Kategori: Görüş & Analiz

Serbest Görüş farklı bakış açıları ve derinlemesine analizlerle güncel olayları ve toplumsal sorunları inceler. Uzmanlardan ve düşünce liderlerinden gelen detaylı yorumlar, eleştiriler ve stratejik analizlerle okuyuculara geniş bir perspektif sunar. Sitemiz günün önemli konularını anlamak ve derinlemesine bilgi edinmek için ideal bir kaynak.

  • Doğmamış anneye mektup

    Doğmamış anneye mektup


    Meliha Yıldız


    Uzun zamandır sana yazmayı düşünüyorum anne, artık ertelemeyeceğim mektubu. Yokluğunda başıma neler geldi anlatacağım sana. Dinlemeye cesaret edebilecek misin bilmiyorum? Dinlemesen de anlatacağım. Yüklerimi bırakabilmem için anlatmam şart.

    Ne beni teslim ettiğin kadın ne de kocası, hiçbir zaman sevmedi beni. Kadın hatta benden nefret etti. Onun için tam bir baş belasıyım. Kaç kere ölümden döndüm bilmiyorum. Beşiğimdeyken boğulup hastanelik olduğum bildiğim.

    Kadının rahminde, on beş günlükken kocasından dayak yemeye başladım. Doğduktan sonra da kadın düzenli olarak dövdü beni. Adamın benim için ilk söylediği kelime “orospu”ydu.

    Bir mektup için sert bir başlangıç oldu. Hikayemin başı da sonu da sert anne. Kader mi denir ne denir bilmem, hikayen nasıl başlıyorsa öyle gidiyor…

    Evin içinde sürekli şiddet vardı. Bu yüzden disssosiyatif amnezi yaşadım. Hatırlamıyorum. Geçmiş dediğim bölük pörçük anılar, sağdan soldan duyduklarım. İyi ki hatırlamıyorum, hatırlamamak delirmekten ve ölmekten kurtardı beni. Bu duruma ne kadar kurtuluş denirse.

    Annesiz olmak yetmiyormuş gibi bir de bu kadına annelik yapmak zorunda kaldım. O kadar özgüvensiz, o kadar korkak ve özdeğersizdi ki… Adamın hiçbir isteğine direnmiyordu. Adamın yaptıkları karşısında ölü gibiydi, yok gibiydi. Kadının dirençsizliği beni çok şaşırtıyor, korkutuyordu ama bu dirençsizliğin ilerde başıma ne işler açacağını asla tahmin edemiyordum.

    dogmamis.jpg

    Adam kadını çok dövüyordu ve kadın; “bu dayaklara senin için katlanıyorum” diyerek tanrım olmuştu benim. Suçluluk duygusuyla beni esir almıştı. Çocukluğumdan geriye kalan en derin duygu; suçluluk… Çocukluğum bu kadını kocasının elinden nasıl kurtaracağımı düşünmekle geçti. Bir insan benim yüzümden dayak yiyordu…Benim yüzümden dayak yiyordu ama ben otuz iki yaşıma gelene kadar bu adamdan ayrılmadı. Benim için dayaklara katlanıyorsa neden otuz iki yaşına kadar ayrılmamıştı?… Ben on sekiz yaşında ayrılmıştım o evden. Bu soruları sorduğumda kırk dört yaşındaydım. Kadınla yüzleşme sırasında farkına vardım bunun ve birçok şeyin.

    Bu kadın kocasından ayrıldığında, ona ben baktım biliyor musun anne? Çocukları içinde en çok şiddete maruz kalan bendim, ona karşı kendini en çok sorumlu hisseden yine bendim. Ondan nefret ederken ona suçlulukla karışık bir sorumluluk hissediyordum. Bu kadınlar dünyanın en büyük manipülatörleri.

    Kırk dört yaşında yaşananlarla yüzleştiğim gün, bu kadının beni emzirmek istemediğini öğrendim. Emzirmek verilebilecek en basit bakım değil mi?… Kediler bunu çok rahat yapıyor. Kedileri kıskanıyorum. Bazı insanlar bunu bile neden yapamıyor anne?

    Ömrüm, bana sütünü bile vermeyen bir kadının beni sevmesini beklemekle geçti. Ondan ümidi kestiğim zamanlar başka insanlarda aradım bu sevgiyi. Beni sevmeyen insanlarla bağ kurabilmek için çırpınıp durdum.

    Neden beni bu insanlara teslim ettin anne?… Sana ihtiyaç duyduğum zamanlarda neden gelmedin?… Gözyaşları içinde, kendimi bu dünyada yapayalnız hissederken, bu acımasız insanların vicdanına beni nasıl terk ettin anne?… Hele kocası bana cinsel istismarda bulunduğunda nasıl duymadın çığlıklarımı?

    Seninki nasıl bir güçsüzlük ki çığlıklarıma duyarsız kalabildin?… Anlamıyorum seni, güçsüzlüğünü kabullenemiyorum. Senin güçsüzlüğüne duyduğum öfkeden dolayı çok güçlü biri oldum. Bir çocuk kadar kırılganken çok güçlü oldum. Olmayacak işlerin altına girdim. Kırılganlığımla yenildim. Yenildiğimi kabul etmedim aynı hataları tekrar edip durdum.

    Sana her ihtiyaç duyduğumda yokluğun yeni öfkeler, yeni nefretler yarattı bende. Şefkat ve güven yerine öfke ve nefret doldu içim. İçinde ne varsa bana da onu verdin. İnsan sahip olamadıklarını verebilir mi?…

    Bana veremediklerine sahip olmak için çırpınıp duruyorum. Çünkü bir kızım var. Ödüm kopuyor sana benzeyen bir anne olacağım diye. Kızımı her kucaklayışımda tedirginim. Çünkü bütün dokunmalarınız şiddetle oldu.

    Artık seni beklemiyorum anne. Kocanın cenazesine gitmediğim gibi senin de cenazene gelmeyeceğim. Çünkü sen ölemezsin hiç doğmadığın için.


    Meliha Yıldız: “1975’te, cinsel istismar da dâhil birçok ihmal ve olumsuzluğun yaşandığı bir evde doğdu. Kırk dört yaşına geldiğinde, bir video-röportajla yaşadığı cinsel istismarı anlattı. Bu, onun için mağdurluktan aktivistliğe giden yolculuğun başlangıcı oldu. Türkiye’de, aile içi cinsel istismarın “mağdur” tarafından anlatıldığı ilk kitap olan “Kutsal Tecrit”i 2021 yılında yazdı. İkinci kitabı Uçurum Kenarındaki Salıncaklar 2023 yılında yayınlandı. Çocuğun cinsel istismarıyla ilgili yaptığı çalışmaları https://melihayildiz.org/ sitesinde paylaşmaya devam ediyor”

    Kaynak: Artı Gerçek
    ***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

  • Christopher Nolan’ın anlatı labirenti

    Christopher Nolan’ın anlatı labirenti


    NEDİM HAZAR | YORUM 

    The Prestige filmi hakkında epey derinlikli ve geniş analiz yaptıktan sonra anlattıklarımızı bir toparlamak isterim.

    Christopher Nolan büyük bütçeli filmlere giriştikten sonra kendi zihninde tasarladığı işlere imza atmaya başlamıştı. Bu filmler hakkında nasıl eleştiriler yapılırsa yapılsın, ortak noktalar şudur; bu yapımlar sürükleyici, etkileyici ve özgündür. Zaman zaman hayranlık verici set tasarımlarıyla dikkatimizi dağıtsa da Nolan, tartışmasız usta bir hikaye anlatıcısıdır. Belki iddialı gelebilir ama şunu demek bile mümkündür: Sinema tarihi boyunca çok az yönetmen anlatıları üzerinde bu kadar tam kontrol sahibidir.

    Nolan’ın ustalık diyebileceğimizin dönemin en iyi ve ilk örneğidir The Prestige. Bir yönetmenin henüz beşinci filminde bu ustalığa erişmiş olması Nolan’ı farklı kılan yönlerden biridir.

    Prestij filmine baktığımızda ilk olarak şunu söylemek de pekala mümkündür; yönetmen bu filmde  izleyicilerin sinema diline olan aşinalığını kullanır. Yönetmenin yaygın araçları olan kurgu ve anlatımı, beklentilerimizi altüst etmek için bir silah gibi fonksiyonel kullanır. Karmaşık anlatı yapısı, filmdeki dönemeçleri açıkça gizleyecek kadar karmaşık ancak anlaşılabilir olacak kadar basittir.

    Tekrar hatırlatalım; Viktorya dönemi Londra’sında geçen filmde, Christian Bale ve Hugh Jackman, karanlık bir rekabete sahip iki sahne sihirbazını canlandırıyor. Bale, Alfred Borden rolünde, kendini işine adamış ve sert bir karakteri oynuyor. Jackman’ın canlandırdığı Robert Angier ise daha cilalı ve karizmatik, daha iyi bir şovmendir. Aslında rekabetleri, iyi niyetli bir yarışma olarak başlar; Borden akıl, Angier ise yüz olarak kullanılmaktadır. Sahnede yaşanan bir trajedi sonrasında ilişkileri, birbirlerini sabote etmeye çalışan çirkin bir rekabete dönüşür. Borden inanılmaz yeni bir numara sergiler ve Angier ise, sihrin arkasındaki sırrı keşfetmeye takıntılı hale getirir.

    Film boyunca yaşanan acımasız rekabet, iki adamı tüketir ve yakınlarındakileri de etkiler. Michael Caine, Angier’in akıl hocası Cutter’ı, hem bilge hem de yorgun bir şekilde oynuyor. Scarlett Johansson, hevesli yardımcı ve aşk ilgisi Olivia rolünde. İkisi de bu çatışmadan etkilenir, ancak bu yıpratıcı rekabetten en çok Borden’ın karısı Sarah, Rebecca Hall acı çekerek etkilenir. Bale ve Jackman, başrol oyuncuları olarak mükemmeldirler, rekabetlerine hissedilir bir yoğunluk getirirler. Ayrıca, mekanik sihirbaz Nicola Tesla rolünde David Bowie ve yardımcısı olarak Andy Serkis (Şu meşhur Gollum) için de enteresan birer roleri var.

    Filmin başında Cutter, bir sihir numarasının üç bölümünü açıklarken aslında filmin mantık evrenini de izah etmektedir. Nedir bunlar: İlk olarak, vaat, burada sihirbaz bize sıradan bir nesne gösterir. Ardından dönüş, nesne şaşırtıcı bir şey yapar. Prestij ise dramatik sonuçtur, nesne bir şovla ve alkışlarla geri döner.

    Üç bölümlü yapı

    Bu üç bölümlü yapı, bir filmin klasik üç perdelik yapısını yansıtır. İlk olarak, karakterlerle tanışırız ve hikaye bir olayla başlar. İkinci perdede, bahisler artar ve bir karşılaşma veya dönemeç yaşanır. Sonunda, doruğa ulaşırız ve hikaye çözülür. Nolan, izleyicinin bu yapıya aşina olduğunu varsayar ve bu bilgiyi kullanarak izleyiciyi şaşırtır, tıpkı bir sihirbazın dikkatinizi sıradan bir şeye çekip sonra olağanüstü bir şey yapması gibi.

    Christopher Nolan sadece kurgu ile zaman ve mekanı aşma yeteneğine sahip bir yönetmen. İzleyici Nolan’ın film diline aşina ise bundan rahatsız olmadığı gibi, tersine haz alır. Bu sebeple Nolan’ın anlatısından bir sahneden diğerine geçtiğimizde bazı varsayımlarda bulunur.

    Bu sebeple Nolan, sahneler arasında geçiş yapmak için kurguyu harika kullanır, bir sahneden diğerine diyalogları ve görselleri birleştirir. Bu tarzı daha ilk sekansta yere saçılmış şapkaların üzerine konmuş jenerikle başlar. ‘The Prestige’ (Prestij) yazısını okur ve şapkaları düşünürüz. Daha sonra, şapkaların Tesla’nın makinesinin son ürünü, kendileri bir tür prestij olduğunu anlarız. Bu sahneler, filmdeki birçok sihirbazlık numarasının merkezinde olan çoğulluk motifini de sergiler. Bu desen, filmin kendisinin prestiji olan son dönemece işaret eder.

    Bu anlatım motifi, sonraki çekimde, kafeslerindeki sarı kuşlarla devam eder. Ardından Michael Caine’in anlatımı başlar, küçük bir kıza bir numaranın üç bölümünü anlatır. Ancak daha sonraki sahnede, anlatımın aslında Borden’ın cinayet davasındaki tanıklık olduğunu anlarız. Nolan, baştan itibaren zaman algımızla oynar. Sadece film sonunda, Borden’ın kızı ve kuşlarla olan sahnenin aslında kronolojik olarak son an olduğunu anlarız.

    Nolan, Borden’ın hapiste olduğu ve Angier’ın günlüğünü okuduğu onları paralel hikayeler olarak kurar. Bu iki sahneyi, farklı zamanlarda gerçekleşseler bile bir araya getirir. İki sihirbaz, diğerinin yöntemini keşfetmeye çalışırken Nolan kendi yöntemini açığa çıkarır. Angier’ın büyük numarası ve daha sonra Borden’ınki, sihirbazı zaman ve mekan boyunca taşımakla ilgilidir. Nolan’ın, bu dahiyane kurgusu ve yenilikçi yapısı izleyiciyi benzersiz bir yolculuğa çıkarır.

    Yönetmen olan film boyunca güzelliği, aşkı, hayranlığı adeta bir yabancılaşma efekti gibi kullanarak bizi filmin esas sırrından uzak tutmayı başarıyor. Nolan, izleyicinin dikkatini çekecek minik kıtırlar atar. Ve izleyici Nolan’ın sakladığı sırlar açığa çıktığında meseleyi kavramaya başlıyor.

    Prestij’in en güçlü yönlerinden biri de oyunculuklar. Başta başroldeki Bale ve Jackman olmak üzere, oyuncu kadrosu -ille de Michael Cain- çok başarılı.

    Filmin en önemli duygusal ağırlıklarından biri, Borden’ın karısı Sarah olarak Rebecca Hall’dan geliyor. Daha küçük bir role sahip olmasına rağmen, filmdeki travmanın büyük kısmını taşıyor. Hall’ın performansını seviyorum çünkü gerçekten kırılmış hissediyor ama asla acınası değil, bu da bulunması zor bir denge. Scarlett Johansson da güçlü bir performans sergiliyor, ancak biraz az kullanılıyor. David Bowie, sadece harika bir sürpriz değil, aynı zamanda şaşırtıcı derecede iyi. CGI olmayan Andy Serkis de Tesla’nın yardımcısı olarak hiç de fena değil.

    Christopher Nolan ilk filmi Following’den itibaren (Belki Insomnia’yı bu genellemenin dışına çıkarabiliriz, belki…) eserlerinin genel yapısını, çapraz kesme yoluyla ortaya çıkan karşılaştırmalar açısından gerçekleştirir.

    Alman ekolünün ayak sesleri!

    Nolan’ın bu kurgu tarzını etkileyen biri Alman, diğeri Danimarkalı iki yönetmendir.

    Max Ophüls, asıl adıyla Maximillian Oppenheimer, 1902’de Almanya’nın Saarbrücken kentinde doğmuş, özellikle 1940’lar ve 1950’lerde Avrupa ve Amerika’da aktif olmuş ünlü bir film yönetmeni. Almanya doğumlu olmasına rağmen, Ophüls’ün kariyeri Nazi rejiminin yükselişi nedeniyle çeşitli Avrupa ülkeleri ve Amerika Birleşik Devletleri’nde devam etmiş. Sinema tarihinde, özellikle melodram türünde yaptığı yenilikler ve görsel stil ile tanınır.

    Ophüls’ün yönetmenlik tarzı, karmaşık kamera hareketleri, zarif dolly çekimleri ve uzun plan sekansları ile karakterizedir. Bu teknikler, onun filmlerine özgü bir akıcılık ve görsel şiirsellik katar. Ophüls ayrıca, karakterlerin duygusal derinliklerini ve karmaşık ilişkilerini keşfetme konusunda ustaydı, özellikle kadın karakterlerin yaşadığı duygusal ve toplumsal çatışmaları anlatmada oldukça başarılıydı.

    Ophüls ve Dreyer…

    Carl Theodor Dreyer (1889-1968), Danimarkalı bir film yönetmeni ve senarist olup, sinema tarihinin en önemli figürlerinden biri olarak kabul edilir. Dreyer, özellikle sessiz film döneminde ve sonrasında gerçekleştirdiği deneysel ve ifade gücü yüksek filmlerle tanınır. Onun eserleri, derin ruhsal analizler, minimalist anlatım tarzı ve yoğun dini ve ahlaki temalarla bilinir.

    Dreyer’in sinema kariyeri, 1920’lerin başlarında başladı ve 1960’lara kadar sürmüştür. En bilinen eserlerinden biri, 1928 yapımı “The Passion of Joan of Arc” (Jeanne d’Arc’ın Tutkusu). Bu film, tarihsel figür Jeanne d’Arc’ın yargılanmasını ve idamını konu alır ve özellikle döneminin yenilikçi sinematografi teknikleri ve anlatım tarzıyla dikkat çeker. Filmdeki yakın çekim kullanımı, karakterlerin iç dünyalarını ve duygusal durumlarını aktarmada etkili bir yöntem olarak kullanılmıştır.

    Dreyer, filmlerinde sıklıkla dini, ahlaki ve etik temaları işlemiştir. “Ordet” (1955; Söz) ve “Gertrud” (1964) gibi filmleri, bu temaları işleyiş biçimleri ve karakterlerin içsel çatışmalarını göstermeleri açısından önemlidir. “Ordet”, bir ailenin inanç ve şüphe arasındaki çatışmalarını ele alırken, “Gertrud” ise bir kadının kişisel özgürlük ve aşk arayışını konu edinir.

    Dreyer’in yönetmenlik tarzı, genellikle minimalist ve soyuttur. Onun filmleri, karakterlerin ruhsal durumlarını ve çatışmalarını görsel ve sinematografik tekniklerle anlatır. Bu yaklaşım, özellikle karakter odaklı hikayelerde ve derin duygusal anlatımlarda kendini gösterir.

    Dreyer, ayrıca deneysel sinema ve sinematografik yenilikler konusunda da öncü sayılır. Onun çalışmaları, sinema sanatının sadece eğlence değil, aynı zamanda derin düşünce ve duygusal etkileşim sağlayabilecek bir sanat formu olduğunu kanıtlar niteliktedir. Dreyer’in eserleri, sinema tarihinde estetik ve anlatısal olarak yenilikçi olarak kabul edilir ve sinema sanatının gelişimine önemli katkılarda bulunmuştur.

    Nolan’ın anlatı tekniğine yakından baktığımızda bu iki yönetmenin ayak seslerini işitmek mümkündür.

    Nolan’da Ophuls’un takip çekimlerini veya Dreyer’in sert dekorunu ele alış şekli gibi çapraz kurguyu örnek verebiliriz: kreatif bir seçime yapılan başlangıç taahhüdü, hikaye, sahneleme, performans ve diğer faktörlerin ele alınma biçimini şekillendirir. Çapraz kurgu, onun biçimsel projesine anahtardır ve film estetiğine olan katkılarından biri, bu tekniğin beklenmedik kaynaklarını alışılmadık anlatı kuralları aracılığıyla açığa çıkarma çabasıdır.

    Bağlantı Labirenti

    Bu biçimsel mantık, The Prestige, daha da fazla hassasiyet gösterir. İki başrol oyuncusunu takip ederken, birçok flashback ve tekrarlanan olaylarla karşı karşıya kaldığımızda, kurgunun içinde kolayca kaybolabiliriz. Burada Nolan, diğer filmlerinde yaptığı gibi, ayrı bir kronolojiyi işaretlemek için siyah-beyaz görüntüleri kullanmaz. Bize tüm zaman seviyelerini düzgün tutmamıza yardımcı olur, seslendirmeler ve tekrarlanan ve çeşitli kurulumlar kullanarak bizi tekrar tekrar mekanlara ve durumlara yönlendirir. Nolan’ın tekli kesimleri bir araya getirme tercihi, hafızamızın gelişen dramayı kavramasına dayanan basit ama net bir mantığa tabi olur. Ses köprüleri ve görüntü kümeleri, Tolstoy’un anlatı sanatı için merkezi olarak gördüğü “bağlantı labirenti”ni oluşturur.

    Kısaca izah edeyim;

    Tolstoy’un eserlerindeki “Bağlantı Labirenti”, Tolstoy’un romanları boyunca ördüğü karmaşık bağlantılar, temalar ve ilişkiler ağını ifade ediyor. Bu kavram, yazarın eserlerindeki karakterler, sosyal ve tarihsel bağlamlar, felsefi sorgulamalar ve anlatı yapıları arasındaki karmaşık etkileşim açısından anlaşılabilir. Tolstoy, derinliği ve edebiyatındaki geniş kapsamı ile ünlüdür, burada karakterlerinin karşılaştığı ahlaki, ruhsal ve toplumsal ikilemleri sıklıkla keşfeder. Bu karmaşıklık, hikayelerinde labirent benzeri bir yapı oluşturur, burada çeşitli öğeler karmaşık bir şekilde sofistike bir dokuda birbirine bağlanır.

    Belki başka bir Nolan filminde bu labirentin koridorlarında gezinebiliriz.

    Nolan adeta bir çoban gibi izleyicinin zihnini istediği alana doğru yönlendirir, bu aynı zamanda hikayeye bir istikamet verme isteğidir ki Nolan bu şekilde, Alfred Borden etrafında bir gizem oluşturur. Nolan’ın görevi, önemli bilgileri gizlemek ve ona işaret etmektir. “Senaryoda boşluk” kısmımızda bu konuyu ele alacağım.

    Nolan şunu ister; bir şekilde hikaye bize Alfred’in rakibi Robert ile (şiddetle bir başka dul) empati yapmamızı sağlamalı ve daha sonra Robert’ın intikam arzusunun onu nasıl dengesizleştirdiğini öğrendiğimizde sempatimizi Alfred’e geri çevirmelidir. The Prestige’in güvenilmez, salınımlı anlatısını başarmak için Nolan, film stilinin yüzeyini oldukça dikkatli bir şekilde cilalar.

    Nolan’ın cesur filmi, bu türden daha belirgin paralelliklerden oluşuyor.

    Christopher ve Jonathan Nolan’ın The Prestige’in senaryosuna giriş yaparken, “biz” değil “ben” olarak konuşmaları, izleyiciyi duality, ikizler, çiftler ve paralellikler hakkında bir komplo fark etmeye teşvik eder. Düello yapan iki sihirbaz fikri, yazar/yazarların “fraktal” zaman ve bakış açısı kavramı ile çarpıtılan aldatma olasılıklarıyla doludur.

    İki Londralı sihirbaz, birbirinden daha şaşırtıcı illüzyonlar arayışında çaresiz bir rekabete kilitlenmiştir. İstekli Robert Angier ve daha kötücül Alfred Borden arasındaki çatışma, her ikisi de çırak sihirbazken başlamıştır. Robert’ın eşi Julia, Borden’ın hatalı ip düğümü yüzünden bir dalış tankında ölmesi iki adam ünlendikçe, düşmanlıklarının tırmanmasına sebep olacaktır. Robert, başarısız bir “kurşun yakalama” numarasında Alfred’in iki parmağını vurur. Karşılık olarak, Alfred Robert’ın bir illüzyonunu sabote eder. Sonra Alfred, inanılmaz bir hile olan “Yer değiştiren Adam”ı sergiler. Alfred, sahnenin bir ucundan kaybolup diğer uçta anında yeniden belirir. Misilleme olarak, Robert kendisine benzeyen bir adam bulur ve benzer bir illüzyonu gerçekleştirir. Ama Alfred yine rahat durmaz ve hileyi açığa çıkarır, Robert’ın ayağını kırar ve onu seyircisi önünde küçük düşürür.

    Filmin doruk noktasında, Alfred’in orijinal “Yer değiştiran Adam” illüzyonu basit bir hile olarak ortaya çıkar: İki Borden vardır, ikiz kardeşler. Her an, biri Alfred kimliğini alırken, diğeri Alfred’in illüzyonlarının tasarımcısı veya mühendisi Fallon olarak kılık değiştirir. Bu yüzden bir Borden ikizi sihri bırakma konusunda fikrini değiştirdiğinde, diğeri inatla Robert’ın performansına katılır. Sonuç olarak, bir Alfred asılırken, diğeri son bir intikam eylemi için Robert’ı takip edebilir.

    Hikaye ilerledikçe (Ki Nolan bunu tabiri caizse gıdım gıdım verir) öğreniriz ki, Robert’ın “Yer değiştiren adam” versiyonu bir illüzyon değil, bilimin ta kendisidir. Tesla, Robert’ın bir kopyasını oluşturan ve orijinalinden biraz uzakta bir yere bırakan bir klonlama makinesi inşa etmiştir. Her gösteride bir Robert kapanın altından düşer ve bekleyen bir tankta boğulur. Tiyatroda başka bir yerde gönderilen, yeniden oluşturulan, aynı Robert seyircinin alkışlarını alır.

    Şunu da teslim etmek gerekiyor, Prestij filminde gördüğümüz komplonun çoğu, Christopher Priest’in orijinal romanında yer alır, ancak orada bir edebi kural, keşfedilen elyazması tarafından süslenmiştir. Günümüz yayıncısı Adam Westley, Alfred Borden’ın “Sihir Yöntemleri Sırları” adlı kitabını okumaya başlar. Ardından, 1866’ya kadar uzanan farklı zaman noktalarında olayları ele alan birkaç diğer anı takip eder. Bu metinler, merkezi rekabeti – Alfred Borden ve Robert Angier arasındaki iki büyücüyü – farklı zaman şemaları ve çeşitli bakış açılarından sunar.

    Nolan ve senarist-kardeşi Jonathan, Priest’in çağdaş çerçeve hikaye akışını kullanmaz. Temelde 1900 civarında geçen doğrusal bir hikayeden başlarlar filme. Her zamanki gibi, onu ayrı aşamalara bölerler. Biri şimdi (Cutter’ın küçük kız Jess’e bir kuş numarası göstermesi), yakın geçmiş (Alfred’in Robert’ı öldürmesi ve yargılanmayı beklemesi), daha uzak bir geçmiş (Robert’ın Colorado’da Nicolai Tesla’yı ziyareti) ve Alfred’in günlüğü sayesinde, iki rakip olmaya başladıkları ve Alfred’in Yer Değiştiren Adam illüzyonunu yaptıkları en uzak günler. Bunların hepsi arasına paralel kurgular ve karmaşık bir zaman çizelgesiyle akar. Nolan’ı Tarantino’dan ayıran en önemli özellik ile Prestij’de Pulp Fiction’daki gibi  bloklarla puzzle anlatım yerine olayları bir örgülenme ile anlatmasıdır.

    Bu dört aşamayı sunarken, Nolan yeni bir kesişen kurgu stratejisi ve yeni bir kural seti izler. Prestij, zaman bölgelerini mevcut eylemle paralel olarak değil, içine gömülmüş olarak ele alır. Bu kısmen, iki başrol oyuncumuz ve salınımlı bir bakış açısı desenimiz olması nedeniyledir. Bir karakterin deneyiminin ana eylemi sağladığı (Following ve Memento’da olduğu gibi) yerine, iki karakterimiz var, bu yüzden her biri kendi kurgulanmış ve yeniden düzenlenmiş zaman çerçevesini oluşturur.

    Robert’ın günlüğü ve Alfred’in kodlu defteri gibi iki kitabın kritik rolü nedeniyle işler daha da karmaşıklaşır. Her iki sihirbaz da bu belgeleri hem kendi başarılarını anlatmak hem de gizlemek için kullanır.

    İç içe ya da gömülü hikaye!

    “Embedded story” veya “iç içe hikaye”, bir ana hikayenin içinde yer alan ve genellikle ana hikayeyle tematik veya anlatısal bir bağlantıya sahip olan başka bir hikayeye deniyor. Bu tür hikayeler, genellikle ana hikayenin derinliğini artırmak, karakterlerin iç dünyasını daha iyi anlatmak veya ana hikayenin temalarını güçlendirmek için kullanılıyor.

    İç içe hikayeler, çeşitli şekillerde ortaya çıkabilir:

    Karakterler Tarafından Anlatılan Hikayeler: Ana hikayedeki bir karakter, başka bir hikaye anlatarak iç içe bir hikaye oluşturabilir. Bu, genellikle bir karakterin geçmişini veya bir olayı açıklamak için kullanılır.

    Kitaplar, Mektuplar, Günlükler: Ana hikayenin bir parçası olarak sunulan yazılı materyaller, kendi başlarına ayrı hikayeler taşıyabilir ve iç içe hikayeler oluşturabilir.

    Hayal veya Düşler: Karakterlerin hayalleri veya düşleri, iç içe hikayeler oluşturmak için bir araç olarak kullanılabilir. Bu tür hikayeler, karakterlerin bilinçaltı düşüncelerini veya arzularını ifade etmekte etkili olabilir.

    Filmler içinde Film veya Oyunlar içinde Oyun: Bir film ya da tiyatro oyunu içinde başka bir film veya oyun gösterilmesi de iç içe bir hikaye örneği olabilir. Bu, anlatıyı katmanlı bir hale getirir ve izleyicilere farklı bir bakış açısı sunabilir. Ki Nolan Inception’da bunun zirvesine ulaşmıştır.

    Bu tür hikayeler, izleyiciyi veya okuyucuyu daha derin bir düzeyde etkilemek, ana hikayenin temalarını güçlendirmek ve karmaşık anlatı yapıları oluşturmak için sıkça kullanılır. Özellikle edebiyat ve sinemada sıkça rastlanan bir tekniktir.

    Klasik bir okur ya da izleyici bir hikayeyi genellikle bir çizgi olarak düşünür. Olaylar (kronoloji olarak) birbiri ardına gerçekleşir. Buna göre, çoğu film, ne kadar karmaşık olursa olsun, hikaye eylemlerini sorunsuz bir şekilde entegre eden tek bir olay zinciri olarak işler. Misal; erkek ve kız iş ve aşkta sorunlarla karşılaşır ve bunlar birbirine bağlanırlar. Peki ya roman ya da film, çizgilerin birbiriyle sıkıca karışmadığı şekilde düzenlenmişse?

    Aynı anda yaşayan ve hiçbir zaman buluşmayan iki kadının çok farklı hayatlarını anlatan Vera Chytilová’nın Bir Şeyler Farklı’da olduğu gibi, paralel eylem çizgileri oluşturabilirsiniz mesela. Hattınızın alternatif yollara ayrıldığını hayal edebilirsiniz; ki Sliding Doors bunun için enfes bir örnektir, keza Run Lola Run’daki gibi dallanan yol hikaye çizgilerine sahip olduğunu görürüz. Wong Kar-wai’nin Chungking Express’indeki gibi, bağlantısız insanların aynı kafeden geçtiği karakterlerin çizgilerinin anlık örtüşmesiyle hikayeleri bağlayabilirsiniz. Bilindiği üzere Nolan, Following ve Memento’da başka bir yöntem uygular: Bir hikaye çizgisini alıp parçalara ayırır ve sonra bunları çapraz kurgu yapar. Following’de, üç aşama kronolojik olarak ilerlerken, Memento’nun iki hikaye çizgisinde bir aşama kronolojik olarak ilerler ve diğeri geriye doğru işler.

    Başka bir tür hikaye yapısı en eskilerden biridir. “Gömülü” veya “iç içe geçmiş” hikaye, en azından M.Ö. 2000 yılına ve Mısırlı “Gemi Kazazede Hikayesi”ne kadar uzanır. Klasik durumda, bir hikaye gerçeklik seviyesiyle başlarız ve o hikayede bir karakter daha önce gerçekleşen başka bir hikaye anlatır. Tipik olarak, ikinci seviye veya gömülü hikaye oldukça geniş bir yapıya sahiptir: serim, gelişme, kriz ve doruk.

    Elbette, The Arabian Nights, The Decameron ve The Canterbury Tales eserlerinde olduğu gibi birkaç gömülü hikayeyi bir araya getirerek bir hikaye oluşturabilirsiniz. Çerçeve hikaye sadece bir arka plan olabilir veya kendi dramatik itici gücüne sahip olabilir. Sözgelimi Şehrazat, ölümünü ertelemek için her gece bir hikaye anlatır.

    Ondokuzuncu yüzyıl eserlerine baktığımızda kurgularında popüler bir gömülü hikaye örüntüsü, bir tür roman-içinde-roman sunan keşfedilmiş-el yazması kuralı işlediğini kolaylıkla görürüz. Deneyimsel ve avangart yazarlar nice zamandır gömülü hikaye tekniğini kullanıyorlar. Italo Calvino’nun “Kış Gecesi Bir Yolcu” örneğinde kullandığı teknik elbette sinemada da geçerlidir. “Citizen Kane” klasik bir örnektir, çünkü anlatılan hikayeleri (çoğu flashback), yazılı bir metni (Thatcher’ın anıları) ve hatta bir filmi (News on the March) içerir. Filmlerde bulduğumuz birçok gömülü hikaye genellikle bir karakterin geçmiş olayları hatırlaması veya başka bir karaktere anlatmasıyla motive edilen flashback’ler olarak sunulur.

    Gömülü bir hikayenin herhangi bir türünü kabul ettiğinizde, bazı hikaye anlatıcıları şunu sorar: Neden gömülü hikayenin içine başka bir hikaye sıkıştırmayasınız? Ve böyle devam eder. Calvino’nun romanı bunu yapar, birinin iki ayna arasında durduğunda ve görüntü sonsuza kadar çoğaltıldığında gördüğümüz o sonsuz uzatılmış serinin olasılığını önerir. (Inception, Ariadne’nin Paris sokaklarında aynaları çağırdığında böyle bir görüntüyü bize sunar.)

    Hollywood film yapımcıları, 1940’larda bazı flashback filmlerinde çoklu gömülmeyle deneyler yapmış. The Locket ve Passage to Marseille’de flashbackler içinde flashbackler var. Daha cesur ve Calvino’ya daha yakın olan Pasolini’nin Arabian Nights’ta bir karakter, karşılaştığı başka bir karakterin hikayesini anlattığı bir hikaye anlatır ve böyle devam eder.

    Nolan’ın The Prestige ve Inception’daki başarısının kalbi tam da burada yatıyor. 

    Türkiye’de bu haberi engelsiz paylaşmak için aşağıdaki linki kopyalayınız👇

    Kaynak: Tr724
    ***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

  • 56 yıl sonra bir maçta 14 gol

    56 yıl sonra bir maçta 14 gol


    YORUM | HASAN CÜCÜK 

    Almanya’nın ev sahipliğini yapacağı 2024 Avrupa Futbol Şampiyonası (EURO 2024) vizesini alan ülke sayısı 16’ya ulaştı. Almanya ev sahibi olarak final biletini eleme gruplarında yer almadan cebine koymuştu. Cuma akşamı Romanya, İsviçre ve Hollanda da adını EURO 2024 katılımcıları arasına yazdırdı. Türkiye, Galler’le oynayacağı son maç öncesinde EURO 2024 biletini cebine koymuştu.

    Şampiyona yolunda B Grubu tarihi bir maça şahitlik etti. Avrupa futbolunun küçük ülkesi Cebelitarık’ı konuk eden Fransa, 90 dakikaya 14 gol sığdırdı. Bu skor, bir rekoru beraberinde getirdi. Daha önce en farklı skora San Marino’yu 13-0 yenen Almanlar imza atmıştı. Avrupa topraklarında bir maçta 14 gol atan Fransa elbette yalnız değil. 56 yıl önce aynı gol sayısına Danimarka ulaşmıştı.

    Avrupa futbolunun patronu UEFA, 15 Haziran 1954’te kurulduğunda 25 üyesi vardı. Avrupa haritasında meydana gelen değişimler UEFA’ya bağlı federasyon sayısında artışa yol açtı. Günümüzde UEFA’nın üye sayısı 55’e ulaştı. Dünya futboluna yön veren ülkelerin çoğunluğu Avrupa kıtasında bulunuyor. Almanya, İtalya, Fransa, Hollanda, Portekiz, İngiltere ve Belçika UEFA’nın lokomotifleri arasında yer alıyor. Soğuk Savaş döneminde Çekoslovakya, Yugoslavya, Macaristan, Bulgaristan ve Romanya da etkili futbollarıyla dikkat çekiyordu. Ancak Berlin Duvarı’nın yıkılmasıyla birlikte Doğu’nun Avrupa futbolundaki etkisi giderek azaldı.

    Avrupa Şampiyonası ilk kez 1960’ta düzenlenirken, ilk şampiyon SSCB oldu. Her 4 yılda bir düzenlenen turnuvanı katılımcı sayısı 1980’de 8 takıma, 1996’da ise 16 takıma çıkarıldı. Fransa’nın ev sahipliğini yaptığı EURO 2016 ile turnuvaya katılan takım sayısı 24’e çıkarıldı. UEFA üyesi 55 ülkeden 24’ü şampiyona bileti alıyor. Katılımcı sayısının artmasıyla organizasyon ilk kez boy gösteren takımları görmek mümkün oldu. Ancak bazı ülkeler için Avrupa Şampiyonası rüyası bile mümkün değil. İşte bu ülkelerden biri olan Cebelitarık, tarihi bir skorun kahramanı oldu.

    1990’lı yıllara gelene kadar Türk futbolu ‘şerefli mağlubiyetler’ dönemini yaşıyordu. Bir veya iki farkla kaybedilen maçlar için uydurduğumuz slogandı bu. Kaybetmenin sıradan, kazanmanın sıra dışı olduğu o yıllarda A Milliler, İngiltere’ye iki, Polonya’ya ise bir kez 8-0 yenilerek, en ağır hezimetini yaşadı. Macaristan ve Mısır’a karşı alınan 7-1’lik hezimetlerin yanı sıra Macaristan, Çekoslovakya ve İtalya’dan 6 gol yedi.

    Hollanda’ya 6-1 yenildiğimiz maçtan bir kare…

    Yakın tarihimizdeki en ağır yenilgiyi ise 2022 Dünya Kupası yolunda Hollanda deplasmanında aldık. Artık unuttuğumuz bir skorla sahadan 6-1 mağlup ayrılıp, uzun bir aradan sonra kalemizde 6 gol gördük. Kalemizde 6 golü en son 4 Nisan 1984’te İnönü Stadı’nda Macaristan karşısında görmüştük. Türkiye artık Avrupa futbolunda elitler arasında olmasa da ‘şerefli mağlubiyetler’ dönemi geride kaldı.

    Elbette mağlubiyetin sıradan olmaya devam ettiği ülkeler var. San Marino, Andorra, Cebelitarık, Lihtenştayn ve Faroe Adaları için galibiyet olağanüstü olmaya devam ediyor. Elbette bu ülkelere Malta, Güney Kıbrıs, Estonya’yı eklemek mümkün. Futbolun averaj ülkesi Lüksemburg, EURO 2024 yolunda makus talihini yenmeyi başardı. J Grubu’nda mücadele eden Lüksemburg, Portekiz ve Slovakya’nın ardında 17 puanla üçüncü sırada bulunuyor. İzlanda, Bosna – Hersek ve Lihtenştayn’ı geride bırakan Lüksemburg sıra dışı bir başarıya imza attı. Lihtenştayn, San Marino, Estonya, Faroe Adaları, Malta, Cebelitarık ve Güney Kıbrıs, EURO 2024 yolunda oynadığı maçlarda henüz puanla tanışmadı. Bu ülkelerle aynı kategoride olan Andorra ise Kosova ve Beyaz Rusya karşısında aldığı beraberliklerle iki puanı hanesine yazdırdı.

    B Grubu’nda oynadığı 7 maçı da kazanıp, adını EURO 2024 katılımcıları arasında yazdıran Fransa, 7. haftada konuk ettiği Cebelitarık’a gol olup yağdı. İlk yarıyı 7-0 önde bitiren Horozlar, ikinci yarıda da aynı gol sayısına ulaşınca, ortaya tarihi bir skor çıktı. Daha maçın 4. dakikasında skor Fransa lehine 2-0 oldu. Skor 3-0 Fransa’nın lehine olduğu 18. dakikada Ethan Santos’un kırmızı kart görmesiyle Cebelitarık sahada 10 kişi kaldı. Kylian Mbappe’in hat-trick yaptığı müsabakada Oliver Giroud 89 ve 90. dakikalarda peş peşe iki gole imza attı. Fransa adeta ‘’7’de devre 14’te biter.’’ dedi.

    Fransa, Avrupa şampiyonası elemelerinde 14 gol atan ilk takım oldu. Bu rekorun sahibi Eylül 2006’da San Marino’yu 13-0 yenen Almanlardı. EURO 2024 yolunda Fransa’dan önce en farklı skora ise Portekiz imza attı. Portekiz, 11 Eylül’de Lüksemburg’u 9-0 yenmişti. Avrupa topraklarında bir maçta 14 gole ulaşan ilk ülke Danimarka olmuştu. 23 Ağustos 1967’de Danimarka – İzlanda dostluk maçında karşı karşıya gelirken, Vikingler müsabakadan 14-2 galip ayrıldı.  Danimarka adına Finn Laudrup, Ulrik le Fevre ve Kresten Bjerre hat-trick yaptı. Finn Laudrup’un Danimarka futbolunun iki efsanesi Michael ve Brian’ın babası olduğunu notunu düşelim.

    Yeşil sahalarda görülen en farklı milli takım galibiyetine ise Avustralya imza attı.  2002 Dünya Kupası yolunda Samao Adaları’yla karşılaşan Avustralya sahadan 31-0 galip ayrıldı.

    Türkiye’de bu haberi engelsiz paylaşmak için aşağıdaki linki kopyalayınız👇

    Kaynak: Tr724
    ***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

  • Katalonya krizinde ileri hamle mümkün mü?

    Katalonya krizinde ileri hamle mümkün mü?


    Balkan TALU


    Artı Gerçek – Bu haftanın heyecan verici gelişmelerden biri, İspanya’da Sosyalist Parti’nin (PSOE) güven oylamasında bağımsızlık yanlısı Katalan partisi Junts’un desteğini alarak yeniden hükümet kurması oldu. Sosyalistlerin Junts’un desteğini alabilmek için bir ön adım olarak, 2017’deki bağımsızlık referandumuna müdahil olan ayrılıkçı Katalanlara yönelik bir af teklifi hazırladı.

    PSOE MÜZAKERECİSİ ‘TARİHİ FIRSAT’ DİYE NİTELEDİ

    O dönem eylemcilerle çatışmalara karışan polisler dahil yaklaşık 400 kişiyi kapsayan af, sokaklarda muhafazakârların ve milliyetçilerin büyük tepkisine sebep oldu. “Katalanlar Kodese” ve Sosyalist Başbakan Pedro Sanchez’e atıfla “Sanchez Kodese”, “Hain Sanchez” şeklinde sloganlar atıldı. Junts ile müzakereleri yöneten üst düzey Sosyalist Parti yetkilisi Santos Cerdan ise Katalanlarla yapılan müzakereler sonucunda “ancak siyasi olarak çözülebilecek olan ve çözülmesi gereken Katalan sorununa çare bulmak tarihi bir fırsat elde edildiğini” vurguladı.

    JUNTS, TEMMUZ SEÇİMLERİNDEN KİLİT PARTİ OLARAK ÇIKTI

    İspanya’da 2023 genel seçimlerinin esasında en geç aralık ayında yapılması gerekiyordu. Ancak Sanchez mayıs ayında yerel ve bölgesel seçimlerde hezimete uğrayınca bu tarihi öne çekti. İspanyollar temmuz ayında yeniden sandığa gitti. Daha önce sol cepheye destek veren Junts ise bu seçimlerde sol bloku desteklemeyeceğini açıkladı. Bununla birlikte, kökleri Franco dönemine dayanan Halk Partisi’nin oylarını artırmasına, radikal sağ Vox’un da yükselişine rağmen koalisyon kuramadığı; sandalye sayısını koruyan PSOE’nin ise sadece sol blok Sumar ile kurulacak bir koalisyonda yeterli koltuk sayısına ulaşamadığı bir tablo ortaya çıktı. Bu noktada Junts’un, olası bir sol hükümete desteği kritik önem taşıyordu.

    MECLİS ARİTMETİĞİ NASIL ŞEKİLLENDİ?

    İspanya’da genel seçimler, parlamentonun alt kanadı Temsilciler Meclisi ve üst kanadı Senato’nun belirlenmesi için her dört yılda bir yapılıyor. Temsilciler Meclisi 350 sandalyeden oluşuyor ve çoğunluk hükümetinin kurulabilmesi için 176 sandalye ile salt çoğunluğun sağlanması gerekiyor.

    Temmuz seçimlerinde ise PSOE’nin bir önceki dönemde 123 olan milletvekili sayısı 120’ye geriledi. PSOE konumunu büyük ölçüde korusa da, kendisine daha yakın olan sol görüşlü Unidas Podemos daha fazla oy kaybetmesinden dolayı sol blok güç kaybına uğradı. Halk Partisi 137 sandalyeye ulaşırken, Katalonya krizinin tırmanmasıyla birlikte kurulan ve ikinci kez genel seçimlere katılan popülist sağcı Vox 24 olan milletvekili sayısını 33’e yükseltti. Oylarını iki kattan fazla artıran Vox, ülkedeki üçüncü büyük siyasi parti konumuna geldi. Ne sol blokun ne de sağ blokun gereken 176 sandalyeye ulaşamadığı bu sonuçlar, sandıktan belirsizliğin çıkması anlamına geliyordu.

    PSOE GÜVENOYUNU GARANTİLİYOR

    Günün sonunda PSOE ve Pedro Sanchez hem Katalan bağımsızlığını destekleyen Junts, hem de Bask partileri PNV ve EH Bildu, Galiçya’dan BNG ve Kanarya Koalisyonu vekillerinin desteğini alarak 179 sandalyeyi “garanti” altına aldı; güven oylamasını kazandı. Sanchez oylamanın ardından sosyal medyadan yaptığı açıklamada, İspanyolcanın yanı sıra Katalanca, Baskça ve Galiçyaca teşekkür ederek 12.6 milyondan fazla seçmeni temsilen kendisini destekleyen 199 vekile “Geriye gitmek yerine ileriye doğru gidin” mesajı verdi.

    ‘YAKIŞIKLI’ SOSYALİSTİN DÜŞÜŞÜ VE YÜKSELİŞİ

    İspanya’da ‘Sosyalistlerin yakışıklısı’ olarak anılan Pedro Sanchez’in PSOE içindeki kariyeri epey çalkantılı olageldi. İlk defa 2014 yılında genel sekreter olduğunda, gündeminde federal bir anayasa hazırlanması ve böylece Katalanların ayrılıkçı bir yola girmesinin engellenmesi, hem devlet okulları hem özel okullarda müfredatın laikleştirilmesi ve kilise müdahalesinin kırılması gibi hedefler vardı.

    Sanchez, 2015 yılında gelen seçim yenilgisinin ardından 2016’da parti içinde ‘Güllerin Savaşı’ adıyla anılan çekişmeden sonra genel sekreterliği bırakmak zorunda kaldı. 2017 yılında genel sekreterlik pozisyonunu tekrar kazanırken, 2018’de güvensizlik oylaması yaptırarak Halkçı Parti’yi indirmeyi başardı. Bununla birlikte PSOE, 2019 seçimlerinde Podemos ile koalisyon kuracaktı.

    (Bu süreçte, geleneksel siyasi seçkinlere meydan okuduğunu söyleyerek kurulan Podemos, PSOE tabanından yüzde 25 oranında oy çalmıştı. Podemos, 2011 ve 2012’deki yolsuzluk karşıtı protestolar sonucu ortaya çıkmış, soldan rol çalarak ekonomik eşitsizlikleri dile getirmeye başlamış bir partiydi. Latin Amerika’daki Venezuela ve Bolivya örneklerinden etkilenmişlerdi.)

    İSPANYA’NIN ASİ HALKI KATALANLAR

    Gelelim Katanlanlara ve Sanchez’in uygulamaya koyacağını söylediği af yasasına…

    Katalonya Özerk Bölgesi, İberya yarımadasının kuzeydoğu kısmını kaplıyor. Başkenti olan Barselona, aynı zamanda AB ülkeleri arasında nüfusu en yüksek olan beşinci şehir. Bölgedeki şehirler Müslüman akınlarına bir savunma hattı için kurulmuş, Fransızlarla savaşta ise Katalanlar kraliyete karşı ayıklanıp Cumhuriyet kurduklarını ilan etmişti. Katalanlar 19’uncu yüzyılın sonlarında ise endüstrileşme sürecine girdi; bu şekilde İspanya’nın ekonomik lokomotifi haline geldi. İç Savaş’tan sonra 1950’li ve 1960’lı yıllarda da benzer süreçler yaşandı; “İspanya mucizesi” Katalonya’da gerçekleşti. Öyle ki, Franco bile Katalanların belli folklorik gelenekleri uygulamasına ve yaşatmasına izin verdi…

    “Katalan Sorunu”, 20’nci yüzyılın başından beri İspanya’nın gündeminde. Katalonya’daki ilk milliyetçi, bölgeselci parti Estat Catala, 1922 yılında kuruldu. Estat Catala 1931’de bölgedeki diğer sol partilerle birleşip ERC’yi (Birleşik Katalan Cumhuriyetçi Sol Parti) oluşturdu. Aynı yıl Katalonya’ya özerk statü verildi. Katalonya İç Savaş döneminde, Birleşik Cumhuriyetçiler cephesinde yer aldı. O yıllarda, faşizm karşıtı Birleşik Cephe’nin faşist güçlere karşı zafer elde edeceği düşünülüyordu. Öte yandan, anarko sendikalist CNT –FAI ve diğer Sovyet destekli parti ve örgütler arasında da çatışmalar çıktı. Katalan Özerk Yönetimi ilk etapta anarşist ayaklanmayı bastırsa da, Sovyetler Birliği de kademeli olarak desteğini geri çektiği için bu sefer de Cumhuriyetçiler faşistler karşısında zayıfladı. Nazilerle müttefik olan Franco, Katalanlarla diğer Cumhuriyetçi güçleri birbirinden izole etmeyi başardı. 1938 -1939 arasında devam eden Ebro Savaşı’ndan sonra Katalonya, Franco tarafından işgal edildi.

    Savaş kaybedildikten sonra Franco 1938’de Katalonya’nın özerk statüsünü kaldırdı, Katalan dilini yasakladı, Katalan milliyetçiliği, Cumhuriyetçilik, komünizm, anarşizm ve liberalizm de dâhil, her tür politik ideoloji ve fikrin konuşulduğu halka açık toplantıların yapılması; kitapların basılması yasaklandı.

    Cumhuriyetçi devlet başkanı Lluís Companys önce sürgün hayatı yaşadığı Nazi işgali altındaki Fransa’dan Barselona’ya getirildi; Montjuic Kalesi’nde işkence edildikten sonra öldürüldü. Franco’nun öldüğü 1975 yılından sonra ise Katalanlar, ilk etapta bağımsızlıktan önce özerk statülerini geri kazanmak için mücadele verdiler.

    2010 ANAYASA KRİZİ

    İspanya’daki faşist rejim ancak Franco’nun ölümüyle sona erebildi. Demokrasiye geçiş sürecinde ilk sivil anayasa 1978 yılında yapılabildi. 1979 yılında da bir referandum yapılarak Katalanların İkinci Özerk Statüsü tanındı. 2005 yılında Katalonya hükümetinin statüsü konusunda bir reform tasarısı hazırlandı. Özellikle sağ kanat temsilcisi Halkçı Parti ve muhafazakârlar bu tasarıyla karşı çıkıp anayasaya uygunluğunu tartışmaya açtılar. Halk Partisi reform tasarısını Yüce Divan’a götürdü 2010 yılında çıkan karara göre 14 madde anayasaya aykırı bulundu. 27 maddenin de sınırlandırılması gerektiği söylendi. Böylece reform düzenlemelerinin önü tıkanmış oldu.

    2007 ve 2008 yılları arasında devam eden ekonomik kriz ve 2006 yılından itibaren Halk Partisi’nin reform karşıtı tavırları 2009 yılından sonra Katalanların bağımsızlık taleplerinin daha da yükselmesine sebep oldu. Katalanların bağımsızlık taleplerinde daha ısrarcı olmalarındaki diğer bir sebep de, İspanya ekonomisinin taşıyıcı dinamosu olmalarıydı. Özellikle 2007 ve 2008 yılları arasında devam eden ekonomik krizin ardından devlet ve ekonomik yönetim yetkileri genişletilmeden hem mali yükü üstlenip hem de Madrid’e daha fazla vergi vermeye devam etmek istemediler. Bu yüzden 2009 ve 2011 yılları arasında birden fazla gayrı resmi referandumlar yapılmaya başlandı.

    2012 yılında Katalonya bölgesinde yapılan erken seçimlerden sonra hükümet yeni yasama yılında resmi bir bağımsızlık referandumu yapmayı gündemine aldı. Anayasa krizinin yaşandığı 2010 yılında iktidarda PSOE vardı. Aslında reformlar konusunda uzlaşılmış ve yasal düzenlemeler yapılmıştı. Krizi yaratan milliyetçi, sağcı Halk Partisi’ydi. Halk Partisi iktidarı devralınca da, reform tasarısını iptal etti.

    2017 BAĞIMSIZLIK REFERANDUMU VE SONRASI

    Bunun üstüne Ekim 2017’de dönemin Katalonya hükümeti başkanı Carles Puidgemont bağımsızlık ilanı için referandum düzenledi. Kamuoyu yoklamalarında bağımsızlık ilanına yüzde 94 destek çıksa da, referandumda ‘evet’ oyları yüzde 49’da kaldı. Federal hükümet ise Katalonya özerk yönetimini lağvetti, parlamentosunu dağıttı. Bağımsızlık destekçisi dokuz siyasi lideri cezaevine gönderdi. Junts lideri Carles Puidgemont ise Brüksel’e kaçtı. Puidgemont 2019 yılında Avrupa Parlamentosu milletvekili oldu. 2021 yılında ise Avrupa Parlamentosu’ndaki dokunulmazlığı kaldırıldı.

    AF TASARISI NEYİ ÖNGÖRÜYOR?

    Şimdi gözler, Sanchez’in yeni koalisyon hükümetine güvenoyu alması sonrasında Katalan ayrılıkçılara çıkarmayı planladığı af tasarısında. Tasarı, ayrılıkçı Katalan siyasetçilerin 2012 ve 2023 arasında işledikleri, sorumlu tutuldukları her cezai ve idari suça verilen cezaların bozulmasını öngörüyor. Söz konusu af düzenlemesi, hakkında dava açılmış olan 309 kişi ve referandum sürecinde özerk bölgede görev yaparken eylemcilere saldırgan müdahaleleri nedeniyle yargılanan 73 emniyet mensubunu da kapsıyor.

    Reuters’ın haberine göre, Puidgemont’un kendisine şahsi koruma tahsis edilmesi isteği de kabul edildi. Habere göre Puidgemont, 2018 yılından beri güvenliğinin tehlikede olduğunu söylüyor ama koruma talepleri kabul görmüyordu.

    Daha önce reform paketini geri döndürmeyi başarmış olan Halk Partisi, şimdi de milliyetçi duyguları kaşıyarak af tasarısını bloke etmeye çalışıyor. Partinin lideri Alberto Nunez Feijoo, Puidgemont’a koruma sağlanacağı iddiası üzerine “tutuklama kararının tebliğ edilmesi gereken” siyasi liderin bunun yerine polis eskortuyla İspanya’ya giriş yapabileceğini söyledi… Parti aynı zamanda, Madrid’de yüz binlerin katılımıyla protesto gösterileri düzenliyor. Geçen haftaki eylemler sırasında eski bir Halk Partisi lideri olan ve Vox’un da kurucuları arsında yer alan Alejo Vidal-Quadras’ın maskeli bir saldırgan tarafından yüzünden vurulması dikkat çekti.

    Gelinen noktada, İspanya’da ve Katalonya’da tansiyon yüksek. PSOE ve Sanchez bir yandan önemli bir siyasi risk aldı. Öte yandan, Katalonya’da halkın bir bölümü kendi yerel liderlerine de kızgın. Bağımsızlık yanlıları, 2022’de yaptıkları gösterilerde “Hainler, oyumuzu alamazsınız” sloganlarını atmıştı. Bölgede halkın bir kısmı liderlerinin kendilerini ortada bıraktığını, protestoların muhatabı olan Katalonya özerk hükumet başkanı ve Cumhuriyetçi Sol Parti (ERC) lideri Pere Aragones de siyasi müzakere yöntemiyle hareket edilmesi gerektiğini düşünüyor. Liberal Milliyetçi Parti (CDC) lideri ve eski hükümet başkanı Artur Mas ise “Yanlış zamanda fazla ileri gittik” diyor. Bu noktada, Katalonya’da yüzde 25’lik bir göçmen nüfusunun bulunduğunu ve bağımsızlık tartışmalarının onları pek de ilgilendirmediğini hatırlamak da yerinde olabilir…

    YENİDEN REFORM GÜNDEME GELİR Mİ?

    Öte yandan Sanchez geçmiş demeçlerinde, yeni referandumlara izin vermeyeceğini söylüyordu. Puidgemont da son seçimlerde Sanchez’e destek vermeyeceğini, zira Sosyalist liderin “İspanya’nın birliği” nutuklarından sıkıldığını söylüyordu. Geçmişte PSOE Katalan özerkliğini genişletmeye yönelik adımlar atmayı kabul etmişti. Şimdi de Halk Partisi’nin milliyetçi baskısını bertaraf etmeyi başarırsa, tekrar bir reform paketi gündeme gelebilir. Pedro Sanchez sonraki adımlarıyla ilgili henüz bir ipucu vermedi.

    Sanchez ve Katalanlar için felaket senaryosu ise milliyetçi sıkıştırmalara dayanamayıp ocak ayında erken seçimlere gitmek zorunda kalmaları ve bu seçimleri kaybetmeleri… Bu nedenle tarafların soğukkanlılıklarını koruyup sağlam adımlar atmaları gerekecek.

    Kaynak: Artı Gerçek
    ***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

  • The Prestige | Haset ruhu kemirir!

    The Prestige | Haset ruhu kemirir!


    “Dünyayı ilk kez değiştirdiğimde, bir vizyoner olarak selamlandım. 

    İkinci kez kibarca emekli olmam istendi. 

    Toplum aynı anda yalnızca tek bir değişikliğe tolerans gösterir.”

    Nikola Tesla

    YORUM | NEDİM HAZAR 

    Christopher Nolan sinemasının temel konstrüksiyonunun ilk örneği sayılabilecek olan beşinci filmi olan 2006 yapımı The Prestige, tıpkı Insomnia gibi ciddi eleştirilere maruz kalmakla beraber enteresan bir şekilde akademisyenler tarafından göz ardı da edilir.

    Christopher Priest’in aynı adlı romanından uyarlanan film, iki sihirbaz, Robert Angier ve Alfred Borden arasındaki ilişkiye odaklanır. Başlangıçta ortak olan bu ikili, Angier’in karısının bir gösteri sırasında ölümüyle derin bir yarılma yaşar ve sonrasında korkutucu ve yıpratıcı bir rekabete girerler. Tematik bir bakış açısından film, çeşitli şekillerde gerçekleşen fiziksel ikileme ve tekrar üzerinden açıkça dikkat çeker.

    Merkezi karakterler sadece birbirlerinin ikizleri olarak hareket etmekle kalmaz, aynı zamanda kendi fiziksel ikizlerini de inşa ederler ve bu da kimlik ve benlik hakkında bir dizi karmaşık soruyu ortaya çıkarır. Örneğin, Borden’ın, en temel numarasını gerçekleştirmek için doğumlarından bu yana kimliklerini gizleyen ikizlerden biri olduğu ortaya çıkar: ‘Yer Değiştiren Adam’ (bu numarada bir kişi görünüşte boş bir kapıdan kaybolur ve başka, ilkine bağlı olmayan bir kapıdan anında yeniden ortaya çıkar).

    Filmin başka bir noktasında, Angier başlangıçta Borden’ın numarasını taklit etmeye çalışırken başka bir adamı ikizi olarak kullanır ve sonunda Nikola Tesla’dan (David Bowie) kendisini klonlamasına izin veren bir teknoloji talep eder, bu strateji sonunda Borden tarafından işlenen görünür bir cinayetle sonuçlanır. Bunun yanı sıra, film boyunca gerçekleşen fiziksel ikilemenin dışında, Angier aynı zamanda ikili bir kimliğe sahiptir ve baş karakterlerin eşlerinin ölümleri, sihirbazların kendi karşılıklı sonlarıyla yansıtılır: Julia boğularak, Sarah (Rebecca Hall) asılarak ölür.

    Meseleyi derinleştirmeden önce yine bir kavrama yakınlaşmamız gerekiyor: Metonomi!

    Metonomi, dilbilim ve edebiyat terimleri içinde önemli bir yere sahip olan bir söz sanatına verilen isim. Bir kelimenin, sıklıkla ilişkili olduğu başka bir nesne, kişi ya da kavramı çağrıştıracak şekilde kullanılmasına dayanıyor. Metonomi, bir nesnenin veya kavramın, onunla yakından ilişkili başka bir şeyi temsil etmesi esasına göre tanımlanır.

    Basitleştirelim; Metonomi, genellikle bir nesnenin veya kavramın başka bir nesne veya kavramla olan ilişkisine dayanıyor. Örneğin, “kalem” kelimesinin yazarlık veya yazma eylemiyle ilişkilendirilmesi gibi… Bu söz sanatı, genellikle nesnelerin veya kavramların bağlam içindeki anlamlarını ve ilişkilerini vurgular. Kavram gündelik dilde farklı, edebiyatta farklı derinliklerde karşımıza çıkabiliyor.

    Edebiyatta, metonomi, imgeler oluşturmak ve sözgelimi bir hikayenin veya şiirin atmosferini güçlendirmek için kullanılır. Öte yandan farkında olmadan gündelik dilde de metonomiyi sıklıkla kullanırız. Misal, Saray dediğimizde iktidarı ya da cumhurbaşkanını kast ettiğimiz gibi.

    Ankara denildiğinde bir iktidar kastı olduğu metonomidir. Ney müzisyeni, kalem yazarı ifade ederken kullanılır misal. Ez cümle, Metonomi, dilin zenginliğini ve ifade gücünü artıran, anlamı genişleten ve zenginleştiren bir söz sanatıdır. Edebiyatta ve günlük dilde, iletişimin daha imgeli ve etkileyici hale gelmesine katkıda bulunur.

    Jacques Lacan’a göre arzu da bir metonomi.

    Sigmund Freud’un “Haz İlkesinin Ötesinde” adlı eserinden kaynaklanan tekrarın bir hesabını sunar, özellikle ‘tekrarlama zorunluluğu’ (Wiederholungszwang) ve Fort-Da oyununun vaka çalışmasını ele alır. Freud’a göre, tekrarlama zorunluluğu, travmanın işlenmesinde bir oluşum anını oluşturur. Travmatik bir deneyim yaşayan birey, olayı geriye dönük olarak yönetebilmek için anıya tekrar tekrar döner. Freud, bu tür bir tekrarın, konunun travmayı ya şimdiki zamanda uzlaştırılmış olarak konumlandıramamasından ya da uyumlu bir anlatının parçası olarak geçmişe koyamamasından kaynaklandığını savunur. Freud’un travmatik tekrarlama zorunluluğunun merkezi örneği, torunu tarafından icat edilen Fort-Da oyunudur.

    Oyunu anlatınca size hiç de yabancı gelmeyecek eminim.

    “Fort-Da” oyunu, Sigmund Freud tarafından gözlemlenen ve “Ötesi ve Öteki” (Jenseits des Lustprinzips) adlı eserinde bahsedilen çocuk psikolojisinde önemli bir kavram. Bu oyun, Freud’un torunu tarafından oynanan basit bir oyundan türetilmiş ve insanın yokluk ve varlık, kaybetme ve geri kazanma kavramlarıyla nasıl başa çıktığını anlamada psikanalitik teorinin temel bir öğesi haline gelmiş. Dinamikleri ise şöyle:

    Fort (Gitti): Freud’un torunu, bir topu veya başka bir nesneyi kendinden uzaklaştırır (“fort” veya “gitti” anlamına gelir). Bu, nesnenin veya figürün yokluğunu ve kayboluşunu simgeler.

    Da (İşte Burada): Daha sonra çocuk, nesneyi geri çeker veya “da” (“işte burada”) der. Bu, nesnenin veya figürün geri dönüşünü ve varlığını simgeler.

    Freud, bu oyunun çocuğun annesinin yokluğuna ve varlığına duyduğu tepkiyi temsil ettiğine inanıyordu. Bu sebeple oyun, çocuğun bu yokluk durumlarıyla başa çıkma ve onları kontrol etme çabası olarak görülebilir.

    Oyun, çocuğun bir ahşap makarayı ipiyle beşiğinin kenarından defalarca atması ve ardından ‘o-o-o-o’ (‘fort’/gitmiş) ve ‘da’ (orada) sesleriyle geri getirmesini içerir.

    Freud, Fort-Da oyunu üzerine yaptığı gözlemlerde, çocuğun tekrarlama zorunluluğunun, annenin ayrılığıyla ilişkili travmanın yeniden canlandırılması ve onun yokluğuyla başa çıkma girişimi olduğunu öne sürer. Travmayı defalarca sahneleyerek Freud, çocuğun pasif bir deneyimi aktif bir oyuna dönüştürdüğünü ve böylece olaya bağlı duygular üzerinde bir hakimiyet duygusu kazandığını iddia eder.

    Ancak, Lacan’ın Fort-Da oyunundan, ‘bu nesneyle yapılan egzersizin bir yabancılaşmaya, varsayılan bir hakimiyetten ziyade atıfta bulunduğunu’ öne sürerek Freudçu yorumdan sapar. Lacan’a göre, anne sadece ahşap makaraya indirgenemez. Makara, ‘eksiklik sembolü’ olarak işlev görür veya Lacan’ın ifadesiyle objet petit a (arzunun nesne-sebebi) olarak işlev görür. Lacan için, ahşap makara sadece annenin kaybı için bir işaretleyici olarak değil, aynı zamanda objet a’nın metonimik işlevinin bir göstergesi olarak işlev görür. Burada, kayıp deneyimi arzunun metonimik sürecini harekete geçirir ve bu bağlamda oyun, sadece kaybedilen şey açısından değil, aynı zamanda konunun arzusunun dilin ifadesi (varlık/yokluk) içinde yer değiştirmeler sistemi içinde ortaya çıkması açısından da önemlidir. Freud’un oyunu annenin yokluğu için bir yerine koyma olarak okuması ya da Lacan’ın oyunu çocuğun dil dünyasına girişi olarak okuması fark etmeksizin, ahşap makaranın görünüşü ve kayboluşu sonunda travmanın temel yapısını ve özelliklerini hatırlatır.

    Freud ve Lacan’ın Fort-Da oyunuyla ilgili çalışmalarında anneye verdikleri önem, genel olarak psikanalizin mevcut teorik temeliyle tutarlıdır. Bu teori, bireyin arzusunun esas olarak bebeğin anneden ayrılmasına bir tepki olarak çerçevelendiğini belirtir. Ancak, bireyin pre-Oedipal evreden Oedipus Kompleksi’ne geçişi sırasında, babanın Kanunu üzerine vurgu yapan psikanalizin aşırı babasal doğası ortaya çıkmaya başlar.

    Mantıksal sonuçlarına varıldığında, bu fikirler Nolan’ın filmlerinde, genellikle sorunlu erkeklerin odaklandığı erkek odaklı anlatılar pahasına kadınların deneyimlerini marjinalleştiren kısıtlı bir paralellik bulur. Kadın karakterler ortaya çıktığında, sıklıkla sınırlı bir dizi kılıkta görünürler; bunlar arasında Memento’daki Leonard Shelby’nin (Guy Pearce) yok olan karısı veya The Dark Knight Rises’daki Miranda Tate’in (Marion Cotillard) fazla zevk alan ve bu yüzden cezalandırılması gereken bir kadın gibi. Bu filmlerde, kayıp nesnenin (sıklıkla bir kadınla ilgili olarak çerçevelenmiş) yerini bulma arayışı kaçınılmaz olarak tatmin edici olmamakta ve sürekli olarak ulaşılamaz olmakta; arzunun nesnesinin, annelikle birlik olma arzusu olarak daha derin bir ilkel arzuyu kapsayacak şekilde konumlandırıldığı ima edilmektedir.

    Christopher Nolan’ın diğer filmlerinde olduğu gibi, The Prestige’de de anlatının temel kaybı olarak bir kadının ölümü yer alır. Bu durumda, Angier’in karısının ölümü, iki baş karakter arasındaki rekabetin başlangıç noktası olarak hikâyeyi şekillendirir. Filmin başında, ikiz kardeşlerin ve Angier’in ünlü bir sahne sihirbazı için seyirciler arasında ‘bitki’ olarak kariyerlerine başladıkları belirtilir. Her gece, bir Borden ve Angier ‘rastgele’ seçilerek, sihirbazın yardımcısının (Angier’in karısı tarafından oynanan bir rol) bileklerinden ve ayak bileklerinden bağlanıp su dolu bir tanka indirildiği bir illüzyonun yapımında yardımcı olmak üzere sahneye çıkarlar. Trajik bir durumda, bir Borden daha karmaşık bir düğüm (Langford Çifti) atar ve Julia suyun altında bu düğümden kurtulamaz; sonuç olarak boğulur.

    Bu sekansın temelinde, Lacan’ın “Real” kavramında olduğu gibi, travmanın kalbindeki imkansız bilinmezle karşılaşma ihtimali yatar. Lacan için Real, ‘kaçırılmış bir karşılaşma’yı  temsil eder ve kaçırıldığı için temsil edilemez, sadece tekrar edilebilir. Bu sekans boyunca, Julia’nın ölümünün sıkıştırılmış kurgusu ve diegetik olmayan sesin yokluğu gibi görsel ve işitsel tasarım unsurlarıyla seyirciye işaret edilir. Ancak, bu aynı zamanda Angier’in olayı yeniden yaşama konusundaki acılı çabalarını gösteren dramatik bir yeniden canlandırmayla hemen sonrasında tekrar edilir ve bu, bilinçdışı travma ile ilişkili sürekli bir kendine zarar verme döngüsüne yol açar.

    Sonuç olarak, seyirci sadece Angier’in kayıp deneyimine tanık olmakla kalmaz, aynı zamanda Real ile kaçırılmış bir karşılaşmanın sonuçları arasında yer alan tekrarlama desenine de tanık olur. Filmde, Angier, deneyimin çok şiddetli ve ani olması nedeniyle onu bastırır ve sonrasında alternatif formlarda tezahür ederken, karısının ölümünü yeniden canlandırır. Aynı şekilde, seyirci için de, Julia’nın ölümüne dair tekrarlanan görsel işaretler ve sayısız referans, film boyunca öyle bir şekilde gerçekleşir ki, bilinçdışı travmatik işaretleyicinin, hikayenin sınırlarının ötesine, seyircinin dolaylı tepkisini kapsayacak şekilde genişlediğini gösterir.

    Filmi dikkatsizce ilk izlediğimizde taklitçi öznenin başkalarının sahip olduğuna inandığı varlık sırrının bir metaforu olarak hizmet ettiğini zannederiz. Prestij’in taklitçi rakipleri de sırları çalmakla takıntılıdır, ancak bu sırlar kutularda değil, büyücülerin tuttuğu günlüklerde saklanır. İşte bu günlükler aracılığıyla, biz izleyiciler, bu iki antagonistin rekabetlerinin onları sevdikleri her şeyi kaybetmeleriyle sonuçlanacak karşılıklı yıkıma sürüklediğini öğreniriz. Ancak birbirlerinin günlüklerini okumaları sadece bir anlatım aracından ibaret değildir. Aynı zamanda iki rakibin her biri için kendini keşfetme araçlarıdır, onların arzularının boşluğunu kendilerine acımasızca yansıtan aynalardır.

    Çünkü sonunda her ikisi de keşfeder ki, dünyaya ve birbirlerine sundukları öz yeterli varlık ve mutluluk imajı aslında ya sevinçsiz ve boş bir benliğin (Angier) ya da imkansız derecede parçalanmış bir benliğin (Borden) iç sıkıntısını gizleyen bir maskeden ibarettir. Sihirbazlar arasındaki bir rekabete yakışır şekilde, birbirlerinde arzuladıkları mutluluk illüzyondur. Angier günlüğünde şöyle yazar: ‘Mutluluğu gördüm, benim olması gereken mutluluk. Ama yanılmışım. Günlüğü, kıskandığım hayatı asla yaşamadığını gösteriyor.’ Bu, gerçeği öğrendiğimizde çok pahalıya mal olan bir illüzyondur.

    ‘Fedakarlık, Robert “işte iyi bir numaranın bedeli” der Borden, Angier ile son buluşmalarında yaptığı şaşırtıcı fedakarlıkların boyutunu açığa çıkarırken. Angier de taklitçi takıntısının peşinde yaptığı fedakarlıkları açığa çıkarır ki bunlar da kendi doğaları ve büyüklükleri açısından dehşet vericidir. Ancak Angier’in fedakarlıklarının nihai amacı sadece ‘iyi bir numara’ üstüne çıkılamayacak kadar fantastik bir prestij oluşturmak değil, rakibinin tamamen yıkılmasını, rezil olmasını ve sonunda ölümünü sağlamaktır. Bu amaca ulaşmak için Angier, sonunda kendi kendini bile yok etmeye razıdır.

    Ancak Angier ‘mutluluk’ istiyorsa, günlüğünde yazıldığı gibi—Borden’ın sahip olduğunu hayal ettiği ve kendisinin olması gerektiğine inandığı mutluluk — o zaman neden bu mutluluk hayallerini bir sahne tuzak kapısından düşürüp intikam tankında boğulsun ki? Doğal ve sağlıklı mutluluk arzumuzun, yıkım arzusuna dönüşen bu mekanizma, insan arzusunu ise Girard’ın en büyük modern öncülerinden biri olan İsviçreli filozof Jean-Jacques Rousseau şöyle izah ediyor:

    “İlkçağ tutkuları, hepimizi mutluluğa doğru yönlendirir, sadece ona ilişkin nesnelere odaklanır ve sadece kendini sevme prensibine sahip olduğu için, hepsi özünde sevgi dolu ve naziktir. Ancak nesnelerinden engellerle sapmışlarsa, engeli kaldırmaya odaklanırlar, nesneye ulaşmak yerine; o zaman öfkeli ve nefret dolu olurlar. İşte böylece kendini sevme, iyi ve mutlak bir hisken, amour-propre [kibir] olur, yani karşılaştırmalar yapılan göreceli bir his; bu son his, tercihler gerektirir, keyfi tamamen negatiftir ve artık tatminimizi kendi faydamızda değil, başkasının zararında arar.”

    Muhatabımız kim olursa olsun kıskançlığın körüklediği bir ardışık tepkime evresi vardır. Onun sahip olduğu mutluluğa erişimimizi engellediği için ondan nefret eder ve ona karşı kin besleriz, bu nefret zamanla orijinal mutluluk arzumuzu gölgeleyecek hale gelir. Böylece, taklitçi rekabet bizi şiddetli bir sona doğru sürükler, eğer onu alışılmış rotasından saptıracak bir şey müdahale etmezse. Bu müdahale, takip edilen bu saçmalığın farkına varma ve onun bedelinin hesaplanmasıyla bir aydınlanma anı şeklinde olabilir, tıpkı sihirbazın sözü gibi, birinin gözleri önünde kaybolur. Borden, sonuna doğru yaklaşırken bu tür bir anı yaşamış gibi görünür, kardeşine, “Haklıydın. Onu lanet numarasıyla baş başa bırakmalıydım,” der. Belki de benzer bir anlayış, Bruce Wayne’in Kara Şövalye Yükseliyor’un sonunda suçla savaşmaktan çekilmesine yol açar, Gotham’daki varlığının caydırdığından daha çok suç dehasını teşvik ettiğini anlayarak! Ama diğer Nolan karakterleri bu anlayışa ulaşamıyor – ya da daha kötüsü, onlara sunuluyor ama aktif olarak reddediyorlar, Memento’nun Leonard Shelby’si gibi…

    Girard, taklitçi arzunun kendi bilinçdışı dinamikleri tarafından kendi engellerini üretmeye yönlendirildiği için, çoğumuzun kendi mutsuzluğumuzun yazarı olduğuna inanırken, Leonard, kendine açık anlarında bilerek kendine engeller üreten – asla çözülemeyecek bulmacalar, asla tüketilemeyecek bir arayış ve John Edward Gammell’in kişiliğinde bekleyen yeni bir günah keçisi – “hareketlerimin bir anlamı olduğuna” inancını sürdürmek için özel bir durumdur. Ama Nolan’ın karakterlerinin kaçırdığı anlayışlar, biz film izleyicileri için hala mevcuttur, bu da bizden büyük bir fedakarlık gerektirmeyen, sadece giriş ücreti ve Nolan’ın perdede oluşturduğu aynada kendimizi tanımaya istekli olmamız gereken çok iyi bir numaradır.

    Girard kendisi, kendi anlayışlarına bir teşvik olarak edebiyatın öneminden bahsetmiştir. Teorisini ilk olarak “Deceit, Desire and the Novel” adlı kitabında sunmuştu. Cervantes, Flaubert, Stendhal, Dostoyevski ve Proust’un beş modern romancısının her birinin taklitçi arzunun psikolojisini benzersiz bir şekilde tasvir ettiğine inandığı bir çalışmaydı bu. Shakespeare ve Yunan tragedyacıları da dahil olmak üzere diğer önemli edebi figürler üzerine yapılan sonraki çalışmalar, birçok büyük yazarın insan arzusunun problemli doğası ve rakip ikizler üretme eğilimi hakkında benzer sonuçlara vardığını Girard’ın iddiasını desteklemesine yardımcı olmuştur. Bu yazarlar listesine, sinematik dünyaları rakip doppelgänger’larla yoğun bir şekilde nüfus edilmiş en büyük yaşayan yönetmenlerimizden biri olan Christopher Nolan’ın adını eklemek isteyebiliriz.

    Christopher Nolan’ın yönettiği The Prestige, sadece hikayesi ve karakterleriyle değil, aynı zamanda tarihsel bağlamı ve ayarıyla da dikkat çekiyor.

    Örneğin film, Edison ve Tesla arasındaki tarihsel rekabeti, filmdeki temel temalardan biri olarak işliyor. Bu rekabet, 19. yüzyılın sonlarında elektrik gücünün gelişimi sırasında yaşanmış ve iki bilim adamının farklı yaklaşımları yüzünden ortaya çıkmıştı.

    Neydi bu rekabetin kökeni? 

    Edison, doğru akım (DA) teknolojisini savunurken, Tesla alternatif akım (AA) teknolojisini geliştirmişti. Filmde bu rekabet, bilim ve teknolojinin etik kullanımıyla ilgili soruları gündeme getiriyor. Ayrıca, Tesla’nın, Angier’in “Yer değiştiren adam” numarası için gerekli olan makineyi yapması, Edison ve Tesla arasındaki gerçek tarihi rekabetin bir yansıması olarak görmek mümkün.

    Belirtmek gerekiyor ki, Viktorya dönemi, bilim ve teknolojide büyük ilerlemelerin yaşandığı bir dönem. Aynı zamanda, halk arasında sihirbazlık ve illüzyon gösterilerine büyük bir ilgi var. Bu dönemde bilim ve teknoloji, halkın hayatını büyük ölçüde etkilemiş. Filmde, bu ilerlemelerin sihirbazlık gösterilerine nasıl entegre edildiği gösteriliyor.

    Öte yandan Viktorya döneminde sihirbazlık, popüler eğlence biçimlerinden biriydi. Film, bu dönemin sihirbazlık gösterilerine olan ilgisini ve bu gösterilerin toplum üzerindeki etkisini yansıtmakta da oldukça mahir. Bununla beraber The Prestige’deki tarihsel bağlam, hikayenin anlamını ve derinliğini artırmakla kalmıyor alttan alta işlediği Edison ve Tesla arasındaki rekabetin filmdeki yansıması ve Viktorya döneminin sihir ve bilimle olan ilişkisi, karakterlerin hikayelerini ve filmdeki temaları daha da zenginleştiriyor.

    Bir adım daha atarak The Prestige’in yalnızca anlatımı ve temalarıyla değil, aynı zamanda dikkat çekici stilistik unsurlarıyla da ön plana çıktığını söyleyebiliriz.

    2018 yılında emekliye ayrılan usta görüntü yönetmeni Wally Pfister’in ekkileyici çerçeveleme ve resimleri Prestij’i apayrı bir yere oturtuyor. Ki onunla ilgili esaslı bir röportajı şuradan okuyabilirsiniz.

    Film, Viktorya döneminin karanlık ve gizemli atmosferini yansıtan bir renk paleti ve aydınlatma kullanırken karakterlerin duygusal durumlarını ve hikayenin gizemini vurgulayan gölge ve ışık oyunlarıyla muazzam ve bütünlüklü bir görsel dil oluşturuyor.

    Filmdeki sihirbazlık gösterileri ve Tesla’nın laboratuvarındaki sahneler ise özellikle dikkat çekici. Bu sahnelerde kullanılan görsel efektler ve kamera hareketleri, hikayenin büyüsünü ve teknolojik gelişmelerin heyecanını seyirciye aktarmayı başarıyor.

    Müzik ve ses tasarımı, ki David Julyan tarafından yapılmıştır, filmde önemli bir rol oynuyor. Filmin müzikleri, hikayenin duygusal derinliğini ve gerginliğini artırmak için kullanılırken özellikle dramatik ve gizemli sahnelerde, müzik izleyicinin duygusal deneyimini güçlendirip hikayenin etkisini artırıyor. Aynı şey ses tasarımı için de geçerli. Filmdeki ses efektleri, sihirbazlık gösterilerinin gerçekçiliğini ve etkileyiciliğini artıran önemli unsurlardan. Ayrıca, karakterlerin iç dünyalarını yansıtan ve izleyiciyi hikayeye daha fazla çeken atmosferik sesler de filmde etkili bir şekilde kullanılıyor.

    The Prestige’de kullanılan stilistik unsurlar, filmi yalnızca görsel olarak çekici kılmakla kalmıyor aynı zamanda hikayenin anlamını ve duygusal etkisini de derinleştiriyor. Nolan’ın görsel stil tercihleri ve Julyan’ın müzik ve ses tasarımı, filmi, izleyicinin hem görsel hem de duygusal olarak etkilendiği, düşündüren ve sürükleyici bir deneyime dönüştürüyor.

    Netice itibarıyla The Prestige, Nolan’ın yönetmenlik becerileri, Pfister’ın sinematografisi ve Julyan’ın müzik ve ses tasarımı sayesinde, sinemada stilistik açıdan dikkat çeken bir eser olarak öne çıkan bir yapım. Buna bir de diğer stilistik unsurları eklersek bu unsurlar, The Prestige”in modern sinemada sadece bir görsel başyapıt olmasını değil, aynı zamanda derinlemesine düşündüren ve duygusal olarak etkileyici bir eser olmasını sağlıyor.

    Bu filmle ilgili son bir yazı kaldı. 

     

    Türkiye’de bu haberi engelsiz paylaşmak için aşağıdaki linki kopyalayınız👇

    Kaynak: Tr724
    ***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

  • Yüzde 50+1 tartışması | Erdoğan’ın MHP’yi sırtından atma formülü ya da…

    Yüzde 50+1 tartışması | Erdoğan’ın MHP’yi sırtından atma formülü ya da…


    M. AHMET KARABAY | HABER ANALİZ

    Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın seçimlerde bir cumhurbaşkanı adayının kazanması için “yüzde 50 artı 1 oy” şartının kaldırılması ve en çok oyu alan adayın seçilmesinden yana olduğunu açıklaması, siyasetin yeni gündem maddesi oldu. Erdoğan’ın bu değişikliği, MHP’den kurtulmak amacıyla istediği yorumları ne kadar gerçekçi ona bakalım.

    Önce “yüzde 50 artı 1 oy” şartından rahatsızlığını nerede ve ne zaman söylendiğine bakalım. Erdoğan bu açıklamayı 17 Kasım’da Almanya ziyaretinden dönerken uçakta gazetecilere yaptı. Yani kavgalı geçen ve eli boş dönülen bir ziyaret sonrası…

    Bu açıklamaların perde arkasında gündemi değiştirme girişimi var. Tartışılan böyle bir konu yokken ortaya atılan bir soru bu. Muhtemelen Fahrettin Altun ekibinden biri, uygun gördüğü gazeteciden, ‘gelecek yerel seçimde vatandaşın önünde ‘yüzde 50 artı 1 oy’ kuralının kaldırılması için ayrıbir sandık gelip gelmeyeceğini’ sormasını istedi.

    Soru üzerine Erdoğan, “50+1 şartının değişmesi konusunda aynı fikirdeyim.” karşılığını verip ekledi: “Mevcutta 50+1 mecburiyeti partileri yanlış yollara sevk ediyor. Kimin eli, kimin cebinde belli değil. Yok altılı, yok on altılı masa… Bundan sonra kim bilir daha neler çıkar? Ama oy sayısı itibarıyla ‘En fazla oyu alan aday seçilir’ denildiği zaman seçim hızlıca tamamlanır.”

    Erdoğan’ın “Partileri yanlış yola sevk ediyor.” ifadesi ve devamında söylediklerinden ittifak yaptığı partilerden rahatsız diye okumak, yanlış olmaz ama bu yorum kolaycı bir yaklaşım olur.

    Bir parti, hiçbir parti ile ittifak yapmak istemez. Bizde koalisyon kültürü kökleşmediği için, ittifak yapmak durumunda kalan büyük parti, işbirliği yapacağı partiyi sırtında yük olarak görür. Küçük parti de “Benim sayemde iktidar olabiliyorsun.” yaklaşımına kapılır.

    Yalın olarak Erdoğan’ın sözleri, “MHP’yi taşımaktan yorulmuş.” şeklinde yorumlanabilir. Ancak yüzde 50 artı 1 oy şartı, yürürlüğe girdiği ilk günden bu yana tartışma konusu. Tartışma bugünün değil, neredeyse Anayasa değişikliği yapıldığı günden bu yana gündemde.

    AK PARTİLİ FARUK ÇELİK 4 YIL ÖNCE GÜNDEME GETİRDİ

    AK Parti hükümetlerinde farklı bakanlık görevlerinde bulunan Faruk Çelik, yüzde 50 artı 1 oy şartına ilk günden beri karşı çıktığını söyledi. Gündemi yakından takip edenler bilir, Çelik, 2 Ekim 2019’da kendi sosyal medya hesabından konuyla ilgili olarak 7 paylaşım yapmıştı.

    Önerilerini ortaya koyarken kimseyle konuşmadığını ve tamamen kişisel görüşleri olduğunu belirten Çelik, seçimlerin ilk turda sonuçlanması gerektiğini vurgulayarak şunları söylemişti:
    “Tüm bunların ışığında son iki seçimi, yaşanan tartışmalarıyla birlikte dikkatle irdeledim. Vardığım sonuç şudur; Türkiye sosyolojisi ve ekonomisi %50 artı 1 oy yükünü çekemez. Bu benim görüşüm. Tespitimin, önünde veya arkasında bir şey aranmasını doğru bulmuyorum.”

    3-Tüm bunların ışığında son iki seçimi, yaşanan tartışmalarıyla birlikte dikkatle irdeledim. Vardığım sonuç şudur; Türkiye sosyolojisi ve ekonomisi %50 artı 1 oy yükünü çekemez.bu benim görüşüm.
    Tespitimin, önünde veya arkasında bir şey aranmasını doğru bulmuyorum.

    — Faruk Çelik (@farukcelikcomtr) October 2, 2019

    Önerisinin muhalefet tarafından ağır eleştirilere tabi tutulduğunu gören Faruk Çelik, 18 Kasım 2021’de Sözcü Gazetesinden Aytunç Erkin’e verdiği röportajda, “AK Parti’nin oyu düştüğü için bunlar tartışılıyor diyorlar. Sizin oyunuz yükseldiyse benim söylediğim sistem senin işine daha çok yarıyor.” diye görüşlerinin arkasında olduğunu anlatmıştı.

    Çelik, “yüzde 50 artı 1 oy” şartının başkanlık sistemi algısına ters olduğunu belirtti. Başkanlık sisteminden amacın partileri merkezde birleştirmek olduğunu hatırlatan Çelik, “50+1’den dolayı nasıl bir pay alabilirim düşüncesiyle parlamentodaki partilerden beş parti çıktı.” diye konuştu.

    CEMİL ÇİÇEK DE AYNI ŞEYİ SÖYLEYİNCE BAHÇELİ ÖFKELENDİ

    Aynı günlerde yüzde 50 artı 1 oy şartının ağır olduğunu, Cumhurbaşkanlığı Yüksek İstişare Kurulu üyesi Cemil Çiçek de gündeme getirdi. Yine Sözcü Gazetesinden Aytunç Erkin’e konuşan Çiçek, “Yüzde 50+1’in hem bugün, hem de gelecekte sıkıntıya sebebiyet vereceğini, Türkiye’yi kaosa sürükleyeceğini söyledim, yine söylüyorum” dedi.

    Çiçek’in bu sözleri, MHP lideri Devlet Bahçeli’yi öfkelendirdi. Yüzde 50 artı 1 oyun Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi’nin temeli olduğunu söyleyen Bahçeli, Çiçek’i birilerine şirin görünmeye çalışmakla suçladı.

    Bütün bu ayrıntıları, tartışmanın yeni olmadığını, başından bu yana devam ettiğini not etmek için paylaştım.

    TARTIŞMA NASIL YENİDEN ALEVLENDİ?

    Peki tartışma yeniden nasıl ortaya çıktı?

    AK Parti Genel Başkanı Erdoğan, 11 Ekim 2023’te partisinin grup toplantısında yeni ittifaklara açık olduğunu söyledi. Erdoğan, “Ülkesinin ve milletinin bekası, istiklali ve istikbali uğrunda verdiğimiz mücadeleye katılmak isteyen herkese Cumhur İttifakı’nın kapısının, tabii ortaklarımızın da rızası şartıyla açık olduğunu belirtmek isterim.” dedi.

    Toplantı çıkışında gazeteciler, Cumhur İttifakı ile ilgili yaptığı çağrının İYİ Parti’yi de kapsayıp kapsamadığını sormaları üzerine Erdoğan, “Katılmak isteyen herkese kapımız açık. İYİ Parti de olabilir. Zaten diğerleri Cumhur İttifakı’nda belli. Ne kadar katılım güçlü olursa, ülkemizin menfaatine o denli hayırlı olur.” diye cevapladı.

    İYİ Parti lideri Meral Akşener, aynı gün sosyal medya üzerinden şu cevabı verdi:
    “İttifak siyasetinin derinleştirdiği kutuplaşma, ülkemize zarar veriyor Sayın Erdoğan. Gelin, siz de aynı bizim gibi 81 ilde kendi adaylarınızla seçime girin. Türk siyaseti normalleşsin, kazanan milletimiz olsun.”

    İttifak siyasetinin derinleştirdiği kutuplaşma, ülkemize zarar veriyor Sayın @RTErdogan.

    Gelin, siz de aynı bizim gibi 81 ilde kendi adaylarınızla seçime girin. Türk siyaseti normalleşsin, kazanan milletimiz olsun.

    — Meral Akşener (@meral_aksener) October 11, 2023

    Erdoğan’ın Almanya dönüşü yüzde 50 artı 1 oy yerine en çok oyu alan aday seçilsin yolunda görüş beyan etmesi, MHP’ye sırtından atmak için formül aramak kadar, Meral Akşener’in de çağrısına cevap niteliğinde.

    Bu sözler, Akşener’e karşı çıkma değil, belki destek olma diye bile değerlendirilebilir. Erdoğan’ın “50+1 partileri yanlış yollara (ittifaklara) sevk ediyor” sözleri, Akşener’in “İttifak siyasetinin derinleştirdiği kutuplaşma, ülkemize zarar veriyor.” ifadeleriyle bire bir örtüşüyor.
    Anlaşılan siyasette taşlar karılmaya ve yeniden dağıtılmaya çalışılıyor.

    MHP’NİN HEDEP GİBİ OPERASYONLARDAN RAHATSIZLIĞI

    Ali Yerlikaya’nın İçişleri Bakanlığı koltuğuna oturmasından bu yana uyuşturucu çetelerine karşı yürüttüğü operasyonlarda elde edilen sonuçlar MHP’yi giderek daha fazla rahatsız ediyor. Yakalanan hemen her kriminal tipin MHP ile bir şekilde temaslı olduğu ortaya çıkıyor.
    MHP, bu rahatsızlıklarını farklı şekillerde ortaya koyuyor. Ancak bu şimdiye kadar güvenlik görevlilerinin operasyonlarını pek etkilememiş görünüyor. Süleyman Soylu’nun bakanlık döneminde suç örgütü liderlerinin hemen hepsi ile boy boy fotoğraflarının çıkmasının tesadüf olmadığı anlaşılıyor.

    Şimdi ise sanki iktidara başka bir parti gelmiş gibi bu örgütlenmelerin üzerine gidiliyor. Bütün gücünü kirli ilişkilerden aldığı söylenen MHP’nin can damarlarının kesildiği anlaşılıyor.

    HEDEP’in, PKK’ya yapılan operasyonlardan duyduğu rahatsızlığın bir benzeri, şimdilerde MHP kanadında görülüyor.

    Ancak daha MHP ile AK Parti arasında köprüler atılma noktasına gelmedi. MHP tarafı da AK Parti tarafı da birbirlerinin gırtlağına sarılacakları günün geleceğini bilerek o güne hazırlık yapıyor.

    Esasında Yargıtay ile Anayasa Mahkemesi arasındaki kavganın bir tarafında bu çekişme yatıyor.

    Bu konular daha çok su götüreceğe benziyor.

    Türkiye’de bu haberi engelsiz paylaşmak için aşağıdaki linki kopyalayınız👇


    Kaynak: Tr724
    ***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

  • Erdoğan, halefini gitmeden seçecek

    Erdoğan, halefini gitmeden seçecek

    HABER ANALİZ | M. AHMET KARABAY

    Kamuoyunda muhalifi-yandaşı hemen hepsi ortak tasa olarak “Erdoğan sonrası ne olacak?” sorusuna cevap arıyor. Bu tablo, tek adam rejiminin hakim olduğu ülkelerde bu olağan bir durum.

    Maalesef, Türkiye 2010 sonrası adım adım bu noktaya sürüklendi. Zihinlerdeki soruya sıradan vatandaşlar cevap arar da en tepedeki şahıs çözüm aramaz mı? Gelin Erdoğan’ın nasıl çözüm ürettiğine bakalım.

    Tayyip Erdoğan’ın AK Parti ve Cumhurbaşkanlığı koltuğunu kendinden sonrası için dizayn edeceğine kesin gözüyle bakılıyor. Cumhurbaşkanlığı koltuğuna çıkarken ne gözü arkada giden Turgut Özal’ın yaptığı gibi, ne de bir daha partisine dönüp bakmayan Süleyman Demirel gibi yapacak.

    Erdoğan, bir şekilde hak vaki olduğunda ya da yeniden seçilme ihtimali kalmadığı bir durum ortaya çıkması halinde gözü arkada kalmayacak bir ortam hazırlayacak. İnsanların kafasında, bunu yapıp yapamayacağına ilişkin değil, “Nasıl yapacak?” ve “Kimi getirecek?” soruları var.

    Erdoğan’ın nasıl yapacağına ilişkin net bir şey söylemek kolay değil. Erdoğan’ın pragmatistten öte tam bir Makyavelist olduğunu daha önceki yazılarımda anlatmaya çalışmıştım. Duruma göre hareket etmeyi bu kadar iyi becerebilen bir ismin, bu işi nasıl bir yöntemle hayata geçireceğini öngörebilmek benim açımdan çok zor.

    Bundan dolayı ikinci soru olan, “Kimi getirecek?” sorusuna cevap aramaya çalışacağım.

    Tayyip Erdoğan, zaman zaman bazı isimlerin önünü açıyor. Dışarıdan bakanlar da çoğu kez, “İşte yeni dönemde ülkenin ve partinin başına gelecek isim bu” yorumunu yapıyor.

    İSİM TOTO OYUNUNDA KİMLERİN ADI GEÇMEDİ Kİ…

    Şöyle bir zihin tazelemesi yaptığımızda kimler böyle öne çıkmadı ki? Erdoğan’ın 2023 seçimlerinde aday olmayacağını/olamayacağını düşünenler, bir dönem “Damat Berat Albayrak mı, İçişleri Bakanı Süleyman Soylu mu?” totosu oynadılar.

    Sonraları isim totoya başkaları da dahil oldu. “Savunma Bakanı Hulusi Akar mı, MİT Başkanı Hakan Fidan mı?..”

    Berat Albayrak’ın, ekonomiyi içine sürüklediği çıkmazla gözden düştüğü, daha 2021 sonunda ortaya çıktı. Kimileri Albayrak’ın nadasa alındığını söylese de Erdoğan için Damat Berat zaten hiç alternatif olmamıştı.

    Erdoğan’ın hanedan süsü vermeyip “teröristlerin ayakkabı numaralarını dahi bilen”, “teröre göz açtırmayan” biri olan İçişleri Bakanı Süleyman Soylu’yu getireceğini söyleyenler oldu. Bu tür yorumları Erdoğan’ı iyi tanımayan ve Soylu’nun önünün bitirmek için açıldığını gözden kaçıranlar yaptı.

    Soylu’nun Erdoğan için halef olamayacağını ve gözden çıkarıldığını bir başka vesile ile daha Temmuz 2021’de “Soylu işi tamam, sıradakine bakın siz” başlığı ile yazmıştım.

    Sn. Bakanımız Süleyman Soylu’nun bu cümlelerinden sonra tüm Türkiye aynı ses tonuyla “OH” çekti!

    Haksız mıyım?#SoyunSoylansın pic.twitter.com/W8wkrAm9wM

    — Dr. Mustafa ÇÖL (@mustafacol_) December 12, 2020

    Makyavelizmin günümüzdeki en iyi takipçisi olan Erdoğan’ın nasıl yapacağına ilişkin bir öngörümün olmadığını en başta not ettim. Soylu’yu nasıl bitireceğini bilmiyorum ama bitireceğini iyi biliyordum. Soylu için asıl kıyamet, Mart 2024’te yapılacak yerel seçimlerden sonra kopacak. Neyse işin bu tarafını başka bir yazıya bırakmalı.

    Öteki isimlerden birisi de Hulusi Akar idi. Erdoğan’ın Akar’ı nasıl pasifize ettiği ve sesini çıkamaz hale getirdiğini Mayıs ayındaki genel seçimler sonrasında görmüş olduk. En çok konuşan, en çok kamuoyu gündeminde olan en güçlü alternatif olduğu öne sürülen Hulusi Akar, şimdi kolları dalları kesilip işlevsiz hale getirilen Meclis’te Milli Savunma Komisyonu Başkanı olarak zaman geçiriyor.

    İKİ DAMADIN SAF DIŞI BIRAKILMASI

    Büyük damat Berat, Turkuaz Medya’nın (aslında bütün medyanın) başında olan abisi Serhat Albayrak’ın özenli koruması altında görünse ve zaman zaman belli kalemler tarafından parlatılmaya çalışılsa da Erdoğan’ın istediği halefi olması ihtimali çok zayıf.

    Damat Albayrak, Erdoğan’ın en önem verdiği “sadakat” testini geçemedi. Özellikle de istifasını kamuoyuna duyuracak bir kanal bulamayıp Instagram’dan açıklama yoluna gittikten sonra defterden hepten silinmiş oldu.

    Sümeyye’nin kocası küçük damat Selçuk, devletin bütün imkanları kullanılarak parlatıldı ve zengin edildi. Planlı olarak organize ettiği, özellikle de genel seçimler öncesinde düzenlediği Teknofest etkinlikleriyle kayınpederinin istediği kişinin kendisi olduğuna kanaat getirdi.

    Yaptığı iş icabı askerlerle içli dışlı oldu. Yaz aylarına girerken Akdeniz’deki tatbikat sırasında ABD’ye ait dünyanın en büyük uçak gemisi USS Gerald R. Ford’a, Tuğamiral Mehmet Savaş Eser ve Hava Eğitim Komutanlığı’ndan Tuğgeneral Hüseyin Sabri Akyol ile birlikte giderek Türkiye’yi temsil ediyor görüntüleri verdi. Damat Bayraktar bu görüntüleri sahibi olduğu Baykar şirketinin sosyal medya hesabından da paylaştı.

    Yönetim Kurulu Başkanımız Selçuk Bayraktar, ABD Donanması’na ait olan uçak gemisi USS Gerald R. Ford’ta teknik incelemelerde bulundu.

    Doğu Akdeniz’de TCG Anadolu’yla ortak tatbikat gerçekleştiren uçak gemisine iniş-kalkış yapan savaş uçakları ile donanma envanterinde yer alan… pic.twitter.com/u4FwxDGWOm

    — BAYKAR (@BaykarTech) August 25, 2023

    Uçak gemisinden boy boy fotoğraf ve videoların yayınlanması, kamuoyunda “Selçuk Bayraktar’ı ABD de destekliyor” yorumu yapılmasına neden oldu.

    Türkiye adına oradaymış gibi yansıtılan bu görüntüler, sanılanın aksine Beştepe Sarayı’nda tepkiyle karşılandı. Bayraktar’ın aynı günlerde, “Elbette bir gün mücadele siyaseti gerektirirse, siyasete de gireriz” yolunda söylediği sözler bardağı taşıran damla niteliğinde oldu.

    Aileye yakınlığıyla bilinen bir isim, ortak bir dostumuza bu çıkışından sonra Bayraktar’ın bizzat Erdoğan tarafından uyarıldığını söyledi. Gerçekten de Selçuk Bayraktar, o tarihten sonra kendi alanının dışına hiç çıkmadı. 

    Ukrayna’ya hibe SİHA’lar veren Selçuk Bayraktar, Filistin’e zulmettiğini dile getirdiği İsrail’e karşı sadece protesto yürüyüşü yaptı ve gıda yardımında bulundu.

    ŞU AN ORTADA SADECE HAKAN FİDAN VAR

    Süleyman Soylu, Hulusi Akar, Berat Albayrak, Selçuk Bayraktar isimleri artık saf dışı. Milli Görüş kökenli Numan Kurtulmuş zaten bütün organları iğdiş edilerek partiye kabul edildiği için bugün geldiği koltuktan daha ileri bir yerde olması söz konusu bile değil.

    Şimdilerde sadece orta yerde bir isim var. MİT Başkanlığından Dışişleri Bakanlığı koltuğuna geçen Hakan Fidan. İstihbarat kökenli Fidan, kendine yakın çevrelerce parlatıldıkça parlatılıyor.

    Her gün bir tarafından tutulup öne çıkarılıyor. Hatta bazıları salına salına yürüyüşünde keramet arıyor.

    Dışişleri Bakanı Hakan Fidan’ın Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’nda yaptığı kendinden emin yürüyüş, sosyal medyada gündem oldu. pic.twitter.com/omHtgOrlcT

    — Takvim (@takvim) September 21, 2023

    ABD Dışişleri Bakanı Blinken’ın hamlesini boşa çıkardığı vücut hareketine olağanüstü anlamlar yüklendi. İçeride geçirilen iki buçuk saatlik zaman diliminde Türkiye’nin sırtına hangi yüklerin bindirildiği gözlerden kaçırılıp, sehpanın üzerindeki bir biblodan verilmeye çalışılan mesajla insanların zihinleri dondurulmak istendi.

    🔴 Hakan Fidan, ABD Dışişleri Blinken’ın sarılma hamlesine karşılık vermeyerek sadece elini tuttu. pic.twitter.com/6REOPS0tvR

    — Conflict (@ConflictTR) November 6, 2023

    Aslında Erdoğan, MİT’in başından alıp Dışişleri Bakanlığı koltuğuna getirmesiyle Hakan Fidan’ı ödüllendirmedi. Tam tersine gizemli tutulduğu bir konumdan alıp, görünür kılarak, sıradan biri olduğunu kamuoyuna göstermiş oldu. Bu tablo da önümüzdeki süreçte tasfiye edilmesini kolaylaştırmış olacak.

    Ayrıca, teknede kızarmış bir domuz görünümlü kuzu (kimilerine kuzu gibi gösterilmeye çalışılan domuz) önünde medyaya sızan fotoğrafın da MİT’ten ulaştırıldığı yolunda aktarılan bilgi, Erdoğan’ın midesini fena bulandırdı. Erdoğan’a göre bu fotoğraf, insanların kafasında nasıl bir algı oluşturacağı iyi bilindiği için servis edildi.

    ERDOĞAN’IN KAFASINDA TEK BİR İSİM VAR

    Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın kendisinden sonrası için kafasında tek bir isim var. Aileden olmayan hiçbir ismin şansı yok. Damatların halef olması, İslami gelenekte sıkça görülen bir durum. Ama Erdoğan’ın iki kulağının arasında sadece Bilal Erdoğan var.

    Oğul Bilal, uzun süre sadece eğitimle ilgileniyor göründü. Son 10 yılda ise “sünnet” sayılan okçuluk eğitimini kendine özel alan seçti. Bu amaçla geniş organizasyonlar kuruldu ve Bilal Erdoğan da Dünya Etnospor Konfederasyonu Başkanı oldu.

    Şimdilerde, hakim ve savcıların selam durması için İstanbul Anadolu Adalet Sarayı Şehit Mehmet Selim Kiraz Sergi Salonu’nda, Geleneksel Türk Okçuluğu Sergi ve Atölyesi açıldı.

    Ziyarete gelen hakim ve savcılar, sergiye gittiklerinde ok atma denemesi yapabildikleri gibi, isteyenler okçuluk eğitimi de alabiliyor. Sergi 24 Kasım’a kadar açık kalacak.

    Sanatın, kültürün ve sporun her yerde işlenebilirliğini vurgulamak amacıyla düzenlediğimiz Geleneksel Türk Okçuluğu Sergi ve Atölyesi, İstanbul Anadolu Adalet Sarayı Şehit Mehmet Selim Kiraz Sergi Salonu’nda başladı.

    24 Kasım’a kadar devam edecek olan sergimizde misafirlerimiz… pic.twitter.com/Uabj7FaL0h

    — Okçular Vakfı (@OkcularVakfi) November 13, 2023

    Bilal Erdoğan, geride bıraktığımız hafta içinde de Türkiye’nin Londra Büyükelçiliğindeki Cumhuriyetin 100. Yıl kutlamaları etkinliğine katıldı. Bir veliaht olarak devletin resmi etkinliklerinde yer alıp yayın kuruluşlarına demeçler verdi.

    Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın oğlu Necmeddin Bilal Erdoğan, Türkiye’nin Londra Büyükelçiliği’nin Cumhuriyet’in 100. Yılı vesilesiyle düzenlediği özel resepsiyona katıldı. pic.twitter.com/oQPK1V9foP

    — British Yaşam TV 🇬🇧🇹🇷 (@BritishYasamTv) November 12, 2023

    Bilal Erdoğan, bir imam hatipli olarak kendisinin mezun olduğu okullardan yetişenlerin neler yapabileceğini kamuoyuna her perdeden duyuruyor. İslam’daki “Müminler kardeştir” sözünden hareketle, imam hatip kardeşliğine vurgu yapıyor. “Bir imam hatip lisesi mezunu başka bir imam hatip lisesinin kardeşidir” diyerek İsrail’in bundan dolayı Türkiye’den korktuğunu söyleyebiliyor.

    Siz rahat olun. Erdoğan kendinden sonrası için Bilal’i adım adım yerine hazırlıyor. Bütün kurum ve kuruluşlarının içini boşaltan, kuvvetler ayrılığını tuzla buz edip “ittihad-ı kuva” (kuvvetler birliği) kavramını oturtan Erdoğan, oğlu Bilal’e fleto halinde kılçıksız bir Türkiye bırakma peşinde.

    Not: Yazılarıma benden kaynaklanan nedenlerden dolayı bir süre ara vermek durumunda kalmıştım. Bugünden itibaren Cumartesi, Pazar, Salı ve Perşembe günleri sizlerle olacağım.


    Kaynak: Tr724
    ***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

  • Barcelona sadece futbolcu yetiştirmiyor!  

    Barcelona sadece futbolcu yetiştirmiyor!  


    YORUM | HASAN CÜCÜK  

    Mikel Arteta, Pep Guardiola, Luis Enrique, Xavi Hernandez ve Cesc Fabregas… Hepsinin ortak özelliği Barcelona formasını giymeleridir. Bir zamanlar sahada ter döken bu isimler, şimdilerde Avrupa’nın önde gelen kulüplerini saha kenarından yönetiyor.  

    İlk dört ismi hepimiz ezbere biliyoruz. Listeye son olarak Cesc Fabregas katıldı. Temmuz ayında aktif kariyerini noktalayan Fabregas birkaç gün önce futbola veda ettiği Como’nun teknik direktörlüğüne getirildi. İtalya Serie B’de mücadele eden Como’yu staj yeri olarak gören Fabregas, elbette diğer Barçalıların izinden gitmek istiyor.  

    Barcelona, İspanya’nın dünya çapındaki iki futbol markasından biri. Barcelona, özerk Katalonya bölgesi için ‘bir kulüpten fazlası’ olarak görülüyor. Diktatör Franco döneminde Barcelona, merkeze karşı mücadelenin sembolü oldu. Dünya çapında yıldızlar Barcelona için ter döktü. Ulusal ve uluslararası arenada kazanmadık kupa bırakmadı. Barcelona formasını terleten oyuncular, emekli olunca meşin yuvarlaktan kopmadı. Eşofmanlarını giyip saha kenarında takım yönetmeye devam ettiler. Günümüzde Avrupa’nın önde gelen 4 kulübünün başında Barcelona kökenliler bulunuyor.  

    Pep Guardiola’nın Barcelona kaptanlığını yaptığı dönemler…

    Bu isimlerin en popüleri hiç şüphesiz Pep Guardiola.  

    Johan Cruyff’un efsane Rüya Takımı’nın bir parçası olan Guardiola, teknik adamlık kariyerine 2007’de Barcelona B takımıyla başladı. Sadece bir yıl sonra kendini A takımının başında buldu. Takımın ‘çaylak’ bir isme teslim edilmesini yadırgayanlar oldukça fazlaydı. Ancak Guardiola tüm istatistikleri altüst eden bir performans sergiledi. İlk yılında kazanmadık kupa bırakmadı. 4 yıl sonra görevi bıraktığında, 3 La Liga ve 2 Şampiyonlar Ligi kupası olmak üzere Barcelona müzesine toplam 14 kupa taşıdı.  

    Ardından 3 yıllık Bayern Münih döneminde 3 Bundesliga şampiyonluğunu 5 kupayla daha süsledi. 2016’da bu kez dümeni Premier Lig’e kıran Guardiola, Manchester City ile Premier Lig tarihini yeniden yazdı. 3’ü son 3 yılda olmak üzere 5 lig şampiyonluğunu gören Guardiola, geçen yılı 3 kupayla kapatmayı başardı. Toplamda City müzesine 15 kupa kazandırdı. Dünyanın en başarılı teknik adamlarından biri olarak görevine devam ediyor. Guardiola’nın City’si bu yıl da şampiyonluğun en büyük favorisi.  

    Mikel Arteta’nın Barcelona serüveni uzun sürmedi…

    Barcelona ile yolu 1997’de kesişen Mikel Arteta, 2000 yılında A takım kadrosuna adını yazdırdı. Ancak Barcelona dönemi fazla uzun olmadı. 2002’de Barça ile yolları bir daha buluşmamak üzere ayrıldı. 2011-16 arasında Arsenal formasını terleten Arteta, 34 yaşında yeşil sahalardan emekli oldu. 

    Futbola veda ettikten sonra kendini Guardiola’nın yardımcısı olarak buldu. Temmuz 2016’da stajına Guardiola’nın yanında başlayan Arteta, birlikte City’yi zirveye götüren yolun taşlarını döşedi. Aralık 2019’da artık Guardiola’ya veda vaktidir. Yeni bir meydan okumaya yelken açıp, Arsenal’in bir numarası olarak göreve geldi. 5 yıl formasını terlettiği kulübü yönetmeye başlayan Arteta, Arsene Wenger sonrası rotasını kaybeden Arsenal’i yeniden zirveye oynayan bir takıma dönüştürdü.  

    Geçen sezon haftalardır lider koltuğunda oturan bir Arsenal vardı. Son dönemeçte, usta – çırak kapışmasında gülen taraf ‘usta’ Guardiola oldu. Henüz Arsenal’i zirveye çıkarmayı başaramadı ama iki İngiltere Süper Kupa ve bir FA Cup’u Arsenal’e kazandırdı. Şampiyonluk yolundaki en büyük engeli elbette ustası oldu. Boynuz kulağı ne zaman geçer bilinmez ama Arteta, Arsenal’i yeniden eski günlerine döndüren isim oldu.  

    Xavi, 20 yıl boyunca formasını terlettiği Barcelona’ya hoca olarak döndü…

    1995 yılında henüz 15 yaşında Barcelona’nın ünlü altyapısı La Masia’dan adımını içeri atan Xavi, 20 yıl boyunca formasını başarıyla terletti. Dünyanın en iyi orta sahalarından biri oldu. 2015’te kalbinin kulübünden kopup, Katar’ın Al-Sadd takımına transfer oldu. 2019’da yeşil sahalara veda, bir gün önce oyuncusu olduğu kulübün teknik patronu oldu. Elbette gönlünde yatan aslan, Barcelona idi. Ancak stajını iyi yapmak istiyordu. Al-Sadd ile 2 yılda 7 kupa kazandı. Futbolculuk kalitesini teknik adamlığa taşıyan bir Xavi vardı.  

    Henüz Barcelona için kendini hazır görmeyen Xavi, göz ağrısı kulübünün yaşadığı teknik adam krizine daha fazla kayıtsız kalamayıp Kasım 2021’de Barcelona’nın başına geçti. Son yıllarda sendeleyen Barcelona’yı yeniden toparlamayı başardı. Geçen yılı şampiyon olarak tamamladı. Kurduğu genç kadro ile Barcelona krizden çıkıp, eski günlerine döndü.

     

    Luis Enrique… Barcelona’nın efsane kaptanlarından biriydi…Real Madrid’den Barcelona’ya transfer olan nadir isimlerden biri olan Luis Enrique, 2004’te yeşil sahalara veda ettikten sonra hemen eşofmanlarını giymedi. 4 yıllık bir dinlenme sonrası teknik adamlık kariyerine Barcelona’nın 3. Lig’deki ekibi Barça Atletic’te başladı. 2011’de stajını tamamlamış olarak Roma’yı çalıştırmaya başladı. Ardından Celta Vigo derken 2014-17 arasında Barcelona ile yolu buluştu. La Liga şampiyonluklarını, Şampiyonlar Ligi ile taçlandırdı. Barcelona müzesine 10 kupa kazandıran Enrique, İspanya Milli Takımı’ndan sonra temmuz başında Paris Saint- Germain’i (PSG) çalıştırmaya başladı. Roma ve Celta Vigo’da kupa kazanamayan Enrique, PSG’de Barcelona günlerini yaşamak istiyor.  

    Cesc Fabregas’ın Barcelona yıllarından bir kare…

    Ve son olarak listeye Cesc Fabregas eklendi. Barcelana altyapısında başlayan serüveni henüz U16 takımının formasını giyerken kesintiye uğradı. Rotasını Ada’ya çevirip, Arsenal’e transfer oldu. 17 yaşından itibaren Arsenal formasını giymeye başladı. Genç yaşında takımın değişmezi ve kaptanı oldu. 2011’de 34 milyon Euro bedelle Barcelona’ya döndü. Bu birliktelik 3 yıl sürdü.  

    2014’te yeni adresi Chelsea oldu. Monaco’ya da uğrayan yolunun son durağı İtalya Serie B ekiplerinden Como oldu. 36 yaşında yeşil sahalardaki serüvenini noktalayan Fabregas, birkaç gün önce teknik adamlık yolculuğuna futbola veda ettiği kulübü Como’da başladı. Çiçeği burnundaki genç hocanın nasıl bir performans göstereceğini zaman gösterecek.  

     

    Türkiye’de bu haberi engelsiz paylaşmak için aşağıdaki linki kopyalayınız👇

    Kaynak: Tr724
    ***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

  • Levent Gültekin’in yalanları; uydur uydur ipe diz!

    Levent Gültekin’in yalanları; uydur uydur ipe diz!


    YORUM | AV. MEHMET TAHSİN  

    Türkiye’de gazetecilik yapmanın bedeli ağır. Mesleğin hakkını verenler ya hapse girdi ya yurtdışına çıktı. Türkiye’de kalanlar da kalemini kırıp olan biteni acıyla seyrediyor. Hâlâ mesleğin onurunu kurtarmak için çırpınan ve sayıları gittikçe azalan gazetecileri de saygıyla selamlamak gerektiğine inananlardanım.  

    Bu yazıyı yazmamın nedeni geçtiğimiz günlerde bir Youtube kanalında gündeme dair değerlendirmeler yapan Levent Gültekin oldu. Dere tenha olunca tilki bey olurmuş. Yurtdışından yayın yapan YouTube kanalları sansürün en ağırına maruz kalırken, meydan Levent Gültekin gibilere kaldı!  

    LEVENT GÜLTEKİN KİMDİR? 

    23 yaşında (kendi ifadesiyle dağda bayırda hayvan otlattığı) Ardahan’dan kalkıp beş parasız İstanbul’a gelmiş, bir süre (o zamanlar adı Vakit idi) Akit gazetesinde dağıtıcılık yapmış, İslamcı çevrelerde dolaşmış, sonrasında da Yeni Şafak, Star gibi gazetelerde yöneticilik görevinde bulunmuş. Medya kuruluşlarında elle tutulu bir başarı gösteremediği halde nasıl olduysa hatırı sayılır bir servete kavuşmuş bir isim. Şimdilerde muhalif mahallelerde AKP eleştirisi yapıyor. Ağzı laf yapıyor, muhatabının duymak istediklerini söylüyor. Erdoğan rejimine yönelttiği ağır eleştiriler, muhalifleri kendinden geçirecek kadar mutlu ediyor.

    5-6 yıl kadar önce kendisiyle bir yazışmamız oldu. “Siz de AKP’nin kurduğu medya düzeninin bir parçasıydınız.” dediğimde “Ben hiçbir zaman AKP’ye yakın olmadım. Hayatımda hiç oy vermedim. İlk kurulduğu günden beri itiraz ediyordum. İdari anlamda yöneticiydim. Yayın işlerine hiç karışmıyordum.” cevabını verdi ve artık eski arkadaşlarıyla dostluğunun da diyaloğunun da olmadığını yazdı.  

    Ancak daha sonra ‘sızan’ belgeler hiç de öyle olmadığını gösteriyordu…  

    2016 yılında Erdoğan ailesinin damadı Berat Albayrak’ın mail kutusu Wikileaks tarafından ifşa olduğunda ortaya çıkan maillerden birisi de Levent Gültekin’in Sabah ATV grubunun başındaki Serhat Albayrak’a yazdığı maildi. Gültekin o zamanlar başında bulunduğu (TMSF’nin elindeki) Cine 5’in sürekli zarar ettiği içim satılacağını, kanalı SerhatAlbayrak olmasa bile onlardan birinin alması gerektiğini yazıyordu.

     

    NEDEN SALDIRIYA GEÇTİ? 

    Levent Gültekin son iki yayınında Cemaat hakkında ‘nefret söylemi’ne varan ifadeler kullandı. Cemaat’i bir terör örgütü, hala destekleyenleri de ‘vatan haini’ olarak kabul ettiğini söyledi. Bu karara da üçüncü şahıslardan duyduklarıyla değil de kendi şahitlikleriyle varmış! Gültekin’e göre bugün hâlâ Cemaati savunanlar ‘vatan haini’ imiş!  

    Sonda söyleyeceğimi şimdi söyleyeyim; Levent Gültekin, baştan sona yalan söylüyor. Kendisinin pek çok İslamcı arkadaşı gibi Hizmet’ten hazzetmediği eskiden beri bir sır değil. Ancak bugüne kadar bu denli ağır bir dozda saldırdığı olmamıştı. Hatta 4 Mart 2016’da Zaman’a kayyım geldiği gün gazeteye destek ziyaretinde bile bulunmuştu.  

    Peki şimdi ne oldu da birdenbire coştu? Mutlaka bir nedeni vardır, onu zaman gösterecek.  

    “YAKLAŞAN KASIRGA” YALANLARI 

    Geçen yıl son kitabı “Yaklaşan Kasırga” piyasaya çıktığında kitabı satın alıp okumuştum. O günlerde kanal kanal dolaşıp aslında kitapta olan her şeyi detaylarına kadar anlatmıştı zaten. Bir şey hariç; o da kitapta Cemaat’e dair yazdıklarından bahsettiğini duymadım. Belki de bahsetti ama ben rastlamadım.  

    Levent Gültekin’in Cemaat eleştirileri, klasik cemaat düşmanlarının içi boş argümanlarından ibaret. Ergenekon, Balyoz davalarının ‘kumpas’ olduğu, Cemaat’in devlette kadrolaştığı vs. savunuyor… Cemaat’in kendi kadrolarına yer açmak için muhafazakâr insanlara bile kumpas kurduğu iddia ediyor. Muhataplarını ikna etmek için de, “Üçüncü şahıslardan duyduklarım değil, ilk elden tanık olduğum şeyleri anlatıyorum.” diyor ama kendi tanıklığına dair tek bir vaka yok! Anlattıklarının tamamı ‘ikinci el’ tanıklıklar…  

    Levent Gültekin’e göre, İstanbul Emniyeti’nde imam hatip lisesi mezunu bir daire başkanı, bir fuhuş kaseti yüzünden Erdoğan’ın hışmına uğramış ve görevinden alınmış. O da mahkemeye giderek kendini aklamışmış! O zamanlar STV’nin başında olan Hidayet Karaca bu kişiyle karşılaştığında, “Kusura bakma, sana haksızlık ettik ama o makam bize lazımdı.” demiş!  

    Tamamen yalan… “Uydur uydur ipe diz.” derler ya tam da öyle.  

    Hidayet Karaca, neredeyse 9 yıldır tutuklu. Avukatından aldığım bilgiye göre Gültekin’in bu iddialarını Hidayet Karaca yalanlamış ve kendisine bir mektup yazmış. Avukatı, söz konusu mektuba Levent Gültekin’den şu ana kadar bir cevap gelmediğini söylüyor.  

     Bir insan böyle bir yalanı nasıl söyler!  

    EKMELEDDİN İHSANOĞLU YALANI 

    Levent Gültekin’in ikinci vukuatı, Ekmeleddin İhsanoğlu’nun Cumhurbaşkanlığı adaylığı üzerine anlattıklarıydı. Ona göre Ekmeleddin İhsanoğlu’nu Devlet Bahçeli’ye dönemin Zaman Gazetesi Yayın Yönetmeni Ekrem Dumanlı önermiş! Geçtiğimiz yıl ortaya attığı bu iddiayı kanal kanal dolaşıp son derece kendinden emin bir şekilde anlattı.  

    Ekrem Dumanlı bu iddiayı yalanlayınca Levent Gültekin, “Daha önceki yayınlarda Ekrem Dumanlı demiştim ama sonra baktım, Ekrem Dumanlı çok oturmuyor oraya…” diyerek çark etti. 

    CEM BOYNER DE YALANLAMIŞTI 

    Yalan, Levent Gültekin’in ağzına yuva yapmış görünüyor. 2018’de o da cumhurbaşkanlığına aday olmuştu. Sonra adaylıktan çekildi sebebini ise Fatih Altaylı’ya şöyle anlatmıştı: “Gaza geldim. Pekçok akademisyen, eski siyasetçi, Cem Boyner başta olmak üzere bazı iş adamları ‘Aday ol’ dediler.”  

    Bu da yalandı. Fatih Altaylı’yı arayan Cem Boyner, “Gültekin’i tanımam. Hiç konuşmadım kendisiyle…” demişti. Kendisini Kemal Kılıçdaroğlu’nun “adı konmamış danışmanı” olarak tanımlayan Gültekin’e bir yalanlama da CHP’den gelmişti.  

    MÜLTECİ SORUNUNUN SORUMLUSU DA CEMAATMİŞ! 

    Levent Gültekin’in son yayınlarında ortaya attığı başka yalanlar da var. Tabi karşısında cevap verecek kimse olmayınca rahat rahat iftira atıyor… Söyledikleriyle ilgili ‘delil’ soran yok!  

    İflah olmaz Cemaat düşmanı olunca yalanın da sınırı olmuyor elbette. Mesela ona göre Türkiye’deki mülteci sorununun tek sorumlusu ‘Cemaat’miş! 

    “Yok artık!” diyorsunuz, değil mi? 

    Levent Gültekin, Zaman gazetesinin her iki günde bir, “Suriye’ye neden girmiyoruz!” manşeti attığını, Erdoğan’ın da dayanamayıp Suriye’ye girdiğini, işte bu yüzden savaş nedeniyle milyonlarca mültecinin Türkiye’ye girişinden Cemaat’in sorumlu olduğunu iddia ediyor.  

    Sözleri çok açık; Zaman iki günde bir manşet atmış da Erdoğan da “gaza gelip” Suriye’ye girmiş. Ne zaman? 2015 yılında, yani Cemaat’e savaş açtığı bir dönemde, hatırını kırmayıp Suriye’ye girivermiş! 

    “Bu iddianla ilgili bir tane manşet göster!” desen, far tutulmuş tavşan gibi kalır… Gösteremez; çünkü Zaman’ın öyle bir tane bile manşeti yok!

    Ayrıca arasını her daim iyi tutmaya özen gösterdiği Hakan Fidan’ın “Gerekirse Suriye’ye dört adam gönderirim. Türkiye’ye 8 füze attırıp savaş çıkartırım” sözleri ortada dururken…

    Bir insan nasıl bu kadar rahat ve hayasızca yalanları arka arkaya söyleyebilir; akıl alır gibi değil…

    Son olarak şunu da ilave edelim. Eski mesai arkadaşları Levent’in Erdoğan’a yaklaşabilmek için nasıl yanıp tutuştuğunu anlatıyor. Zaten son videosunda da Erdoğan’a toz kondurmuyor. Benimle olan yazışmasında da yurtdışında olup da Erdoğan’ı eleştirenlerin Erdoğan’a değil ülkeye zarar verdiğini açıkça söylüyor. Şimdilerde ülkenin içine sürüklendiği felaketin sorumluluğunu Cemaat’e yıkıp Erdoğan’ı aklamak belki de asıl amacı.

    Türkiye’de bu haberi engelsiz paylaşmak için aşağıdaki linki kopyalayınız👇

    Kaynak: Tr724
    ***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

  • Düşmanlıktan Nobel adaylığına; Atatürk ve Venizelos 

    Düşmanlıktan Nobel adaylığına; Atatürk ve Venizelos 


    YORUM | DR. YÜKSEL NİZAMOĞLU  

    Geçen haftanın en ilginç gelişmelerinden birisi Erdoğan’ın Mısır’daki darbe sonrası “düşman” ilan ettiği, meydanlarda “rabia” işareti yaparak hedefe koyduğu Mısır lideri Sisi ile bir araya gelmesiydi.  

    Pek çok kişi bu değişime şaşırırken bu gelişme bir taraftan da Venizelos-Atatürk yakınlaşmasını akıllara getirdi. Bundan yüz yıl önce savaşlar ve işgallerle ortaya çıkan düşmanlık sonradan dostluğa dönüşmüş hatta Venizelos Atatürk’ü Nobel Barış Ödülü’ne aday göstermişti.  

    OSMANLI VATANDAŞI VENİZELOS 

    Eleftherios Venizelos 1864’te bir Osmanlı vatandaşı olarak Girit adasında Hanya’nın Murnia köyünde dünyaya gelmişti. Babası Hacı Petros’un Girit ayaklanmasında yer almasından dolayı henüz iki yaşındayken sürgünle tanışan Venizelos, ailesiyle birlikte bir süre Kiklad adaları içinde yer alan Siroz’da yaşamış ve eğitim almıştır. Henüz 14 yaşındayken okulda çizdiği Yunanistan haritasına İstanbul ve İzmir’i de dahil etmesi, onun Megali İdea (Büyük Fikir) düşüncesini çok küçük yaşta benimsediğini göstermektedir.  

    1881’de Atina Üniversitesi’nde hukuk eğitimine başlamış ancak babasının ölümü üzerine Girit’e dönerek baba mesleği olan tüccarlığı bir süre devam ettirmiştir. Atina günlerinde öğrenci liderliği yapması hatta İngiliz Başbakan Chamberlain’le görüşerek Girit’in Yunanistan’a ilhakı fikrini aktarması, onun gelecekteki politikacılığının da habercisi olmuştur.  

    1887’de uzaktan eğitim yoluyla Hukuk Fakültesi’ni bitiren Venizelos, Girit’in altısı Müslüman on biri Rum olan on yedi avukatından biri olmuştur. Girit’te yayınlanan bir gazeteyi satın alıp burada yazılar yazan Venizelos, Halepa Fermanı doğrultusunda kurulan Girit meclisine üye olarak seçildi. O, aslında adanın “muhtar” denebilecek yapısına rağmen Yunanistan’a bağlanmasından yana bir siyaseti savunmaktaydı.  

    Venizelos bir süre sonra siyasete ara verse de adanın Enosis yani Yunanistan’la birleşme politikasını gazetedeki yazılarıyla savunmaya devam etti. Nitekim 1897’de “Girit Giritlilerindir” sloganıyla başlayan isyanın liderliğini yaparak Girit’te ve Yunanistan’da milli kahraman olarak tanındı.   

    Venizelos Megali İdea doğrultusunda Girit’ten sonra Osmanlı Devleti’nin elindeki Ege adalarını ve İzmir’i Yunanistan topraklarına katmayı amaçlayan bir siyaset izledi. Böylece Yunanistan; Atina, Selanik ve İzmir’i içine alan bir üçgen şeklinde hem ticaret yollarını ele geçirecek hem de Ege bir Yunan gölü olacaktı. İlginç bir şekilde onun hedefinde “Rusları ve diğer Avrupa devletlerini karşısına almamak için İstanbul’u işgal etme” yoktur. 

    Venizelos’un bundan sonraki adımı 1897 Osmanlı Yunan Savaşı’nın sebebi olan isyanı başlatmak oldu. O, isyanın liderliğini yapmış ve her ne kadar Osmanlı-Yunan Savaşı Osmanlı ordusunun zaferiyle bitse de Avrupa devletlerinin müdahalesiyle Girit’in özerkliği gerçekleşmiştir. 

    1899 seçimlerinde meclise yeniden seçilen ve hükümette Adalet Bakanlığı görevini üstlenen Venizelos, yüksek komiserlik görevine atanan Prens Georgios’la görüş ayrılığı yaşadı. Tek amacı Girit’in Yunanistan’a bağlanmasıydı. Prens’e karşı 1905’te isyan ederek onun adadan ayrılmasını sağladı. O artık yeni bir komiser atansa da adanın asıl siyasi lideriydi.  

    Venizelos’un bu çabaları, 1908’de Girit meclisinin Yunanistan’la birleşme kararı almasıyla sonuçlandı. Bu karar Osmanlı Devleti tarafından kabul edilmese de Balkan Harbi sonunda iki devlet arasında yapılan Atina Antlaşması ile Girit’in ilhakı onaylandı.  

    YUNAN YAYILMASI  

    1821’de Mora’da çıkan isyana Avrupalı devletlerin verdiği destek 1829-Edirne Antlaşması’na göre bağımsız bir Yunan devleti kurulmasıyla sonuçlanmıştı. Bundan sonra Yunanistan sürekli Osmanlı Devleti aleyhine genişlemiş; Mora’dan sonra Teselya’yı topraklarına katmıştı. 

    1897 Osmanlı-Yunan Savaşı’nda yaşanan yenilgi Yunanistan’a ağır bir darbe indirmiş hem politik hem de ekonomik yönden krizlere yol açmıştı. 1909’a gelindiğinde ise Gudi hareketi denilen askeri darbe ile hükümet yönetimden uzaklaştırıldı ve geçici bir hükümet kuruldu. 1910 yılında da Girit’ten “taze kan” olarak gelen Venizelos, seçimlerde milletvekili seçildi. Kendisine tek itiraz ise “tebaası olduğu” Osmanlı yönetiminden gelmişti. 

    Venizelos seçim zaferi sonrasında başbakan olarak hükümeti kurdu ve “Küçük Asya” macerasına kadar devam edecek yayılmacı politikasını uygulamaya koydu.  Venizelos kurduğu Liberal Parti ile yenilenen 1910 seçimlerinde meclisin %84’ünü kazanarak tekrar hükümeti kurmaya hak kazandı. Seçimlerde elde ettiği başarı, politikalarının halkın tam desteğini aldığını da gösteriyordu. O bu politikalarıyla 1912 seçimlerini de kazanacak ve hem Balkan Savaşlarında hem de Birinci Dünya Savaşı’nın başında ülke yönetimini elinde tutan kişi olacaktır. 

    Venizelos iktidarında yeni bir anayasa yaparken bir taraftan da ordu ve donanmayı güçlendirdi. Öncelikli hedefini ise Osmanlı Devleti’nin Makedonya topraklarını ele geçirmek ve Girit’i Yunan toprağı yapmak olarak belirlemişti. Dış politikada ise kraliyet ailesinin Alman kökenli olmasına rağmen İngiltere ve Fransa’ya yakınlaşmayı tercih etti. Onun iktidarında donanma için İngiltere, ordu için de Fransa’nın desteği alındı.  

    Venizelos ordu ve donanmaya büyük bir bütçe ayırarak ordu mevcudunu Balkan Harbi öncesinde 92.000’e çıkarmayı başardı. 1911 Türk-İtalyan Savaşı sonrasında gereken ortamın doğduğu düşüncesiyle hareket etti ve önce Osmanlı Devleti’ne karşı Bulgaristan’la bir ortak savunma antlaşması yaptı. Sırbistan’la Bulgaristan arasında daha önce bir ittifak yapıldığından artık Balkan ittifakı uygulamaya konulmuş oluyordu.  

    Yunanistan Balkan Harbinde güçlü donanmasıyla Ege’de büyük bir hakimiyet sağlayacak ayrıca Osmanlı ordusunun Rumeli’ye sevkine engel olacaktı. Sonuçta bu savaşta hedeflerine ulaşarak; Osmanlı donanmasına büyük bir darbe indirerek Ege adalarını ele geçirecek, Epir bölgesini işgal edecek ve Makedonya bölgesinin en önemli limanı ve Balkanlara açılan kapısı Selanik’e de Bulgar ordusundan önce sahip olacaktır.  

    Yunanistan’ın Balkan Harbi’ndeki diğer başarısı ise savaş ortamında Girit’i kendi topraklarına kattığını açıklaması olmuştu. Ayrıca Bulgarların işgal ettiği Batı Trakya ve Kavala da daha sonra Yunanlıların olacaktır.  

    Venizelos böylece Balkan Harbi sonunda Yunanistan’ın sınırlarını iki kat genişletmiş, Yanya, Selanik ve Kavala gibi zengin şehirleri ele geçirmişti. Sonuçta Megali İdea’nın önemli bir kısmını gerçekleşmiş, geriye sadece Batı Anadolu’nun işgali kalmıştı. 

    Venizelos’un son adımı Yunanistan’ın Birinci Dünya Savaşı’na girmesiyle mümkün olabilirdi. Ancak Venizelos, Kral Konstantin’le arasındaki görüş ayrılıkları nedeniyle 1915 yılında başbakanlığı bırakmaya zorlandı. Sonrasında yapılan seçimleri kazanıp İtilaf devletleri yanında savaşa girmek isteyince yine görevden uzaklaştırıldı.  

    Venizelos bu dönemde bir süre Selanik’te hükümet kurarak mücadelesine devam etti. 1917 yılında İngiliz ve Fransızların desteğiyle Kral Konstantin’i sürgüne göndererek yeniden başbakanlığı elde etti. Sonrasında da Yunanistan, İtilaf devletlerinin yanında savaşa girdi.  

    Savaş sonunda galip devletler arasında yer alan Yunanistan, Venizelos iktidarında Megali İdea yolunda önemli bir adım atarak Anadolu’yu işgale başladı. Ancak bu başarıya rağmen Venizelos, seçimleri kaybetti ve Paris’e gitti.  

    ATATÜRK NOBEL ADAYI  

    Anadolu işgalinde büyük bir felakete uğrayan Yunanistan’da Venizelos, bu sefer de Lozan görüşmelerinde tekrar sahneye çıktı. Venizelos 1924’te bir süre başbakanlık görevinde de bulunacaktır.  

    Millî Mücadele büyük ölçüde Yunanlılara karşı yapılmış ve Lozan Antlaşması ile iki tarafı ilgilendiren pek çok konuda karar alınmıştı. Buna rağmen iki devlet arasında 1930 yılına kadar birçok problem yaşandı.  

    Lozan’da yer alan Yunanistan’daki Müslüman ahalinin Anadolu Rumlarıyla değiştirilmesi yani mübadele konusu; İstanbul’da kalacak Rumların belirlenmesi (etabli), mübadillerin geride bıraktıkları malların durumunun ne olacağı gibi sorunları da beraberinde getirmişti. 

    Yunan ve Türk tarafları arasında diğer gerginlik ise Patrikhane meselesi oldu. Ankara, Lozan’da patrikhaneyi yurt dışına çıkarmak istemişse de başaramamış, antlaşma sonrasında da patrikhaneye sürekli güçlük çıkarma politikası izlemiştir. 

    İlk olarak patrik Meletios, bazı iddialara göre hayatını tehlikede gördüğünden daha Lozan imzalanmadan 1923 temmuzunda ülkeden ayrıldı. Yerine VII. Gregorius patrik oldu. Ancak onun ölümünden sonra Constantin Arapoglou patrik seçilince yeni bir kriz çıktı. Krizin nedeni yine mübadelenin yorumlanmasıyla ilgiliydi. Sonunda Arapoglou sınır dışı edildi ve yerine yeni bir patrik seçilerek sorun çözüldü.  

    Mübadelede karşılaşılan problemler de uzun bir süre iki taraf ilişkilerinin gergin bir şekilde seyretmesine neden oldu. 1925 yılında iki taraf arasında yapılan Ankara Antlaşması ile etabli meselesi çözüldü ve yakınlaşma süreci başladı. Nitekim Atina’ya ilk Türk elçisi de bundan sonra gönderilerek diplomatik ilişkiler yeniden kuruldu. 

    1927 yılında da mübadillerin geride bıraktıkları mallar konusunda Atina Antlaşması imzalandı. Bir yıl sonra da Yunanistan’da iktidara “Megali İdea’nın ateşli savunucularından” Venizelos’un gelmesiyle iki devlet arasında yakınlaşma süreci hızla ilerlerdi.  

    Bundan dokuz yıl önce Anadolu’daki Yunan işgalini başlatan Venizelos, seçim kampanyasında Türkiye’ye uzlaşma çağrısı yapmış, iki devletin mevcut sınırlara saygılı olmasını istemişti. Venizelos, partisi 1928 seçimlerinde başarılı olup yeni hükümeti kurunca da başbakan İsmet Paşa’ya bir mektup gönderdi. 

    Venizelos mektubunda; iki tarafın mevcut sınırlara saygı göstermesi gerektiğini belirtiyor ve Yunanistan’ın Türkiye topraklarında gözü olmadığını yazıyordu. İsmet Paşa da cevabında; dostluk ve iyi ilişkiler kurmanın önemini vurguluyordu.  

    İki taraf arasında bu şekilde başlayan yakınlaşma, arada gerginlikler olsa da 1930 yılında yapılan Ankara Antlaşması ile sonuçlandı. Sonrasında İsmet Paşa’nın davetine olumlu cevap veren Venizelos, 1930 Ekim ayında Ankara’ya geldi ve iki taraf arasında tarafsızlık ve uzlaşma sağlayan ve ticari ilişkileri kolaylaştıran anlaşmalar imzalandı. 1931 yılında da İsmet Paşa, Atina’ya iade-i ziyarette bulundu.  

    Daha 1922’ye kadar savaşan iki devlet artık önemli bir iş birliği içine girmişlerdi. Arada yaşanan gerginliklere rağmen 1933 yılında iki devlet arasında bir gümrük birliği kurulması ve bunun siyasi birliğe dönüşmesi gibi “hayal sayılabilecek” konular gündeme gelmişti.  

    Siyaset ve uluslararası ilişkiler, dıştan bakılınca anlaşılması kolay gözükse de ayrıntıya inildiğinde yorumlamanın çok zor olduğu bazen de imkânsız olduğu alanlardır. Atatürk devrindeki Türk-Yunan ilişkileri de bunlardan birisidir.  

    İki taraf arasındaki politika değişikliğinin temelinde, Türkiye’nin yayılmacı bir politika izlememesi ve Venizelos’un da realist davranması vardır. Özellikle Balkanlar ve Akdeniz’e yönelik olarak ortaya çıkan İtalya tehdidi ve Bulgaristan’ın revizyonist politikası da yakınlaşmada etkili olmuştur.  

    Bu şekilde gelişen ilişkiler; Balkan Paktı’nın kurulmasıyla sonuçlanacak, Yunanistan Montrö düzenlemesi için olumlu görüş bildirecek hatta Yüzellilikleri de ülkeden çıkaracaktır.  

    1933 seçimlerini kaybeden ve artık muhalefette olan Venizelos, Türk-Yunan dostluğunda bir adım daha ileri gitmiş ve 1934 yılında Atatürk’ü Nobel Barış Ödülü’ne aday göstermiştir.  

    Venizelos mektubunda; “… Ciddi anlaşmazlıklarla ayrılmış olan milletlerle samimi bir barış örneği veren bu yakınlaşmadan iki ülke için olduğu kadar Yakın Doğu barışı için de yararlı sonuçlar doğmuştur. Barışın medyun olduğu bu kıymetli katkının sahibi Türkiye Cumhurbaşkanı Mustafa Kemal Paşa’dır…” diyordu. 

     1934 Nobel Barış Ödülü Atatürk’e değil de silahsızlanma çalışmalarına katkısından dolayı İngiltere’nin İşçi Partisi lideri Arthur Henderson’a verilmiştir. Ancak bu gelişme, devletler ve siyasi liderler arasındaki ilişkilerin kısa bir zamanda nasıl hızla değişebileceğine dair iyi bir örnek olarak tarihteki yerini almıştır. 

    Bilindiği gibi Atatürk, on beş yıllık cumhurbaşkanlığı süresince herhangi bir yabancı ülkeyi ziyaret etmemiştir. Fakat böyle bir seyahat olsaydı, ilk tercih edeceği ülkelerden birisi muhtemelen Yunanistan olacaktı.  

    Venizelos 1935’te Yunanistan’da yaşanan darbe teşebbüsünden sonra ülkeyi terk etti ve 1936 yılında Paris’te sürgünde iken hayata veda etti.  

    Kaynaklar: Eser, M. (2017), Yunan Kaynaklarına Göre Eleftherios Venizelos’un İlk İktidarı Sırasında Türk-Yunan İlişkileri, İstanbul Üniversitesi SBE Yüksek Lisans Tezi, İstanbul; Yanardağ, M. (2020), Eleftherios Venizelos, Ankara Üniversitesi SBE Yüksek Lisans Tezi, Ankara; Bilgiç, B. S. (2015), “Atatürk Döneminde Türk-Yunan İlişkileri 1923-1938”, ATAM, S. 91, s. 1-28; Çakmak, Z. (2008), “Venizelos’un Atatürk’ü Nobel Barış Ödülü’ne Aday Göstermesi”, Erdem, S. 51, s. 91-109; Mango, A. (2000), Atatürk, İstanbul, Sabah Kitapları.  

    Türkiye’de bu haberi engelsiz paylaşmak için aşağıdaki linki kopyalayınız👇

    Kaynak: Tr724
    ***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***