. Herkes olanı görüyor, ancak ucu kendisine dokunmadan durumdan şikayetçi olmuyor. Özellikle kendisinin dahil olduğu mahalle dışında bir gruptan insanlar sakat adalet sistemine uğradığında memnun oluyor.

    Dün (16 Kasım 2023) Ogün Samast serbest bırakıldı ve elbette gayet anlaşılır biçimde Türkiye’de adalet sistemine ilişkin tartışmaları yine alevlendirdi. Hrant Dink cinayeti şüphesiz ki 2007’den beri üzerinde en çok tartışılan konulardan biri. Cinayet üzerine birçok şey yazıldı ama bir türlü cinayetin arkasındaki karanlık ve onun belirleyici etkisi ortaya çıkartılmadı. Bakın, dikkat ederseniz çıkartılamadı demiyorum, çıkartılmadı diyorum. Çünkü Dink cinayeti bir suikast, hatta bir infazdı. Hrant Dink, bir Ermeni olarak, üzeri örtülen ve Türkiye resmi tarihinin belki de en merkezi konusu olan Ermeni Soykırımını ve Ermenileri ele aldı. Fabrike edilen Türk kimliğini sorguladı, üzerini kazıdı, onun arkeolojisine girdi. Diskuru sorguladığı ve suyu bulandırdığı için önce linç edildi, boyalı basında hedef gösterildi ve bunun sonucunda da katledildi.

    Katillerin profiline baktığımızda şaşırdığımız söylenebilir mi? Katilleri, az eğitimli, kırsal kökenli, aşırı sağ milliyetçi eğilimli – diğer bir ifadeyle “Ülkücü” ve MHP’li – ve bir baltaya sap olamamış kişilerdi. Tıpkı 1970’lerin ve 1980’lerin Ülkücü/MHP’li teröristleri Mehmet Ali Ağca, Oral Çelik veya Abdullah Çatlı gibi. Bu kendilerini “Bozkurtlar” veya Ülkücü Hareket olarak tanımlayan yapı, 1960’lardan itibaren devletle ilişkili olarak ve operatif işleviyle kullanıldı. Devletin kendi resmi kolluğu tarafından yapmak istemediği kirli işleri bunlara yaptırdılar. Türk devletinin patolojik refleksleri aktive edildiğinde en kestirmeden bu “bizim çocuklar” devreye sokuldu.

    Buz dağının su yüzeyinin altında kalan kısmı ele alınmadan bu karmaşık simbiyozun anlaşılması imkânsız. Bunun için zaman makinesine binip 1900’lerin başına doğru bir yolculuğa çıkmamız gerekiyor.

    Osmanlı’nın çöküşü anlaşıldığında, İmparatorluğu kurtarmak için 3 strateji ortaya kondu. Çöküş ya Osmanlı üst kimliği ile, ya İslami ümmet aidiyeti ile, ya da etnik/ırksal Türk aidiyeti üzerinden bir arada tutulabilirdi. Osmanlı üst kimliği ve İslami kimliğin etnik parçalanmaya engel olamadığı görüldü. Geriye sadece milli kimlik kalmıştı. Fakat sorun büyüktü. Elde kalan topraklar, Anadolu da dahil olmak üzere, etnik olarak homojen (ya da homojene yakın) durumda değildi. Bu, iktidardaki İttihatçıları son derece aşırı uç ve tehlikeli sulara yönlendirecekti.

    Birinci Dünya Savaşı’na Turan ve büyük bir etnik imparatorluk hayaliyle daldılar. Fakat evin içini ihmal edemezlerdi. Son 900 yıllık erimeye karşın hâlâ gayrimüslimlerin oldukça yoğun olarak yaşadığı Anadolu’da demografik mühendisliğe giriştiler.

    Hedefle Ermeniler, Rumlar ve Süryaniler vardı. En büyük Hristiyan grup Ermeniler’di. Ermeniler 1900’lerin başından beri çeşitli bahanelerle zaten katledilmekteydiler. Fakat 1915 projesi, planlı-programlı bir etnik temizlikti. İttihatçılar, sayıları 1 ila 1.5 milyon arasında tahmin edilen Osmanlı vatandaşı Ermenileri tüm Osmanlı topraklarından sistematik olarak deportasyona zorladı. Bu zorunlu göç bizzat devlet eliyle planlandı, organize edildi ve gerçekleştirildi. Zorunlu göçe maruz bırakılan Ermenilerin büyük bir bölümü bulundukları bölgede veya yolda katledildi. Bir bölümü ise Suriye’de öngörülen bölgeye ulaşmayı başardı. Anadolu’nun yerli halkı olan Ermeniler böylece yok edildi.

    Cumhuriyet, bu İttihatçıların “B takımı” tarafından yönetildi. Yeni devletin ilk icraatı, Ermeni soykırımını reddetmek ve İttihatçıların inşa etmeye başladığı homojen nüfusa dayalı etnik milliyetçilik politikasına devam etmekti.

    Bu politika, resmi tarihin en temel meselesi oldu ve hiç değişmedi. Türkiye’de bu konudaki partiler arası ortak konsensus hâlâ devam etmektedir. Aynı şekilde Rumların ve Süryanilerin de katliama uğratılması ve geniş ölçüde Anadolu’nun bu yerli halklardan “arındırılması” da cumhuriyet resmi tarihi tarafından bilinçli olarak görmezden gelindi ve enerjik bir biçimde reddedildi.

    Hrant Dink, işte bu patolojik diskuru ve siyaseti sorguladı. Sabiha Gökçen özelinde Ermenilerin başına gelen trajediyi, rijit kimlik politikasını, kitlesel asimilasyonu, resmi tarihin yalanlarını ve bodrumundaki iskeletleri konu etti. Ve anında şimşekleri üzerine çekti, acımasızca linç edildi, hedef gösterildi.

    Sonucu hepimiz biliyoruz.

    Bu çok acıklı, çok hüzünlü bir öyküdür.

    Cinayetin ardından Ogün Samast’ın Türk bayrağı önündeki pozu, bu patolojik arka planı ve bu kirli ve karmaşık ilişkileri ortaya koyuyor. Ancak bunun da ötesinde “affedersiniz Ermeni” yaklaşımının toplumun genetiğine kodlanmış oluşudur, katilin en büyük suç ortağı.

    Elbette böyle bir ortamda minare kılıfına uydurulmalıydı. Öyle de oldu!

    Ogün Samast 1990 doğumlu ve cinayeti işlediğinde 17 yaşında olduğu için çocuk mahkemesinde yargılandı ve sadece 16 yıl 10 ay hapis yattı. Dünyanın birçok ülkesinde 16 yaşından büyük olan biri ağır ceza gerektiren bir suç işlediğinde normal mahkemede yargılanıyor. Örneğin planlı cinayet veya siyasi cinayet (suikast) gibi ağır suçlar söz konusu olduğunda, birçok hukuk devletinin yargı sistemi zanlının 18 yaşında küçük olmasını zanlının çocuk veya gençlik mahkemesinde yargılanmasına gerekçe olarak kabul etmiyor. Diğer bir ifadeyle, birçok hukuk devletinde cinayete karışan bir çocuk, eğer 16 yaşını doldurmuşsa, gençlik mahkemesi yerine yetişkin mahkemesinde yargılanır ve yetişkin bir sanık gibi aynı suçlamalara ve cezalara tabi olur. Türkiye’de bu konuda farklı bir uygulama olduğu anlaşılıyor. Ogün Samast seçilirken bu bir rol oynamış mıydı?

    Belki tesadüf der geçerler, bilemem. Fakat bu tür suikastlerde ve cinayetlerde sürekli aynı profilden insanların kullanılması da mı tesadüf?

    Ağca’lardan Samast’lara, devletin nasyonalist “ocakla” bağlantısı açıktır. Bu ampirik gerçeklik görmezden gelinebilir mi? Bu ideolojinin bugün Türkiye’deki temsilcisi MHP’nin oy oranı yaklaşık % 10. MHP’den türemiş ve onunla aynı ideolojiyi paylaşan İYİP’in oy oranı da % 9 civarında. Türkiye’de her 5 seçmenden biri patolojik Türk milliyetçiliğine inanıyor ve onu destekliyor. Toplumun durumu maalesef budur. Bu, sağ nasyonalizm kısmıdır. Bir de sol nasyonalizm var ve bunun ana adresi CHP’dir. Kendilerini Atatürk milliyetçisi olarak tanımlamaları, bu ideolojinin de nasyonalist ve Türk üstünlükçü oluşunu örtbas etmeye yetmiyor. Toplumun yaklaşık yüzde ellisi bu ideolojilerden beslenmektedir. Diğer kısmı da milliyetçi soslu bir İslamcılık üzerinden kendisini tanımlıyor. Bunların dışında kalanlar da Kürt siyasi hareketi, ki onlar da tepkisel bir milliyetçiliğe tasnif ediliyorlar. Türkiye siyasetinin ana omurgasında a) milliyetçilik ve onun destekçisi (veya suç ortağı) b) İslamcılık var.

    Devletin tutumu ne sorusunun yanıtına yaklaştık mı? Bu devlet kimin devleti? Bu tür bir sosyolojide ve siyasi kültürde, ötekilerin herhangi bir güvencesi olabilir mi? Hrant Dink neyi temsil ediyor? İttihatçıların anti tezini, ırkçı/etnik Türk kimliğinin ve Türk üstünlükçülerin ötekisini. Etnik temizlik tabusunu deşifre ederek devleti karşısına almıştır. Tabu konunun resmi tarihteki rolü göz önüne alındığında, Dink cinayetinin devletle bağlantısı da tüm çıplaklığıyla ortaya çıkıyor.

    Hrant Dink tam böyle bir ortamda infaz edildi. Ogün Samast tam böyle bir siyasal ortamda serbest bırakıldı. Şimdi soruyorum: Bu ortamda “Samast nasıl ve neden serbest kaldı?” sorusu sorulabilir mi? Veya Dink’in katledildiği ve Samast’ın serbest bırakıldığı böylesi bir ortama anomali denebilir mi?

     

    Türkiye’de bu haberi engelsiz paylaşmak için aşağıdaki linki kopyalayınız👇

    Kaynak: Tr724
    ***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

  • Hayalleriniz için nelerden vazgeçersiniz?

    Hayalleriniz için nelerden vazgeçersiniz?


    YORUM | NEDİM HAZAR

    “Bir hikâyenin başı, ortası ve sonu olmalıdır, ancak bunun sırayla olması gerekmez.”

    Jean Luc Godard

    Önce tadımlık bir diyalog analizi yapalım.

    Christopher Nolan’ın Batman serisinin arasına sıkıştırdığı ve belki de bu yüzden yönetmenin filmografisinde çok fazla önemsenmeyen The Prestige, filmi, Viktorya dönemi Londra’sında geçen ve iki sihirbaz arasındaki rekabeti konu alan bir eser. Filmin belirleyici unsurlarından biri, Alfred Borden’ın (Christian Bale) bir çocuğa (Anthony De Marco) sihir numarasının sırrını açıklamanın tehlikeleri hakkında verdiği şu uyarı:

    “Sır için sana yalvaracaklar ve pohpohlayacaklar, ama bir kere verdiğin an, onlar için hiçbir şey olmayacaksın. Anladın mı? Hiçbir şey. Sır kimseyi etkilemez, onu kullanmak için yaptığın numara her şeydir!”

    Esasen sadece bu diyalogu bile Nolan’ın karmaşık anlatı bulmacalarına kesin cevaplar sunmadan seyircisini bırakma tutumunun bir yansıması olarak okumak mümkün. Bundan sonra izleyici, gizli anlamları keşfetmek için filme defalarca dönmeye teşvik ediliyor.

    Ancak, bu diyalog aynı zamanda -meşhur- arzunun psikanalitik teorisine dair bir benzetme olarak da yorumlanabilir. Ki şimdilik tadımlık birkaç şey yazıp, daha sonra bu meseleyi derinleştireceğiz inşallah.

    Jacques Lacan terimleriyle, “arzu”, her insanın erken gelişim sürecinde ortaya çıkan temel bir eksiklikten kaynaklanan bütünlük arayışıyla hareketlenir. Bu eksiklik, çocuk mükemmel uyum halinden anneden ayrıldığı ve dilin alanına yerleştirildiği an kurulur ve konuyu, sonrasında yaşanan kayıp duygularını telafi edebilecek bir nesneyi sürekli aramaya iter. Önemli olan, bu eksikliğin prenatal birliğe dönüş arzusu olarak çerçevelenmesidir, bu yüzden arzu temelde tatmin edilemez.

    Slavoj Žižek’in ifadesiyle, “Arzu, bir eksiklikle hareketlenen metaforik kaymadır, ulaşılamayan cazibeyi yakalamaya çalışır: tanım gereği her zaman ‘tatmin olmamıştır’”. Borden’ın, bir illüzyonun arkasındaki sırrı arzu ile ilişkilendirerek, arzunun özünü doğru bir şekilde tanıması, arzuyu kendi yerine getirilmesini engelleyerek sürdürmek istemesidir.

    Filmdeki bu kısa diyalog, arzunun karmaşık dinamikleriyle ve sıklıkla travma ile kesişen filmin ilgisini gösteriyor. Bu bölüm, merkezi karakterin kayıp nesneyi elde etme takıntısının, sonuçta hepimizi tanımlayan eksikliğe geri dönebilen travmatik kayıp deneyimine işaret ettiğini öne sürer aslında. Filmdeki bu temaların ötesinde, travma ve arzu arasındaki kesişme, görsel ve anlatı tekrarı deseni yoluyla biçim düzeyinde de kendini gösteriyor. Bu fikirler göz önünde bulundurularak, bu bölümün amacı ise üç katmanlı.

    Öncelikle, bölüm arzunun metonimik işlevine dikkat çekerek, Angier’in (Hugh Jackman) karısı Julia McCullough’un (Piper Perabo) ölümünü Gerçek ile (Real) bir karşılaşma olarak vurguluyor. İkinci olarak, filmdeki kare-kare düzenleme ve kompozisyon deseninin detaylı bir hesabını sunarak, travmatik işaretçileri temsil etmek için görsel ve yapısal tekrarlara dayandığını savunuyor. Son olarak, bu bölüm, bir sihirbazlık numarasının yapısı ile anlatının bağlantılarına değinerek, filmin genel yapısı ve travmanın zamanlaması arasındaki bağlantıları özetliyor.

    Bu üç analiz çizgisi, The Prestige’in hem yapısal hem de stilistik olarak travmatik deneyimin yapısını tematik, biçimsel ve görsel tekrar süreci yoluyla ilettiği bölümün merkezi savını bilgilendiriyor. Bu, Jacques Lacan’ın ‘Diğer’in yapısındaki bir ‘eksiklik veya boşluk’ olarak tanımladığı şeyle bağlantılı olsa gerek!

    Niyetimiz bu meseleye yazının sonunda tekrar dönmek.

    Kısacık bir arka plan verelim.

    Sinemada, bir yönetmenin çok umut verici bir ilk film yapmasının ve ardından hızla gerçekten başarılı bir işle takip etmesinin keyifli bir deneyim olduğundan daha fazlası yoktur – örneğin, Martin Scorsese’nin “Boxcar Bertha”dan sadece birkaç ay sonra “Mean Streets”i çıkarması gibi, Neil Jordan’ın “Angel”den hemen sonra olağanüstü “The Company of Wolves”e geçişi ve yüzyılın başında, Christopher Nolan’ın düşük bütçeli “Following”den büyüleyici “Memento”ya doğrudan ilerlemesi.

    Nolan, Insomni ve Batman Begins ile sinemada kazandığı ivmeyi sürdürdü, ilki bir Norveç filmi olan Hollywood tekrar çekimi, diğeri -tabiri caizse- bir franchise’ın yeniden canlandırılmasıydı.

    The Prestige’de, Christopher Priest’in romanından Nolan ve kardeşi Jonathan tarafından yazılan senaryo ile, rakipler geç Viktorya Londra’sında sahne sihirbazlarıdır, Robert Angier (Hugh Jackman), süzme bir Amerikalı ve Alfred Borden (Christian Bale), kaba yontulmuş bir “cockney”.

    Cockney, geleneksel olarak Londra’nın “East End” bölgesindeki işçi sınıfı tarafından konuşulan bir İngilizce lehçesi ve bu lehçeyi konuşan insanlara verilen ad.

    İlk olarak, onları bir sihirbazın bir kadını iplerle bağlayıp su dolu bir cam kutuya kilitleyen bir numara gerçekleştirirken sahnede yardımcı olmak için seyirci arasına yerleştirilmiş çalışan erkekler olarak birlikte görüyoruz.

    Sırada konvansiyonel bir özet var:

    Spoiler var aman dikkat!

    Christopher Nolan’ın The Prestige filmi, iki sihirbazın rekabetini konu alan, zaman içinde ileri geri sıçrayan karmaşık bir yapıya sahip bir tarihi gerilim. 19. yüzyıl sonlarında Londra’da geçen bu film, Robert Angier (Hugh Jackman) ve Alfred Borden (Christian Bale) adlı iki arkadaş sihirbazın, trajik bir olay sonucu acımasız rakiplere dönüşmelerini anlatıyor. Film, Nolan’ın diğer filmleri gibi, izleyiciyi sürekli şaşırtan ve gizemlerle dolu bir anlatıma sahip​​.

    Film, Christopher Priest’in aynı adlı, 1995 tarihli, ödüllü fantastik romanına dayanmaktadır. Nolan, ilk iki uzun metrajlı filmi “Following” ve “Memento”dan sonra, “Insomnia” ile bir başkasının romanını uyarlamış ve bu deneyimden sonra The Prestige’i uyarlamaya karar vermiş. Romanda ise, iki düşman sihirbazın geçmişte yaşanan olayları anlattığı günlükler aracılığıyla sunuluyor​​.

    Daha önce de yazdık, Nolan, kardeşi Jonathan ile birlikte The Prestige’in senaryosunu yazmak için tam beş yıl harcıyor. Bu sürecin çoğu, romanın tek bir filme nasıl sığdırılacağı problmini çözmekle geçiyor. The Prestige üzerinde çalışmaya Batman Begins öncesinde başlamayı planlamış ancak Batman projesinin hızlanması nedeniyle The Prestige’i iki Batman filmi arasında tamamlıyor​​.

    Film, karakterlerinin obsesyonları, kimlikleri ve aralarındaki rekabet üzerine yoğunlaşıyor. Angier ve Borden arasındaki rekabet, her ikisinin de kimliklerinin doğasını sorgulamasına ve kendilerini rasyonel olmayan şekillerde davranmaya itiyor. Borden’ın hikayesi, gizliliği koruma konusundaki takıntısını yansıtırken, Angier’ın hikayesi, rakibini yenme ve geçmişteki kaybı telafi etme arzusunun bir göstergesi olarak belirginleşiyor​​​​.

    Film, John Cutter’ın bir sihirbazlık numarasının üç perdesini açıklamasıyla başlıyor. Eş zamanlı olarak Robert Angier’in kendini yok etme numarasını gerçekleştirirken Alfred Borden’ın sahnenin altına gizlice girerek Angier’in bir tankın içinde boğulmakta olduğunu ve yanında kör bir adamın oturduğunu keşfetmesini izliyoruz.

    Daha sonra Angier ve Borden’ın Cutter’ın altında sihir yapmak için birlikte çalıştıklarına şahit. Ve bir numara sırasında Angier’in karısı, bağlanıp içine konulduğu su altı tankından kaçamayınca ölüyor. Angier, kadının ölümünden Borden’ı sorumlu tutuyor ve Borden’ı kadının kurtulamayacağı bir düğüm atmakla suçluyor. Bu iki keskin karakter bir şekilde kendi yollarına gidiyor ve herkes kendi sihirbazlık kariyerlerine başliyor. Borden başlangıçta sahnenin bir tarafındaki bir kapıdan çıkarken aynı anda sahnenin diğer tarafındaki başka bir kapıya girdiği bir numara gerçekleştirdiğinden daha göz alıcıdır. Angier bunu nasıl yaptığını anlayamaz ve kendisi de kullanabilmek için nasıl yaptığını bulmayı tek görevi haline getirir.

    Angier daha sonra asistanı Olivia’ya Borden’ın numarasını çalması için casusluk yaptırır, ancak Olivia sonunda Borden’a aşık olur ve onun asistanı olur. Sonunda Angier, işlerin tersine dönmesine öfkelenir ve hâlâ karısının ölümünün etkisindedir; Borden’ın günlüğünü almak için Olivia’yı kullanıyor. Daha sonra günlüğün şifreli bir şekilde yazıldığını görüyor ve şifresini çözmek için gerekli bir anahtar kelime olduğunu öğrenince Angier, Olivia ile birlikte çalışan Borden’ın sahne mühendisi Fallon’u öldürmekle tehdit ediyor. Bunun üzerine Fallon ona anahtarı veriyor: TESLA.

    Günlüğü deşifre ettikten sonra, mucit Nikola Tesla’yı bulmak için Amerika’ya gitmesi gerektiğini öğrenen Angier, mucidin Borden’ın hilesi için bir makine yaptığına inanmaktadır ve Tesla’nın da kendisi için aynısını yapmasını istemektedir. Fakat Tesla makineyi yaptığını reddeder, ancak Angier için bir tane yapmaya başlamaya isteklidir. Sonuçta nesneleri taşımayan, onları kopyalayan bir makine ortaya çıkar. Tesla, rakibi Thomas Edison tarafından Colorado Spring, Colorado’daki evinden/laboratuvarından kovulur, ancak makineyi Angiers’e kullanmaması, aksine yok etmesi gerektiğini söyleyen bir notla birlikte bırakır.

    Londra’ya döndüğünde, Borden’in karısının, bir gün ona aşık olup diğer gün onu hor gören dengesiz kişiliği nedeniyle intihar ettiğini görürüz.

    Çalışmanın başında Christopher nolan’ın filmlerinde ölen ya da öldürülen kadınlarla ilgili takıntı düzeyinde bir çokluk olduğunu belirtmiş ve bu konuya değineceğimizi söylemiştik. Ancak şimdi değil.

    Daha sonra Borden’ın Olivia’ya aşkını itiraf ettiğini görüyoruz, ancak sonunda Olivia, Angier’lerle arasındaki kan davasının sihirbazın hayatının tek odak noktası olduğunu ve bunun için kalmayacağını gördüğü için Borden’ı terk ediyor.

    Angier sonunda Londra’da yeni makinesini gösterir ve numarasına “Gerçek Nakledilen Adam” adını veriyor. Ve sahneden tiyatronun balkonuna ışınlanıyor. Daha sonra Borden’ı açılış sahnesinden gizlice sahne arkasına geçerken görürüyoruz. Angier’i bir tankın içinde boğulurken izliyor ve daha sonra Borden’ı sahnenin altında yakalayıp ve Angier’i öldürdüğü için polise götürüyor. Netice olarak mahkeme tarafından ölüme mahkûm ediliyor.

    Bu esnada Cutter, Angier’in hâlâ hayatta olduğunu fark ediyor ve Borden’ın idam edilmesinde onun da parmağı olduğunu anlıyorBu esnada Borden asılıyor. Angier’in tiyatroya girdiğini görürüz, o sırada başka bir adam gelir ve onu vurur, sonra da Borden olduğunu açıklar.

    Biliyorum sadece bu kadarı bile bir filmden ziyade diziye yetecek kadar malzeme, karakter ve olay içeriyor. Filmi izleyince senaryo aşamasının neden 5 yıl sürdüğünü anlıyoruz elbette. Buna bir de Nolan’ın neredeyse hiçbir filmini düz bir zaman ilerleyişi ile anlatmadığını eklersek mevzu daha da çetrefilli.

    Yani ben size olayları düz bir zaman akışıyla anlattım ama bunlar filmde öyle geçmiyor. Nolan her zaman yaptığı gibi, hikayesini zamanda ileri geri giderek aktarıyor.

    Bu sefer farklı bir yöntem deneyelim ve filmi özetlerken merak edeceğiniz kısımlara bölerek ilerleyelim. Böylelikle filmin çözümlemesine büyük katkıda bulunabiliriz.

    Önce kahramanlarımızı tanıyalım.

    Christian Bale’in canlandırdığı Alfred Borden, tek yumurta ikizi kardeşlerin (klon değil) paylaştığı bir kişilik. Bu sırrı sihirbazlık gösterileri dünyasında üstünlük sağlamak için kullanmakta. Biri Borden’ı oynarken, diğeri de Fallon’un, yani ustanın kişiliğine bürünüyor. Film aslında iki kişi olan bu kardeşlerden film boyunca tek kişi olarak bahsediyor. Borden en büyük sihirbaz olmak istiyor. Bir kaçış numarası için seyirciler arasında bir bitki olarak küçük bir başlangıç da yapıyor hatta. Kaçış sanatçısının ellerini bağlamakla görevlidir.

    Hugh Jackman’ın canlandırdığı diğer ana karakter Angier da en büyük sihirbaz olmak istemektedir. Başlangıçta, Borden ve Angier aynı ekibin parçasıdır ve Cutter onlara liderlik etmektedir. Angier, kaçış sanatçısı Julia’nın bacaklarını bağlamaktan sorumlu olan ve bunun için izleyicilerin arasına karışan hiçbir şeyden habersiz katılımcı rolü üstlenmektedir. Ve Julia, Angier’in karısıdır.

    Julia nasıl ölüyor?

    Borden ve Julia, Borden’ın Julia’nın bileğine atacağı düğümün türü konusunda riskli bir karar alana kadar her şey yolunda gitmektedir. Bu sahnede Julia’nın Borden’a Langford çift düğümünü atması gerektiğini belirten bir işaret verdiğini görüyoruz. Langford çift düğümü ise talihsiz bir şekilde su altında şişiyor ve Julia bileklerini kurtaramıyor. Ve Cutter camı kıramadan boğulup ölüyor.

    Acaba Borden, düğümü bilerek mi o halde atmıştır?

    Angier film boyunca bu sorunun cevabını arıyor ve Borden’e bunu sorup duruyor.

    Filmin gizemlerinden biri de burada karşımıza çıkıyor, Borden hangi düğümü attığını bilemiyor çünkü düğümü atan o değil, ikizidir!

    Evet Borden hangi düğüm olduğunu bilmiyor çünkü atan kendimi değildir. Cutter’ın uyarısına rağmen, Borden ikizlerinden biri karmaşık düğümü atarak Julia’yı öldürmüştür. Suçluluk duygusu onu o kadar etkilemiştir ki ya bu anıyı bastırmıştır ya da bunu kabul etmek istememektedir. Her iki durumda da, diğer Borden ikizi rahatsızlığını korumak için rol yapar ve “bilmediğini” iddia eder. Gerçekte, ikizlerden sadece biri bunu biliyor, düğümün değiştirildiği oldukça açık, ancak Borden ikizleri bunu kabul edemiyorlar (ya da kabul etmek istemiyorlar).

    Angier – Borden Rekabeti

    Julia’nın ölümüyle Angier – Borden rekabetini başlatıyor. Her iki adam da birbirlerinin gösterilerini mahvetmek için kılık değiştirip dururlar. Angier, Borden’ın boş silahına bir kurşun yerleştiriyor ve bu da Borden’ın parmaklarını kaybetmesine neden oluyor. Bu ayrıntıyı ancak kurgu gereği filmin sonunda görebiliyoruz. İşin can yakıcı kısmı ise, ikizinin de aynı rolü oynayabilmek için parmaklarını kesmek zorunda kalmasıdır!

    Rekabet gittikçe çirkinleşiyor; Angier ve Cutter yeni bir gösteri dizisine başlamak için yeniden bir araya geliyorlar, ancak Borden işi yine berbat ettiriyor; katlanabilir kuş kafesinin seyircilerden birinin elini kırmasına neden oluyor. Bu da tüm gösteri setinin iptal edilmesini sağlıyor.

    Filmin bu andan sonraki kıskında iki sihirbaz bir yandan kendi numaralarını geliştirmeye çabalarken, diğer yandan rakibininkini berbat etmek için ellerinden geleni yaptıklarını görüyoruz.

    Bu arada hikayedeki iki önemli kadından biri olan (Diğeri Julia değil, daha hikayeye girmedi) Sarah’tan da bahsetmek gerekiyor.

    Bordon ikizlerinden biri Sarah (Rebecca Hall) adında bir kızla tanışır ve aşık olur. İkisinin bir bebekleri olur. Sarah’nın Borden’ı her zaman evlerinde yaşayan kişi değildir. Kocasıyla birlikte olduğu günlerde gerçek bir aşk ile sevildiğini hissetmektedir. Doğal olarak Borden’ın ikizi yanındayken ise açıklayamadığı bir soğukluk hissetmektedir. Bir gün Angier, Bordon’u takip eder ve Angier’den çalınan mutluluğu bir aile ile mutlu bir şekilde yaşadığını fark eder.

    Meselenin ikiz boyutunu bilmeyen, (çünkü kocası saçma bir şekilde mesleki hassasiyet uğruna bunu gizlemektedir) Borden’ın kendisinden sakladığı sırlarla mutlu olamayan Sarah, Borden’ın kendisini artık sevmediğini ve aldattığını düşünür bu sebeple içkiye başlar, alkolik olur ve intihar eder.

    Yer değiştiren adam illüzyonu!

    Her iki sihirbazın da peşinde koştuğu büyük bir numaraları vardır: Yer değiştiren adam!

    Bu numarayı önce ikizler, ikiz olmanın avantajını kullanarak yapar. Aslında olay çok basittir: İllüzyon esnasında ikizlerden biri bir kapıdan girer girmez, ikizi diğerinden çıkmaktadır. Olayın ikiz boyutunu bilmeyenler ise bu numaradan acayip etkilenmektedir. En çok da Angier ve Cutter hayrete düşmüştür. Zira Borden’ın bu kadar muhteşem bir numarayı nasıl başardığı hakkında hiçbir fikirleri yoktur. Angier Borden’ın sırrını takıntı haline getirmeye başlar ve kararını verir; bu gösteriyi ezeli rakibinden mutlaka çalmalıdır!

    Nedir bu Prestij?

    Tam bu noktada filme ismini veren Prestij’in filmde hangi anlamda kullanıldığını bilmek gerekiyor.

    Kitap, dolayısıyla film, sihirbazlık ve illüzyon dünyasıyla ilgili bir terim olan “prestige” kelimesini kullanıyor.

    Sihirbazlıkta, bir numaranın üç temel bölümü vardır: “The Pledge” (Söz), “The Turn” (Dönüş) ve “The Prestige” (Gösteriş). Filmde bu terimler, hikâyenin ana yapısını ve temalarını belirlemek için tercih ediliyor.

    Bölümlere kısaca bakacak olursak;

    The Pledge (Söz): Sihirbaz seyirciye sıradan bir şey gösterir, ancak bu şey aslında sıradan değildir. Aynı zamanda bir vaat içermektedir.

    The Turn (Dönüş): Sihirbaz bu sıradan şeyi olağandışı bir hale getirir, örneğin bir şeyi kaybolur ya da dönüştürür. Ancak bu bölüm tek başına yeterli değildir; seyirci sırrı çözmeye çalışır ve daha fazlasını görmek ister. Esas hayret verici hamle üçüncü aşama olmalıdır.

    The Prestige (Gösteriş): Numaranın son ve en önemli bölümüdür. Burada, seyirciye kaybolan şeyin geri getirildiği ya da dönüşümün sonucunun şaşırtıcı bir şekilde ortaya çıktığı gösterilir. Bu, seyirciyi şaşırtan ve hayran bırakan bölümdür.

    Film, bu terimleri sadece sihir numaralarının yapısını açıklamak için değil, aynı zamanda karakterlerin hikayelerini, rekabetlerini ve kişisel yolculuklarını anlatmak için de kullanır. Kavram filmde sadece bir sihir numarasının sonucu hakkında değildir, karakterlerin tutkularının, sırlarının ve fedakarlıklarının sonucunu da temsil etmektedir.

    Devam edelim ve filmin iki kadın baş karakterinden diğeri olan Olivia’ya bakalım.

    Scarlett Johansson tarafından canlandırılan Olivia, Angier’in yanına yerleştirilen bir casustur. Asistan olarak işe başlar. Ancak bir süre sonra Angier’den hoşlanmaya başlar ve ona âşık olur. Ancak Angier’in Borden’ın numarasına olan takıntısı onu duygulara karşı onu kör kütük etmiştir, gözü intikamdan başka bir şey görmemektedir.

    Aslında tam işin iç yüzünü açıklayıp Angier’den yana olmayı düşünürken, aşkına karşılık görememesi aşkını öfkeye dönüştürür ve kırık kalbinin acısıyla Borden’dan taraf olmaya devam eder. Bu esnada ikizlerden hangisidir bilemeyiz ama birisi (Birisi Sarah ile evlidir zira) Olivia’ya aşık olur. Olivia ayrıca Borden’a, Angier’in dublörünü oynadığını tespit etmiş ve onun numarasının tüm iç yüzünü Borden’e anlatmıştır.

    Rekabet, kahramanların içindeki şeytanı inanılmaz büyütmüştür ve Borden şeytani bir plan yapar.

    Şifresi TESLA olan bir çakma günlük tutar ve bu sahte günlüğü Olivia’ya verir, hedef bellidir, Angier’in bu günlükle uğraşmasını sağlamak. Angier yemi yutmuştur. Ancak şifreyi çözemediği için tek çözüm olarak Borden’ı kaçırması gerektiğini düşünür. Bu planda Cutter (M. Caine) ona yardım eder ve şifreyi alırlar.

    Netice itibarıyla yemi yutan Angier kendisine kurulan tuzak neticesinde Amerika’ya kadar gidecektir. Plan bellidir; bu esnada rakipsiz kalan Borden, “Yer değiştiren adam” numarasıyla İngiltere’de büyük sükse yapacaktır.

    Ancak kaderin de başka planı vardır.

    Angier ile görüşen Tesla, günlükte bahsi geçen şekilde bir makinayı hiçbir zaman tasarlamadığını söyler. Angier tam yıkılmışken Tesla, her şeyi ters yüz edecek bir teklifte bulunur: Evet o güne kadar böyle bir mekanizma yapmamıştır ama daha iyisini yapabilecektir!

    Borden’un şeytani zekasına karşı, şansına bakın ki, Alternatif Akım’ın babası ve parlak bir bilim adamı olan Tesla da bir yandan Edison’un ahlaksız ve acımasız rekabetiyle boğuşurken, diğer yandan Angier için bir makine yapmaya başlar.

    Ancak, bu icat Borden’in numarasından çok daha korkutucudur. Makine ikizle filan çalışmaz, hatta ışınlama filan da yoktur. Her numarada sihirbazın bir klonunu üretmektedir! Esasen bu neticeyi bizzat Tesla bile tahmin edememiştir.

    İşte tam bu noktada filmin açılış sekasındaki şapka çöplüğünün anlamı ortaya çıkar. Bunlar öldürülen klon sihirbazların şapkalarıdır.

    Angier makineyi kendi üzerinde kullanır, sonucun cihazın dışında ortaya çıkan bir klon olacağını bilmektedir; Angier bu sonuç için yanında bir silah bulundurur. Klon ortaya çıkar çıkmaz Angier onu öldürmektedir.

    Angier Yer değiştiren Adam illüzyonunu şu şekilde kurgular:

    Angier makineyi açacak ve içine girecektir.

    Klon, oditoryumun arka tarafındaki cihazdan 50 metre uzakta oluşturulur.

    Sahnede makinenin altında bir tuzak kapısı açılacak ve klon aşağı düşecektir.

    Aşağıda onu kilitleyecek bir su tankı vardır; Angier ölecektir.

    Klon, gösterinin üçüncü bölümü olan prestiji tamamlamak için ortaya çıkacaktır.

    Bir sonraki gösteride, klon makineye girmek için sahneye çıkacak ve ardından ölecek, bir sonraki klon ise prestiji alacak… Ve bu böyle devam edecektir.

    Hedefe ulaşmak için her yol…

    Angier’in gayesi seyircilerinin yüzündeki o şaşkın ifadeyi görmektir. Mesleki hırs onu öylesi bir noktaya taşımıştır ki, bir noktadan sonra artık geri dönülmez bir eşiğe gelmiştir. Ve sırf muhteşem bir gösteri sunabilmek için her gün kendini korkunç bir ölüme feda etmeye hazır hale gelmiştir. Angier’in mantığına göre, kendi tekrarlanan ölümünü planladığı için yaptıkları çok da kötü bir şey değildir. Hatta tam tersi aslında, kendini bu şekilde feda ettiği için sıradan bir insanın ötesindedir. Ancak Angier, Borden’ın kızının peşine düşerek çizgiyi daha da aşacaktır!

    Toparlayacak olursak; esasen her iki kahraman da hem çevrelerine hem de kendilerine karşı kötüdür.

    Angier’in karısı öldükten sonra, intikam duygusu ve başarı arayışı, masum bir adamı ölüm hücresine koymak ve kızının velayetini almak gibi aşırı adımlar atmasına izin vermiştir.

    Borden’lar tek bir hayatı paylaşan ikizler oldukları gerçeğini gizlemeyi seçmiştir. Ve filmin iki baş kahraman kadını da duygusal olarak çok acı çeker. Biri intihara sürüklenirken, diğeri kendini çekmeyi başarır. Çoğu izleyici iyi adam Borden’ın kötü adam Angier’i öldürdükten sonra kızını alıp gittiği sonucuna varsa da durum o kadar basit değildir. Her ikisi de pervasızdır ve kendilerini her şeyin ve herkesin önüne koymuştur. Mesleki rekabetlerinin hayatlarını, daha da önemlisi onları seven insanların hayatlarını mahvetmesine izin verirler!

    Biraz uzun oldu ama filmin ayrıntılı hikayesi böyle.

    Karakterleri bir kez daha toparlayarak hatırladıktan sonra analizlere geçelim.

    Bu gerekli zira film, yalnızca hikaye anlatımı ve görsel stil açısından değil, aynı zamanda karmaşık karakterleriyle de öne çıkan bir yapıya sahip. Ve bu karakterlerin motivasyonları, kişisel gelişimleri ve birbirleriyle olan etkileşimleri, filmin temelini oluşturur.

    Robert Angier ve Alfred Borden, The Prestige’in merkezinde yer alan iki rakip sihirbaz. Her ikisi de sanatlarını mükemmelleştirmek için mücadele ederken, bu süreçte kendi içsel çatışmalarıyla da yüzleşmek zorunda kalmıştır.

    Angier, kariyerine bir trajediyle başlar ve bu onun tüm hayatını şekillendirir. Karısının ölümünden Borden’ı sorumlu tutar ve bu, onun hırsını ve intikam arzusunu körükler. Angier’in karakteri, takıntı, kıskançlık ve üstünlük arzusu gibi temalarla derinlemesine işleniyor. Performansı ve sahne kişiliği, izleyiciyi etkileme çabası, onun kişisel çatışmalarını ve zaaflarını ortaya koyuyor.

    Borden ise daha pragmatik ve bir yönüyle de teknik bir sihirbazdır. Kendine özgü numaraları ve sahne arkasındaki sırlarıyla tanınır. Ancak Borden’ın en büyük sırrı, karakterinin merkezinde yatar, ikizini kendi eşinden bile saklar. Kendi kimliğini ve özel hayatını, sahne sanatı için adeta feda eder. Nolan filminde Borden’ın karakterini, fedakarlık, kimlik ve sanatın kişisel hayata etkileri gibi temalar üzerinden ele alır.

    Caine’nin canlandırdığı Cutter ise, filmin akıl hocası ve moral pusulasıdır. Angier ve Borden arasındaki rekabeti dışarıdan gözlemleyen Cutter, hikayenin daha geniş perspektifini sunar ve karakterlerin eylemlerinin sonuçlarını vurgular.

    Hikâyeye sonradan dahil olan Scarlett Johanson’un canlandırdığı Olivia da, hem Angier hem de Borden ile ilişkisi olan bir karakter. Onun bu iki ana karakterle olan etkileşimleri, rekabetin kişisel boyutunu ve duygusal etkilerini gözler önüne seriyor.

    Ve çok renkli bir karakter ki onu aynı derecede renkli bir isim David Bowie canlandırır, Nikola Tesla. Onun bilimsel dehası ve Angier ile etkileşimi, filmdeki bilim ve sihir arasındaki çizgiyi bulanıklaştırmak için kullanılıyor.

    Film boyunca, karakterlerin kişisel gelişimleri ve birbirleriyle olan etkileşimleri önemli bir rol oynuyor. Angier ve Borden arasındaki rekabet, her iki karakterin de kendilerini ve birbirlerini yeniden keşfetmelerine yol açarken, Cutter’ın, Angier ve Borden’ın eylemlerine yönelik yorumları, izleyicinin hikayeyi daha geniş bir bağlamda anlamasına yardımcı oluyor. Olivia’nın karakteri ise, rekabetin ne kadar ileri gidebileceğinin ve bunun ilişkiler üzerindeki etkisinin bir göstergesi.

    The Prestige’deki karakterlerin motivasyonları, kişilik özellikleri ve birbirleriyle olan etkileşimleri, filmi sadece görsel bir şölen olmaktan öteye taşıyarak, izleyicilere zengin ve katmanlı bir deneyim sunuyor. Nolan, bu karakterleri ustalıkla inşa etmiş ve performansları, filmi modern sinemanın unutulmaz eserlerinden biri haline getirmiştir.

    Christopher Nolan’ın The Prestige filmi, sadece hikayesiyle değil, aynı zamanda karmaşık anlatı yapısı ve hikâye anlatım teknikleriyle de dikkat çekiyor. Nolan, doğrusal olmayan bir anlatım biçimi kullanarak seyirciyi sürekli olarak şaşırtıyor ve böylelikle hikayedeki gizem dozu sürekli artıyor.

    Filmde doğrusal olmayan anlatım, hikâyenin zaman çizelgesini parçalarına ayırıyor ve bu parçaları yeniden düzenleyerek seyirciye sunuyor. Bu yaklaşım, film boyunca bir gizemi koruduğu gibi, izleyiciyi sürekli olarak tahmin yapmaya teşvik ediyor. Film, geçmiş ve şimdiki zaman arasında gidip geliyor, bu yapı da izleyicinin hikâyenin tamamını anlamasını zorlaştırırken, filmi daha dikkatli ve belki birkaç kez izlemesini gerektiriyor.

    Sembolizm şöleni

    Nolan, çeşitli sembol ve motifler kullanarak öyküsünün derinliğini ve temalarını güçlendirdiği aşikardır. Misal, filmdeki kuşlar, sihirbazların numaralarında kullanıldığı gibi, hile ve saklı gerçeklerin sembolü olarak işlev görüyor. Ayrıca, filmdeki sihir numaralarının yapısal özelliklerini (pledge, turn, prestige – söz, dönüş, gösteriş) hikâyenin kendisine uygulayarak, film yapısının kendisini bir tür sihirbazlık gösterisine dönüştürüyor.

    Filmdeki kuşlar bir yönüyle de Angier ve Borden’in kariyerlerindeki yükselişleri ve düşüşleri temsil ediyor. Kuşun kafes içinde kaybolması ve daha sonra yeniden ortaya çıkması, karakterlerin yaşadığı değişimleri ve kendilerini yeniden keşfetmelerini simgelemektedir. Ayrıca, bu numara sırasında kuşun ölümü, karakterlerin takıntıları ve hırsı uğruna yaptıkları fedakarlıkları ve ödemeleri gereken bedelleri temsil ediyor.

    Nolan’ın kullandığı bu anlatım teknikleri, The Prestige’i sıradan bir hikayeden çok daha karmaşık ve katmanlı bir esere dönüştürüyor. Seyirci, filmi izlerken sadece hikayeyi takip etmekle kalmaz, aynı zamanda karakterlerin motivasyonlarını ve hikayenin altında yatan daha derin anlamları da çözmeye çalışır. Bu yaklaşım, filmi izleyiciler için daha etkileyici ve düşündürücü bir deneyime dönüştürür.

    Bu enteresan filmdeki anlatı yapısı ve hikaye anlatım teknikleri, filmi sadece bir görsel şölen olmaktan çıkarıp, izleyicileri zihinsel olarak meşgul eden, düşündüren ve sorgulatan bir sanat eserine dönüştürüyor. Nolan, bu teknikleri ustalıkla kullanarak, seyirciyi sürekli olarak merak içinde tutup ve filmi sonuna kadar izlemeye teşvik ediyor. The Prestige’in bu yönleri, onu sadece bir eğlence kaynağı olmaktan öte, sinema sanatının derinliklerine dalmak isteyenler için bir başyapıt haline getiriyor.

    Marazi karakterler ve takıntılar Nolan’ın filmini harekete geçiren temel güçlerden bazıları. Karakterlerin bu takıntıları, onları büyük fedakarlıklar yapmaya ve sonunda kendilerini ve sevdiklerini yok edecek yollara sürüklüyor.

     

    En belirgin takıntı; Angier ve Borden’ın sihirbazlık alanında üstün gelme takıntısı, onların hayatlarını ve kararlarını şekillendirmesi. Bu takıntı, her iki karakterin de ahlaki sınırları zorlamasına ve etik olmayan yollara başvurmasına neden oluyor.

    Öte yandan karakterlerin kariyerlerini ve sanatlarını ilerletmek için yaptıkları fedakarlıklar, filmde merkezi bir tema oluşturuyor. Angier’in seyirci karşısında alkışlanmak için yaptığı fedakarlıklar ve Borden’ın gizli kimliğini korumak adına yaptığı kişisel fedakarlıklar, filmde dikkat çekici bir şekilde işleniyor.

    Belirsizleşen eşikler!

    Christopher Nolan, The Prestige’de karakterlerin eylemlerinin ahlaki yönleri hakkında da derin bir tartışma sunuyor esasen. Özellikle teknoloji ve bilimin kullanımını etik bağlamda iyiden iyiye ele alıyor. Tesla’nın makinesinin keşfi ve kullanımı, filmde ahlaki belirsizlikleri ortaya çıkarır. Karakterlerin bu teknolojiyi nasıl ve ne amaçla kullandıkları, filmde etik soruları gündeme getiriyor.

    İşin bir de muhatabı, yani izleyiciyi ilgilendiren boyutu var. Filmin baş karakterlerin aldıkları kararlar ve bu kararların sonuçları, izleyicilerin ahlaki değer yargılarına meydan okurken,  Angier ve Borden’ın rekabeti, her iki karakterin de ahlaken tartışmalı seçimler yapmasına neden oluyor.

    Tüm bu derinlikler The Prestige’i sadece bir eğlence kaynağı olmanın ötesine geçirerek, izleyicileri düşünmeye ve tartışmaya teşvik ediyor. Film, sanatın, bilimin ve kişisel hırsların getirdiği ahlaki ve etik sorunları seyirciye sunarak, onları bu konular üzerine düşünmeye zorluyor. Açıkçası sinemada çok bık rastladığımız bir durum değildir bu!

    Hasılı kelam; film takıntı (isterseniz daha sert şekilde “saplantı” ya da daha naif bir şekilde “Tutku” da diyebilirsiniz)  ve fedakarlık ile ahlaki belirsizlikler gibi temaları ustalıkla işleyerek, seyircilerine unutulmaz bir sinematik deneyim sunuyor.

    Evet The Prestige’in ana karakterler Robert Angier ve Alfred Borden, en iyi sihirbaz olma konusunda yoğun bir saplantıya sahip. Bu saplantı, onları ahlaken sorgulanabilir aşırı eylemlere yönlendiriyor. Angier için bu saplantı, Borden’ı yenmek için her gece kendini boğulmuş halde bulmak kadar derin zira bu durum karısının ölümüne duyduğu çözülmemiş acı ve suçluluk duygularını yansıtıyor​​​​.

    Saplantı, Angier’in yanı sıra (her ne kadar ön planda olmasa da) Tesla’yı da etkiliyor.  Ancak Tesla, saplantının yıkıcı doğasını tanıyarak Angier’i taşıma makinesi projesini bırakmaya çağırıyor.

    Film, genellikle kendilerini gizleyen veya başka biri gibi davranan karakterleri aracılığıyla kimlik temasını araştırırken, nihai entrikalar, kişisel hedeflere uygun kimlik ve benliğin karmaşık bir şekilde manipüle edilmesini, aldatmanın etik sonuçlarını vurguluyor​​. Angier ve Borden arasındaki rekabet, anlatının merkezinde yer alıyor ve saplantılı davranışları tetikleyip, kimliğin sınırlarını zorluyor. Bu rekabet, inanılmaz sihir gösterilerine yol açarken, aynı zamanda ölüm ve duygusal acı gibi trajik sonuçlara da yol açıyor​​​​.

    Film ayrıca, daha önce söylediğimiz gibi, Tesla ve Edison arasındaki tarihi rekabeti de ele alıyor. Ana karakterlerin çatışmasına paralel olarak rekabetin hem olumlu yeniliklere hem de ahlaken nötr bir biçimde olumsuz sonuçlara yol açabileceğini öne sürüyor​​.

    Sonuç olarak, “Prestige”, iki rakip sihirbazın anlatısını kullanarak derin etik mevzulara gözü kara bir şekilde dalıyor. Karakterlerin başarı ve üstünlük peşinde koşarken, genellikle kendi ve başkalarının iyiliğinin pahasına giden acımasız çabaları, gurur ve güç arayışının yozlaştırıcı etkisi hakkında uyarıcı bir hikaye olarak işlev görüyor.

    Borden karakteri, diğerlerinin zararına giden sırları saklama etik ikilemini gösterirken, özellikle ikiz kardeşinin gizli kimliğini saklayarak karısı Sarah’ın duygusal sıkıntısına ve sonunda intiharına yol açıyor.

    Nolan’ın bu temaları derinlemesine işlemesi, filmin sadece görsel ve anlatısal bir başarı olmasının ötesinde, aynı zamanda zengin ve düşündürücü bir eser olmasını sağlıyor. Bu temalar, “The Prestige”in modern sinema tarihindeki yerini sağlamlaştırıyor ve filmi sadece bir görsel şölen olmaktan çok daha fazlası haline getiriyor.

    Devam edeceğiz…

     

    Türkiye’de bu haberi engelsiz paylaşmak için aşağıdaki linki kopyalayınız👇

    Kaynak: Tr724
    ***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

  • Bilal, hakim ve savcılara ok atmayı öğretiyor 

    Bilal, hakim ve savcılara ok atmayı öğretiyor 


    YORUM | TARIK TOROS 

    Geçen TBMM genel kurulunda Mahmut Tanal, Şanlıurfa’nın dertlerini sıralayıp başkanlık kürsüsündeki Sırrı Süreyya Önder’e, “Nasıl çözülecek” diye sorunca şu şahane yanıtı aldı:

    -Davacının ahmağı derdini mübaşire anlatırmış.

    Daha ne desin…

    Sırrı Süreyya’nın Meclis’e başkanlık etmesi bir şey ifade etse kendi yurt dışı yasağını kaldırtırdı.

    ***

    Dostoyevski demiş ki, “Hayat insanların bütün tasavvurlarını aşacak derecede fantastiktir.”

    Yıllarca “Askeri vesayete son vereceğiz, orduyu sivil otoriteye bağlayacağız.” diyen AKP, darbe yapılmış genelkurmay başkanını (Hulusi Akar) savunma bakanı yapıp askeri ona bağladı.

    Yine darbeye maruz kalmış kara kuvvetleri komutanı (Yaşar Güler) da ondan sonraki bakan oldu.

    Şimdi kalkmış yargı vesayetinden şikayet ediyor.

    Kriz yok esasen, kriz çıkarmak isteyenler var.

    ***

    Türk Ceza Kanunu, 309 çok açık: “Anayasal düzeni ortadan kaldırmaya ya da bu düzen yerine başka bir düzen getirmeye veya bu düzenin fiilen uygulanmasını önlemeye teşebbüs edenler ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası alır.”

    Yaptıkları ve cezası bu.

    Hadi iktidar kötü niyetli, dümen suyuna girenleri ne yapacaksınız?

    ***

    Rejim gittiğinde eski normale hızla geri dönülebileceğini düşünenler kurumsal tahribatın boyutlarından genel itibariyle bihaber. 

    Ben demiyorum “kurum-kırım” tabirini dolaşıma sokan Cengiz Aktar böyle diyor.

    Ülkede adalet olsa, Anayasa Mahkemesi’ne (AYM) 551 bin bireysel başvuru olur muydu?

    Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ndeki (AİHM) başvuruların yüzde 32.5’u Türkiye aleyhine.

    Yani, AİHM’in bağlı olduğu 46 üyeli Avrupa Konseyi’nde her 3 başvurudan 1’i Türkiye’den.

    Şimdi, baraj görevi gören AYM’yi devreden çıkarmaya çalışıyorlar.

    Az düşünseler, günü gelip kendilerini de vakum gibi yutacak hukuki bir faciaya imza attıklarını görecekler, lakin o şuur yok.

    ***

    Gerçekten fantastik şeyler oluyor.

    Cezaevindeyken aday yapıp seçtirdiği milletvekili (Engin Alan) tahliye edilmeyip AYM kararıyla çıkınca “İyi ki AYM var.” diyen Bahçeli, şimdi aynı mahkemeye ayar veriyor, başkanına “Kandil’e git!” diyor. Eski Ülkü Ocakları Başkanı Sinan Ateş cinayetinde tüm işaretler MHP Genel Merkezi’ni işaret ederken üstelik…

    Faşizm hukuk sevmez, mafya sever! (Cümle Mehmet Altan’ın.)

    “Haddini bileceksin Bahçeli. Soyadımı bile doğru telaffuz edemeyen Bahçeli, Türkçe öğren de gel!” diyen Ömer Faruk Gergerlioğlu’nun üzerine Türkçe özürlü Alaattin Çakıcı’yı salan Bahçeli.

    Öte tarafta kaşla göz arasında, Meclis Başkanlığı’nın yer açmadığı Saadet+Gelecek grubuna kendilerine ait 4 sıradan 2’sini veren Bahçeli.

    Bizim memlekette “yaralı parmağa bile işemez” diye bir laf var.

    O biçim Bahçeli.

    ***

    Dönelim “yüksek yargı krizine.”

    Meral Akşener, “Erdoğan taraf değil hakem olsun.” dedi. Erdoğan da bu pası, “Bize de hakem olmak düşer.” diye karşıladı.

    Yahu hakeme gerek yok ki.

    Yasalar açık: “AYM kararları kesindir, herkes uymak zorundadır, uyuşmazlık halinde AYM kararı esas alınır.”

    Bitti, o kadar.

    ***

    Laf İYİP’e gelmişken…

    Sakarya Milletvekili Ümit Dikbayır, ‘belediyelerle ticari ilişkileri olduğu için Akşener’in banka hesaplarını incelettiği’ iddialarının araştırılmasını isterken ilk talebi ne oldu biliyor musunuz: Genel Başkanımız Sayın Meral Akşener’in aile bireylerinin ve ayrıca özel kalem müdürü ile eşinin banka hesaplarının incelettirilmesi…

    Babam ne biliyorsan açık söylesene!

    ***

    Bakın gerçek gündemin yanında bunlar hikaye:

    Üniversite intiharları artıyor. En son Hacettepe’de Mühendislik öğrencisi Ayşegül Taylan canına kıydı. Arkadaşları “Bu sistem bizi öldürüyor” diye ayağa kalktı.

    Sağlık Bakanlığı verilerine göre günde 800 kişi kuduz şüphesiyle hastanelere müracaat ediyor.

    Milli Eğitim Bakanı Meclis’te ağzından kaçırdı, geçen öğretim yılında 437 bin, bu dönem ilk birkaç ayda 55 bin öğrenci, örgün öğretimden açık öğretime geçmiş.

    Türkiye, 2022’de Avrupa Birliği ülkelerinden en çok çöp ithal eden ülke olmuş, Endonezya ve Malezya’yı geçmiş.

    Cumhurbaşkanlığı örtülü ödenek harcaması sadece ekim ayında 1 milyar 25 milyon TL ile rekor kırmış.

    ***

    En güzeli şu: Erdoğan’ın oğlu Bilal’in Okçular Vakfı, İstanbul Anadolu Adalet Sarayı’nda sergi ve atölye açmış. Hakim ve savcılara “nasıl ok atılır” onu gösteriyorlar.

    George Orwell’le bitirelim:

    Aslında hiçbir şey yasa dışı değildi

    Çünkü artık yasa diye bir şey yoktu.

    Türkiye’de bu haberi engelsiz paylaşmak için aşağıdaki linki kopyalayınız👇

    Kaynak: Tr724
    ***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

  • Zulmün karanlığında adalet aramak! 

    Zulmün karanlığında adalet aramak! 


    YORUM | AV. NURULLAH ALBAYRAK

    Zulmün karanlığında adaletin aydınlık yüzünü aramaya çalışıyoruz. Ve biliyoruz ki her bir adalet arayışı karanlıklar içinde kaybolmuş hakikat kırıntılarını arayıp bulma ve onları gün yüzüne çıkarma mücadelesidir. Yine biliyoruz ki adalet arayışının, özellikle adaletsizliğin zirve olduğu ülkelerde, çok zor olduğu ve tahmin edilemeyecek kadar engelle karşılaşılabildiği gerçeğidir.

    Ve yine biliyoruz ki bu kapsamda elde edilen her bir kazanım büyük resmin bir parçasını aydınlatır ve adaletin tecellisiyle hakikatin tamamına ulaşma yolunda ilerlemeyi sağlar.

    Adalet arayışı mücadelesinde bazen kendi iç sesimiz bile bize engel olabilir. ‘Ya başıma bir şey gelirse ya tutuklanırsam ya gözaltına alınırsam, niye başkaları yapmıyor da ben yapıyorum, alemin tek akıllısı ben miyim’ diyerek adımlarımız geri geri atmaya başlayabilir.

    Eşimiz, dostumuz, ailemiz ve yakınlarımız “Adalet mücadelesi sana mı kaldı sen niye yapıyorsun bırak başkaları yapsın; eğer işe yarar bir şey çıkarsa başvurursun ne acelen var; hakimler, savcılar AİHM kararlarını dikkate almıyorlar ki görmüyor musun Yargıtay AYM kararına uymuyorum dedi AİHM kararına mı uyacak…” diyerek yardım etmek isterken bilerek ya da bilmeyerek engel olabilirler.

    Bazen dini bilgi eksikliğimiz ya da yanlış dini yorumlar da adalet arayışına engel olabilir.  “Bu işler mahkemeyle, davayla, dilekçeyle düzelmez bunları Allah düzeltecek.” tarzı değerlendirmeler yaparken sebeplere riayet edilmesi gerçeğini yok saymak zaten zorlu olan yolculuğu daha da zorlu hale getirebilir.

    Güvensizliğin, inançsızlığın, maddi ve manevi yorgunluğun zirve yaptığı ortamlarda uzman olduğunu söyleyen kişilerin ne anlama geldiği anlaşılmayan açıklamaları, “Siz tehlikeyi göremiyorsunuz, ben görüyorum.” tarzı yaklaşımları zaten tükenmekte olan adalet arayışı motivasyonunun daha da düşmesine sebep olabilir.

    Özetle söylemek gerekirse, adalet mücadelesinin zorluğundan kimsenin şüphesi yok. Ancak bu aşamada unutulmaması gereken bir gerçek daha var ki o da zorlu bu yolda zaten fazlasıyla engel varken bir de umudu kırmanın zulme ortak olmakla eşdeğer olduğu gerçeğidir. Bu gerçek de şüphesiz hiçbirimizin üzerine almak istemeyeceği çok ağır bir vebaldir.

    İnsanlığa karşı suçların mağduru olarak yaşanan mağduriyetleri durdurmak ve bir daha yaşanmaması için mücadele etmeye çalışıyoruz. Bu mücadele için de kullanabileceğimiz tek argüman hukuki başvuru yollarını kullanabilmektir. Bu kapsamda AİHM Büyük Dairesi tarafından verilen karar umutsuzluğun değil tam aksine mücadele azminin artması için elde edilmiş önemli bir kazanımdır. Masumiyetin, hukuksuzluğun, yöneltilen suçlamaların haksız ve mesnetsiz olduğunun anlatılması için elde edilmiş çok önemli bir kanıttır. Neredeyse uzmanların tamamına yakını da bu gerçeği ifade ediyor. Dolayısıyla bunun dışında yapılan değerlendirmeler gerçekleri değil kişisel kanaat ve duyguları yansıtmaktan başka bir anlama gelmiyor.

    Sorun sadece günümüzün ya da bizim sorunumuz değil genel bir sorun. Sosyal medya kullanıcıları tarafından dolaşıma sokulan dezonfarmosyana dayalı bilgilerdeki artış olguların yerini duygulara dayalı haber ve bilgilerin alınmaya başladığı bir iletişim ortamının oluşmasını sağladı. Yani objektif gerçekliğin yerini kişisel kanaat ve duygular aldı. Örneğin iklim değişikliği gibi bir konuda bilimsel gerçeklere taban tabana zıt olan yaklaşımlar, her konuda alternatif düşünceler ya da gerçeklikler olabileceği teziyle savunulmaya başlandı.

    Bu durum ise bilimsel çevrelerde uzmanlar tarafından üzerinde genel bir uzlaşı olan konuların bile politik, ekonomik, şahsi çıkarlar doğrultusunda tartışmalı hale getirilebilmesine yol açtı. Siyaset felsefecisi bir uzmana göre, televizyon kanallarının “dengeli habercilik” adı altında bilimsel gerçeklerle bunlara tamamen karşıt olan fikirlere eşit yayın süresi ayırmaya başlaması, toplumda gerçeklik algısının zayıflamasına giden yolu açmıştır.

    Bu tespitten de anlaşılacağı üzere uzmanlar tarafından ortaya konulan net bir kanaat olmasına rağmen bir de karşıt fikri dinleyin, onlar ne diyor bir bakın yaklaşımı bilimsel gerçekliği olan konuların tartışılır hale getirilmesinden başka bir amaç taşımamaktadır. 

    Bu nedenle bir konunun tartışılabileceği ve farklı fikirlerin dile getirilebileceği söylenebilir ancak bu tür değerlendirmeler gerçeğin görülmesini engellememeli ve doğruların tartışmaya açılmasına imkan vermemelidir… 

    Unutulmamalıdır ki adalet mücadelesi, sadece mazlumun hakkını aramak değil, aynı zamanda ona moral vermek, umudu artırmak ve kalbine su serpmektir. Bu kapsamda umudu kıran yorumlar, açıklamalar fırtınalı denizlerde yolunu kaybetmiş gemilere benzer ki ne bir limana varabilirler ne de yolcularını sahile ulaştırabilirler…

    Türkiye’de bu haberi engelsiz paylaşmak için aşağıdaki linki kopyalayınız👇

    Kaynak: Tr724
    ***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

  • Anne karnındaki bebekten intikam almak

    Anne karnındaki bebekten intikam almak


    YORUM | PROF. DR. MEHMET EFE ÇAMAN 

    Yüksek riskli gebelik raporuna karşın bir kadının hapiste tutulması ne demektir? İnfaz Kanunu’nu hiçe saymak, uygulamamak nasıl yorumlanmalıdır? Normal hamilelik durumu bile anne adayının tahliyesini gerektirirken, bebek ve anne adayı için ölüm riskinin olduğu bir durumda nasıl oluyor da devlet tüm yasal prosedürlerini çiğniyor?

    Benzer şekilde, yine düşman hukuku uygulayarak, kanunları eğip bükerek, beşiz bebeklerin anne ve babasını aynı anda hapse tıkıyorlar.

    Her iki olayda da devlet hukukla bağını tümden kopardığını ortaya koyuyor.

    Tabi şimdi yazıyı okuyanlar diyebilirler ki, “Yahu, bu ‘devlet’ kendi Anayasa Mahkemesinin aldığı bağlayıcı kararları bile uygulamıyor. Hatta alt mahkeme, Anayasa Mahkemesi’nin kararına uymamayı geçtik; o kararı aldıkları için Anayasa Mahkemesi yargıçları hakkında suç duyurusunda bulunuyor.”

    Haklıdırlar.

    Yaşananın sadece bir hukuk hatası olduğunu öne sürmek olası değil. Devlet zannettiğiniz çete, artık gemi azıya almış ve yaptıklarını örtbas etme gereği de hissetmiyor. Kritik eşik geçilmiş ya da diktatör bozuntusunun deyimiyle ‘atı alan Üsküdar’a geçmiş.’

    Ancak tablonun daha vahim bir tarafı var. Bu hukuksuzluklar yaşanırken, kendisini muhalif olarak lanse etmeye çalışan grupların bazıları, yapılan sistemli zulmü görmezden geliyor. Bakın, dikkat edin, görmüyor değil, gördüğü halde görmezden geliyor. Bunun nedeni toplumun kutuplaşmasıdır. Kendi klanlarından olmayanları insan saymıyorlar. İnsan hakları talep ederken aslında sadece kendilerinden olanlara hak talep ediyorlar.

    Öteki olarak sınıfladıkları grupları düşman hukukuna layık görüyorlar. Düşman hukukuna maruz kalan başlıca iki grup var bugün: Kürt Siyasi Hareketi ve Gülen Hareketi. Her iki grupla yolları bir şekilde kesişmiş insanlar takibata uğratıldıklarında, birkaç istisna isim dışında hiç kimse onların sorunlarıyla ilgilenmiyor. Ne siyasi partiler, ne sivil toplum, ne sermaye, ne işçi hareketi ve sendikalar, ne dini gruplar, ne üniversiteler, ne aydınlar, ne medya, o gruplardan olan zavallı insanların uğradıkları ağır ve sistematiik insan haklarını gündemlerine almıyor.

    Kardeşim, o annesinin karnındaki bebeğin suçu nedir!

    Hedefe aldıkları insanlardan nefret ediyorlar. İnsanlığın utancı en ilkel dönemlerde zalim hükümdarların yaptığı keyfi zulümler ve hukuksuzluklar gibi geniş toplum kesimlerine aidiyetler temeli üzerinden zulmediyorlar. İnsanların en temel haklarını hiç çekinmeden ayaklar altına alıyorlar.

    Neden bunu yapıyorlar? Yapabildikleri için!

    Bugün devlet zannettiğiniz şeyde artık hiçbir fren mekanizması kalmamıştır. Yapmak isteyip de yapamayacakları hiçbir şey yok. Erdoğan ve onun güç paydaşlarından oluşan çetenin yönetimi altında Türkiye artık devlet olmanın asgari koşullarını bile karşılayamaz duruma geldi.

    Şimdi bu iktidarın mümessillerine sormak lazım:

    Sizin çocuğunuz, eşiniz, ananız-babanız yok mu? Bunlar sizin sevdiklerinizin başına gelse üzülmez misiniz? O hapiste tutulan kadıncağız sizin karınız veya kız kardeşiniz olsa, yine aynı şekilde mi hareket edersiniz? Yarın sizden nefret eden birileri iktidara gelip aynı takibatı sizin sevdiklerinize yapsa vereceğiniz yanıt ne olur? O bebekten ne istiyorsunuz? O anne, doğum yaparken bebek veya anne, ya da her ikisi birden ölse, bunu vicdanınız nasıl kabul edecek? Haydi vicdanınız da ahlâkınız da yok, peki en azından “yahu ileride bize de aynısını yaparlar” diye bile düşünemeyecek kadar irrasyonel misiniz?

    Elbette bu soruların yanıtlarını bu rejimde hiç kimse vermeyecektir. Hem onları yanıt vermeye zorlayan bir mekanizma kalmadı, hem de güç zehirlenmesinden mütevellit izanını kaybetmiş bir zalimler topluluğuyla karşı karşıyayız.

    Ancak buradan uyarayım:

    Bakın Türkiye denen devletin zebaniliği ve hunharlığı hiç bitmez. Devlet el değiştirdi diye kendinizi garantide sanmayın, uyarıyorum size.

    Bu devlet her on, yirmi yılda bir el değiştirir ama metotları ve hukuksuzluğu değişmez. Bugün siz iktidardasınız, ve hatta kendinizin rejimini kurmuş ve konsolide etmiş durumdasınız. Fakat zannediyor musunuz ki bu iktidar bakidir?

    Bir sabah uyanacaksınız, bakmışsınız sizinkiler iktidarı kaybetmiş! Bir kısmı özel uçaklarına binip ülkeyi terk etmiş, bir kısmı taraf değiştirmiş, diğerleri bugün sizlerin o hamile kadınla bebeğine yaptığınız muameleyi yaşıyor!

    O üçüncü grup, en kalabalık grup olacak. Sizleri de bir gecede hain ilan edecekler. Sizleri de aile boyu takibata uğratacaklar. Sizlerin de çocuklarınızın, kardeşlerinizin, anne-babalarınızın hayatını karartacaklar. Mallarınıza mülklerinize çökecekler. Sülalenizin tamamını isten atacaklar. Sizlerle yolu kesilen herkesi irtibatlı-iltisaklı ilan ederek üzerlerinden geçecekler.

    Ezileceksiniz.

    Bugün ektiğiniz rüzgar size yarın fırtına olarak geri dönecek! Anne karnındaki bebekten intikam alan bir zihniyet baki, hatta uzun süreli olamaz.

    Benden yazması!

    İster okur dikkate alırsınız; isterseniz güler geçersiniz. Ancak hiçbir şey baki değil. Sizin gücünüz-iktidarınız da geçicidir.

    Türkiye’de bu haberi engelsiz paylaşmak için aşağıdaki linki kopyalayınız👇

    Kaynak: Tr724
    ***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

  • Evrensel ve tarihsel bağlamda Nisa Suresi 58. ayetin meali ve yorumu  

    Evrensel ve tarihsel bağlamda Nisa Suresi 58. ayetin meali ve yorumu  


    YORUM | AHMET KURUCAN  

    Nisa suresi 58.ayet. İki farklı mana vereceğim. Dikkatlice okumanızı tavsiye ederim:  

    •  “Allah size, emanetleri mutlaka ehline vermenizi ve insanlar arasında hükmettiğiniz zaman adaletle hükmetmenizi emreder. Allah size ne güzel öğütler veriyor. Şüphesiz Allah her şeyi işitmekte, her şeyi görmektedir.” 
    •  “Allah size (Kabe’nin bakımı, anahtarlarının muhafazası gibi sorumluluk isteyen işlerde) emanetleri ehline (Osman b. Talha’ya) vermenizi, insanlar arasında (Hz. Abbas ve Osman b. Talha) ortaya çıkan ihtilafı çözmek için hakemlik yaptığınızda da adalet ve hakkaniyetle hükmetmenizi emreder. Bakın, Allah size ne güzel öğüt veriyor. Unutmayın ki Allah her şeyi işitir ve görür.” 

    İlki hiçbir arka plan bilgisine sahip olmayan insanın bile anlayabileceği, anlamlandırabileceği ve ders çıkartabileceği türden lafzi bir meal.  

    İkincisi arka plan bilgisi ile birlikte verilen, ilki kadar olmasa da yine adalet ve hakkaniyetle hükmetme ekseninde cami derslerin çıkartılabileceği anlam-yorum birlikteliği içeren mehfumi meal.  

     İlki evrensel muhtevaya, ikincisi kısmen de olsa ayetin uygulama alanını daraltan ve tarihsel boyutunu daha çok ön plana çıkartan muhtevaya sahip. 

     Ben şahsen ikisinin ortasında duruyorum. Vereceğimiz mealin ve alacağımız dersin her iki bakış açısından da istifade etmesi gerektiğine inanıyorum. Şöyle ki; ayetin asli manasını, nüzul toplumuna ne dediğini bilmemizin Allah’ın muradını ve maksadını doğru anlayabilmek için öncelikli şart olduğunu inanıyorum. Onun için meal vermeden önce nüzul sebebini bildiğimiz ayetler için önce o sebeplere, bilmediğimiz ayetlerde de sosyo-kültürel, sosyo-ekonomik ve teo-politik gerçekliğe bakmak zorundayız diye düşünüyorum.  

    Bu ayet özelinde meseleyi ele alacak olursak bu bakış açısıyla ayetin mealini verdikten sonra, “Şimdi bu ayetle Allah bize ne demek istiyor? Nasıl bir mesaj veriyor?” sorusuna cevap aramalıyız diyorum. Yoksa bazı tarihselci zihniyete sahip insanların yaptığı gibi “Ayet sadece nüzul toplumundaki muhataplarına inmiş, hükmünü vermiş,  fonksiyonunu icra etmiş ve işi bitmiştir. Bugün bize vereceği hiç bir şey yoktur” demiyorum. 

    Evet, tarihsellikle tarihselciliği birbirine karıştıran bazıları anlamamakta ısrar etse de Kur’an ayetleri tarihsel bir zeminde inmiştir. Bu bağlamda tarihsel demek mitoloji değil, efsane değil, kurgu değil, masal değil, hikâye değil, darb-ı mesel değil, metefor değil, aksine tarihin bir döneminde yaşanmış hadisedir, olaydır, vakıadır demektir ve tarihsel kavramının karşıtı da evrensel değil yukarıda dediğim gibi mitolojidir, hikayedir vs.  

    Yeri geldiği için hemen ilave edeyim; evrensel alem-şümûl, tarih-üstü anlamlarına gelen ve bizim İslami literatürde kullandığımız şekliyle lafzı, manası ve maksadı itibariyle bütün zaman, mekân ve insanlar/inananlar için geçerli olan şeylere verilen sıfattır. Evrensel kelimesinin karşıtı da yereldir, lokaldir, mahallidir. 

    Şimdi bu genel değerlendirmeler mahfuz ayetin sebebi nüzulünü aktarayım. Mekke fethi sonrası Allah Resulü (sas) Osman b. Talha’dan Kabe’nin kapısını açmasını ister. Zira fetih öncesinde Osman b. Tahla, “Senin peygamber olduğuna inansaydım senin girmene engel olmazdım!” diyerek kapıyı kilitlemiştir.  

    Osman b Talha, Kabe’nin bakımı ve anahtarlarını asırlardır ellerinde tutan Abduddar Oğullarındandır. Osman’ın Kabe’yi açmamakta ısrar etmesi karşısında Hz. Ali onun elinden anahtarı alıp Kabe’nin kapısını açmıştır. 

    Bu arada Kabe’ye ait kutsal işlerden sayılan Meş’ar-i Haram’ın genelinin bakımı ile hac-umre vesilesiyle gelen insanlara su dağıtma işlerini yapan Hz. Abbas, Kabe’nin anahtarlarını muhafaza ve bakım işlerinin de kendisine verilmesini ister. Osman b. Talha da nesillerdir kendilerinde olan bu işi devam ettirmeyi ısrarla talep eder ve aralarında tartışma çıkar. Bir rivayete göre bu esnada Osman b. Talha henüz Müslüman olmamıştır. Bu tartışma üzerine yukarıda iki ayrı mealini verdiğim ayet nazil olmuş ve Efendimiz (sas) anahtarları Osman b. Talha’ya geri vermiştir. Rivayet odur ki Osman b. Talha bunun üzerine Müslüman olmuştur.  

    Bir diğer rivayette ise Osman Mekke fethinden önce Halid b. Velid ve Mus’ab b. Umeyr ile birlikte Müslüman olmuş, bu tartışma Efendimizin fetih sonrası Kabe’ye ait işleri yeniden düzenlediği esnada yapılmıştır. 

    İmdi şu soruyu sorabilirsiniz; böylesi gündelik hayata ait sıradan bir hadisenin kıyamete kadar devam edecek olan bir dinin kutsal kitabında yer alması doğal mıdır, hikmeti nedir? Doğaldır, çünkü Kur’an’ın bütün ayetlerinin nüzul toplumunda karşılığı vardır. Nasr Hamid Ebu Zeyd’in dediği gibi, “Kur’an gökten inmiştir ama yerden de bitmiştir.”  

    Hikmetine gelince, yukarıda kaydettiğim gibi insanlığa bu hadise üzerinden mesaj vermektir. Tekrar ifade edeyim, nüzul toplumundan uzak bir zaman, mekân ve kültürde yaşayan bizler ayetin asli manasını anladıktan sonra ‘Allah bu ayet ile bize ne demek istiyor?’ sorusunu sormalı ve oradaki mesajı anlama çabası içine girmeliyiz. Kaldı ki ulemanın 14 asırdan beri yazdığı Kur’an tefsirleri ve hadis şerhlerinde yaptığı şey de budur.  

    Özellikle fıkıh usulünde ortaya koydukları düşünce sistemi ile hem külli bakışı hem de bütünlüğü korumuşlardır. İcma, kıyas, istihsan, maslahat metodlarını ele aldıkları ayet ve hadislere uygularken de hükmün yerelliği ile mesajın evrenselliğini birbirine karıştırmamaya özen göstermişlerdir. Zaten aksi bir tutum dini, hayattan koparmak anlamına gelirdi ki haşa ve kella o ulemanın hiç birisinin aklının ucundan dahi böyle bir şey geçmemiştir. 

    O zaman Kabe’nin anahtarları ve Osman b. Talha ile Hz. Abbas arasında cereyan eden tarihi hadise münasebetiyle inen bu ayetten bizim evrensel ve tarih üstü diye nitelendireceğimiz ne gibi mesajlar çıkartabiliriz?  

    Tam da burada yetkin bir tefsir uzmanının çok daha kapsamlı şeyler söyleyebileceğine inanıyorum. Bununla beraber kısaca şunları ifade edebilirim:  

    • İster ferdi düzlemde isterse kamusal alanda emanetlerin liyakat ve ehliyet şartı aranarak ehline teslim edilmesi ön plana çıkartılması gereken en önemli mesajdır. Zira nepotizm dediğimiz insanlığın başının belası olan akraba kayırmacılığı veya her türlü ayrımcılığın toplumda ehliyetsiz kişilerin iş başına gelmesine ve bunun da adaleti zedeleme, toplumsal dengeleri sarsma, kutuplaşmalara zemin hazırlama, huzuru bozma vb sonuçları olacaktır.  
    • Hasılı; aileden cemaate, partiden devlet ve devletler arasındaki siyasi, hukuki, iktisadi, askeri vb. paktlara kadar emanet, ehliyet, adalet ilkeleri korunduğu ölçüde huzur, korunamadığı ölçüde de huzursuzluk olur. İlahi rehberliğin bu evrensel mesajında dikkatlerimizi çektiği husus veya hususlardan biri bu olsa gerektir. 

    Türkiye’de bu haberi engelsiz paylaşmak için aşağıdaki linki kopyalayınız👇

    Kaynak: Tr724
    ***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***