Kategori: Görüş & Analiz

Serbest Görüş farklı bakış açıları ve derinlemesine analizlerle güncel olayları ve toplumsal sorunları inceler. Uzmanlardan ve düşünce liderlerinden gelen detaylı yorumlar, eleştiriler ve stratejik analizlerle okuyuculara geniş bir perspektif sunar. Sitemiz günün önemli konularını anlamak ve derinlemesine bilgi edinmek için ideal bir kaynak.

  • EURO 2024 | Harika başlangıç ama… 

    EURO 2024 | Harika başlangıç ama… 


    HASAN CÜCÜK | YORUM

    EURO 2024’te çıktığımız ilk maçımızda sahadan 3 puanla ayrıldık. Mert Müldür, Arda Güler ve Kerem Aktüroğlu’nun golleriyle Gürcistan’ı 3-1 yendik. Tarihinde ilk kez Avrupa arenasında boy gösteren Gürcüler, Türkiye karşısında başbaş mücadele etti. Tecrübe eksikliğinin kurbanı oldular. Türkiye, Avrupa şampiyonası tarihinde ilk kez gruplara galibiyetle merhaba dedi. Genç yıldızımız Arda Güler ise turnuva tarihine en genç gol atan oyuncu olarak geçti. Buraya kadar her şey harika. Bir de ‘ama’ kısmı var.

    F Grubu’nun en zayıf halkası Gürcistan’dı. Tarihinde ilk kez Avrupa şampiyonasında mücadele eden Gürcistan, EURO 2024’e play-off turundan gelmişti. Birçok ülke için Gürcistan futbolu kapalı kutudan ibaretti. En tanınmış ismi Napoli formasını terleten Khvicha Kvaratskhelia ve Valencia kalesini koruyan Giorgi Mamardashvili idi. Ancak ilk düdükle birlikte Gürcüler kolay lokma olmadıklarını ortaya koydu. Fizik ve mücadele gücü yüksekti.

    Türkiye cephesinde ”ilk maç öncesi kafa karışıklığı vardı” yorumu yanlış olmaz. Hazırlık maçlarında istediğimizi alamamıştık. Sakatlıklardan dolayı ideal 11 bulmakta zor olmuştu. Defans ve forvet hattında sıkıntılıydık. Çağlar ve Ozan Kabak’ın sakatlığı stoper hattında Montella’nın tercih haklarını kısatlamıştı. Keza klasik bir 9 numaramız yoktu. Galatasaray’da kanat ve zaman zaman sol bek oynayan Barış Alper’i Montella’nın en ileri uçta sahaya sürmesi çaresizliğe çare bulmaktı.

    Gürcistan, 5’li defans hattıyla gol yememek için sahaya çıktığını ilk düdükle gösterdi. Bütün umutlarını kontra futbola bağlamışlardı. Takımın en büyük kozu Kvaratskhelia’nın soldan getireceği toplarla kalemizde gol hesapları yaptı. Oyun hakimiyeti ilk yarıda bizdeydi. Ancak topa hükmetmek, pozisyon zenginliği sağladı. Çakılı oynayan ve alan daraltan Gürcüler’in kilidini açmakta zorlandık.

    Katı defans oynayan takımları çözmenin yolu oyunu kanatlara taşımaktan veya çok hızlı pas yapmaktan geçer. Bu iki varyasyonu da uygulamada sorun yaşadık. Ferdi’nin sıfıra inip çevirdiği topla golü bulduk. Mert Müldür’ün turnuvanın en iyi gollerinden birini attığında dakikalar 25’i gösteriyordu. Hemen bir dakika sonra Kenan Yıldız’la bulduğumuz gol ise ofsayta takıldı.

    Golden sonra anlamsız bir şekilde geriye çekildik. Gürcüler verkaçlarla kalemize geldi. Nitekim golü ikili paslarla ceza alanımıza giren Mikautadze’nin ayağından yedik. Gürcüler kalemize sık gelmediler ama her geldiklerinde tehlikeli oldular.

    İkinci yarı kilidi Arda Güler açtı. İlk kez rahat şut açısı buldu. Daha vurmadan gol hissi verdi. Mert Müldür’e nazire yapan harika bir gol attı. Golden sonra yakaladığımız pozisyonda Ferdi Kadıoğlu pas opsiyonu yerine kaleye şutu tercih etse skorun değişmesi içten bile değildi.

    Beraberlik arayan Gürcüler kalemize daha sık gelmeye başladı. Kvaratskhelia’nın yanı sıra Mikautadze ve Tsitaishvili ile pozisyonlar buldular. Beraberlik ümitleri direğe takıldı. Uzatma dakikaları heyecan fırtınasına sahne oldu. Kazanılan serbest vuruşta kalecileri de ileri çıktı. Önce kalecimiz Mert ardından defans oyucumuz Samet golü önledi. Kornerden gelen topu yumruklayan Mert Günok, 3. golü hazırladı. Ceza alanımız önünden topu süren Kerem Aktürkoğlu boş kaleye topu yuvarlayıp skoru ilan etti.

    Evet turnuvaya 3 puanla başladık. Harika bir skor. Ancak defanst hattında sıkıntımız büyük. 2-3 oyuncuyla kalemize gelen Gürcüler, verkaçlarla defans hattımızı deldiler. Yediğimiz golde cezalanı içinde tam 7 oyuncumuz olmasına karşılık, Mikautadze’yi marke eden veya karşılayan bir oyuncumuz yoktu. Skorun 3-1 olduğuna aldanmayalım. Pekala 2-2’de bitebilirdi. Cumartesi rakibimiz Portekiz karşısında defansta hata şansımız bulunmuyor.

    Bir parantez de Arda Güler için açayım. Takımın en öne çıkan yıldızı. Attığı gol klas ötesi. Genç yaşında adını turnuva tarihine yazdırdı. Arda’nın daha fazla sorumluluk alması lazım. Takımın lider oyuncusu olarak Hakan Çalhanoğlu ile birlikte öne çıkmalı. Fenerbahçeli Arda değil, Real Madrid’li Arda olduğunu bilmeli.

    Türkiye’de bu haberi engelsiz paylaşmak için aşağıdaki linki kopyalayınız👇

    Kaynak: Tr724
    ***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

  • ‘Yalan’ ile ‘gerçek’ birlikte satılıyor! 

    ‘Yalan’ ile ‘gerçek’ birlikte satılıyor! 


    AHMET KURUCAN | YORUM

    “19. yüzyıl efsanesine göre gerçek ve yalan bir gün buluşurlar. Yalan doğru söyler ve “Bugün hava çok güzel.” der.

    Gerçek ona bakar ve gözlerini gökyüzüne kaldırır. Gün gerçekten çok güzeldir, doğru söylemesine şaşırmıştır. Bir kuyunun önüne gelene kadar birlikte zaman geçirirler. Yalan hep doğruyu söylemektedir.

    Yalan, “Su çok güzel, birlikte yüzelim!” der. Gerçek, bir kez daha şüpheci bir şekilde suya dokunur, su gerçekten de çok güzeldir. Ona inanıp soyunur ve yüzmeye başlarlar. Yalan bir anda sudan çıkar, gerçeğin kıyafetlerini giyerek kaçıp kayıplara karışır. Kızgın gerçek, kuyudan çıkar yalanı bulmak ve kıyafetlerini geri almak için her yere gider.

    Dünyada çıplak gerçeği görenler onu hor görmekte, öfkeyle ve ayıplamayla bakmaktadırlar. Zavallı gerçek kuyuya geri döner ve sonsuza dek ortadan kaybolur.

    O zamandan beri yalan, dünyanın her yerinde gerçek gibi giyinmiş ve içimizde yaşamaktadır. Dünya ise hiçbir şekilde çıplak gerçeği görmek istememektedir.”

    Öyle insanlar tanıdım ki!

    Yalan ile gerçek insanlığın tarihinde hep bu şekilde tezahür etmiştir demiyorum ama sanki… Cümlemi yarım bıraktım. Onu tamamlamak için neler neler yazdım, sonra vazgeçtim. Zira istisnalar var. Ben bunun şahidiyim. Öyle insanlar tanıdım ki yalan onun hayatına bir kez bile misafir olmamış. Öyle hadiseler biliyorum ki o hadisede rol alanlardan bazıları bütün çıplaklığı ile gerçeği dile getirmiş ve hakikat bütün netliği ile hem o dönemin hem o toplumun hem o devletin önünü aydınlatmış. Onun için bu anlatıda söylenen gerçeğin insanlığın hayatından bütün bütün çekildiği sonucuna katılmıyorum.

    Bu bağlamda Bediüzzaman’ın şu tespitinin daha doğru olduğuna inanıyorum. O diyor ki: “… sıdk ve kizb ortasındaki mesafe azala azala, omuz omuza geldi; bir dükkânda ikisi beraber satılmaya başladığı gibi, ahlâk-i içtimâiye bozuldu.”

    Doğrusu bu. Yalan ile gerçek aynı dükkanda birlikte satılır oldu. İnsanlar da alışverişe gittikleri o dükkanda neyin doğru neyin yalan olduğunu ayırt edemez hale geldi. Zira o dükkanın sahibi ve çalışanları öyle bir pazarlama ustası olmuşlardı ki malını tanıttıkları cümleler içinde yalan ile gerçeği birlikte pazarlamaya başladı. Zamanla bu konudaki maharetleri gelişti, öyle inandırıcı bir hal kazandı ki kimse ondan/onlardan şüphe etmez ve edemez oldu.

    Gerçeğin yüzüne bakan yok!

    Bediüzzaman yukarıdaki cümlenin sonuna şunu da ekliyor: “Propaganda-ı siyâset, yalana fazla revaç verdi.”

    Bir başka yerde de “Ezdad, suretlerini mübadele etmişler.”

    Yani birbirine zıt olan şeyler elbiselerini değiştirmişler der ve şu misalleri verir: “Zulüm, basına adalet külahını geçirmiş; hıyanet, hamiyet libasını giymiş; cihada bağy ismi takılmış, esarete hürriyet namı verilmiş.”

    Konumuz özelinde biz ilave edelim; yalan gerçek olmuş piyasada dolaşıyor, gerçek de yalan olmuş kendini kabul ettirmek için dilenci gibi ortalıklarda dolaşıyor. “Dinleyin beni. Gerçek benim. O sizi kandırıyor!” diyor. Diyor ama yüzüne bakan yok.

    Sonuç ne olur? Yalanın mahiyetine göre bir insan, bir topluluk, bir toplum, bir devlet, bir medeniyet zamanla çöker ve yok olur.

    Bunun bir de ahiret boyutu var. Onun için Google ana sayfasının ara bölümüne “Yalan ile ilgili ayet ve hadisler” diye yazın ve önünüze çıkacak ilk sayfayı tıklayın. Sizi temin ederim, zerre kadar ahirete inancı olan insan o sayfayı yüzü kızarmadan, kalb atışları hızlanmadan, gözleri yaşarmadan, düşünceden düşünceye dalmadan, kendi hayatını sorgulamaya durmadan sonuna kadar okuyamaz.

    Türkiye’de bu haberi engelsiz paylaşmak için aşağıdaki linki kopyalayınız👇

    Kaynak: Tr724
    ***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

  • Bayram siyaseti; tuhaf ve utanç…

    Bayram siyaseti; tuhaf ve utanç…


    NECİP F. BAHADIR | YORUM

    Siyasetçilerin bayramlaşma ziyaretleri tuhaf görüntülere sahne oluyor. Yeniden Refah Partili Doğan Aydal’ın, MHP heyetine saf ettiği, “Devlet Bey evlenseydi hanımı iyi bakardı. Bakmamışlar!” sözünü kastetmiyorum. Her lider bayram mesajında ‘birlik ve beraberlik ve kardeşlikten’ söz eder.

    Bayram namazında hoca küslüğe, dargınlığa bayramda son verilmesi gerektiğini anlatır. Siyasetçiler da başlarını sallayarak hocaya hak verir.

    Peki sonra?

    Bayramın ikinci günü partiler bayramlaşma programları yapar. Heyetler halinde karşılıklı ziyaretler gün boyu sürer. Ve her bayramda tekrarlanan bayramlaşma programında bazı  partiler dışarıda bırakılır.

    Örnek mi? O kadar çok ki… Mesela Erdoğan Vatan Partisi lideri Doğu Perinçek’i arar, bayramını kutlar. Ama DEVA lideri Ali Babacan’ı aramaz. AKP de Saadet, Gelecek ve DEVA gibi partilerin kapısını çalmaz. O partiler ziyarete gelse kapıyı açmaz.

    Diğer partiler farklı mı? Pek değil ama özellikle iktidar partilerinin bayram tavırları daha dikkat çekici. MHP, İYİ Parti ile bayramlaşmaz. Hem kadro hem misyon olarak MHP’ye en yakın partinin İYİ Parti olduğunu söylemeye gerek yok sanırım. İYİ Parti lideri Musavat Dervişoğlu bir zamanlar MHP milletvekiliydi.

    Hadi DEM’i siyasi gerekçelerle kapsam dışında tutmasını anladık da İYİ Parti ile bayramlaşmamak neden? Aslında DEM’i görmezden gelmenin de mantığı yok. Bayram insani ve islami hassasiyettir. Siyasetin adı olmaz.

    Bu tablo size de garip gelmiyor mu? Söz ile eylem arasında bu kadar uçurum olur mu? Ne oldu bayram mesajlarındaki sözlere? Hani birlik, beraberlik ve kardeşlik günüydü bayram. Dargınlıklara, küskünlüklere ve kırgınlıklara son verilmesi gerekiyordu. Dinimiz de bunu emrediyordu. İnsanlıktan ve İslam’ın ruhundan uzak Türk siyasetinin bu hali tuhaf olduğu kadar utançtır da. Nedense hiç sorgulanmaz. ‘Siyasetçidir, ne yapsa yeridir’ der geçilir.

    Toplum da duyarsız 

    Bu manzara her bayramda beni rahatsız eder. Toplumun duyarsızlığını da anlamakta zorlanırım. Bu tuhaf ve utanç tablosunu kabullenir. İtiraz etmez, alkışlamasa bile sessiz kalarak destek çıkar. Kamuoyundan itiraz gelmeyince de benzer görüntüler sürekli tekrarlanır.

    İlkesizlik sadece bayramlaşmalarda olsa neyse… Yıllardır düşünür, işin içinden çıkamam. Her cuma hoca hutbenin sonunda, “Allah adaleti emreder!” (Nahl/90) ayetini okur. Ara sıra da yolu camiye düşse bu buyruğu duymayan kalmamıştır herhalde. Caminin en ön safında da AKP’liler yer alır. Erdoğan’dan parti yöneticilerine ve en alt düzeydeki üyeye kadar. Hemen hepsi bu ayeti ezbere bilir.

    Ve can alıcı soru; peki Allah’ın emrettiği ‘adalet’ ülkede ne durumda? Kelimenin tam anlamıyla ‘felaket’… AKP’liler bile adalet konusunda Türkiye’nin iyi noktada olduğuna inanmıyor. Kamuoyu yoklamalarında yargıya güven Cumhuriyet tarihinin en alt seviyelerinde. Bu ayeti her cuma dinleyenlerin yönettiği ülkede adaletin ‘a’sı yok. ‘Düşünüyorum, işin içinden çıkamıyorum’ dediğim durum bu.

    Erdoğan da AKP yöneticileri de ‘Allah’ın adaleti emrettiğini’ her cuma işitiyorlar. Acaba ne düşünüyorlar ya da düşünüyorlar mı? Din, iman nutukları atmakla iş bitmiyor. İslam’ın en kutsal değerlerini siyasete sermaye yapmak kolay. Allah’ın emrettiği ‘adalet’ konusunda ne yaptığın önemli. Adaleti ayaklar altına alıyorsan eğer o cuma namazının bir kıymeti harbiyesi kalır mı hocam? Müslüman kimliğinin bir anlamı kalır mı? Allah adaleti emreder ama biz tam tersini zulmü politika haline getiririz derseniz lisan-ı halinizle camide cumada ne işiniz var?

    Zulüm altın devrini yaşıyor 

    Hadi yöneticiler sırf iktidar ve koltuklarına uğruna adaletten vazgeçti, zulme meyletti peki o ayeti dinleyen cemaatin söyleyecek bir sözü yok mu? Allah’ın emrettiği adaleti niye tesis etmiyorsunuz diye sormayacak mı? Hayır, sormayacak ve sormuyor. Manzara ortada. Bugün cuma cemaatinin ağırlıklı olarak oy verdiği parti ‘adaleti sıfırlayan’ ve ‘zulme altın devrini yaşatan’ AKP’den başkası değil.

    Bu tablo karşısında vatandaş neden rahatsız olmaz? AKP’ye Allah’ın emrettiği adaleti niye hatırlatmaz? Adaletsiz bir yönetime niye omuz verir? Allah’ın adalet emrine uymayan yöneticileri neden el üstünde tutar? Var mı izahı? Bu kadar duyarsızlık olabilir mi? İlkeler değer ve kutsallar neden siyasi tercihlerde kriter olmaz? Hayat cüzdanda mı ibaret? Peki vicdan ne olacak? Camideki hacı amcanın vicdanına dokunması için daha ne olması lazım?

    Üzülerek söylemek zorundayım ki… Cüzdan vicdanı yendi. Türkiye’nin iki yakasının bir araya neden gelmediğinin cevabı burada. Şair diyor ya; “Vicdanlar sakat çıkmadan Ya Muhammad yarına / İyilikler getir, güzellikler getir Adem oğullarına…”

    Vicdan sakatlandı. İyilikler, güzellikler gelir mi böyle bir topluma? Ey hacı! Sonunda cüzdanın da boşaldı. Olan yitip giden vicdanına oldu. Farkında değil misin?

    Hayır, ümitsiz değilim, aksine iflah olmaz bir iyimserim. Ama ne yapayım uzaklardan ibretle ve hüzünle izlediğim manzara-i umumiye de bu. “Titre ve kendine gel!” hali tam. Bayram uygun bir yazı değil bu. Hangi bayram? Zulmün olduğu yerde bayram mı kutlanır? Gazze’ye gelmeyen bayram Türkiye’ye niye gelsin? Haa, maksat et yemekse o başka. Afiyet olsun. Dikkat edin, baklavayla birlikte yemeyin mideniz fesada uğrar sonra.

    Sözde bayram, sözde adalet, işte bahtsız memleketim…

     

    Türkiye’de bu haberi engelsiz paylaşmak için aşağıdaki linki kopyalayınız👇

    Kaynak: Tr724
    ***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

  • Hocaefendi’nin zulüm sürecindeki rehberliği

    Hocaefendi’nin zulüm sürecindeki rehberliği


    YÜKSEL ÇAYIROĞLU | YORUM

    On binlerce hizmet gönüllüsünün son on yılda soykırıma varan baskılara, zulümlere, işkencelere maruz kaldığını bilmeyen yok ama görmezden gelen çok. Şimdiye kadar bu konuda çok sayıda rapor yazıldı, belgeseller çekildi, haberler yapıldı. AKP rejimi, devletin bütün güç ve imkânlarını seferber ederek Hizmet hareketini bölmek, parçalamak, ezmek, yok etmek ve bitirmek için elinden geleni yaptı, yapıyor. Hizmet insanlarının müesseselerine kilit vurdu, bireysel birikimlerine, mal varlıklarına çöktü, mesleklerinden ihraç etti, özgürlüklerini ellerinden aldı, itibarlarıyla oynadı. Çocukları, hamile kadınları, ağır hastaları, aşırı yaşlıları bile hapsetti. Onları, en temel hak ve özgürlüklerinden, kanuni haklarından mahrum etti.

    Yaşanan acılar gerçekten çok büyük. Daha düne kadar el üstünde tutulan, başarıları takdir ve alkışla karşılanan, başkalarına örnek gösterilen insanlar bir anda “hain” ve “terörist” damgası yediler. Hükümetin yönlendirmesinde hareket eden medya, sabah akşam haklarında karalama kampanyası yürüttü/yürütüyor. Siyasiler ağızlarını her açtıklarında onları hedef gösteriyor, mesnetsiz suçlamalarda bulunuyor, ağır hakaretler ediyor, haklarında olmadık yalan ve iftiralar uyduruyor. Tarafsızlık ve bağımsızlıklarını bütünüyle kaybeden mahkemeler, ortada hiçbir kriminal suç olmamasına rağmen, bir yerlerden gelen raporlara ve şikâyetlere istinaden kendi uydurdukları bahane ve gerekçelerle masumlara cezalar yağdırıyor.

    Yaşanan süreç, öncesine göre her yönüyle çok farklı. Bütün bu olup bitenlerle birlikte rahat, bolluk, genişlik dönemi sona ermiş; çile, mihnet, sıkıntı ve imtihan dönemi başlamış oldu. Acaba bu süreç başından beri nasıl yönetilmeliydi? Yapılan haksızlıklara nasıl karşılık verilmeliydi? Olan biten bunca felaket nasıl anlaşılmalıydı? Allah’la ilişkiler nasıl sürdürülmeliydi? Sadece Allah rızası deyip yollara dökülmüş fedakâr ruhların bunca bela ve musibete maruz kalmasının sebebi ne idi? Baskı ve zulümlere bağışıklık sistemi mukavemet edemeyen kimselere nasıl muamele edilmeliydi? Çözülmelerin önüne nasıl geçilmeliydi? Bu dönemde hizmet adına ne yapılmalıydı? Mazlum ve mağdurlara nasıl el uzatılmalıydı? Zalime karşı nasıl bir duruş ortaya konulmalıydı?

    Bugüne kadar kendisinden ilham almış, fikirlerinden istifade etmiş, rehberliğinde yol yürümüş Hizmet gönüllüleri, bütün bu sorulara cevap bulabilme adına gözlerini bir kere daha Fethullah Gülen Hocaefendi’ye çevirdiler. İşte bu yazıda, Hocaefendi’nin bu süreçteki sohbet ve yazılarından hareketle bu mihnet dönemini nasıl yönettiğini, bu süreçte sevenlerine ne dediğini, neleri tavsiye ettiğini, hangi konular üzerinde durduğunu ele alacağız.

    Hâdiseleri nasıl okumalıyız?

    Hocaefendi gibi zatlar, hâdiselerin sadece zahirî sebeplerine takılıp kalmaz; sebepler perdesi arkasında icraatta bulunanın Cenab-ı Hak olduğunu çok iyi bildikleri için, hâdiselerin diliyle O’nun vermek istediği mesaja da odaklanırlar. “Hadiselere kader risalesini mercek yaparak bakmak lazım.” sözüyle bu gerçeğe işaret eden Hocaefendi, farklı münasebetlerle bunun misallerini de vermiş, olup biten bütün bu can yakıcı hâdiselerin altında yatan sebep ve hikmetlere işaret etmiştir.

    Bu meyanda bazen, konumun hakkını verememe, eldeki imkânları rantabl değerlendirememe, Allah yerine kendi güç ve kuvvetimize güvenme, başarıları kendimizden bilme, ihlâs ve uhuvveti koruyamama gibi “günahlarımıza” dikkat çekerek yaşanan hâdiselerin bunlara kefaret olabileceğine, bu sayede arınıp temizlenebileceğimize dikkat çekmiş; bazen Cenab-ı Hakk’ın görünen bütün sebepleri elimizden alarak bizi sadece Kendisine yöneltmek istediğini ifade etmiş; bazen bu tür imtihanlar sayesinde hamlarla hasların veya dostla düşmanın birbirinden ayrılacağını ve herkesin gerçek karakteriyle tanınacağını belirtmiş; bazen bu tür zorlukların adanmışları daha da olgunlaştıracağını, pişireceğini ve geleceğe hazırlayacağını söylemiş; bazen tıpkı kış mevsiminde tohumların her yere saçılması gibi yaşanan bu herc ü merçte de Allah’ın bizi daha sonra meyve vermek üzere dünyanın dört bir yanına saçtığını hatırlatmıştır.

    Onun bu konuda söyledikleri bunlarla sınırlı değildir. Ona göre maruz kalınan belaların; büyüklerin hâlini daha iyi anlama, mü’minleri tevbe ve istiğfara yöneltme, onlara acziyet ve zaafını hatırlatma, onları sistem körlüğünden kurtarma, zulme uğramış salih kulların salâhatini ve duruşunu dost-düşman herkese gösterme gibi daha birçok hikmeti vardır. Dolayısıyla bize düşen de yaşanan acıların, mahrumiyetlerin ve kayıpların bağrında sakladığı sırları, hikmetleri ve kazanımlarını da görebilmektir. Hocaefendi’ye göre Allah, en zor zamanlarda bile ihsan ve lütuflarını devam ettirir. Eğer dikkat kesilir ve olaylara iman gözüyle bakabilirsek musibetlerin çehresinde de Allah’ın inayet ve riayetini okuyabiliriz. En azından, bizi zalim topluluktan ayırdığı, onların içinde bırakmadığı, onlar gibi yapmadığı için Allah’a binlerce hamd edebiliriz.

    Felâketleri nasıl karşılamalıyız?

    Peygamber yolunun varisi büyük zatlar, insanların dünyalarını düşündükleri kadar ahiretlerini de düşünür, hatta öncelikle onların uhrevi bir kayıp yaşamamaları adına çırpınırlar. İnsanlar bolluk ve genişlik zamanlarında Allah’a daha kolay yönelirler; darlık ve meşakkat zamanları ise onları şikâyete, isyana, kaderi tenkite sevk edebilir ve böylece Allah’tan uzaklaştırabilir. Dolayısıyla bu tür durumlarda insanların daha fazla manevi desteğe ihtiyaçları vardır.

    Bunu çok iyi bilen Hocaefendi de “Ahirete verecekli olarak değil, alacaklı olarak gitmeye bakın.” “Bütün dünyayı bize kaybettirseler bile ahiretimize dokunamazlar.”, “Burada çekilen sıkıntılar kendi renk ve deseniyle öbür tarafa aksedince kim bilir ne kadar sevineceğiz!” gibi sözleriyle bu süreçte nazarlarımızı sık sık ahirete çevirmiş, belâ ve musibetlerin nasıl uhrevi azığa dönüştürüleceğinin yolunu göstermiş ve öncelikle ahireti kazanmaya odaklanmamız gerektiğini söylemiştir. Bunun öncelikli yolu olarak da sık sık sabır ve rızaya dikkat çekmiştir. Belaları sabır ve rızayla karşılamanın çok zor olduğunu ama bu zoru başarmanın da insanı amudi olarak Allah’a yükseltebileceğini ifade etmiştir.

    Kendisi bu süreçte sıklıkla, “Radînâ billah Rabben…” duasını okuduğu gibi, sevenlerine de bunu tavsiye etmiştir. “Kaybettiklerimizi düşününce felç oluyorum.” demiş ve ardından da “Allah verdi Allah aldı. Allah bizimle olduktan sonra kurumlar gitse ne olacak!” sözleriyle biraz rahatladığını ifade etmiştir. “Allah bir taraftan bazı şeyleri alıyor ama diğer yandan başka lütuflarda bulunuyor. Onun baş döndürücü bir kaderî planı var. Olup biten şeylere hiç gönül koymamak, Hakk’ın takdirlerini saygıyla karşılamak lazım.” sözleri önemli birer hatırlatmadır.

    Bunun yanında onun sürekli üzerinde durduğu diğer bir konu ise gelip gelip toslayan zulüm dalgaları karşısında asla sarsılmamak, paniklememek, inhiraf yaşamamak ve dimdik ayakta durabilmektir.

    Izdırap ve Ümit

    Hocaefendi’nin, “Onlar, bizim ümit tomurcuklarımızdı.” dediği hizmet erlerinin tırpanlanması, tutulup bir kenara atılması karşısında duyduğu acı ve ızdırap çok derin. Bunu zaman zaman ağzından dökülen, “Izdırabımın haddini bilemezsiniz.”, “Elli senelik işi baltaladılar, yapılanların her biri bir zıpkın gibi sineme saplanıyor.”, “On binlerce insanın acısını kalbimde duyuyorum.”, “Yapılan zulümleri hatırlayınca kalbim duracak gibi oluyor.”, “Her arkadaşın ızdırabıyla birlikte içime kan damlıyor.” “Zindandakiler hiç aklımdan çıkmıyor. Onları düşününce âdeta deliriyorum.” şeklindeki ifadelerinden de, genel halet-i ruhiyesinden de anlamak mümkün. Şefkat ve merhamet duygularını zirvede temsil eden bir insanın, yaşanan bunca trajediyi başka türlü karşılamasını beklemek de zaten mümkün değildir.

    Bununla birlikte o, hiçbir zaman yese düşmediği gibi, sevenlerine de sürekli ümit aşıladı, her daim onların kuvve-i maneviyelerini diri tutmaya çalıştı. Bazen, “Biraz daha dişinizi sıkıp sabredin, inşallah sonu sizin lehinize olacak.”, “Allah bazı imkânlarımızı elimizden aldı. Fakat bu muvakkat bir almaysa katlanarak geriye dönebilir, Allah birleri binlere ulaştırabilir.”, “Vakt-i merhunu gelince öyle bir tulû olur ki bütün karanlıklar zail olur.”, “İnşallah bu gecenin arkasından upuzun bir gündüz gelecek.” gibi ifadelerle sürecin sonuna işaret etti. Bazen, “Şu anda yaşanan kısmî inkıtaya aldırmayın. Olan şeyler, bir daha olmaz değildir. Hatta bir kere yapılan şeylerin tekrar yapılması daha kolaydır.” diyerek azimleri biledi. Bazen, “Her şey Allah’ın elinde. O murat buyurursa öyle imkânlar hazırlar ki bir iki nesil sonra çok farklı bir tabloyla karşılaşırsınız.”, “Yanan bazı meşaleleri söndürdüler. Ama bir kere yakan Allah bin kere daha yakar.” diyerek Allah’ın rahmet ve inayetine dikkat çekti. Bazen, “Onca uğraşmalarına rağmen kardeşlerimiz dik durdu, çözülmedi, dağılmadılar. Bunca hırpalanmaya rağmen canlılığını koruyan bu güçlü iradeler inşallah ileride çok güzel işler yapacaklar.” diyerek Hizmet insanına duyduğu güveni dile getirdi. Bazen de ümitsizliğin Allah’a karşı saygısızlık, ümidi korumanın ise Allah katında çok hora geçen bir davranış olduğunu ifade etti. Ama her fırsatta ümitleri canlı tuttu ve başkalarına da “İnsanları moralize etme adına çok uğraşmalıyız. Hepimiz kubbedeki taşlar gibi baş başa vererek birbirimize destek olmalıyız.” diyerek bunu tavsiye etti.

    Muhasebe ve Kendimizle Yüzleşme

    Hizmet insanlarına verilen cezaların zulüm ve haksızlık, zalim rejimin suçlamalarının itham ve iftira olduğunu çokları biliyor. Hocaefendi de farklı zamanlarda, “Kâfirin yapmadığını yaptılar.”, “Bunların günahlarını tartacak kantar yok, mahşerdeki kantar bile kırılır.”, “Yaptıkları Müslümanlıkla değil insanlıkla bile telif edilemez.”, “Kötülük yapmaya doymuyorlar, ahiretlerini berbat ediyorlar.”, “Haset ve hazımsızlıklarına yenik düştüler, paranoya yaşıyorlar.”, “İntikam hissine doyamıyorlar.”, “Hazır harmana konmak istediler ama onu da mahvettiler.”, “Ülkeyi kupkuru bir çöle çevirdiler. Millete en büyük ihaneti yaptılar. Her gelen ülkeye bir şey kazandırdı. Bunlara da bu kazanımları tahrip etme düştü.”, “O kadar duygusuz, hissiz ve insafsızlar ki kanun nizam müsait olsa elli bin insanı asarlardı.”, “Haccac’ın, Yezid’in yaptığını yaptılar.” gibi ifadelerle bunu defalarca dile getirdi.

    Bununla birlikte ortada bir yıkım varsa mutlaka bunun bize bakan yönleri de vardır; dolayısıyla muhasebesi yapılmak ve ders alınmak zorundadır. Nitekim Hocaefendi’nin de bu süreçte en çok üzerinde durduğu konulardan biri muhasebe ve kendimizle yüzleşme oldu. Bu konuda Çağlayan Dergisinde bir dizi makale kaleme aldı. Fakat o, daha ziyade meseleye Allah’la ilişkimiz açısından yaklaştı.

    Yaşananları, ihlas-ı etemmi elde edemeyişimize, gerçek tevhide ulaşamayışımıza, sorumluluklarımızı tam yerine getiremeyişimize, kendimizi vaz geçilmez sanışımıza, müesseselere çok takılmamıza, zalime destek vermemize vs. bağladı ve öncelikle istiğfar etmemiz, kaçırdığımız şeyleri telafi etmemiz ve eksiklerimizi tamir etmemiz gerektiğini söyledi. Yani Hocaefendi’ye göre yaşanan bunca yıkımdan sonra herkesin tek tek kendini gözden geçirmesi, kendiyle yüzleşmesi ve nefsini ciddi bir muhasebeye tâbi tutması gerekiyordu.

    Hocaefendi, elbette olayları sebepler planında da değerlendiriyor ve bunun muhasebesini de yapıyordu. Mesela, hüsnüzannımıza yenik düştüğümüzü, ehven-i şerreyn görerek bize zulmeden adamlara önceden destek verdiğimizi, kuzunun kurt olduğunu anlayamadığımızı, güzergâh emniyetini sağlayamadığımızı, bu kadar şirretlik yapacaklarına ihtimal vermediğini, gaflete düştüğümüzü, aldandığımızı, biat etmememizin bedelini ödediğimizi vs. söylüyor ve bu hataların tekrar etmemesi için her bir hatanın birer muallim gibi kabul edilmesi, daha sonra yapacağımız hizmetlerde bu tür yanlışların mutlaka nazar-ı itibara alınması gerektiğini ifade ediyordu.

    Musibeti İkileştirmeyin

    Bolluk, genişlik ve zafer zamanlarında uhuvvet ve kardeşliği korumak kolay olsa da sıkıntı, darlık ve hezimet anlarında insanlar genellikle birbirlerine düşerler. Yaşanan acı ve felâketlerin sorumlusunu ararlar. Kimse kendine dönüp bakmaz da kendisi dışında sanık sandalyesine oturtabileceği suçlu bulmak ve ondan hesap sormak ister. Nerede yanlış yaptıklarını düşünür, sistem ve kurumlarını eleştirir, birbirlerini suçlarlar. İşte bu noktada adımlar dikkatle atılmaz, atf-ı cürümlere girilir, birlik ve beraberlik korunamazsa zalimin yapamadığını mazlumlar kendi elleriyle yapar ve hizmet kervanını dağıtabilirler.

    Bu yüzden Hocaefendi, kendisi bu süreçte sürekli birleştirici olmaya çalıştığı gibi, sevenlerine de her daim kendi içimizdeki birliği korumanın çok önemli olduğunu söylemiştir. “Canımıza kadar her şeyimizi kardeşlerimize vermeye amade olmalıyız. Bir kardeşimizin cana mı ihtiyacı var, ‘Acaba benimki ona uyar mı?’ demeliyiz. Eğer bir topluluk böyle bir kıvam ve kardeşliği elde edebilirse, kimse onlarla başa çıkamaz!” demiş ve ardından da, “Acaba bu kıvam korunuyor mu?” sorusuyla endişesini dile getirmiştir.

    Bununla birlikte, realitelerin farkında olan Hocaefendi, herkesin immün sisteminin aynı güçte olmadığını, dolayısıyla bu süreçte bazılarının bu birlik ve beraberliğe zarar verebilecek adımlar atabileceğini hatırlatmış ve bunların da tabiî görülmesi gerektiğini söylemiştir. “Ehl-i dünyanın en büyük zulmüne katlanmışız, kendi aramızdaki küçük sıkıntılara neden katlanmıyoruz.” sözleriyle hizmet insanlarını hoşgörülü ve birbirlerini affedici olmaya çağırmıştır.

    Vazifeye Devam

    Hizmet hareketi hakkında dört bir koldan öyle korkunç bir karalama kampanyası başlatıldı, algılar öyle manipüle edildi ve öyle bir psikolojik harp yürütüldü ki yıllardır insanlık için yapılan en hayırlı ve en masum faaliyetler bile suçmuş gibi gösterildi. Hizmeti yakından tanımayan, bilmeyen insanların birçoğu atılan yalan ve iftiralara inandığı gibi, ömrünü bu işe vakfetmiş adanmış ruhların arasından da bazı kimselerin kafasında soru ve tereddütler oluştu. Hatta kimileri kendisiyle çelişme pahasına yürüdüğü yola kahretmeye başladı. Kendi masumiyetlerinden şüphe etmeyen ve yapılan zulümlerin farkında olan bazı kimseler ise “Acaba bir süre her şeyden el etek mi çeksek?” demeye başladılar. Oysaki zalimin istediği de zaten buydu.

    Bunun farkında olan Hocaefendi her fırsatta sevenlerine “durmak yok, hizmete devam” dedi. Hatta enerjimizi, cehdimizi, gayretimizi, himmetimizi katlayarak yola devam etmemiz gerektiğini söyledi. “Karşı tarafın hınçla üzerimize gelmesi, bizim vites yükseltmemize, hızımızı artırmamıza sebep olmalı.” dedi.

    Onun şu sözleri bu konudaki duruşunu net olarak ortaya koyar: “Bizim asıl meselemiz bellidir ki o da Allah’ı tanıma, sevme, sonra da O’nu bütün âleme tanıtma ve sevdirmedir… Yaptığınız işlerin gayeye uygun olup olmadığından yana en küçük bir tereddüt içindeyseniz kafa kafaya verin, ortak akla müracaat edin ve yürüdüğünüz yolu bir kere daha gözden geçirin. İşin içinde bir hata olup olmadığını kontrol edin. Bütün bunları on kere test ettikten, gözden geçirdikten sonra yürüdüğünüz yolun doğru olduğuna, sizi yolunuzdan döndürmek isteyen kimselerin yaptıkları şeylerin zulüm ve haksızlık olduğuna, yaptığınız hizmetlerin de insanlık adına büyük hayırlar vaat ettiğine inanıyorsanız işte o zaman size düşen vazife, duruşunuzu korumak, yerinizde sapasağlam durmak, yaptığınız hizmetleri katlayarak devam ettirmektir.”

    Hocaefendi’ye göre bu süreçte şartlar elvermediği için yeni adımlar atılamasa ve yeni kazanımlar elde edilemese bile ne yapıp edip mevcut muhafaza edilmelidir. “Şu anda durumu hangi çerçevede korumak lazımsa o ölçüde korumalı. Vira bismillah deyip yeniden başlamak size çok zaman kaybettirir.” sözleriyle o, bu süreçte himmet ve gayretlerin öncelikli olarak nereye sarf edilmesi gerektiğine de işaret etmiştir.

    Sebeplere Takılmadan Allah’ın İnayetine Güvenin

    Hizmet gönüllüleri, bugüne kadar yapılan hizmetlerin fikir mimarı olarak gördükleri zatın sözünü dinledi; zorluklara aldırmadan, zalimin tehditlerini önemsemeden, her tür tehlikeyi göze alarak doğru bildikleri yolda yürümeye devam ettiler. Çünkü vicdanları rahattı. Masumiyetlerine güveniyorlardı. Yüz kızartacak, başlarını öne eğdirecek bir suç işlememişlerdi. Yürüdükleri yolun; dinin muhkematına, Hz. Peygamber’in (s.a.s) yoluna uygun olduğuna inanıyorlardı. Zorlukların, baskıların, zulümlerin bu yolun değişmez kaderi olduğunu daha baştan kabul etmişlerdi.

    Ne var ki şartlar olabildiğine ağır. İktidarın birinci ve en önemli işi, cadı avı. Bu yüzden atılan her adım yakından takip ediliyor. Eldeki bütün imkânlar alınıyor. Mallar gasp ediliyor. On binlerce yetişmiş hizmet insanı hapislere atıldı/atılıyor. Bu yüzden kemmiyet itibarıyla süreç öncesi yapılan hizmetlerin onda birini bile yapabilmek mümkün değil. Belki kapatılan dergiler yerine yenisi çıkarılıyor ama abone sayısı çok sınırlı kalabiliyor. Arzu edilen projelerin tatbik edilebilmesi için ne mâlî kaynaklar yeterli ne de insan kaynakları. Bu da bazılarını ümitsizliğe sevk ediyor, onlara “Yapılan bu işlerle nereye varılır ki!” dedirtebiliyor.

    Hocaefendi bu konuda da Hizmet insanlarına rehberlik ediyor, yol gösteriyor. Onlara düşen vazifenin, sahip oldukları imkân ve fırsatlar nelerse, bunları en iyi şekilde değerlendirmek olduğunu söylüyor ve neticeyi yaratacak olanın Allah olduğunu  hatırlatıyor. Onun şu tür yaklaşımları bir kere daha yüreklere ferahlık veriyor: “Şartların elverdiği ölçüde gaye-i hayalimizi heceleyip durmalıyız. Bugün yapılan küçük işlerin gelecekte nasıl semere vereceğini bilemeyiz. Her yerde küçük küçük kıpırdanışlar devam etmeli ki bunlar yarın öbür gün umumî salaha vesile olsun. Damlaları deryaya çevirecek olan Allah’tır. Bakarsınız Allah yarın öbür gün hiç ummadığınız kimseleri yardımınıza gönderir, hiç ummadığınız kapılar açar ve yeni yeni inkişaflar lütfeder. Yeter ki yapılan hizmetler O’nun rızasına muvafık olsun.”

    Zalimin İşini Kolaylaştırmayın

    Daha düne kadar Hizmet gönüllülerinin açtığı müesseselerin açılışlarını başbakanlar, cumhurbaşkanları yapıyordu. Yaptıkları programlarda devletin önde gelen siyasetçileri, diplomatları konuşuyor ve kendilerine övgüler yağdırıyordu. Yurtdışındaki eğitim müesseselerinin açılışına, başbakanların gönderdiği referans mektupları yardım ediyordu. Hem AKP’li hem de diğer partilere mensup milletvekilleri âdeta Hocaefendi’yi ziyaret etmek için birbiriyle yarışıyor, onun hayır dualarını almak istiyordu. Yüzlercesi onu ziyaret etmişti.

    Bugün ise tam tersi bir tablo var. Devleti ele geçiren zalim bir rejim, Hizmet hareketini bitirmek istiyor ve düşmana bile yapılmayacak insanlık dışı zulümleri kendi dindaşına, kendi vatandaşına reva görüyor. Hizmet insanlarını hem Hocaefendi’den hem davalarından hem de birbirinden koparmak istiyor. Onları, devletlerinin yanında yer almaya, hükümete biat etmeye, yargıya teslim olmaya ve “itirafçı” olmaya davet ediyor. Pek çok hizmet gönüllüsü ortalığın toz bulanık olduğu böyle bir dönemde ne yapacağı noktasında tereddüt içine düşebiliyor. Acaba özür dileme, yaranmaya çalışma, en azından susma, zalimin hışmından kurtulma adına bir çare olarak görülebilir miydi? Doğru olan polise teslim olmak mıydı yoksa saklanmak ve kaçmak mı? Bütün tehlikeler göze alınıp ülkede mi kalınmalıydı yoksa bir yolunu bulup başka diyarlara cebri hicretler mi gerçekleştirilmeliydi?

    Hocaefendi’nin, “Zalimin zulmünü kolaylaştırmak, haksızlık yapan kimselere yaptıkları işte imkân ve fırsat tanımak da bir çeşit zulüm olduğu gibi, zalimin işini zorlaştırma ise bir çeşit ibadettir. Mü’minin, kendisine zulmeden birinin işini kolaylaştırması Allah’a karşı da terbiyesizliktir.” şeklindeki yaklaşımı pek çok insanın zihninde dönüp duran sorulara cevap verdi, onların nasıl hareket etmeleri gerektiği noktasında yol gösterici oldu. Bu öylesine temel ve anahtar bir yaklaşımdı ki herkes atacağı adımlarla zalimin işini kolaylaştırıp kolaylaştırmadığını tespit edebilir ve buna göre bir hareket tarzı belirleyebilir.

    Hocaefendi’nin şu sözü ise zulme ve zalime bakışını göstermesi açısından fevkalâde önemlidir: “Eğer akıllarının köşesinden azıcık olsun özür dilememiz gibi bir düşünce geçiyorsa, bütün bütün akıllarını yitirmişler demektir. Mü’min, zalimden özür dilemez.”

    Karakterinizden Taviz Vermeyin

    Bu süreçte zalimler menhus emellerine ulaşma adına gasp, gözaltı, hapis, ihraç, adam kaçırma, işkence gibi her çeşit eza ve cefayı yaptıkları gibi, aynı zamanda hizmet insanlarının kuvve-i maneviyelerini çökertmek ve onları kendi çizgilerinin dışına çıkartmak için de yaptıkları hamlelerle sürekli onların sinir uçlarına dokunuyorlar. Mesela küçük çocukları, hamileleri, yeni doğum yapmış kadınları, aşırı hasta ve yaşlıları hapsettiler, her tür hakareti yaptılar, kadınların ırzına dokundular, çıplak aramalar yaparak hapishane ziyaretlerini işkenceye çevirdiler, onlara iş vermediler, açlığa mahkûm ettiler, mağdurlara yardımı bile suç unsuru saydılar… ve daha neler neler yaptılar.

    Bunca kötülüğe nasıl karşılık verilmeliydi? Zalimin her geçen gün daha da küstahlaştığı, zulmünü daha da artırdığı, sürekli mazlumların malına, canına, itibarına, namusuna dokunduğu bir yerde yapılması gereken neydi?

    Yapılan kötülüklerin sabır sınırlarını çok zorladığı bu ortamda bile Hocaefendi, o güne kadar ki çizgisinden, duruşundan taviz vermedi ve sohbetlerinde sevenlerine defalarca mukabele-i bi’l-misil kaide-i zalimanesine başvurmamalarını, ne tür kötülüklere maruz kalırlarsa kalsınlar, karakterlerinden, üsluplarından ve ahlâklarından zerre kadar taviz vermemelerini tavsiye etti. Aksi takdirde bizim de zalimlerin seviyesine düşeceğimizi, onlardan bir farkımızın kalmayacağını ifade etti. Zalimler, dinî, ahlakî, hukukî ve örfî bütün kırmızı çizgileri aşsalar bile, bu durumun bizim tek bir kırmızı çizgiyi aşmamızı bile meşru hâle getirmeyeceğini hatırlattı. Mü’minin aldanabileceğini ama kimseyi asla aldatmayacağını söyledi.

    Bunun anlamı elbette zalimin zulmü karşısında hiçbir şey yapmayıp oturma değildi. Nitekim Hocaefendi de defaatle zulme karşı hukukî sınırlar içinde kalarak mücadele edilmesini, yalan ve iftiralar karşısında tavzih, tashih ve tekzip haklarının kullanılmasını tavsiye etti.  “Olup biten hâdiseleri doğru dürüst sonraki nesillere aksettirmek için romanlar yazmak, filmler çekmek lazım.” dedi. “Çağın rezillerinin rezaleti bütün cihana duyurulmalı.” diyerek yapılan zulüm ve haksızlıkların bütün dünyaya anlatılmasını tavsiye etti. Yapılan zulümlerin, insanî değerlere düşmanlık olduğu dünyaya anlatılmadan ve dünya kamuoyu arkaya alınmadan zalimlerle mücadele etmenin çok zor olduğunu ifade etti.

    Mesafeyi İkiye Katlamayın

    Zalimlerin bütün medya gücünü arkalarına alarak Hizmet insanları hakkında yürüttükleri kirli propagandaları işe yaradı ve bazıları itibarıyla Anadolu insanı yavaş yavaş onlardan uzaklaşmaya başladı. Sadece siyasiler değil, bir süre sonra cemaatler, tarikatler, diyanet mensupları, ilahiyatçılar da onlara açıktan cephe aldı. Bir kısım komşuları, dostları, akrabaları ve hatta anne babaları onları yalnızlığa terk etti. Bu gerçekten büyük bir imtihan. Düne kadar sizi yere göğe sığdıramayan insanların, bugün size sırt dönmesi ve hatta düşman kesilmesi tahammül sınırlarını çok zorluyor.

    Hocaefendi burada da bizi şaşırtmadı, “Siz yerinizde durun” dedi ve ekledi: “Karşı tarafın sizden uzaklaşmasına karşı siz de onlardan uzaklaşmak suretiyle aradaki mesafeyi ikiye katlamayın. Onların içinden gelecekte pişmanlık yaşayıp size dönen insanlar olacaktır. Onlara çok fazla yol tepme meşakkati yaşatmayın. Siz yerinizde durun, hatta bir iki adım onlara doğru yaklaşın ki geri döndüklerinde size kolay ulaşabilsinler.”

    Hocaefendi sadece bugünü düşünen, bugüne takılıp kalan biri değil. Sürekli, “Siz, yarını olan insanlarsınız. Bugünlerin bir de yarınları var. Bugün yapılanları insanlar ileride değerlendirecek.” diyor, günlük düşünemeyeceğimizi söylüyor ve planların da buna göre yapılmasını istiyor. Ona göre yarın “keşke” dedirtecek adımlar bugün atılmamalıdır. Yarınlar adına bugünden bazı şeylere tahammül edilmeli. O, her fırsatta müspet hareketi tavsiye ediyor ve sevenlerini reaksiyoner tavırlardan sakındırıyor. Yaşanan acıların sinelerde oluşturabileceği öfkenin farkında olduğu için, sürekli yumuşaklık, mülayemet ve af üzerinde duruyor. “Türkiye için ne yapsak değer. O ülke bizim ülkemiz. Osmanlı ülkesi. İşin merkezi orasıydı. Halk, karşı tarafı haklı gördüğü ve sizi bilmediği için size karşı böyle davranıyor. İnşallah bir gün Türkiye’de taşlar yerine oturacak, bir kere daha orada ba’su bade’l-mevt yaşanacak.” gibi ifadelerle sinelerdeki kırgınlık ve öfkeyi yatıştırıyor.

    Zaman ve Enerjinizi Boşa Tüketmeyin

    Gündem çok yoğun, şartlar çok ağır. Mazlumiyet ve mağduriyetler son hızıyla devam ediyor. Zulüm süreci bir türlü bitmek bilmiyor. Zorba rejim bir türlü yıkılmıyor. Hemen her gün günah keçisi ilan edilen Hizmet hareketi hakkında çoğu uydurma ve çarpıtmadan ibaret olan haberler yapılıyor. Böyle bir ortamda insanlar olan biteni daha fazla merak ediyor ve bu yüzden çokları vakitlerini sosyal medyada geçiriyor. Ne var ki bunun pek çok kimse açısından bir faydası yok. Sebepler büyük oranda sukût etmişe benziyor. Yapacak çok fazla bir şey yok. Dahası, asıl yapılması gereken önemli işlerin ihmal edilerek aktüel konularla çok fazla meşgul olunması, genellikle ümitleri kırıyor, sabırları tüketiyor, zihinleri kirletiyor, zamanı israf ediyor.

    Bu yüzden Hocaefendi’nin hâlâ devam eden bu zulüm sürecinde sıklıkla üzerinde durduğu konulardan bir diğeri de aktüel konularla zaman ve enerjinin israf edilmemesidir. Şu tespitler ona aittir: “İnsanlar aktüel mevzuların içine fazla daldıklarında asıl yapmaları gerekli olan önemli işleri ihmal etmekte, onlardan uzaklaşmaktadırlar.” “Eğer siz sürekli medyanın olumsuz haberleriyle meşgul olursanız moraliniz bozulmadan ve ümitsizliğe düşmeden dimdik ayakta kalamazsınız. Bağışıklık sistemi arızalı veya çökmüş olan bir ruhun, işlerinde başarılı olacağı ve ciddi bir hizmet ortaya koyacağına ihtimal verilemez.” “Şu anda bir dakikası bile boş geçirilmeyecek kasvetli bir dönemden geçiyoruz.” Ona göre bu süreç, Allah’a daha çok yaklaşmak, manevi yönden beslenmek, mağdurlara el uzatmak, yaşanan badireden çıkmaya çalışmak ve gaye-i hayalimiz istikametinde yürümeye devam etmekle değerlendirilmelidir.

    Zaman, Muavenet Zamanı

    İmkânlar çok kısıtlı ama ihtiyaçlar çok fazla. Hizmet adına yapılan plan ve projeler yeterli kaynak bulunamadığı için hayata geçirilemiyor, yeni insanlar istihdam edilemiyor, ihtiyaç duyulan müesseseler açılamıyor. Bütün bunlara rağmen Hocaefendi ısrarla “muavenet” diyor, Türkiye’de işsizliğe ve açlığa mahkûm edilmiş veya kendisi hapsedildiği için ailesi ortada kalmış insanlara mutlaka el uzatılması gerektiğini söylüyor. Bu konuda herkesin dişini sıkıp, imkânlarını zorlayıp, fevkalâde bir fedakârlık sergilemesi gerektiği üzerinde ısrarla duruyor. Meselenin önemini anlatma adına zannediyorum, “Eğer işe yarayacaksa beni de satıp parasını muavenete gönderin.” sözü yeterlidir.

    Bugüne kadar Hocaefendi’nin hiçbir sözünü havada bırakmayan sevenleri de imkânlarının kısıtlı, şartların zor olmasına aldırmadan ellerinde avuçlarında ne varsa bir araya getirip muhtaçlara el uzatmaya çalıştılar. Hem de zalim rejimin bunu da suç unsuru saymasına, yakın takibe almasına ve engellemesine rağmen. Hocaefendi de bir taraftan hizmetlerin devam etmesini istiyor fakat Hizmetin en büyük kaynağının insan unsuru olduğunun da farkında. Bu yüzden önceliği onlara veriyor, zamanın kardeşlik zamanı olduğunu söylüyor ve bir kere daha rehberliğiyle Hizmet insanlarının önünü açıyor. Muaveneti sadece maddi yardımla da sınırlı tutmuyor, onların ızdırabını içimizde duymayı, dertlerini kendi derdimiz gibi görmeyi, onlar için yana yakıla dua etmeyi, ihtiyaç duydukları maddi-manevi her konuda onlara el uzatmayı da tavsiye ediyor.

    Mağduriyet Psikolojisini İyi Değerlendirin

    Hocaefendi, en kötü olayların bile güzel yanlarını, içinde sakladığı hayırları, neticede ortaya çıkaracağı faydaları görmeye çalışan biri. Yaşanan mağduriyet ve mazlumiyetlere de böyle yaklaşıyor. Bir taraftan tutunacak dalları kalmayan ve dara düşen insanların ızdırar hâliyle Allah’a dua edeceklerini ve Allah’ın da bu tür dualara icabet edeceğini ifade ediyor. Diğer yandan da mazlum ve mağdur bir hâlde dünyaya açılan insanların seslerini daha rahat başkalarına duyuracaklarını ve mesajını daha rahat sunacaklarını belirtiyor. Mesela bir sohbetinde şöyle diyor: “Daha önce bu sayıda dünyaya açılsaydınız bu kadar alaka duymazlardı. Şimdi mağdur ve mazlumlar olarak size bakıyorlar. Bu yüzden sunacağınız mesaja da daha fazla alaka duyabilirler. Bizim bu fırsatı çok iyi değerlendirip kendimizi bütün dünyaya anlatmamız lazım.”

    Hocaefendi bir taraftan yaşanan mağduriyetler iyi anlatıldığı takdirde bunların muhatap olunan insanların şefkat ve merhamet duygularını harekete geçireceğini, mazlumlara karşı ilgi ve alakalarını celbedeceğini ifade ediyor ama diğer yandan “şefkat dilenciliğine” düşülmemesi gerektiği ikazını yapmayı da ihmal etmiyor.

    Asimile Olmadan Entegre Olun

    Kendi öz vatanlarında insan gibi yaşama ve inandığı gibi hizmet etme imkânlarının kalmadığını gören on binlerce hizmet insanı, nispeten demokrasi ve insan haklarının daha iyi olduğu Batılı ülkelere hicret ettiler. Ne var ki yeni bir ülkede hayata tutunmanın, oraya adapte olmanın, inandığı değerleri yaşamanın ve temsil etmenin birçok zorlukları var. Hocaefendi’nin, kendi değerlerini koruyup geliştirerek “asimile olmadan entegre olma” sözü de onlar için pek çok müşkülü çözebilecek anahtar bir yaklaşım. Hocaefendi, bir taraftan hicret edilen yerlerdeki insanlarla sarmaş dolaş olunmasını, onlara yakın durulmasını, onların bir parçası olduğumuz hissinin uyarılmasını tavsiye ederken, diğer yandan da sahip olunan değerlerin korunması ve kendimiz olarak kalınmasının altını çizmiş oluyor.

    Zulüm Devam Etmez

    Zulüm çarkları altında ezilen Hizmet gönüllülerinin en çok merak ettiği konu, yaşanan bu cadı avının ne zaman biteceğidir. Hocaefendi, şu minval sözleriyle sevenlerinin ümitlerini hep  canlı tuttu: “Tarihte yaşamış tiranların sonlarına baktığımızda hepsinin nasıl acınacak hâle düştüklerini, kurdukları saltanatın nasıl başlarına yıkıldığını ibretle görürüz. Hayatları boyunca izzet ve alkış peşinde koşsalar da zillet ve rezalet içinde ölüp gitmişlerdir. Ne kurdukları refah ve saadet sarayları onları kurtarabilmiştir ne güvendikleri adamları ne de kurdukları saltanatları. Bugün mübarek yurdumuzun üzerine bir karabasan gibi çökmüş bulunan zalimlerin akıbetinin de başka türlü olmayacağına sizi temin ederim. Çünkü Allah, imhâl eder (mühlet verir) ama asla ihmal etmez. Küfür devam etse de zulüm asla devam etmez.” “Cenab-ı Hakk’ın bir gün bir çıkış lütfedeceği mülahazasını hiç kaybetmemek lazım. Ama miada, takvime gelince o, Allah’a aittir.”

    Fethullah Gülen Hocaefendi’nin bu süreçte söyledikleri elbette bunlarla sınırlı değil. Onun bu süreçte yayınlanan sohbet ve yazıları üzerinde yapılacak daha titiz ve detaylı bir araştırmayla bunlara daha başka maddeler de eklenebilir. Burada şunu ifade etmeliyiz ki eğer Hizmet insanları bu zorlu dönemde dimdik ayakta kalabiliyorlarsa, radikalleşmiyorlarsa, şiddete bulaşmıyorlarsa, doğru bildikleri yoldan vazgeçmiyorlarsa bunda Hocaefendi’nin rehberliğinin katkısı çok fazladır.

    Türkiye’de bu haberi engelsiz paylaşmak için aşağıdaki linki kopyalayınız👇

    Kaynak: Tr724
    ***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

  • Başka bir düğün mümkün mü?

    Başka bir düğün mümkün mü?


    Havalar ısındı, düğün sezonu açıldı. Her ölümlünün hayatında bir kere tadacağı, aşkın taçlandırılması, başarılı hayatın göstergesi düğünün bir masal atmosferinde kutlanması için haftalar, aylar öncesinden hazırlıklar başladı.

    Masalın esas kahramanı gelin. Gelinlik, gelin başı, gelin seti, gelin çiçeği… Damat bu masalın yan karakteri. Daha çok gelini memnun etmek için var. Dişiyi çiftleşme çağıran dans eden erkek kuşlar gibi… Dişi düğünle evlilik kurumuna ikna edilir ve masal karakterimiz gelin Sinderella, Külkedisine döner.

    Aşkın zirvesinde ilişkinin düğünle taçlandırılması denilen şey, aşkın bir sözleşmeyle taahhüt altına alınması. Aşk taahhüt altına alınabilir mi? Tabi ki hiçbirimiz bu niyetle düğün yapmadık, evlilik kurumunu sürdürmek istemedik. Ama evlilik sonrası ilişkinin durumuna bakıldığında ortak kurulan hayatta çoğu sorumluluk kadına ait. Maddi sorumluluklarının yanında evin düzeninden ve temizliğinden kadın sorumlu. Erkeğin ve çocukların bakımından kadın sorumlu. Hatta evlilik ilişkisinin devam etmesinden bile kadın sorumludur; “Yuvayı dişi kuş yapar.”

    İnsanlığın varoluşundan beri böyle olduğunu sandığımız bugünkü evliliğin geçmişi 200 yıl öncesine dayanıyor. Hafif sanayiden ağır sanayiye geçişte daha sağlıklı ve güçlü işçilere ihtiyaç vardı. Sekiz ile on yaşlarında çalışmaya başlayan, günde on iki saat çalışan işçiler kırk yaşına gelmeden ölüyorlardı. Yeni bir işçi sınıfı ailesi yaratılarak kadınlar fabrikadan eve çekildi. Erkek işçinin evi tek başına geçindirebilmesi için ücreti artırıldı. Erkeğin işyerinde veriminin artırılması için bakımı şarttı. Bunu yapacak olan kadındı. Kadın, fabrikadan eve çekilerek aynı zamanda sağlıklı proleterler doğurması için üremesi de kontrol altına alındı. Kadının ev içinde tam zamanlı işçi olduğu bu evcilleştirilmiş işçi sınıfı ailesinde kadın ve erkeğin cinselliği de kontrol altına alındı. Bu evliliğin içindeki kadınlar erdemli kadınlar oldu. Yaşamın her alanında bu erdemli kadınlar sürekli ideal kadın olarak empoze edildi.

    Bütün filmlerde çiftler evlilikle mutlu sona kavuştu…

    Peki kadınlar çok fazla kayıplarının olduğu bu ilişkinin sonuçlarını bildiği halde neden gelinin fırlattığı çiçeği tutmak için birbirleriyle yarışır? Erkeklerse damadın fırlattığı papyondan kaçışır ?… Kadını köleleştirdiğini bildiğimiz, erkeğin hizmetçisi ya da asistanı pozisyonuna sokulduğu bu ilişki tarzını neden reddedemiyoruz? Tek nedeni toplum baskısı mı? Toplum baskısından daha önemli olan ve bu ilişki tarzından çıkmamızı sağlayacak olan gerçek; “kadınların varoluşlarının ancak bir erkekle mümkün olabileceğine inanması “. Gücümüzün ve yarattığımız değerlerin farkında değiliz. Erkekler boşandıktan sonra hayatını sürdürmekte kadınlara göre daha fazla sorun yaşıyorlar. Kendi bakımını bile yapamayan bir insan türü nasıl oluyor da üzerimizde söz sahibi olabiliyor. Çok basit iktidar erkeklerde. Ve bu iktidar şiddetle sağlanıyor. Boşanma aşamasında her gün bir kadın öldürülüyor. Ve yine boşanma aşamasında babalar çocuklarını öldürüyor.

    Bu şiddetin içinde kimse mutlu olamaz. Bu şiddetin olduğu yerde peri masalı yazılamaz. Başka bir düğün mümkün mü ancak bizim var olan evlilik kurumunu reddetmemizle ya da evliliği toptan reddetmemizle mümkün.

    Kaynak: Artı Gerçek
    ***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

  • Tasmalı bilge!

    Tasmalı bilge!


    “Hakikati bulan, başkaları farklı düşünüyorlar diye,  onu haykırmaktan çekiniyorsa, hem budala, hem de alçaktır. Bir adamın “benden başka herkes aldanıyor” demesi güç şüphesiz; ama sahiden herkes aldanıyorsa o ne yapsın?”

    Daniel DeFoe

    M. NEDİM HAZAR | YORUM

    Hep böyle oluyor sevgili dostlar. Gündelik siyasetin dışına çıkmak, hele hele bu zehirli çağda bambaşka tanıdığımız insanların nasıl savrulduklarını görüp kendimi harap etmek yerine başka bir mevzuya odaklanma planı yapıyoruz.

    Ne gibi?

    Avrupa Şampiyonası finalleri gibi.

    Ne gibi?

    Ağız tadıyla bir bayram yazısı yazmak gibi.

    Dünya Kupası finallerinden beri neredeyse futbol maçı seyretmiyordum. Niyetim bu sefer Almanya’da tertip edilen finalleri yakından takip edip, eğlenceli, sanat odaklı turnuva ve maç analizleri kaleme almaktı.

    Yine epey süreden beri her bayramın benim dimağımda bıraktığı o kekremsi tadı kelimelere dökmek gibi bir niyetim vardı mesela. Gelin görün ki, kaderin bambaşka işleyiş sistematiği var. Dücane Cündioğlu diye bir mesele gelip tam önüme düşüyor günlerdir.

    Sağlık olsun ne diyelim.

    Önce bir cemaziyülevvel tablosu çizeyim.

    Siyasal İslamcı cenahın şöyle bir özelliği var. Neredeyse hiçbir alanda özgün ve düzgün duruş sergileyemedikleri için çok iyi taklit yeteneği geliştiriyorlar. Mesela şair taklidi yapanlar var, entelektüel taklidi yapanlar, ressam, oyuncu, akademisyen taklidi filan. Listeyi uzatmak mümkün.

    Ve -maalesef- ilk samimiyet testinde o imaj vazosu kaynar sudan çıkarılıp bu havuzuna sokulmuşçasına çatır çutur tuzla buz oluyor.

    Cündioğlu deneyimi bundan çok da farklı bir şey değil esasen.

    Takumi Takasaki

    Bilenler bilir kimseyi gömmek niyetiyle yazı yazmam ben. Öyle olsa Dücane Cündioğlu’ndan çok daha öncelikli isimler var. Özellikle de “Nevzuhur Arketipler” başlıklı yazımda işaret ettim tipolojiler.

    Dücane Hoca bu yazıyı kişisel olarak algılayacaktır elbette. Ama tüm samimiyetimle söylüyorum öyle değil. Yazının ilerleyen bölümlerinde de fark edeceğiniz gibi, mevzuya bir arketip modellemesi bağlamında bile değil, belki olsa olsa sterotip perspektifiyle bakmış olacağız.

    Dücane Cündioğlu’nun bireysel menkıbesine odaklandığımızda bir arayıştan ziyade, ne yapacağına karar verememiş bir İslamcı yarı-münevverin kafa karışıklığını görmek son derece net. Köşe yazılarından, söyleşi ve demeçlerinden ve dahi yazdığı kitaplardan ortaya çıkan netice tam olarak böyle maalesef.

    Sosyal medyayı keşfetmesinden sonra kendisine bir alan olarak gördüğü felsefe derinleşmesi elbette takdiri hak eden bir yönelim. Ancak bunda da yine samimiyet testinden sınıfta kaldığını görmek şaşırtıcı değil. Zira siyasal İslamcı kitlenin tipik özelliklerinden biri, belki de birincisi bu maalesef. Çetrefilli, zorlu ve riskli mevzularda hemen esas kodlarına dönmeleri!

    Bir dönem epey yakından takip ederdim Hocayı. Ancak özellikle sinema konusunda yaptığı boş gevezelikler beni o kadar bıktırmıştı ki, vazgeçmiştim. Ben Dücane Cündioğlu kadar sinema sanatına uzak olup, bu konuda ahkam kesen başka birini tanımadım maalesef.

    Hemen bir örnek vereyim daha iyi anlaşılacaktır.

    Wim Wenders’in son ve enteresan filmi “Perfect Days- Mükemmel Günler” isimli filmden bahsedeceğim size. Uluslararası En İyi Film dalında (Ki bunu En İyi Film Oscar’ı ödülünden daha çok önemserim) aday olan ve maalesef ‘The Zone Of Interest’ gibi başka muhteşem bir başyapıt ile aynı yıla denk geldiği için bu alanda Oscar alamayıp, fakat ciddi ve itibarlı 30’dan fazla festivalde övgü ve ödül alan bu film ile ilgili bir video çekti Cündioğlu.

    Neden olduğunu tam olarak anlamadığım bir şekilde şimdi o videoyu gizlemiş durumda linkini bulamadım. Ancak, Perfect Days filmi hakkında atıp tutmadan önce, bırakınız film hakkında detaylı malumatı, doğru düzgün izleme bile yapmadığını üzülerek bir kez daha görünce, abonesi olduğum Dücane Cündioğlu kanalını takip listemden çıkarmıştım. İşin enteresan tarafı Cündioğlu bu videoyu “Bir film nasıl okunur?” gibi iddialı bir alt başlıkla irdelemişti.

    Bin sanat eserinden bahsedecekseniz öncelikle ona muhatap olmadan önce, onu oluşturan unsurlara hakim olmanız gerekir. Bunu herhangi bir izleyici için söylemiyorum elbette. Ama o film hakkında ahkam kesecekseniz, dahası bunun bir “film okuma” olduğunu söyleyecek kadar iddialıysanız, filmin bütün bileşenlerini bilmeniz, mevzuyu ihata edecek bir malumat arka planına sahip olmanız gerekir. Bununla ilgili tafsilatlı analizi, “Film eleştirmeni ve sinema yazarı arasındaki farklar” başlıklı geniş araştırmamamda belirtmiştim, tekrar gerek yok sanırım.

    Perfect Days filmine bodoslama dalmadan önce Daido Moriyama ismini en azından duymuş olmanız gerekir. Kitabının önsözünde, “Abarttığımı düşünebilirsiniz ama başka hiçbir fotoğrafçı Japonya’daki umumi tuvaletleri benim kadar kullanmamıştır.” diyen bir fotoğraf sanatçısının bir başka isim Takuma Takasaki kadar Perfect Days’deki etkilerini bilmeden ne kadar atıp tutarsınız tutun, altı boş ve çürüktür. Hirayama karakterinin inşa edildiği fiziki, ruhsal ve sosyal portreyi bilmeden yorumlamaya kalkışmak hadsizlik olmasa bile büyük bir cesaret olduğu açıktır.

    Tabii şimdi “Kim bu Takuma Takasaki?” sorusu gelecektir.

    Dücane Hoca için sevabına yazalım o halde.

    Perfect Days, Wings of Desire ve Paris, Texas filmlerinin yönetmeni Wim Wenders ile Tokyo’da yaşayan ve aynı zamanda reklamcılık alanında kreatif yönetmen, yapımcı ve roman yazarı olan senarist Takuma Takasaki’nin ellerinde sıradan bir tuvalet girişimi filme dönüşüyor. Takasaki’nin en büyük problemi ana dili haricinde herhangi bir dil konuşamaması, bunu tercüman aracılığıyla çözerek (Ki burada da Shion Ebina isimli neredeyse feylesof çapında biri vardır) dört kısa öykü, bir anda filme dönüşüyor. Takasaki’nin kurguladığı karakter ve dünya, Wenders’in sinematografisiyle böylesi bir başyapıta dönüşebiliyor. Eh şimdi Takasaki, Moriyama, hatta Ebina’yı haritada bir yer zannederken kalkıp bu anlatıya dair yorum yapmak ne tür bir had sınırı aşmaktır, takdir sizin. Tekrar edeyim, elbette burada klasik anlamda bir sinema analizinden bahsetmiyoruz. Teşbihte hata olmasın, hani herkes Kur’an’ı okur ve kendince bir fikir çıkarır. Ancak siz eğer buradan bir hüküm çıkaracak ve bunu insanlara mal edecekseniz, bazı donanımlara sahip olmanız gerekir.

    Hadi sevabına biz de biraz malumatfuruşluk yapalım.

    Bir film dört katmanlı bir yapıyla okunabilir. Bu katmanlardan en yüzeyde olanı, izlemektir. Bir alt katmanda anlamak, bir altında ise, çözümlemek vardır. En derindeki katman ise yorumlamaktır. İzlemek durup temaşa etmek ise, anlamak bir üst kademeye tırmanıp ihata edici bakışı yakalamak, çözümlemek koşmak ise, yorumlamak uçmaktır.

    Bu aşamaları tastamam yapmadan izlemekten yorumlamaya, yani bakmaktan uçmaya geçerseniz, çakılmanız kaderdir. Maalesef Dücane Cündioğlu’nun sinemaya dair fikirlerinde bu sakatlığı hep görmenin üzüntüsünü hissetmişimdir.

    Elbette bu yazının yazılmasının tek nedeni, Cündioğlu ve sanat arasındaki sıkıntılı ilişki değil. Her İslamcı fikir insanı gibi Cündioğlu da zaman zaman popülizmin bulanık göletinde kendini ifade etmeye çalıştığını görmek mümkün. Kendince üretmeye çabaladığı aforizmalar, deyişler, tespitleri bu cümleden gördüğümü ifade etmek isterim.

    Ebu Seleme meselesine bu kadar yoğunlaşılmasının sebeplerini anlayabiliyorum aslında. Ancak internetteki bir kara delik görseline bile sapıkça yürüyebilecek kadar kendinde olmayan bir müptezelliğin, salt cemaate ‘çakma’ fırsatı oluşturdu diye bu kadar baş tacı edilip, üzerinde saatlerce gevezelik edilmesini kasıtlı bulduğumu belirtmek isterim.

    Evet kasıtlıdır çünkü buradan bir şey çıkmaz, çıkmayacaktır. Derdimiz birtakım soruların cevabını bulmak ise bakacağımız yer tıka basa ahlak sorunsalı içeren böylesi bir tipolojiye sımsıkı sarılmak samimi olmaz.

    Bunu sadece Dücane Cündioğlu bağlamında söylemiyorum. Onun bu topa niye girdiğini az çok anlayabiliyorum. Meseleyi bir fırsat olarak görüp “Bir tekme de benden!” korosuna katılması anlaşılmaz bir şey değildir asla.

    Ancak, entelektüel haysiyet diye bir şey olmalı bence!

    Cündioğlu’nun Ebu Seleme meselesinden sonra giriştiği sağlı sollu saldırılarda klasik bir malumatfuruşun “Kavgada yumruk mu sayılır!” histerisine kapılması bana çok ahlaki gelmedi.

    Pele vs Muhammed Ali!

    Aslında bu konuda çok detaylı bir yazıyı şurada kaleme almıştım. Şimdi yeri geldiği için o yazıya müracaat edeceğim. Özetleyerek şöyle diyeyim:

    General Emílio Garrastazu Medici, Brezilya’nın 1969-1974 yılları arasındaki askeri diktatörüydü, iktidarını pekiştirmek için çeşitli propaganda yöntemlerine başvurdu ve bu süreçte ünlü futbolcu Pelé’yi de kullandığı bilinir. 1970 Dünya Kupası’nda Brezilya’nın zaferi, Medici rejimi tarafından ulusal gururu artırmak ve hükümetin imajını güçlendirmek amacıyla kullanılmıştı. Pelé, bu zaferin önemli bir simgesi haline getirildi ve diktatörlük tarafından propaganda posterlerinde yer aldı. Pelé, Medici ile birlikte poz verdi ve rejim tarafından zorlanarak susturulduğu, siyasi mahkumlar veya işkenceler hakkında sessiz kaldığı eleştirilerine maruz kaldı.

    Pelé’nin politik duruşu ve rejimle olan ilişkisi tartışmalıydı. Bazı eski takım arkadaşları ve eleştirmenler, Pelé’yi rejime karşı sesini yükseltmemekle ve diktatörlükle iş birliği yapmakla suçladılar. Pelé, ise futbolun dışında politikaya karışmamayı tercih ettiğini ve Brezilya’nın çıkarlarına hizmet ettiğini savundu​. Ne ki kimse pek yemiyordu bu sudan bahaneleri. Bunlardan biri de efsane Muhammed Ali idi. Ünlü boksör, Pele’nin şahsi ikbal uğruna kötülüğün aparatına dönüşmesinin tarihe utançla geçeceğini savunuyordu.

    Pelé ise uzaktan özgürlük şarkısı söylemenin kolay olduğunu, sıkıysa bu söylemi gelip Brezilya’da söylemesini tavsiye etmişti. Ve evet herkes biliyordu ki, Pelé’nin bırakınız eleştiriyi, Medici’yi desteklememesinin bile hem kariyerini bitireceğini hem de başta Pelé olmak üzere tüm ailesinin hayatının riske gireceğini biliyordu. Bu sebeple ona hak verenler de az değildi.

    Ama son tahlilde hakikat şuydu: Pelé’nin rejimle olan ilişkisi, onun kariyerinin ve kişisel yaşamının önemli bir yönünü oluşturdu.

    Bugünkü Türkiye’de durum pek farklı değil.

    Entelektüel haysiyetine bir dönem inandığımız, sağlam karakterli zannettiğimiz pek çok isim zalim bir rejime ruhunu satmış durumda.

    Yapılan zulümlere, haksızlıklara seslerini çıkarmamakla kalmıyor, iktidarın bir aparatına dönüşüyorlar bir şekilde.

    Ancak, yine de karşılaştırmalı bir okuma yaptığımızda Pelé’nin çok daha haysiyetli bir duruş sergilediğini söylemek mümkün. En azından zalimle beraber olup mazluma vurmamıştı Pelé!

    Dücane Cündioğlu’nun son videolarını izlemek zorunda kalınca bu acı gerçeği görmek, ülke adına taşıdığımız minicik umutları bile sönümlerdirdi maalesef.

    Düşünün, bu ahlaki olmayan davranışı için Makyavel’i bile kullanabilecek kadar savrulmuştu Cündioğlu. “Cemaat ve Makyavelizm” başlığıyla çektiği ve büyük bölümü boş lakırdıdan ibaret olan iki saatlik videoda entelektüellik iddiasında olan bir malutmatfuruşun dökülen makyajı vardı maalesef.

    İzah edeyim…

    Cündioğlu, “Makyavelizm cemaatlerin yazgısıdır, çünkü amacın kapsayıcılığı arttıkça (örn. kadrolaşmak yoluyla iktidarı ele geçirmeye odaklandıkça) hiçbir cemaat, tarikat ve örgüt, ister istemez, bu açmazdan kaçınamayacaktır.” şeklinde özetlenebilecek bu videosunda bolca hamaset, mebzul miktarda art niyet, geri kalan ise nefret ile tıka basa bir kötülük örneği sergiliyordu.

    “Cemaat ile bugüne kadar aramızda birbirbirimize karışmamak gibi bir gizli anlaşma vardı!” nevinden kendince bir nedensellik de üreten Dücane Cündioğlu’na samimiyetle ifade etmek isterim ki, “Emin ol cemaatin seninle ilgili en ufak bir anlaşması, düşmanlığı ya da dostluğu gibi bir derdini ne duydum ne gördüm. Ancak bu modellerin cemaatin üzerinde tepinmek için bugünleri seçmesinin sebebini gayet iyi anlamaktayız. Vaktiyle, ‘Ne olur ne olmaz ekmek kapısı olabilir’ diye uzaktan uzaktan geçtiğiniz kitleye olan nefretinizi artık gizlemenin anlamı kalmamıştır!”

    Hemen şunu ifade edeyim, Cündioğlu’nun videosundaki mantığı doğru kabul edersek, bütün dinler, peygamberler ve hatta Allah bile katıksız bir makyavelist olmalıydı! Doğrusu zalime yaranabilme adına bu kadar savrulma epeyce acınası bir durum, ki yazıktır, günahtır!

    Hadi şimdi bakalım şu Makyavelizm neyin nesidir ve günümüz ile ilgili bir korelasyon yaptığımızda kime “cuk” diye oturacak bu gömlek? Tabii Cündioğlu gibi hakikatin yüzünü gözünü yamultmadan, etik dışı saptırmalar yapmadan izah edelim bunu.

    Niccolo Machiavelli malum (1469 – 1527), İtalyan Rönesans dönemi siyasetçi, tarihçi, filozof, diplomat ve yazarıdır. Karaktersizin, haysiyetsizin tarihte görülmemiş bu örneği, modern siyaset biliminin kurucularından biri olarak kabul edilir ve özellikle siyaset teorisi ve pratikleri üzerine yazdığı eserlerle tanınır. En ünlü eseri, 1513 yılında yazdığı ve 1532’de ölümünden sonra yayımlanan “Il Principe” (Prens) adlı kitaptır.

    Makyavelizm vs. Cündizm!

    Makyavelizm’e gelecek olursak.

    Machiavelli’nin özellikle “Prens” adlı eserinde ifade ettiği siyasi düşünce ve stratejilerin genel adına deniyor Makyavelizm. Bu durumda kitabın içeriği ve hikayesi önem kazanıyor elbette.

    Önce hikayesine bakalım.

    Yıl 1512… Floransa’da Medici ailesinin uzun süren iktidar mücadelesinin başarıyla tamamlandığı yıl olmuştu. Bu bankacı, zengin ve zorba aile neredeyse 50 yıldır iktidar için her türlü entrikayı meşru görüyordu. Söz gelimi 1478 Pazzi komplosu. Medici’lerden Giulionu ve Lorenzo kendilerine sahte suikast düzenleterek, en büyük rakipleri Pazzi ailesini tarihten silmişlerdi.

    Medici’nin iktidarıyla beraber siyasi rakiplerin tamamını ya öldürtmüş ya da hapse veya sürgüne yollamıştı. Kısa süre sonra ülkeyi demir yumrukla yönetmeye başladı Medici’ler. Özellikle I. Cosimo de’ Medici… Her türlü baskı ve işkence onların yönetim şekli olmuştu.

    Bu durumdan etkilenenlerden biri de Niccolo Machiavelli idi. Medici ailesi, Machiavelli’nin işvereni olan Floransa Cumhuriyeti’ni devirmişti ve bu durum, Machiavelli’nin işsiz kalmasına ve hatta kısa bir süre hapse atılmasına neden olmuştu. Serbest bırakıldıktan sonra, siyasi iktidara yaranmak için Medici ailesine hitap eden bir rehber yazmaya karar vermişti. İsmini “Hükümdar” koymuştu. Ancak kendisi kitabı bitirene kadar Medici Hükümdarı ölünce kitabının ismini “Prens” olarak değiştirecekti!

    Bugün aradan 500 yıl geçmesine rağmen otoriter her rejimin baş tacı ettiği bir kitaptır Prens ve Makyevelizm siyasetin en önemli silahlarından biridir.

    Kitap her anlamıyla siyaset ile ilgili… Daha doğrusu bir iktidar ne pahasına olursa olsun iktidarını nasıl ettirebilir sorusunun cevabı niteliğinde. En büyük rezillikleri, ahlaksızlığı, edepsizliği mübah olarak görmeyi salık veriyor.  Bakınız Prens neler anlatıyor, ki bu içerik aynı zamanda Makyavelizm’in de temelini oluşturuyor:

    1. Amaca Ulaşmak İçin Her Yol Mubahtır:

    Makyavelizm, amacın araçları meşru kıldığı anlayışını savunur. Hükümdar, devletin çıkarlarını korumak ve gücünü pekiştirmek için ahlaki kuralları çiğneyebilir.

    2.Pragmatizm:

    Makyavelist bir lider, gerçekçi ve pratik olmalıdır. Teoride doğru olanın yerine pratikte işe yarayanı tercih eder.

    3.Güç ve İktidar:

    Makyavelist düşünce, gücün korunması ve artırılması gerektiğini savunur. İktidarı elde tutmak için gerekli olan her türlü strateji ve taktik uygulanmalıdır.

    4.Manipülasyon ve Aldatma:

    Manipülasyon ve aldatma, Makyavelist stratejiler arasında yer alır. İnsanların zayıflıkları ve arzuları, güç elde etmek ve sürdürmek için kullanılabilir.

    1. Korkuyu kullanma:

    Bir lider hem sevgi hem de korku uyandırabilmelidir. Ancak, korku, liderin kontrolü kaybetmemesi için daha güvenilir bir araç olarak görülür.

    Daha uzatmayacağım… Şimdi elinizi vicdanınıza koyarak söyleyin, tarihte bu tanıma Tayyip Erdoğan ve Siyasal İslamcı iktidarından daha çok uyan bir hükümdar ya da iktidar gördünüz mü?

    Tablo bu kadar da net iken, ortaya fırlayıp mazlum ve masum olanı (Utanmadan cemaate yapılanları olumlu bulduğunu söyleyebildi bu videolarda) Makyevelizm ile suçlamak nasıl bir ahlak dışılıktır?

    Aslında bu hamur çok su götürür ama burada bitirirken son olarak şunu söyleyeyim.

    Eğer Niccolo Machiavelli bugün yaşasaydı ve Türkiye’de yaşasaydı emin olun İslamcı Faşist iktidarın hoşuna gidecek Youtube videoları çekerdi!

    Vesselam…

    Türkiye’de bu haberi engelsiz paylaşmak için aşağıdaki linki kopyalayınız👇

    Kaynak: Tr724
    ***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

  • Yeni Avrupa

    Yeni Avrupa


    YÜKSEL DURGUT | YORUM

    6 Haziran 1944’te, Müttefik güçler, Nazi Almanya’sının işgali altındaki Fransa’ya tarihin en büyük çıkarmasını gerçekleştirdi. Bu askeri çıkarma, Avrupa’nın kurtuluşunu başlatan ve savaşın seyrini değiştiren bir dönüm noktasıydı. Normandiya sahillerinde yaşanan bu operasyon, yaklaşık 156 bin askerin katılımıyla gerçekleştirildi.

    Joe Biden ve Avrupalı liderler, geçtiğimiz hafta Normandiya’da, İkinci Dünya Savaşı’nın en kritik anlarından biri olan Normandiya Çıkarmasının 80. yıldönümünü anmak için bir araya geldi. Törene katılan liderler bir taraftan bu çıkarmanın fedakarlıklarını anlatırlarken, diğer taraftan da Avrupa’da gerçekleşen seçimlerin estireceği rüzgârları ve ardından yaşanacak siyasi ve ideolojik çatışmaları da tartışma fırsatı buldular.

    Bu anma gününden kısa bir süre sonra, 27 Avrupa ülkesindeki vatandaşlar Avrupa Parlamentosu seçimlerinde oy kullanmaya başladı. Bu seçimler, Avrupa’nın siyasi manzarasını şekillendireceği ve kıtanın geleceğini belirleyeceği için çok önemliydi. Dünyanın ikinci en büyük katılımlı seçimlerin sonucu, 1944-45 yıllarında yenilgiye uğradığı düşünülen aşırı sağ ideolojilerin yeniden yükselişe geçmesiyle sonuçlandı. Tek parça olan Avrupa’yı bir kez daha bölme potansiyeline sahip bu gücün yeniden dirilişe geçmesiyle birçok insanın uykusu kaçmaya başladı.

    Seçim sonuçları, kıtanın dört bir yanındaki milliyetçi ve popülist partilerin yükselişini gösterdi. Fransa’da Marine Le Pen’in liderliğindeki Rassemblement National (RN), önemli bir zafer elde etti. İtalya’da, Giorgia Meloni’nin Kardeşler İtalya Partisi güç kazandı. Almanya’da ise Alternative für Deutschland (AfD) partisinin oyları artış gösterdi. Bu partiler, genellikle milliyetçi, göçmen ve AB karşıtı politikalarıyla biliniyor.

    Bu gelişmeler, Avrupa’nın siyasi merkezinin sağa kaydığına ve merkez partilerin aşırı sağın etkisini azaltmak yerine, fikrini benimsemeye başladığına işaret ediyor. Avrupa’nın ekonomik ve sosyal sorunları, göçmen karşıtı ve milliyetçi söylemlerle daha da karmaşıklaşıyor. Özellikle ekonomik sıkıntılar, yaşlanan nüfus ve azalan doğum oranları, daha iyi organize edilmiş göç politikalarının gerekliliğini gündeme getiriyor. Ancak mevcut siyasi ortamda bu tür yapıcı çözümler yerine, kimlik temelli ve dışlayıcı politikalar ön planda.

    Kısa süren dostluk

    Normandiya çıkarması, yani D-Day, batılı müttefiklerin Nazi Almanya’sına karşı ikinci bir cephe açarak Sovyetler Birliği’ne yardımcı olma çabalarının bir sonucu olarak ortaya çıktı. Amerikan, İngiliz ve Kanadalı askerlerin Normandiya kıyılarına ayak basmasıyla Almanya’ya karşı büyük bir taarruz başladı.

    Normandiya çıkarması, yalnızca askeri bir zafer değil, aynı zamanda siyasi bir hamleydi. Eğer Batılı müttefikler ikinci bir cephe açmazsa, Kızıl Ordu’nun Hitler’i yenip Avrupa’da tek başına söz sahibi olacağından endişe ediyordu. Bu nedenle, Normandiya çıkarması hem askeri hem de siyasi bir zorunluluk olarak görüldü.

    Gerçekten de Sovyet güçleri, Batılı müttefiklerinden önce Berlin’e ulaştı ve Almanya’nın teslim olmasında büyük rol oynadı. Sovyetler Birliği, 1945’in Mayıs ayında Berlin’i ele geçirerek Nazi rejimine son verdi. Bu zafer, Sovyetler Birliği’nin Avrupa’daki nüfuzunu önemli ölçüde artırdı. Ancak, bu kısa süren dostluk dönemi, yerini hızla Soğuk Savaş’a bıraktı. Sovyetler, Doğu Avrupa’ya kendi iradesini zorla kabul ettirirken, Batılı müttefikler de Batı Avrupa’da güçlenmeye başladı.

    Stalin rejimi, Doğu Avrupa’ya kendi iradesini zorla kabul ettirmekle suçlanırken, ABD daha incelikle aynı şeyi Batı Avrupa’da yaptı. CIA’in ilk görevlerinden biri, İtalya’nın savaş sonrası ilk seçimlerinde komünist veya sosyalist çoğunluğu seçmesini engellemekti. Bu çabanın parçası olarak Nazi işbirlikçilerini, Avrupa’nın savaş sonrası kurumlarına dahil etmekti. Bu, Batı Avrupa’nın siyasi ve askeri yapısının şekillendirilmesinde önemli bir rol oynadı.

    Geçen haftaki seçimlerin galibi ve Emmanuel Macron’u erken seçime götüren Fransa’nın Rassemblement National partisinin öncüsü olan Front National (FN), Nazi işbirlikçileri tarafından kuruldu. RN lideri Marine Le Pen, partiyi faşist bağlantılarından arındırmaya çalışıyor, buna Almanya’nın AfD’den uzaklaşmak da dahil. AfD’nin bazı liderleri Üçüncü Reich’a yani Nazi Almanya’sına olan hayranlıklarını ifade etmekten kaçınmıyor. AfD, AP seçimlerinde Şansölye Olaf Scholz’un sözde merkez-sol koalisyonundan daha iyi sonuç aldı. Hristiyan Demokratlar (CDU) ise hala güçlü ancak kan kaybediyor.

    Son zamanlarda eski bir Mihver devletinde, İtalya’da, neofaşist Kardeşler İtalya Partisi’nin lideri Giorgia Meloni adım adım liderliğe yürüyor. Meloni, Avrupa’nın aşırı sağının tatlı yüzü olarak uluslararası sahnede poz veriyor, ancak hükümetinin iç politikaları sapkın eğilimler yansıtıyor.

    Fransız seçimleri, Paris Olimpiyatları’nın açılış töreninden iki hafta önce, 7 Temmuz’da gerçekleşecek. Macron, faşizm karşıtı seçmenlerin aşırı sağı sandıkta yeneceğini umuyor. Ancak anketler aşırı sağın galibiyetine kesin gözüyle bakıyor ve hatta 2027’de görevi Le Pen’e devredeceği yönünde kulislerde dedikodular yapılıyor.

    Avrupa’nın dış politikasında da büyük belirsizlikler var. Rusya’nın Ukrayna’ya yönelik saldırgan tutumu, D-Day törenlerine damga vurdu. Putin’in kendi çıkarlarına hizmet eden bu saldırganlığı, Avrupa’da ciddi bir güvenlik endişesi yaratıyor.

    AB’nin İsrail’e olan desteği de bir başka tartışma konusu. İsrail’in Filistin’e yönelik politikaları soykırım olarak nitelendiriliyor. Ancak, İsrail’e olan destek hala sürüyor. Bu durum, Avrupa’nın insan hakları konusundaki tutarlılığını sorgulatan bir unsur.

    Bu karmaşık ve belirsizliklerle dolu tabloda, Avrupa’nın siyasi merkezi, aşırı sağın ve popülist hareketlerin baskısı altında değişim geçiriyor. Göçmen karşıtı politikalar, ekonomik zorluklar ve güvenlik endişeleri, Avrupa siyasetinde aşırı sağın yükselmesine zemin hazırlıyor. Bu durum, Avrupa’nın gelecekteki yönünü ve küresel politikadaki rolünü derinden etkileyecek.

    Normandiya’daki anma töreni, sadece geçmişi hatırlatmadı, aynı zamanda Avrupa’nın bugünkü ve gelecek yıllarda yaşayacağı zorluklara da ışık tuttu. II. Dünya Savaşı’nın sona ermesinden bu yana geçen 80 yıl içinde Avrupa, krizlerle boğuştu ve bunları aşmak için birleşme yolunu seçti. Şimdilerde esen siyasi rüzgarlar bu birliği yeniden sorgulanmasına neden oluyor.

    Geçmişin derslerini hatırlamak ve geleceğe dair umutları canlı tutmak, Avrupa’nın barış ve istikrar içinde kalabilmesi için hayati önem taşıyor. Böyle bir dönemde bölünme yerine birlik, nefret yerine hoşgörü ve çatışma yerine diyalog yolu aranmalı.

    Yaşanan tüm bu gelişmeler, Avrupa’nın geleceğini karanlıktan felakete doğru iten unsurlar. Avrupa’nın karşı karşıya olduğu bu çok yönlü zorluklar, kıtanın siyasi ve sosyal dokusunu yeniden şekillendiriyor. İklim politikalarından dış politikaya, iç siyasetten göçmen politikalarına kadar geniş bir yelpazede yaşanan bu değişimler, Yeni bir Avrupa doğuruyor. 

    Bütün okuyucularıma iyi bayramlar diliyorum.

    Türkiye’de bu haberi engelsiz paylaşmak için aşağıdaki linki kopyalayınız👇

    Kaynak: Tr724
    ***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

  • Gurbet ikliminde dayanışma (solidarity)

    Gurbet ikliminde dayanışma (solidarity)


    MAHMUT AKPINAR | YORUM

    İnsan sosyal bir varlık. fizyolojik yapısının harikuladeliği kadar duygu dünyası da enteresan ve engin. Bir de gurbette olunca, özlem, sıla hasreti üstüne çökünce, sürgün psikolojisi bastırınca insanın haleti ruyesi İngiltere’nin havası gibi günde 5-10 defa değişebiliyor.

    İngiltere’de aynı günde 4 mevsimi müşahede edebilirsiniz. Bir güneş açar “Ne güzel hava var!” demenize kalmadan gökyüzü grileşir, kararır. önce hafif bir yağmur başlar, sonra yağış hırçınlaşır. Bir fırtına eser ortam kışa döner. Bütün bunlar yarım saatin içinde olur.

    Yerinden yurdundan edilmiş, toplumundan dışlanmış muhacirler de İngiltere’nin havası gibiler. İç dünyasında sürekli dalgalanmalar, gel-gitler olur. Her an değişik mevsimlerin tecellilerine maruz kalabilirler. Bazen içinizde güneş açar. Kimseye muhtaç olmadığınız, esaret yaşamadığınız, çoluk çocuğunuzun rızkını helalinden temin ettiğiniz için sevinirsiniz.. Zalim rejimin elinde rehin olmadığınız, kardeşleriniz gibi işkenceye, zulme maruz kalmadığınız, özgürlüklerinizi yaşayabildiğiniz için şükredersiniz.

    Ama bir anda sevdiğiniz, milyonlarca harika insanın, kardeşinizin sizin gibi haklara ve imkanlara sahip olmadığını, demir parmaklıklar arkasına atıldığını hatırlarsınız,  sevinciniz boğazınıza düğümlenip kalır. Şükrünüz mahcubiyete, kedere dönüşür. İşi elinden alınmış, malına-mülküne çökülmüş, özgürlüğü gasp edilmiş, her biri sizden çok daha kaliteli, vefalı, liyakatli ve masum dostlarınız fikrinize düşer ve güneşli havanız bir anda bulutlanır, yağmur yüklü hale gelir, içinizde fırtınalar eser. Halinize şükredip rahat bir nefes alacakken, kaybettikleriniz, size yaşatılanlar, ülkenizin vefasızlığı, akrabaların duyarsızlığı, bazı dostların umarsızlığı akla gelir ve tekrar karanlığa, karamsarlığa gömülürsünüz.

    Gurbet diyarlarında bu karmaşık duygularla boğuşurken, insanın güven duyacağı, sırtını dayayacağı dostlara ihtiyacı oluyor. İçinizi dökebileceğiniz, sizi anlayan, sizin anlayacağınız, aynı frekanslarda konuşabildiğiniz bir dosttan daha değerli bir şey yok gurbet diyarlarında ve gurbet hallerinde. Bu dertleşme ve halleşme saatlerce konuşarak, pek çok konuyu tartışarak olması gerekmiyor. Bazen, sizinle aynı duygu düşünceye sahip, aynı hadiseleri yaşamış, aynı zorlukları aşmış, cenderelerden geçmiş insanlarla bir mekânda bulunmak, aynı havayı teneffüs etmek, selamlaşmak, bakışmak, dayanışma ve dost ihtiyacınızı karşılayabiliyor. Tumturaklı laflar etmeye, yaldızlı cümleler kurmaya gerek olmuyor. Suskunluk, sükûnet bile çok önemli bir muhabbet haline geliyor.

    O nedenle içe kapanmak, kabuğuna çekilmek, dertlerle baş başa kalmak, çözümsüzlüğe saplanmak yol değil. Bir şekilde bulunduğumuz ülkelerde, coğrafyalarda halleşip dertleşebileceğimiz, konuşabileceğimiz, en azından aynı ortamı soluklayabileceğimiz dostlar edinmeliyiz. Gurbette dayanışma, arka-daşlık hava kadar, su kadar elzem. Sıkıntı yaşadığında, mateminde, cenazende, hastalığında yalnız olmadığını, bir elin uzanacağını bilmek insanı rahatlatıyor, güç veriyor.

    Bir süredir yoğun çalışıyorum. Arife günü tam gün çalıştım, gece taksi yapıyorum, birikmiş yorgunluğum var. Belki kabz hali yaşıyorum, moralim zayıf, modum düşük. Bayram geliyor ve ben yine çalışıyor olacağım. Zihnim bunlarla meşgulken taksiye bir çift bindi ve konuşmaya başladık. “Türkiye’denim!” deyince, kadın “Türkiye’ye defalarca gittim, çok güzel bir ülke!” dedi. Efes’ten, Bodrum’dan, Fethiye’den bahsetti. Ben daha bir şey demeden Erdoğan’a atfen, ‘Türkiye’de iyi bir yönetim olmadığını, insanların zulme maruz kaldığını’ söyledi. İlk geldiğimiz yıllarda bilen azdı ama 10 yıldır fasılasız süren zulüm düzeninden artık tüm dünya haberdar.

    Ben de, Erdoğan’ın mağdur ettiği milyonlarca insandan birisi olduğumu, ülkedeki hukuksuzluk, adaletsizlik nedeniyle buralara geldiğimi söyledim. Türkiye üzerine epeyce bir muhabbet ettik, konuştuk. Gayet entelektüel, dünyadan haberdar bir çiftti. Aşırı sağın Avrupa’daki yükselişinin farkındalar ve rahatsızlar. Özellikle kadın aktivist ruhluydu. Araçtan inerken “Türkiye’ye tatile gitmek istiyordum ama böyle bir ülkeye ekonomik destek olamam. Türkiye’de rejimden sıkıntı çeken insanlarla dayanışma için bir süre gitmemeyi düşünüyorum.” dedi. “Turistler için bir risk yok, gitmeye devam edin!” dedimse de kadın: “Hayır, o insanlarla dayanışma için gitmemeyi düşünüyorum!” diye cevap verdi.

    Arife gecesinde yoğunluktan ve yorgunluktan ruhumu bir kasvet kaplamışken, İngiltere’nin kapalı, yağmurlu havası bunaltıyorken, bayramda çalışma zorunluluğu aklımda dururken, bir İngiliz çiftin halimizi anlayıp, dayanışmak için, lafla yetinmek, nasihat vermek yerine aksiyon alması ruhuma iyi geldi . Dünyada hâlâ iyi insanlar var ve dünya bu insanlar hürmetine dönüyor.

    Türkiye’de veya dünyanın herhangi bir yerinde yalnızlık çeken, gurbet hissine gömülmüş, çaresizlik yaşayan, bayrama buruk giren çok insan vardır. Bu insanlar bir dostundan gelen telefonla üzerindeki kasveti, umutsuzluğu atabilir. Dayanışmanın en basiti dostları hatırlamak ve aramaktır. Dayanışma acı ve tatlı günlerde birlikte olmaktır.

    Huzur ve hayat dolu nice bayramlar dilerim.

    Türkiye’de bu haberi engelsiz paylaşmak için aşağıdaki linki kopyalayınız👇

    Kaynak: Tr724
    ***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

  • Bahçeli’nin kaos planı ve huruç harekâtı

    Bahçeli’nin kaos planı ve huruç harekâtı


    M. AHMET KARABAY | HABER İNCELEME

    Siyaset dünyası gaz dolu odaya dönüştü. Eline çakmağı alıp odaya koşanlardan hangisi ateşleme düğmesine basacak belli değil. ‘Normalleşme’ diye çıkılan yolun nereye varacağını kestirebilmek mümkün görünmüyor. Siyasetin gündemini ise eşleri öldürülen iki kadın belirliyor.

    Suç ortaklığında gelinen nokta; 31 Mart seçimlerinin üzerinden iki buçuk ay geçti. Ortalık 1 Nisan’dan daha toz duman. MHP ile AK Parti’nin iktidar ve suç ortaklığı ittifakı birbirlerini taşıyamaz hale gelmiş durumda. MHP’nin çocuğu olarak AK Parti içinde siyaset yapan Süleyman Soylu’nun İçişleri Bakanlığı yılları, Türkiye’yi çetelerin yönettiği bir döneme dönüştü.

    Türkiye, Kara Para’nın Önlenmesine İlişkin Mali Çalışma Grubu (FATF) tarafından bu dönemde (21 Ekim 2021) “gri listeye” alındı. Suç örgütlerine yönelik operasyonların bu kadar yoğunlaştırılmasının temelinde, Soylu’nun Türkiye’ye hediyesi olan bu gri listeden çıkabilme çabası var.

    İçişleri Bakanlığı’nda koltuk değişiminin üzerinden bir yıldan biraz fazla zaman geçti. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın “mutemet adamı” olarak bu koltuğa oturan Ali Yerlikaya, geldiği günden bu yana çetelerle mücadele ediyormuş gibi bir görüntü veriyor.

    MHP hakkında kapatma davası: Bu suç örgütlerinin önemli bir kısmı MHP ile doğrudan ya da dolaylı irtibatlı görünüyor. İçişleri Bakanlığı’nın elinde bu bağlamda hazırlanan 47 dosya olduğu konuşuluyor.

    Ülkü Ocakları eski Genel Başkanı Sinan Ateş’in 30 Aralık 2022’de öldürülmesinin üzerinden bir buçuk yıl geçti. Hazırlanan ve mahkeme tarafından kabul edilen iddianameden MHP tereyağından kıl çeker gibi soyutlandı. Sonra ne olduysa iddianamede “plakası belirlenemeyen araç” diye geçen Audi marka aracın 06 AT 5021 olduğu birileri tarafından servis edildi. Bu aracı da yakın zamana kadar Ülkü Ocakları Genel Başkanı Ahmet Yiğit Yıldırım’ın kullandığı anlaşıldı.

    Cinayetin işlendiği tarihte MHP milletvekili olan Olcay Kılavuz’un Sinan Ateş cinayetinin merkezinde olduğu bir şekilde ortaya kondu. Başta Bahçeli olmak üzere parti yöneticilerinin hemen hepsi, MHP’yi hedef alan eleştiri yöneltenlere karşı tehdit ve hakaret dolu pervasızca cevaplar vermeyi bir alışkanlık haline getirdi.

    Çökertilen çeteler ve işlenen bir siyasi cinayete bu kadar bulaştığı anlaşılan ve adına siyasi parti denen MHP hakkında kapatılma davasına döner mi dersiniz?

    BAHÇELİ’NİN KAOS PLANI VE HURUÇ HAREKÂTI

    Ayşe Ateş’in Beştepe Sarayı’nda Cumhurbaşkanı Erdoğan tarafından kabul edilmesi ve Sinan Ateş’in kızının “Babamın katillerini bulun” çağrısına Erdoğan’ın bulacaklarını belirten karşılık vermesi, MHP lideri Bahçeli’nin sinirlerini iyice gerdi.

    Sinan Ateş cinayetinde halen 17’si tutuklu 22 sanık var. Duruşma 1 Temmuz’da yapılacak. CHP’nin bu duruşmayı takip edeceğini açıklamasından sonra MHP’nin bu duruşmayı kaosa çevireceği anlaşılıyor. Ülkü Ocakları duruşmanın yapılacağı salonu ablukaya alacağını duyurdu. Cinayetin sanıklarından ve Ülkü Ocakları’nın eski yöneticilerinden Tolgahan Demirbaş’ın ifadesini alan savcıyı tehdit eden görüntülerinin medyaya yansıması, kaosun adım sesleri olarak gösteriliyor.

    Sinan Ateş’in eşi Ayşe Ateş’in cinayetin aydınlatılmasıyla ilgili gösterdiği çaba ve siyasilerle yaptığı görüşmeler, MHP lideri Devlet Bahçeli’ye kuşatılmışlık yaşattı. Bu girişimler, Bahçeli’yi “huruç harekâtına” mecbur etti. Malum etrafının kuşatıldığını fark eden birlik, çıkış yolu olmadığını anladığında son bir kurtulma umuduyla huruç harekâtı düzenleyip kuşatmayı yarmaya çalışır.

    Bahçeli, CHP lideri Özgür Özel’in Erdoğan ile samimi görünme çabalarını ters bir vuruşla dağıttı. MHP lideri, Erdoğan’ın CHP Genel Merkezi’ni ziyaret etmesinden sonra Özgür Özel’e “Biz çekilelim, sen AK Parti ile ittifak kur!” mesajını verdi.

    Özgür Özel, buna karşılık olarak Bahçeli’ye, “İttifakından memnun değilse bize katılabilir. Memleketi bu hale getirip suç ortağını bize itmesin!” diyerek karşı hamlede bulunmuş gibi göründü. Ancak, Bahçeli’nin asıl amacı Erdoğan’a, “CHP’den sana hayır yok, bana mahkumsun” mesajı vermekti. Özel’in İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu’nu da yanına alarak verdiği bu cevap, Bahçeli’nin elini rahatlattı.

    Daha önce Ferdi Tayfurlu şarkıyla Erdoğan’a dolaylı mesaj veren MHP lideri Bahçeli, elinin altında tuttuğu bir dosya ile doğrudan mesaj verme yolunu seçti. Parmağına taktığı “Allah bana yeter” yüzüğüyle elinde bir dosya tutan Bahçeli son adımını böyle attı.

    MHP çevrelerinden Bahçeli’nin elinde tuttuğu dosya ile neyi ima ettiğine ilişkin bir yorum gelmedi. Ancak, bu dosyanın ne olabileceği konusunu, eşi ve oğlu 15 Temmuz gecesi öldürülen Nihal Olçok’un bir açıklaması ile öğrenebildik.

    Sinan Ateş cinayetinde MHP’nin üzerine fazla gidildiğine inanan Bahçeli’nin, “Biz Erol Olçok olayının üzerine gidiyor muyuz?” mesajı verdiğini Nihal Olçok’un paylaşımından anladık. Oğlu Abdullah Tayyip Olçok ve eşi Erol Olçok’un 15 Temmuz gecesi birilerinin yönlendirmesiyle Boğaziçi Köprüsüne gittiğini düşünen Nihal Olçok, Bahçeli’ye çağrı yaptı.

    “MHP’den AKP’ye sitem: Biz Erol Olçok ve oğlunun öldürülmesinin üzerine böyle gittik mi” şeklindeki tweet’i alıntılayan Olçok, şunları yazdı: “Sayın genel başkan Devlet Bahçeli, kabul ederseniz bayramda bir acı kahvenizi içmeye gelmek isterim. Belki biraz da acıları konuşuruz. Hakikati, hakikatli bir biçimde. Nasip… Ben yüzükten değil ama o elinizle tuttuğunuz dosyadan ümitliyim.”

    KARŞILIKLI TEHDİT VE SONRASI

    Erdoğan ile Bahçeli, zorda kaldıklarında birbirlerini açık ya da dolaylı tehdit etmekten çekinmedi. Karşılıklı tehditlerle taraflar bir anlamda birbirlerinin ellerinde neler olduğu konusunda bir ölçüde fikir sahibi oldular.

    İki taraf da şu aşamada zoraki evliliklerini bitiremeyecekleri kararına vardı. Tehdit etmede yolun sonuna gelindiğini MHP Genel Sekreteri İsmet Büyükataman verdi. CHP tarafının “normalleşme”, iktidar tarafının “yumuşama” dediği süreç için “tiyatro” ifadesini kullanan MHP’li Büyükataman bunun, “görünürde MHP’ye, arka planda ise Türkiye’ye bir operasyon” olduğunu savundu.

    ERDOĞAN: ÖZEL KİBARLIKTAN ANLAMADI

    Erdoğan’ın İtalya dönüşü yaptığı açıklamalara bakılırsa, Bahçeli ve MHP cenahından gelen tehditler hedefine varmış oldu. Bahçeli’nin açıklamalarını, “bir devlet adamı yaklaşımıyla, sakin, herhangi bir tartışmaya fırsat vermeyen” bir yaklaşımda olduğunu belirten Erdoğan, konuyu kapatmış olmasını da isabetli buldu.

    Bu çerçevede AK Parti sözcüsü Ömer Çelik’in açıklamalarının önemli olduğunun altını çizen Erdoğan, CHP lideri Özgür Özel’i ise suçlama yoluna giderek şunları söyledi: “Biz iade-i ziyareti yapmak suretiyle siyasete bir yumuşama, bir kibarlık getirelim dedik. Ama bu kibarlıktan anlamayanlar İstanbul’da basın toplantısı yaptılar ve orada belli ki birilerinin etkisi altında kaldılar. Demek ki bazı yerlerden onay aldılar. “

    Erdoğan kendisinin CHP’ye yaptığı ziyareti, Özel’in hazmedemediğini de öne sürerek, “Eğer bu iade-i ziyaretimizi CHP’nin başındaki arkadaş hazmedebilseydi, bu tür bir açıklamayı yapmaya gerek duymazdı.” diye konuştu.

    Erdoğan’ın bu açıklamalarına bakacak olursak, 1 Nisan’dan bu yana oynanan “yumuşama tiyatrosu” son bulmuş oldu. Erdoğan yeniden “CHPPKK” söylemine dönerse kimse şaşırmaz.

    Ancak bütün bunlar AK Parti ve MHP’nin yürüttüğü suç ortaklığının devam ettirilebileceği anlamına gelir mi? Esas cevap aranması gereken soru bu.

    Not: TR724 okuyucularının bayramını kutluyorum.

    Türkiye’de bu haberi engelsiz paylaşmak için aşağıdaki linki kopyalayınız👇

    Kaynak: Tr724
    ***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

  • Laudrup, Zidane, Lahm derken; sen de mi Toni Kroos?

    Laudrup, Zidane, Lahm derken; sen de mi Toni Kroos?


    HASAN CÜCÜK | YORUM

    EURO 2024’ün açılış maçında İskoçya’yı konuk eden ev sahibi Almanya farklı kazandı. Rakibini 5-1 yenen Panzerler, ev sahibi olduğu turnuvada iddiası daha ilk maçta ortaya koydu. Almanlar, EURO 2020 sonrası milli takıma veda eden Toni Kroos’u tekrar seyretmenin keyfini yaşadı. Bir maestro gibi takımı yöneten Kroos, turnuva sonrası futbola veda edecek.

    Henüz 34 yaşında olan Kroos, önünde yıllar olmasına rağmen zirvede bırakmayı tercih eden yıldızlar arasında adını yazdırdı. Bir anlamda hayranlarına ‘ihanet’ edenler arasında katıldı. Kimler mi onlar? Michel Platini, Eric Cantona, Michael Laudrup, Zinedine Zidane ve Philip Lahm. Şimdi bu listede Toni Kroos da var.

    Toni Kroos, 4 Ocak 1990’da Doğu Almanya’nın Greifswald şehrinde doğdu. Hansa Rostock altyapısında başlayan futbol serüveni, Temmuz 2006’da yeni evreye geçti. 2,3 milyon Euro karşılığında Bayern Münih’e transfer oldu. Ünlü kulüpte ilk durağı U19 takımıydı. Sadece bir yıl sonra A takım oyuncusu olarak adını kadroya yazdırdı.

    Bayern Münih formasını ilk kez 26 Eylül 2007’de Energie Cottbus karşısında giyen Kroos, 18 dakika süre aldığı maçı iki asistle tamamladı. Ertesi gün gazete manşetlerinde idi. Alman devinin formasını giyen en genç oyuncu olarak tarihe geçen Kroos, daha ilk maçında geleceği müjdeliyordu.

    Ocak 2009 – Haziran 2010 arasını Bayer Leverkusen’de kiralık olarak geçirdi. Bayern formasını Haziran 2014 sonuna kadar giydi. Bavyera ekibiyle 10 kupa kazandı. Bunlar arasında birer Bundesliga ve Şampiyonlar Ligi vardı. 17 Temmuz 2014’te yeni bir maceraya yelken açma vaktiydi. Yeni adresi Real Madrid, ödenen bonservis ise 25 milyon Euro idi.

    2014 tam anlamıyla Toni Kroos’un altın yılı oldu. Bayern Münih ile Bundesliga ve Almanya Kupası şampiyonluğu sevinci yaşayan Kroos, Brezilya 2014’te milli takımın değişmezi olarak kadrodaydı. Panzerler 24 yıl aradan sonra Dünya Kupası’nı kaldırırken, Kroos kariyerine dünyanın bir numaralı kupasını ekledi. Kupa sonrası yolunu tuttuğu Real Madrid ile yıl bitmeden UEFA Süper Kupa ve FİFA Dünya Kulüpler Kupası şampiyonluğunu yaşayıp, 2014’ü 5 kupa ile tamamladı.

    Kroos’un Real Madrid günleri muhteşem geçti. Yıllarca Madrid ekibinin orta sahasının yükünü çekti. Luka Modric’le birlikte muhteşem bir ikili oldu. Yüzde 90 pas ortalamasıyla oynadı. ‘İsabetsiz pas’ kavramını neredeyse literatüründen sildi. EURO 2024 sonunda futbola veda edeceğini açıkladığı son sezonunu yüzde 94 isabetli pas oranıyla tamamladı. İskoçya karşısında ise denediği pasların yüzde 99’unda isabet sağladı. Verdiği 102 pasın 101’i adresini buldu.

    Alman milli formasını ilk kez 3 Mart 2010’da Arjantin karşısında sırtına geçirdi. EURO 2020 (pandemiden dolayı 2021’de düzenlendi) sonrası milli formaya veda kararı aldı. Kroos’un yokluğunda Almanya, 2022 Dünya Kupası’na grup aşamasında veda etti. Futbolu bırakacağı yıl sürpriz bir kararla milli takıma döndüğünü açıkladı. Yaklaşık 3 yıl sonra formasını ilk kez Fransa karşısında giydi.

    Futbolda örnek aldığı isim ise pek bilinen biri değildi. Bu isim 2002-06 arasında Werder Bremen formasını giyen Johan Micoud. Kroos, Fransız oyuncunun topu ayağına aldığında yaşadığı sakinliği kendisine örnek aldığını söyleyecekti. 34 yaşında yeşil sahalara veda edeceğini açıklayan Kroos’un kariyerinde biri Bayern Münih’le 6 Şampiyonlar Ligi, 4 La Liga ve 1 Bundesliga şampiyonluğunun yanında İspanya Kral Kupası, FIFA Kulüpler Dünya Kupası, Almanya Kupasu, UEFA Super Kupası, Dünya Kupası… toplam 37 kupa var.

    Toni Kroos zirvede bırakanlar kulübüne adını yazdırdı. Gelin o listeye de bir göz atalım.
    ‘Kadife Krampon’ lakaplı Fransız yıldız Michel Platini 1987’de Juventus formasını giyerken 32 yaşında futbola veda etti. 3 kez Ballon d’Or ödülünü kazanan efsane futbolcu, maç sırasında performansını yetersiz bulduğu için futbola veda etti.

    Futbolun haşarı çocuğu Eric Cantona 1997’de 31 yaşındayken futbolu bıraktı. Manchester United efsanesi Eric Cantona arkadaşlarıyla dışarı çıkıp, istediğini yiyip içmek istediğini öne sürerek futbol arzusunun bittiğini söyledi.

    Platini ve Cantona izinden giden bir başka Fransız Zinedine Zidane oldu. Fransa’yı 1998 Dünya Kupası ve EURO 2000’de şampiyonluğa taşıyan Zidane, 34 yaşında yeşil sahalara veda etti. Fransa’yı 2006 Dünya Kupası’nda finale taşıyan isimlerin başında yer alan Zidane, finalde Marco Materazzi’ye kafa atarak oyun dışında kaldı. Kupayı İtalyanlar kazanırken, Zidane yeşil sahalara resitalle veda etti.

    Danimarka futbolunun efsanesi Michael Laudrup, Juventus, Barcelona, Real Madrid ve Ajax formalarını başarıyla giydikten sonra 1998 Dünya Kupası sonrası kramponlarını çıkardığında 34 yaşındaydı. Oyun zekası, sakinliği ve adrese teslim paslarıyla öne çıkan Laudrup, vedasının gerçekleştiği 1998 Dünya Kupası en iyi 11’i arasına adını yazdırdı.

    Alman futbolunun efsanelerinden Philipp Lahm da erken bırakanlardan oldu. 2014 Dünya Kupası’nı kaldırdıktan sonra 31 yaşında milli takımı bırakan Lahm, yeşil sahalara veda ettiğinde ise 33 yaşını bitirmemişti. Geriye kazanmadık kupa kalmamış bir kariyer bıraktı.

    Türkiye’de bu haberi engelsiz paylaşmak için aşağıdaki linki kopyalayınız👇

    Kaynak: Tr724
    ***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***