Kategori: Görüş & Analiz

Serbest Görüş farklı bakış açıları ve derinlemesine analizlerle güncel olayları ve toplumsal sorunları inceler. Uzmanlardan ve düşünce liderlerinden gelen detaylı yorumlar, eleştiriler ve stratejik analizlerle okuyuculara geniş bir perspektif sunar. Sitemiz günün önemli konularını anlamak ve derinlemesine bilgi edinmek için ideal bir kaynak.

  • Devlet ve ‘Cemaat’ magazini

    Devlet ve ‘Cemaat’ magazini


    M. NEDİM HAZAR | YORUM

    Bilmiyorum sizde de benzer bir his uyandırıyor mu?

    Cevheri Güven’in videolarının etkisi, içeriği bir yana şöyle bir hissiyat oluşuyor bende: Diyelim ki bir mevzu var ve pek çok gazeteci o konuda içerik üretiyor. Sekülerlerden tutun da sol tandanslı gazetecilere, cemaat içinden diğer meslektaşlardan tutun da suret-i haktan görünen postmodern çakallara kadar bir dolu içerik üretici aynı konuda video çekiyor. Cevheri’nin çektiği videolar bunların yanında teyemmüm karşısındaki su gibi oluyor. Bir anda diğerlerinin hükmünü düşürüveriyor.

    Ebu Seleme meselesi de böyle oldu sanırım. Cevheri Güven bir topa girdi pir girdi sanki. En azından bende oluşan hissiyat böyle.

    Bakınız Ruşen Çakır, Müyesser Yıldız gibi operasyon elemanlarını kast etmiyorum, onlar muvazzaf, elbette yapacaklar. Pek çoğunun samimiyetine inandığım ancak ya saflıklarından ya da mesleki budalalıklardan kaynaklanan motivasyonla cemaat magazini denilecek bir alan oluşturdular ve buralarda gezinmeyi sanki çok önemli meseleleri konuşuyorlarmış hissiyatıyla yapıyorlar.

    Can, Erk, Ahmet, İsmail, Emre ya da ismi ne olursa olsun değişmiyor. Dediğim gibi samimiyetlerinden kuşku duymamakla birlikte şaşırmaktan kendimi alamıyorum.

    Yahu Ebu Seleme ile 15 Temmuz’u çözmeye çalışmak nasıl bir şuursuzluktur?

    Haftalardır bunu yapmaya çalışan gazeteci arkadaşlarımız var iyi mi?

    Bir de Dücane Cündioğlu gibi kategori dışı ‘ne oldum delisi’ karakterler var onlar da ayrı.

    Düşün işte, sen felsefe, Allah (kendileri ısrarla Tanrı diyerek farklılaştıklarını vurgularlar), filozofi gibi meselelerle uğraşırken birdenbire cemaat magazinine dalabiliyorsunuz.

    Neden?

    Çünkü reytingi var!

    Çünkü tıynetiniz de bayağılık var!

    Bu girizgah sonrasında Cevheri Güven’in son videosuna bir bakalım.

    Cevheri Güven diyor ki, yaklaşık 20 yıl önce cemaati bitirmeye kararı alan devlet bunu uygulamaya koydu. İki amacı vardı, birincisi cemaate yeni katılımı engellemek, ki bunu başardı. İkincisi ise cemaati tamamen bitirmek, bunu yapamadı.

    Ve yapamadığı için ikinci faza geçti..

    Nispeten katıldığım bir analiz bu.

    Devletin cemaati bitirme düşüncesi 20 yıl öncesine değil, çok daha öncesine Özal’dan hemen sonrasına dayanır. Özellikle 12 Eylül sonrası Özal’ın Türkiye’ye getirdiği özgürlük ortamını iyi kullanan cemaat toplumda bir karşılık bulmuştu.

    Özellikle 90’lı yılların başlarından sonra Devlet tüm gücüyle cemaatin üzerine abanırken, arada diğer İslamcılar da kaynadı. Ancak ana hedefin onlar olmadığını 28 Şubat’ın pek çok ismi sonradan itiraf etmişlerdi.

    93, 99, 2002 gibi hamleler ile cemaati Hakan Fidan’ın tabiriyle ringe seremediler. Bunun için adi hırsızlık zaafı olan siyasal İslamcılar onlar için uygun vasatı oluşturunca bu fırsatı kaçırmadılar.

    İş bu sebeple 15 Temmuz’da top yekûn abanma yaşandı.

    Kimi gerçekten nefret ettiği için, kimi korktuğu, kimi önünde engel olarak gördüğü, kimi haset ettiği, kimi rahatsız olduğu için bu linç korosuna öyle bir katılım yaşandı ki, birkaç cılız itiraz dışında, hatta itiraz bile değil bu linç korosuna katılmamak bile önemliydi, neredeyse toplumsal mutabakat yaşandı. Bugün az biraz kırılmış görünse de bu mutabakatın devam ettiğini düşünmekteyim.

    Oluşan bir algıyı değiştirmenin mümkün olmadığına inanıyorum ben. Değiştirebilmek için çok büyük güç ve çok uzun zaman gerekir çünkü. Bunun yerine yeni bir algı gelene kadar bu durum devam edecektir emin olabilirsiniz.

    Ne zaman ki topluma yeni bir şeytan gösterilir cemaatin gırtlağında devletin ve toplumun ayağı o zaman kalkabilir. Yoksa seçim, siyaset, demokrasi filan hikaye…

    Tayyip Erdoğan’ın siyasal ve fiziksel yaşamı bu dediğim kırılma noktası için önemli bir eşik.

    Zaten devletin acele etmesinin sebebi de bu. Erdoğan siyaseten ya da fiziksel olarak ölmeden cemaat işini tamamen bitirmek istemekteler sanırım.

    Cevheri Güven’e katılmadığım nokta da bu.

    Meseleye sadece sosyoloji, siyaset, akıl, mantık perspektifiyle bakarsanız yanılırsınız. Tarih bu yanılgının örnekleriyle dolu.

    Bir kere gönül birlikteliğine, kalbe dayanan yapılar üzerine ne kadar baskı uygularsanız uygulayın bitmez bitiremezsiniz…

    İstediğiniz kadar toprağı eşeleyin istediğiniz kadar ‘aferinleyin’ filan hikaye. Tarih, akıl almaz zulümlere uğramış, yüzyıllar boyu yeraltına çekilmek zorunda kalmış ancak buna rağmen bitirilememiş sosyal hareketlerle doludur.

    Aradan 100 sene de bin sene de geçse ve değil devlet, üzerine tüm dünya da gelse hiçbir gönüllü hareket tamamen bitirilemez. Bunun için haklı ya da yararlı bir hareket olmasına bile gerek yoktur.

    İşte radikal İslamcılar, işte Naziler, işte komünistler vs…

    Meselenin bir de manevi boyutu var.

    Ben çoktan beri siyasetten, adaletten, demokrasiden umudunu kesmiş biri olarak Allah’ın muradını bekleyenlerdenim. Görür müyüm, bilemem.

    Ama Cevheri Güven’in dediği gibi Hulusi Akar, Hakan Fidan, Tayyip Erdoğan’ın aynı masa üzerinde 15 Temmuz planlarını konuşurken videoları bile ortaya çıksa durum değişmeyecektir.

    İsterseniz Ahzab suresiyle ilgili yazdığım yazıya tekrar bakabilirsiniz.

    Türkiye’de bu haberi engelsiz paylaşmak için aşağıdaki linki kopyalayınız👇

    Kaynak: Tr724
    ***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

  • Teşhis olmadan tedavi olmaz

    Teşhis olmadan tedavi olmaz


    PROF. M. EFE ÇAMAN | YORUM

    Otoriterizmi bir hastalık olarak kabul edersek, bir ülkenin otoriterleştiği tanısını – teşhisini – nasıl koyacağız? Otoriter rejimlerin demokratik rejimlerden ayrıldığı noktalar nelerdir? Siyaset biliminin üzerinde mutlak surette anlaştığı ve hemfikir olduğu ölçütler varsa, bunlar nelerdir?

    Siyaset kuramcısı Juan Linz, otoriterizmi “sınırlı siyasi çoğulculuk” olarak tanımlıyor. Buna göre rejim farklı kesimlere, gruplara, hareketlere ve partilere birbirleriyle ve kısmen kendisiyle rekabet etme imkânı sunuyor ancak bunu yaparken rekabet için gerekli özgür ve adil ortamı kasten sağlamıyor. Bu durumda sözde rekabet içinde olan siyasi güçlerin pratikte başarı şansı kalmıyor.

    Linz 1060’ların sonunda totalitarizm ve demokrasi arasındaki rejimleri sınırlandırmak için bu modeli geliştirmişti. Şimdi daha “ince ayar” bir model var; “rekabetçi otoriter rejim”. Bu kuramı da Lucan Way ve Steven Levitsky geliştirdi. Bu model otoriter rejimleri de kendi içlerinde tam otoriter ve rekabetçi otoriter olarak ayırıyor. Temelde Linz’in ana kuramından çok farklı olmasa da, rekabetçi otoriter sistemler demokrasi-otoriterlik uzamında demokrasiye daha yakın bir rejim modeli olarak oluşturulmuş bir kategori. İçinde bulunduğumuz yüzyılda demokrasi görünümlü otoriterleşmiş rejimleri deşifre etmeyi amaçlıyor.

    Enteresan olan şu ki demokrasi oldukça popüler bir kavram ve hiçbir rejim, otoriterlik derecesi fark etmeksizin, net olarak çıkıp “Ben otoriterim” ya da “Demokrasi değilim” demiyor. Bırakın otoriter rejimleri, totaliter yönetimler dahi mutlaka kendilerinin demokrasi olduğunu öne sürüyor. Çünkü demokrasi küresel olarak çok kabul görmüş ve insanlık tarafından genel kabul görmüş, olumlu bir yönetim modeli.

    Fakat mesele şu ki demokrasinin ne olduğu ve daha da önemlisi ne olmadığı oldukça afakî ve muğlâk; maalesef siyaset bilimi fizik ya da biyoloji gibi üzerinde geniş mutabakata varılmış draje tanımlar ortaya koyamıyor. Ne var ki, kuramsal veya kavramsal boyutta bu afakîlik olsa da, herhangi bir rejim içerisinde yaşayan bir birey yaşamakta olduğu ülkenin politik sisteminin demokrasi mi yoksa otoriterliğin bir tonu mu olduğunu iliklerine kemiklerine kadar hissediyor. Bilhassa rejim mümessillerine veya onların siyasetlerine karşı bir konum almışsa!

    Konuya geri dönecek olursam; demokrasinin en minimalist – asgari – tanımına göre demokrasi eşittir seçimler gibi bir denklem çıkıyor karşımıza. Bu ciddi çekim gücü olan, oldukça yalın ve özellikle Batı dışı toplumlarda geçer akça olmuş bir yaklaşım modeli. Özetle, “Eğer seçimler varsa sistem demokratiktir.” önermesi üzerine kurulu.

    Diğer taraftan konuya yabancı ama iyi medya takipçisi okurların da hemen fark edeceği üzere, dünya seçimlerin olduğu ama özgür olmayan ülkelerle dolu ve bu ülkeleri demokrasi olarak nitelemek mümkün değil. Örnek vermek gayet kolay; akla ilk gelen ülkeler arasında elbette Türkiye de var. Ancak Türkiye’den çok daha beylik örnek, mutlaka Rusya ve diğer Sovyet ardılı cumhuriyetler; örneğin Kazakistan, Azerbaycan, Belarus, vs.

    Bu ülkelerde seçimler var mı, var! Ama bu seçimler iktidar değişikliği sağlamıyor. Rekabetçi otoriter model net otoriter rejimlerle hibrit rejimleri sınıflandırmaya çalışırken, bilimsel modelleme ve akademik kavramsallaştırma yapıyor ancak pratikte karşımızda ana sorun öylece duruyor; sonuçta ya demokrasi var ya da yok.

    O halde demokrasi olup olmadığına nasıl karar vereceğiz?

    Diplomasi yapmadan, olanları söyleyecek, bam teline basmaktan çekinmeyeceğiz. Mesela eğer bir ülkede seçilmiş milletvekilleri, hatta parti genel başkanları fason suçlamalar ve hukuksuz yargı süreçleri üzerinden hapse atılmışsa, kırmızı bayrağı kaldıracağız. Ya da kitlesel tutuklamalar, milyonlarca insanı mağdur eden aile boyu takibatlar, baskı-zulüm ve işkence varsa, “Bu demokrasi olamaz!” diyeceğiz. Yine eğer ülkenin anayasasına, anayasa mahkemesinin ve üst yargının bağlayıcı kararlarına, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin anayasa gereği bağlayıcı olan kararlarına bilfiil keyfen uyulmuyorsa ve demokratik kurumlar işlevsizleştirilmişse, demokrasicilik oynamayı bırakıp net teşhisi koyacağız.

    Bu işin şakası kalmadı artık. Zaman hızla akıp geçti ve Türkiye’de yoğun bir otoriterleşme meydana geldi. Rejim, kendisine biat eden çok geniş bir kitle oluşturdu. Bu kitle sadece rejim fiili koalisyonuna oy veya destek veren vatandaşlardan mütevellit değil ne yazık ki. Muhalefet partilerine oy veren vatandaşların da ezici çoğunluğu “rejim diskurunu” kabul etti ve dolayısıyla rejimce belirlenen dar alanda siyaset yapıyor. Bu partiler ve tabanları rejimi sorgulamıyor veya eleştirmiyor, siyasi rekabeti rejim içi bir iktidar mücadelesine indirgemiş durumda.

    Dolayısıyla bu insanlar için mesela Selahattin Demirtaş ve 10 Kürt vekilin, Osman Kavala’nın, Hidayet Karaca’nın, Mehmet Baransu’nun veya ismi bilinmeyen meçhul siyasi tutukluların adalet arayışının hiçbir önemi yok. Ne KHK’lılar, ne irtibat-iltisak garabeti üzerinden kriminalize edilmiş geniş kitlelerin mağduriyetleri, ne Kürt hakları bu muhalefet için herhangi bir rol oynamakta.

    Dolayısıyla rejim kendi döngüsünü oturtmuş, rejimin belirlediği dar alanın dışına çıkan her birey, grup veya siyasal hareket, rejim diskuruna göre damgalanıp meşru ve yasal alanın dışına itilerek hain ve suçlu ilan ediliyor. Bu rejimde siyasi çoğulculuk varmış gibi görülse de, biraz boyasını kazıdığınızda alttan antidemokratik ve faşizan yapı hemen sırıtmaya başlıyor.

    Özellikle akademisyenlerin ve gazetecilerin – grup aidiyetleri fark etmeksizin – bu gerçeği dillendirmeleri gerekiyor. Bıkmadan ve usanmadan Türkiye’de seçimsel sürecin ve kâğıt üzerindeki siyasi alternatiflerin ve sözde rekabetin sadece bir serap olduğunu, her şeyin göründüğü gibi olmadığını, rejimin otoriter olduğunu, ona “rekabetçi” falan demenin sadece rejimin meşruiyetine ve kendi kendisini yeniden üretmesine hizmet ettiğini ifade etmeleri lazımdır.

    Teşhisi koyalım önce, sonra tedaviyi konuşuruz.

    Türkiye’de bu haberi engelsiz paylaşmak için aşağıdaki linki kopyalayınız👇

    Kaynak: Tr724
    ***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

  • Deniz kıyısı

    Deniz kıyısı


    PROF. EFE ÇAMAN | YORUM

    Kumsalda oturuyoruz. Hava bir haziran günü için haddinden fazla sıcak. Biliyorum, izafi bir kavram, havanın sıcaklığı ya da soğukluğu. Düzelteyim hemen. Bir Newfoundland Haziran’ında hava sıcaklığı ya da gökyüzündeki mavilik oranı konusunda beklentilerinizi genelde yüksek tutmazsınız. O yüzden bulutsuz bir günde yirmi dokuz derece beklenmedik biçimde sizi mutlu edebilir. Hele de fırına gitmiş ve taptaze bir sürü bagel (Kuzey Amerika’da satılan bir tür simit) almışsanız ve spontane biçimde kahvaltınızı sahilde yapmaya karar vermişseniz, değmeyin keyfinize!

    Denizin rengi her yerde aynıdır; martıların çığlıkları ve ağıtları da öyle. Dalgaların sesi ve kumların kıyıda dalgalarla dansı gibi seslerin yanında, burnunuza gelen taze hava, size tanıdık gelir. Sesler ve kokular hafızanızı harekete geçirir ve aklınıza bir sürü yaşanmışlıklar gelir. Anılardan kaçan insanlar için bu bazen acı verici olsa da, bugün Atlantik kıyısında, kızımla otururken, sadece olumlu duygular hissedelim, mutlu olalım, kumsalın tadını çıkaralım diye geçirdim içimden.

    Kahvelerimizi yudumladık ve Kuzey Amerika tipi simitlerimizi yedik. İster istemez gülümserken kızımın aklından geçenler neydi diye merak etmekten kendimi alamadım. Ona sormakla sormamak arasında gidip geldim. Yaraya tuz basmak gibi bir kötü alışkanlığım yoktur. Ama merakıma yenik düştüm: “Kızım ne düşünüyorsun? Daldın gittin!”

    Bana, “Aklıma daha önceki hayatımız geldi. O hayatta gittiğimiz kıyılar… Ege sahilleri!” deyince, zoraki bir gülümsemeyle ona, “Burası da deniz işte kızım!” gibilerinden bir şeyler mırıldandım, baba refleksleriyle. Üzgün olmasak da, bulunduğumuz yeri sevsek de, aidiyet köprüleri kurmuş ve onları sağlamlaştırmış olsak da, hatta kendimizi sadece hukuken veya prosedürel olarak değil, ruhen de artık “buralı” hissetsek de, bir tür “bir şeylerin elinden zorla alındığı” bir insani ruh hali içinde olmadığımızı söylemek yalan olurdu.

    Hırsızların çok değer verdiğiniz bir şeyinizi çalmasından sonraki ruh hali gibi bir duygudan bahsediyorum. Her ne kadar siz o “şeyin yerine” bir başka “şeyi” koyabilseniz de, kaybetmiş olma duygusunu ancak bir dereceye kadar bastırabilirdiniz. Böyle bir duyguydu kızımın duygusu. O an birbirimize ne kadar benzediğimizi düşündüm. Kızımı bir başka sevdim. Ona belli etmesem de, hüznünü paylaştım. Ama konuyu değiştirdim ve sıcak havadan yakındım, böylece yumuşak bir geçişle duygusal konuyu kapatıp başka bir konunun içine daldık.

    Derken ayakkabılarımızı ve çoraplarımızı çıkarıp, pantolonlarımızı sıvayarak ayaklarımızı suya soktuk. Kuzey Atlantik’in Ağustos başına kadar ısınmak bilmeyen buz gibi sularını mümkün olduğunca tolere etmeye çalıştık ve karadaki sıcakla denizdeki soğuğun tezadı yine bizi çocuk gibi mutlu etti.

    Aidiyet nedir? 

    Bazen iki deniz arası sıcaklık farkının ruhunuzun derinliklerinde uyandırdığı bir histe gizli bir sırdır. Zamanla arasında bir bağ var mıdır? Bu reddedilemeyecek bir gerçekliktir. Aidiyet, sadece zaman akışı içinde tek sabiteyle tanımlanabilecek bir duygu değildir. Düz çizgisel düzlemde geçen her an, her saat, her dakika, her saniye, size yeni aidiyet referansları sunar ve benliğinizi yeni yerlerle, mevsimlerle, kişilerle, kentlerle, anılarla, lezzetlerle – yaşama ait her şeyle doldurur. Aidiyete dair anılarınızla, yani geçmişle, aidiyete dair şu an hissettikleriniz, yani akıp geçmekte olan şimdiki zaman, bazen size cilve yaparak, aynı anda iki, hatta ikiden fazla aidiyet duymanıza neden olabilir.

    Ege’yle Kuzey Atlantik arasında gidip gelmeden her ikisine de kendimizi ait hissetmek, garipsenecek, yadırganacak, alaya alınacak bir şey midir? Bunu düşünürken, aklıma birbirinden farklı kişilere aynı anda sevgi duyabileceğimiz geldi. Anne babalar çocuklarını aynı oranda sevdiklerine göre, sevgide bir limit yok. Elma seven birinin armut da sevmesi yadırganabilir mi? Her bir sevgi, değişik bir bireye veya nesneye karşı beslediğimiz olumlu duygulardan oluşan bir selse eğer, Ege’nin karşısına Büyük Okyanus’un kuzey kıyılarını koymanın nesi garip olsun?

    Kahvemizi içerken ve Bagel simitlerimizi yerken, ayaklarımız ıslak, sıcak havanın kuruttuğu deniz sularından geriye tuz zerreleri kaldı. Bu Kuzey Amerika kıyısındaki su molekülleri, buharlaşıp buraya yağan Ege suları olabilir mi? Ya da ne bileyim, Cebeli Tarık’tan geçip bize kadar akıntıların etkisiyle gelen suların içindeki bazı partiküller 1990’larda benim girdiğim Cunda sularının veya 2006’da kızımın girdiği Bozcaada sularının moleküllerden oluşabilir mi? Fizik dünyanın insana ait olanla, duygularla harmanlanmasından çıkan sonuçlar, böyle bir şekilde kâğıda aktarılırsa insanlar ne düşünür?

    Türkiye’den ayrılmak durumunda olan herkesin bir duygu dünyası var. Hepimiz benzer süreçlerden geçip benzer olayları yaşasak da, bunları kendi öznel filtremizden geçirip özümsüyor, hazmediyoruz. Kimi zaman benzer duyguları hissediyor, bazense çok farklı sonuçlara varıyoruz.

    Siyasetin dışına, insana ve duygulara ait olan yere odaklandığımızda, bilmiyorum, sanki daha bir dinginlik buluyor, sakinliyor, kendimizin “içini aydınlatıyor”, kendimizi “tanıma doğrultusunda” adımlar atıyoruz. Genele ait olan politikanın dışında, kocaman, sınırsız bir “iç evrenimiz” var. Bu iç evreni bizimle paylaşan insanlar, dert ortaklarımız, ailemiz, çocuklarımız, dostlarımız – dar alandan çıkıp bu ferah alana çıktığımızda içimize hapsolan duyguları açığa çıkartıyor, rahatlıyoruz, yorulduğumuzda derin nefes alarak soluklandığımız gibi, ruhumuza soluk aldırıyor, onun “kalp atışlarını” normalleştiriyoruz.

    Hayat akıp giderken, ağaçların yeşerdiği zamanlarla yapraklarını döktüğü zamanlar birbirini kovalarken, çocukların boylarının uzamasına paralel olarak saçlarınızdaki aklar artarken, bazen ayaklarınızı denize sokmak iyi gelebilir. Ya da deniz yoksa bulunduğunuz yerde; veya sevmiyorsanız ayaklarınızı denize sokmayı, sizi sakinleştirecek, zamanın hızını kısmen de olsa azaltacak, ayaklarınızın yere bastığını size hatırlatacak başka bir meşgale bulabilirsiniz. Eğer bunu yaparken yanınızda bu duyguyu paylaşacak sevdiğiniz bir iki insan da olursa, başka ne ister insan?

    Ben bunları düşünürken kızım, “Haydi yine ayaklarımızı denize sokalım baba!” dedi. Gülümsedim, cevap vermeden ayağa kalktım ve kıyıya doğru yürüdüm. Ayaklarımın altında kum taneleri, sakin dalgacıkların sesi, deniz konusu, martı çığlıkları, uzakta oynayan küçük çocukların cıvıltısı ve arkada kızım, bahtiyarım.

    Türkiye’de bu haberi engelsiz paylaşmak için aşağıdaki linki kopyalayınız👇

    Kaynak: Tr724
    ***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

  • Şeriat tartışmaları; geçmişin hukuki uygulamaları bugünü nasıl etkiliyor?

    Şeriat tartışmaları; geçmişin hukuki uygulamaları bugünü nasıl etkiliyor?


    AHMET KURUCAN | YORUM

    1990’lı yıllardan bugüne kaç defa gündeme geldi; kız çocuklarının çok küçük yaşlarda evlendirilmesi. “Anne babanın küçük kız çocuğunu evlendirme yetkisi var mıdır, yok mudur?” bu tartışmaların merkezine oturdu. ‘Çocuk gelinler’ başlığı altında da kaç defa haftalık dergilere, gazetelerde dizi yazılarına konu oldu.

    Sadece bu konu mu? Elbette hayır; darü’l İslam darü’l harb kavramları, mürtedin öldürülmesi, zimmiler ve onlardan alınan vergiler, şeriat/İslam devleti, şeriat devletinde dinsizlerin yaşam hakkı, fetih hareketleri, kadınlara verilen haklar, hırsızın elinin kesilmesi, içki içene değnek vurulması ve daha yüzlerce konu.

    Çocuk yaşta evlilik ve çocuğun velisinin evlendirme yetkisi üzerinden devam edeyim; beşeri düşünceler bunlar. Örf-adet, gelenek-göreneğe ve hukuka konu olmuş ve uygulanmış. Bunu inkar etmenin hiçbir anlamı yok. Var ve uygulanmış. Hatta İslam coğrafyası da dahil dünyanın değişik ülkelerinde hala uygulanıyor.

    Pekala sorun ne?

    Sorun İslam hukukunun daha doğru bir tabirle Müslümanların bir zamanlar uyguladıkları hukuki sistem içinde bu bilgilerin yer alması.

    İyi de bu neden sorun olsun ki?

    Bizansların, Romalıların da bir zamanlar tarihlerinde uyguladıkları hukuki hükümler bugün elimizin altında! Doğru. Elimizin altında, hatta hukuk fakültelerinde hukuk tarihi derslerinde okutuluyor ama İslam hukuku için aynı şey geçerli değil.

    İbadetler ve yemin keffareti, miras taksimi vb. konularda Müslümanlar kendi özgür iradeleriyle o hukuki hükümleri uyguluyor ama zannediliyor ki o hükümlerin tamamı bugün de yürürlükte olması gerekiyor.

    Yani İslami değerleri idari ve hukuki sisteminin merkezine koyan bir devlet olsa bu hükümler aynıyle yeniden hayata geçirilecek. Halbuki gerek hukukun tabiatına gerekse neredeyse son 10 asrı kapsayan bir zaman diliminde Müslümanların hayatına bakanlar bunun böyle olmadığını ve olmayacağını bilir.

    İşte çocuk yaşta evlenme ve/ya evlendirmede etrafında yapılan tartışmalarda bunu görüyoruz. Üretildiği dönemin sosyo-kültürel arka plan şartlarınının izini üzerinde taşıyan anne-babanın küçücük çocuğunu evlendirme yetkisinin bugün de geçerli olduğuna inanıyor bazıları ve onu da hayata taşıyorlar.

    “İslam’da böyle!” diyerek de kendilerine meşruiyet devşiriyorlar. Hatta daha da öteye gidip vatandaşı olduğu devletin insanlığın ortak kazanımı diyebileceğim evlilik yaş sınırlamasını kabullenmiyorlar. “Mer’i hukuk öyle dese de İslam hukuku böyle diyor!” ve diretiyorlar. Asırlar öncesinin sosyal tabanında geçerli olan beşeri içtihadı evrenselleştiriyor, mutlaklaştırıyor.

    İslam öncesi Arap toplumundan kalan bir uygulama…

    Fıkıhtaki tabiriyle söyleyeyim anne-babanın “mücbir veli” olarak çocuğunu küçücük yaşta evlendirmesinin doğruluğu yanlışlığını sorgulamıyor, ‘nikah akdinde özgür irade esastır, bu tür bir akitte evlendirilen çocuğun özgür iradesi yok, dolayısıyla evlilik geçersizdir, İslam’ın genel geçer ilkelerine aykırıdır’ demiyorlar. Kadının adının olmadığı toplum şartlarında İslam öncesi Arap toplumundan kalan bu uygulamanın sosyolojik zemini olduğu için kabullenenilmiş olabileceğini ama bunun aradan geçen 14 asır içinde ve farklı sosyo-kültürel zeminlerde geçersiz olabileceğini düşünmüyorlar.  Sadece bazıları alabildiğini cılız bir sesle, “Nikah ayrı zifaf ayrı, raşide olduğunda kız akde itiraz edebilir!” diyor ama bu tür izahlar da kimseyi tatmin etmiyor.

    Son 15 gündür Türkiye gündemini farklı vecheleri ile meşgul eden Diamond Tema’nın Asrın Tok ile yaptığı “Şeriat” konulu tartışması yazdırdı bana bunları. 2 saat 11 dakika süren o tartışma programındaki dile getirilen konuların temelinde işte bu var. Bir din olarak İslam ile Müslümanların siyasi, iktisadi, hukuki vb alanlardaki tarihsel uygulamalarının birbirine karıştırılması. Dinin evrensel, sabit ve tarih-üstü olan değer ve öğretilerinin değişken olanları ile karıştırılması. Ne yazık ki tartışmanın iki tarafında yer alan insanların birleştiği nokta bu.

    Her kafadan bir sesin çıktığı, elinde çekiçten başka bir şey olmadığı için her türlü sorunu çivi olarak gören siyasetin de bodoslamasına daldığı bu konuda ortalık durulmadan bir şey yazmama ve konuşmamaya özen gösterdim. Ortalık sakinleştikten sonra da bu yazıyı kaleme aldım. Önümüzdeki günlerde tartışmanın özünü teşkil eden ‘şeriat nedir ve şeriat devleti’ konusunda kısa bir video çekmeyi planlıyorum.

    Türkiye’de bu haberi engelsiz paylaşmak için aşağıdaki linki kopyalayınız👇

    Kaynak: Tr724
    ***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

  • Acele İngiliz teknik adam aranıyor!

    Acele İngiliz teknik adam aranıyor!


    HASAN CÜCÜK | YORUM

    İngiltere tarihinde ilk kez bir uluslararası turnuvaya en büyük favorilerden biri olarak geldi. Futbolun mucidi olmalarına karşılık, icat ettikleri oyunda kayda değer başarı eldemediler. Tek başarıları 1966 Dünya Kupası olan İngilizler, EURO 2024’ün kadro değeri en yüksek takımı. Phil Foden Premier Lig, Jude Bellingham La Liga’nın yılın oyuncusu, Harry Kane ise Bundesliga’nın gol kralı olarak kadroda yer aldı. Un, şeker ve yağ var; ancak helva yapacak usta (teknik direktör) yok!

    EURO 2024’ün favorilerinden İngiltere, Sırbistan ve Danimarka karşısında oynadığı futbolla eleştilerin hedefi oldu. Sırbistan karşısında 13. dakikada Jude Bellingham ile golü bulan İngilizler, skoru korumayı önceledi. İngilizlerin ‘isminden’ çekinerek sahaya çıkan Sırplar, yedikleri golden sonra cesurca rakiplerinin üzerine gittiler. İkinci devre sahada sadece Sırplar vardı. Son vuruşlarda biraz şanslı olsalar kazanan taraf olmaları içten bile değildi.

    İngiltere, son maçında Danimarka’yla 1-1 berabere kaldı.

    Danimarka, ilk maçında Slovenya karşısında Eriksen’le 1-0 öne geçtişkten sonra yakaladığı pozisyonları cömertçe harcadı. Beraberlik sonrası oyunun hakimetini rakibine kaptırması eleştiri aldı. 1-1 biten maçtan sonra hedef isimler, forvet Rasmus Hojlund ve teknik direktör  Kasper Hjulmand oldu.

    Danimarka – İngiltere maçı başmadan önce manzara bu şekildeydi. İki takımın da ilk maçtaki futbolu ve hocası eleştiri oklarının hedefiydi. Eleştilere nasıl bir tepki verecekleri merak konusuydu. İlk düdükle birlikte rakibine her alanda üstünlük sağlayan bir Danimarka oldu. Yedikleri gole Kristansen’in bireysel hatası sebep oldu. Morten Hjulmand ceza alanı dışından direğin içini hedeflediği şutla eşitlediği sağladı. 90 dakika sonunda skor 1-1 olmasına karşılık İngilizlere futbol dersi veren bir Danimarka vardı.

    İngiltere’nin kötü oyununun bir numaralı sorumlusu teknik patron Gareth Southgate. İngiliz hoca iki maça da aynı 11’i sahaya sürdü. Luke Shaw’ın sakatlığından dolayı yılların sağ beki Trippier’i sol bek oynattı. Premier Lig’in en iyi sağ beklerinden Alexander-Arnold’u orta sahaya çekip, etkisiz kıldı. Kane’i ileri uçta yalnız bıraktı.

    Danimarka teknik patronu Kasper Hjulmand oyuna müdahale edip, maç sırasında oyuncularının mevkilerini değiştirdi. Southgate ise tıkanan oyuna rağmen oyuncularının yerine müdahale etmedi. Kane, Bellingham, Saka, Foden ve Rice gibi usta ayaklara rağmen tehlikeli pozisyon üretemedi. Chelsea’da sezonu 22 golle tamamlayan ve form grafiği oldukça yüksek olan Cole Palmer’e iki maçta da şans vermedi. Kadro değeri 1,5 milyar Euro ile dünyanın en değerli oyuncular topluluğu Southgate’in elinde heder oluyor.

    Sorun sadece Southgate ile sınırlı değil. İngilizler başarılı teknik adam çıkaramıyor. Premier Lig’de en son şampiyonluk gören İngiliz hoca Howard Wilkinson oldu. Leeds United’i 1991-92 sezonunda şampiyonluğa taşıdı. Tam 32 yıldır kendi liginde hiçbir İngiliz hoca çalıştırdığı takımı zirveye çıkaramadı. İngiliz hocaların kalitesini elbette en iyi kendileri biliyor. Şampiyonluğun adayı takımlar, takımı yerli değil yabancılara teslim ediyor.

    İngiliz teknik adamlar sadece kendi liglerinde de değil, uluslararası arenada da şampiyonluk göremedi. Bir İngiliz teknik direktörün Dünya Kupası ve Avrupa Şampiyonası’nda şampiyonluk yaşadığı en son tarih 1966. İngiltere’nin ev sahipliği yaptığı 1966 Dünya Kupası’nda İngiliz teknik direktör Alf Ramsey, ülkesini şampiyon yapmıştı. Ramsey, ilk ve şimdilik son olmuştu.

    Gareth Southgate, takıma ‘korkak’ futbol oynatmakla suçlanıyor.

    Gareth Southgate 2016’dan beri milli takımı çalıştırıyor. Milli takım çalıştıracak bir kariyeri yok. Yokluktan sıyrılıp, koltuğun sahibi oldu. Hoca yetiştiremeyen İngilizler milli takımı 2000’in başında önce İsveçli Sven Göran Eriksson’a, ardından İtalyan Fabio Capello’ya teslim etti ama başarı gelmedi.

    Grupta İngiltere 4 puanla lider. Adını son 16 turuna büyük oranda yazdırdı. Şayet İngiltere şampiyon olursa, bunu hocaya rağmen başarmış olacak. Ancak iki maçta ortaya konan futbol, tünelin ucunun ışık değil karanlık olduğunu gösteriyor.

    Türkiye’de bu haberi engelsiz paylaşmak için aşağıdaki linki kopyalayınız👇

    Kaynak: Tr724
    ***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

  • Baz etkisi ve yaz etkisi geçtikten sonra yaşanacaklar 

    Baz etkisi ve yaz etkisi geçtikten sonra yaşanacaklar 


    M. AHMET KARABAY | HABER İNCELEME

    Türkiye ve dünya siyasetinde kasırganın ayak sesleri var. İçeride Cumhur İttifakı’nın iki bileşeni AK Parti ve MHP, birbirlerine artık gizliden değil açık tehdit savuruyor. Dışarıda ise yeni dünya savaşının ayak sesleri etrafımızda duyuluyor.

    Bu kadar sıcak gündemin arasında ekonomiye sık sık dönülüyorsa, bazı sorunların patlak vereceği anlamına geliyor.  Bu kez ekonomi ile ayak sesleri yanı başımızdan gelen dünya savaşına ilişkin gelişmeleri birlikte paylaşacağım. Niçin birlikte paylaştığıma ilişkin ayrıca not düşeceğim.

    Dünya, yeni Rus Çarı Putin’in saldırganlıklarını izlemeye devam ediyor.

    • 2008’de Gürcistan’dan Güney Osetya ve Abhazya’yı ayırdı.
    • 2014’te Ukrayna’ya bağlı özerk Kırım bölgesini ilhak etti.
    • 2022’de ise Donbas bölgesini Ukrayna’dan kopardığını ilan edip bir de Ukrayna’yı işgale başladı.

    Bugün Ukrayna’nın beşte biri Rus birliklerinin işgali altında. Buraya kadar iki ülkeyi ilgilendiren bir konu diyebilirsiniz. Ama tablo “bize ne?” demekten çok öte bir noktada. Putin, “Aldığım yerler benim olmak şartıyla barış görüşmelerine hazırım.” mesajı veriyor.

    Bu teklifin kabul edilmesi Rusya’yı durdurmaz, tersine iştahını kabartır. Lakin Rusya’yı durduracak ya da işgallin önüne geçecek bir mekanizma yok. Ukrayna tek başına Rusya için kolay bir yem. Putin başından bu yana bunu bilerek hareket etti.

    Savaşın ilk günlerinde 13 Mart 2022 tarihli Birileri savaş düğmelerine random basıyor yazımda Rusya-Ukrayna savaşının bir yıldan fazla uzaması halinde genişleyeceğini ve bölgeye yayılacağını anlatmaya çalışmıştım.

    Şimdi yayılma riski ülkelerin en tepe isimleri tarafından dillendiriliyor. Sırbistan Cumhurbaşkanı Aleksandar Vucic, İsviçre’de yayımlanan haftalık dergi Die Weltwocheye 12 Haziran’da verdiği röportajda bu endişeyi daha açık dillendirdi. Üç-dört ay içinde dünyayı ciddi bir çatışmanın beklediğini belirten Vucic, insanlardan gıda stoku yapmalarını istedi.

    “Sırbistan Cumhurbaşkanı da kimmiş!” diyebilirsiniz. O halde Türk Dışişleri Bakanı Hakan Fidan’a kulak verin. Fidan daha üç gün önce savaşın yayılma riskine dikkat çekti. Üstelik, riske dikkat çektiği yer Ukrayna Barış Zirvesi oldu.

    Dünyanın farklı coğrafyalarındaki kaynamalara 12 Haziran 2024 tarihli yazımda değindiğim için burada söz etmeyeceğim. Ancak şu an lokal gibi yaşanan savaş ve gerilimlerin yaygınlaşma riskinin çok üstlerde olduğu bir dönemi yaşıyoruz.

    TÜRKİYE’DE EKONOMİ BOCALAMA DÖNEMİNDEN YIKIM DÖNEMİNE GEÇİYOR

    Mehmet Şimşek’in Hazine ve Maliye Bakanı olarak koltuğa oturduğu 4 Haziran 2023’ten sonra yapabileceği şeyler vardı. Ne var ki Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın, “Seneye yerel seçimler var. Bazı yapılacakları o zamandan sonraya erteleyelim.” yaklaşımı üzerine yapılması gerekenler sonraya bırakıldı.

    Şimşek, sistemin daha verimli çalışabilmesi ve şoklara karşı daha dirençli hale getirilmesi anlamına gelen yapısal reformları hayata geçirmek yerine kendisine bırakılan para politikaları etrafından dönüp durdu. Oysa para politikaları alanında yapılacaklar, yapılması gerekenlerin sadece bir ayağı idi. Yapısal reformlar bir kenarda kaldı.

    Birincisi; vergi sistemini dolaylı vergilere dayalı olmaktan çıkarıp kazanandan alınması gereken bir yapıya dönüştürülmesi. Dolaylı vergiler her zaman düşük gelirliden oransal olarak daha yüksek vergi anlamına gelir.

    İkincisi; büyümenin ithalata ve tüketime bağlı olmaktan çıkarılması ve cari açığın düşürülmesi. Bu sorunu yaşamayan ülkelerin yaptığı iki husus var. Birincisi iç tasarrufu artırmak ve üretimin ithalata bağımlı yapısından kurtulmak. İkincisi ise ülkedeki sistemi kişilerden bağımsız hale getirip güçlendirmek.

    Üçüncüsü; Türkiye’nin dışa bağlı enerji faturasının azaltılması. Tarım alanında verimliliğin sağlanması ve giderek dışa bağlı yapıya dönüşmekten kurtarılması.

    Dördüncüsü ve en önemlisi; adalet dağıtımından eğitime kadar ekonomi dışındaki alanlarda atılması gerekenler… Bu alanlardaki yapısal reformlar hayata geçirilerek devlet mekanizmasına yeniden güven oluşturulması ve gelecek nesillerin ezberci yapıdan kurtarılarak düşünen bireyler haline getirilmesi.

    Ekonomik, sosyal, hukuk ve demokrasi uygulamalarının temelden yeniden yapılandırılmasını sağlayacak kural ve süreçler tamamlanırsa yapısal reformlar hayata geçirilmiş olur.

    Ancak bunların hayata geçirilmesi halinde daha adil, güçlü ve sürdürülebilir bir gelecek oluşturulabilir. Ancak böyle olursa ülke yatırım yapılabilecek bir hale gelir.
    Ancak bunlar yapılırsa sürdürülebilirlik sağlanabilir.
    Ancak yapısal reformlar uygulanırsa Türkiye demokratikleşme sürecinde patinaj yapmaktan kurtulup mesafe alabilir.

    Ne var ki, bunları yapmak yerine bir dönem “nas ekonomisi” adı altında yapılan yanlışlar bu kez tersi istikamette yapılır oldu. Ülke faiz bataklığında sömürüye açık hale getirildi. Gelen sıcak para döviz bazında elde edilen yüksek faiz için geliyor. Bir de bunun uzak olmayan bir tarihte gidişi var.

    Tek Adam rejiminin başladığı dönemde Hazine’nin nakit akışı dengesi, bir diğer ifade ile devletin kasası yıllık 70 milyar TL açık veriyordu. Aynı dönemde faize ödenen yıllık rakam da 70 milyar TL idi.

    Sadece bu iki rakamda yaşanan faciaya bakıldığında ekonominin içine düştüğü çıkmaz görülebilir.

    • Devletin kasası 2024’ün ilk 5 ayında 600 milyar TL açık verdi.
    • Devlet 2024’ün ilk 5 ayında 433 milyar TL faiz ödemesi yaptı.

    BAZ ETKİSİ, YAZ ETKİSİ DE GEÇECEK YA SONRA

    Mehmet Şimşek geçen sene ekonominin başına geçtiğinde “rasyonaliteye dönüş” dedi ama Haziran ayından itibaren dar gelirliler için hayatı karartan adımları art arda attı. Yapısal reformları bir kenara iten yönetim, para ve faiz manivelası dışındaki hiçbir alanda adım atmadı.

    Bunun sonucunu hep birlikte yaşadık. İşin acı tarafı bundan sonra daha da ağır bir şekilde yaşayacağız. Türkiye 2023’te yüzde 4,5 oranında büyüdü. 2024’ün ilk çeyreğindeki büyümenin yüzde 5,7 olmasıyla övünülüyor.

    Büyümemizin alt yapısı sakat. Büyümenin sağlıklı olabilmesi için üç ayağın lokomotiflik etmesi gerekiyor. Sanayi, tarım ve ihracat. Cumhurbaşkanlığı Strateji ve Bütçe Başkanlığı verilerine göre ihracatın büyümeye katkısı sadece yüzde 1,6. Sanayi sektöründeki büyüme yüzde 4,9, tarım sektöründeki büyüme ise yüzde 4,6. Yani üç ayak ortalama büyümenin gerisinde.

    Peki aynı veriye göre büyümenin lokomotifliğini ne yaptı dersiniz? Özel tüketim ve kamu tüketimi harcamaları sırasıyla yüzde 7,2. Rakamların gösterdiğine göre, yüksek enflasyon yüzünden öne çekilen tüketim geçtiğimiz yıl büyümenin lokomotifi olmuş durumda.

    İktidar kanadının her kademesinden “baz etkisi” nakaratı dillendiriliyor. Yağmur gibi gelen zamlarla 2023 Temmuz ayında enflasyon rakamı yüzde 9,49, Ağustos ayında 9,09 artmıştı. Bu yılın aynı döneminde enflasyon yüzde 3’ler düzeyinde gelse bile 12-15 puana yakın aşağı çekilmiş olacak.

    EYLÜLDEN SONRA ESKİ GÜNLERE DÖNÜŞ

    Bu baz etkisi ile topluma moral verilmeye çalışılıyor. Baz etkisine yaz etkisini de ben ekleyeyim. Turizm gelirlerinin yoğun olduğu, yurt dışında yaşayanların yaz aylarında yoğun şekilde Türkiye’ye dönmeleri sayesinde nispeten bir döviz bolluğu yaşanır.

    Baz ve yaz etkisiyle döviz ve enflasyon bir miktar frenlenmiş gibi görünecek. Sonbahardan itibaren yeni bir kısır döngünün içine girilecek.

    Geçtiğimiz yıllarda “nas ekonomisi” inadı yüzünden yaşanan sorunlara pandemi ve 6 Şubat depremi gösterildi. Ekonomide girilecek çıkmaza bu kez de yayılan savaş gerekçe sayılacak.

    Savaş, enflasyonu kontrolden çıkarsa Rusya ve Ukrayna’da çıkardı. Savaşan iki ülke Ukrayna’da 2023 yılı enflasyonu yüzde 10,6, aynı dönemde Rusya’da ise 7,42 oldu. Savaştan kârlı çıkacağı söylenen Türkiye ise aynı yıl enflasyonu TÜİK verilerine göre yüzde 64,77, ENAG’a göre ise yüzde 127,21 olarak kapattı.

    Eylülden itibaren iktidar, son bahardan itibaren yaşanacak döviz ve enflasyondaki tırmanışa gerekçe bulma arayışına girecek.

     

    Türkiye’de bu haberi engelsiz paylaşmak için aşağıdaki linki kopyalayınız👇

    Kaynak: Tr724
    ***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

  • Özgür Özel, devletine görevini mi yapıyor; oyun mu kuruyor? 

    Özgür Özel, devletine görevini mi yapıyor; oyun mu kuruyor? 


    TARIK TOROS | YORUM

    CHP, 31 Mart’tan sonra iktidara verdiği adeta “koşulsuz desteği” izah etmeye çalışıyor.

    “Koşulsuz” derken bunu düşünerek yazdım.

    CHP’nin BBP’leşmesi beklenemez tabi. Her partinin kendine göre politika geliştirme biçimi var.

    CHP için, seçim zaferinin tetiklemesiyle “erken seçim” talep etmemek ve iktidara temel politikalarda dahi sert muhalefetten kaçınmak, bunun temel iki ayağı. 

    Parti tabanı yeni durumu sindirmekte güçlük çekse de özellikle bu tabana tesir edecek medyadaki kimi unsurlar politika değişikliğini şöyle gerekçelendiriyorlar:

    -Genel Başkan Özgür Özel yeni oyun kuruyor.

    -Bak 28 Şubat paşaları çıktı; sırada Gezi tutsakları var. İçerideki arkadaşlarımızı teker teker kurtaracağız.

    -Öncelikle bize dokunan kimi sıkıntıları gidereceğiz. Bu bir kazanımdır.

    -Erken seçim istemiyoruz çünkü bunun dinamikleri yerel seçimden farklı ve Erdoğan anketlerde önde görünüyor.

    -AKP tabanı bize ısınıyor, Özgür Özel meşrulaşıyor, “sorun çözen lider” imajı güçleniyor.

    -Saray ve basını, düne kadar “CHPKK” diyordu, geride kaldı bu. CHP lideri iki kere Sabah’a manşet oldu.

    -Kayyım politikası Kürt belediyelerle sınırlı. Bizde başkan gitse bile belediye meclisi yenisini seçecek.

    -Rasyonel siyasete dönülüyor, cumhurbaşkanı görüşüyor. Bakanlar, gölge bakanlarımızla görüşüyor.

    ***

    Temel gerekçeler bunlar.

    Genel merkez katında üretilen bu politikalar, belli başlı YouTube yayıncıları ve reytingleri yükselen Halk TV, Sözcü TV gibi kanallar aracılığıyla muhalif tabana anlatılıyor.

    “Anlatılıyor” diyorum çünkü anlatanların da “yüzde 100” içine sinmiş değil bu.

    ***

    Devlette 2014, 2015 ve 2016 yıllarında üç yıl üst üste varılan mutabakat “ortak düşmanlar korunarak” tazelenmiş görünüyor.

    Peki bu süreç sürdürülebilir mi?

    Soru budur.

    Özgür Özel çok konuşuyor.

    Bu konuşmaları alt alta koyup bir kritiğe tabi tutmak şu ara anlaşılır bir sonuç vermez, buna emin olabilirsiniz.

    Asıl, metin dışına çıktığı anlar bir fikir veriyor.

    Birkaç hafta önce TBMM grup kürsüsünde bir çiftçinin laf atmasına sinirlenip, “Sırası gelmeden laf kesenin konusunu atlayacağım!” demiş, “Sus, sus, sus! Akışı kesenin sorununa değinmem!” diye paylamıştı.

    Buna, “yakışmadı” deyip geçebilirsiniz.

    Manisa’daki bayram namazında ise daha enteresan bir şey oldu.

    Özgür Özel, cami çıkışında, “Hamas’ı terör örgütü olarak değerlendirmesine” içerleyen bir kişiye cevap verirken Saray’ı referans gösterdi: “Cumhurbaşkanı bana teşekkür etti, “Sen Filistin için mücadele ediyorsun” diye. O yüzden bayram sabahı ne konuştuğunu bil de konuş, tamam mı?”

    ***

    3 Mart 2023’te Altılı Masa’yı deviren Meral Akşener’in, “Devletime karşı son görevimi yaptım.” dediğini İYİ Parti kurucusu Aytun Çıray aktarmıştı. 3 Mart’a kadar Akşener, bu yönde pek bir işaret vermemişti. O günkü büyük şok ve kırılmanın nedeni de buydu. Akşener, ajandasını ustaca saklamış, renk vermemişti.

    Bugün Özgür Özel’in yadırganması, benzer bir sarsıntıya artık tahammülün kalmayışındandır.

    Bu ne “felaket tellallığı” ne de “CHP’ye bindirmenin karşı konulmaz hazzı”dır.

    Duyumlarımı bilgiyle kıymetlendirip öyle kaleme alıyorum. Temkinli olmakta yarar var. Türkiye son 10 yılı kaybetti. Akşener ve Özgür Özel sonraki dönemi şimdiden satın almış olabilir. Bunun 1 yılı geçti, kaldı 4 yıl.

    ***

    Adalar’da vatandaş günlerdir ayakta. “Azman” minibüslere karşı eylemler yapılıyor. Fayton krizinden bu tarafa uzun yıllardır çözülememiş bir problemdir bu.

    Belediye düzeyinde yapılan halk oylamaları için “plebisit” kelimesi kullanılır. Büyükşehir CHP’de, İlçe belediyesi CHP’de, İETT CHP’de… Kimse, plebisit yapmayı düşünmedi.

    Üstüne, İETT Ulaşım Dairesi Başkanı, “Yaptığınız işi beğendiniz mi?” diyen bir vatandaşa karşı savcı ya da emniyet müdürüymüş gibi “Alın bunu!” dedi.

    ***

    “Rejime muhalif” ile “rejimin muhalifleri” arasında ince bir çizgi vardı.

    Artık bu çizgi yok.

    Rejim, 10 yıldır sistematik biçimde muhalefeti böldü, ayrıştırdı, kimini kendine benzetti.

    10 yıl sonra bir kez daha şu oluyor: Düzene itiraz edenler birleşiyor. Buna müdahale de yine sert olacak belki ancak başarısızlığa mahkum.

    Mücadele ülke bir dönem daha kaybetmesin mücadelesi.

    Türkiye’de bu haberi engelsiz paylaşmak için aşağıdaki linki kopyalayınız👇

    Kaynak: Tr724
    ***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

  • Anadolu irfanı mı? 

    Anadolu irfanı mı? 


    NECİP F. BAHADIR | YORUM

    Şimdi yazacaklarım son yazının devamı gibi…

    Bugün öteden beri seslendirilen bir ‘Anadolu irfanı var mı? sorusuna kendi perspektifimden cevap vermeye çalışacağım. Ama önce dikkatle şu satırları okumanızı istiyorum:

    “Hizmetine ömrümü harcadığım memlekette dostlarım kalmadı gibi bir şey. Adeta yapayalnızım, boşlukta ve adeta etrafımdakilerden başka bir dünyadayım. İnsanın düşkünlüğünü, sefaletini bilirdim ama ruh sefaletinin bu kadar karanlığını görmemiştim. İnsan diye emek verdiklerimin hemen hepsi de ruh ve mana mefhumuna yabancı, menfaat kölesi bir takım haşerelermiş. 

    Ahlaksızlığın ummanı olan bu Şark’ı yaşadıkça tanıyorum. Burada insanı fenerle arayanlar yanılmamışlar. Hele ‘Müslümanız diyen insanı yığını’ yok mu? Onlar Şark’ın en aşağı tabakasını teşkil ediyor. Müslümanlık, yaşanan şekliyle Müslümanlık Şark’ı bitirmiş. Buraya artık ne ilim girer, ne ahlak; Ne de Allah uzanır bunlara… Bunların önce her şeyi bırakıp insanlık devrine girmeleri lazım.” 

    Çok ağır ifadeler değil mi? Basit bir eleştiri olmadığı muhakkak. Eleştiri kadar itham da var. Bilenlere sormuyorum, bu metin kime ait olabilir? Ve ne zaman kaleme alınmıştır? Burada biraz ara vererek düşünmenizi istiyorum. Ben ilk okuduğumda günümüz insanını anlatıyor sandım. Ve ayağa kalktım. Yazara da hak verdim. Gayri ihtiyari, “Sanki benim düşüncelerime tercüman olmuş!” dedim.

    Din adamının menfaat hırsı İslam için musibet oldu!

    Bu metin bugüne ait değil. 50 yıl önce kaleme alınmış. Yazarı bu kadar kızdıran ve umutsuzluğa sevk eden ve toplumdan sıtkını sıyıran acaba hangi olay? Çok merak ettim. Ama öğrenemedim. Yazar Nurettin Topçu… 1965 yılında Orhan Okay’a yazdığı mektuptan bir bölüm. İki kişi arasında  olduğu için kalemini fazla sivri tuttuğu düşünülebilir.

    İhtimal ki kamuoyunun karşısına bu kadar ağır üslup ve muhtevayla çıkmaz. Aynı şeyleri daha hafif şekilde söyler. Yani sözlerinin darasını düşmek lazım. Ama duygu ve düşünceleri böyle… Sadece ifade biçiminde farklılık olabilir.

    Nurettin Topçu’yu tanımayanlar için söyleyeyim, Sorbonne’da felsefe doktorası yapan ilk Türk… Doktora tezi de sonradan Türkçe’ye kitap olarak çevrilen ‘İsyan Ahlakı’… 1939’da ‘Hareket’ dergisini çıkardı. Tasavvuf ehli… Bir ara siyasete meyletti. Adalet Partisi’nden Konya adayı oldu. Siyaseti sevmedi, tekrar düşünce hayatına döndü. Topçu der ki; “Din adamının devlet ve menfaat hırsları İslam’ı asırlarca kahreden musibet oldu.” Bir başka sözü; “Ferdi olarak yaşamını bilen insan isyana aşıktır. Hakkın çiğnendiği yerde haykırmak ister.”

    Nurettin Topçu Denizli’de Bediüzzaman Said Nursi ile tanıştı. Ondan etkilendi. Ve her mahkemesini izledi. ‘Nizam Ahmet’ mahlasıyla şiirler yazdı. Topçu, isyan kelimesine büyük anlam yükledi. Ve isyanı ‘İnsanı Allah’a götürecek yolları tıkayan her şeye başkaldırı’ olarak tanımladı.

    Müslümanların felsefeye mesafeli hatta  karşı durduğu bir kültürün insanı olarak felsefeye önem verdi. Dünyanın en iyi üniversitesinde felsefe eğitimi aldı. Türk İslam düşünce hayatına yepyeni bir soluk getirdi. Fakat Topçu, yetim kaldı. Çok dar çevrede anlaşıldı ve okundu.

    Adalet katledilirken ne yaptılar?

    Siyasal İslam çizgisi daha çok slogan ve şiir üzerinden beslendi ve gelişti. Nurettin Topçu değil Necip Fazıl hem şair hem de ideolog olarak baştacı edildi. Slogan kolay, düşünmek ve düşünürken beynin damarlarını açmak zor. Siyasal İslamcılar sadece Nurettin Topçu’nun adını bilir; kitaplarının içeriğinden habersizdir. Eğer Topçu ekolu biraz etkisini gösterseydi ortaya AKP gibi ucube çıkmazdı.

    Camilerin en ön safından yer alan Anadolu insanı her cuma dinlediği ‘Allah adaleti emreder’ ayeti üzerine biraz fikrederdi. Erdoğan’dan AKP’ye oy veren sıradan Müslüman’a kadar bu ayet etkisini gösterir en azından, bir ilke olarak adalet gözetilirdi. Hak, hukuk, adalet yerlerde sürünmezdi. Anadolu insanı Erdoğan’ı kılıcıyla değil ‘oyuyla’ düzeltir, düzelmezse koltuğundan ederdi.

    Topçu, o mektupta Müslümanlara ilişkin veya Anadolu insanı hakkında söyleklerinde haklı mı? 15 yıl önce okusaydım ‘haklı’ diyemezdim. Tespit ve ithamlarına itiraz ederdim. Çünkü ben de birçokları gibi o dönem bir Anadolu irfanı ya da Anadolu sağduyusu olduğuna inanırdım. Anadolu insanının siyasi tercihlerini de buna göre yorumlardım. Ama artık o noktada değilim. Topçu teşhisi yıllar önce koymuş.

    İslam’ın adalet gibi kutsal değerleri ayaklar altına alınırken irfan ve sağduyu sahibi dediğimiz kitlelerin kılı kıpırdamadı. Ne zaman ki iş cüzdana dayandı. İtirazlar ve isyan sesleri yükseldi. Apartmandaki komşusu veya en yakın akrabasının haksız yere yakalanıp cezaevine götürüldüğünü gördü ama vicdanı sızlamadı. Adaletsizliği, hukuksuzluğu gördüğü halde vicdanı harekete geçmedi. Görmezden geldi, duymazdan geldi. Ne zaman ki o vicdanını alt eden cüzdan boşaldı Erdoğan’a oyla ayar vermeye kalktı.

    Menderes’in asılmasını da izlemişlerdi!

    Bu tablo karşısında Nurettin Topçu’nun haksız olduğunu kim söyleyebilir? Biraz geriye gidelim, Adnan Menderes idam edilirken Anadolu’dan bir tek ses çıkmadı. Bırakın sesi ‘çıt’ yok. Koca ülke sessizliğe gömüldü. İş işten geçtikten sonra da ağladı, ağıtlar yaktı. Kimbilir belki de Topçu’yu o ağır ifadeler kullanmaya iten olaylardan biri budur.

    Bu topraklarda umut her zaman diridir. Doğru, ben de inanıyorum buna. Ama Nemrud’u çıkaran da bu coğrafya. Hazreti İbrahim ateşe atılırken Nemrud’a karşı çıkan hiç kimse yoktu. Onca kalabalık büyük ateşin içinde yanmayı hak ettiğini düşündüğü Hazreti İbrahim’in nasıl kavrulacağını görmek için toplandı.

    Rivayet olunur ki küçük bir kuş gagasında saman çöpüyle gelip ateşin üzerine bırakmış. İbrahim sormuş, “Saman çöpünün bunca ateşe ne etkisini olacak ki!” diye. Kuş, “Düşmanlığım belli olsun!” diye cevap vermiş. Bir başka kuş gagasında bir damla suyla gelip ateşe doğru püskürtmüş. Hazreti İbrahim’e cevaben de “Biliyorum ateşe söndürmez, hafifletmez ama dostluğum belli olsun!” diye dile gelmiş.

    Ben son 10 yıl içinde haksızlığın, hukuksuzluğun üzerine bir damla adalet bırakanı görmedim. Siyasal İslam ve iktidar çevreleri ile onları alkışlayan, destekleyen ve seyredenleri kastediyorum. Topçu’nun tabiriyle Anadolu Müslümanlarını… Zulme isyan edeni ara ki bulasın.

    Kim derdi ki Anadolu coğrafyası bu kadar çorak… Ama öyleymiş. Nurettin Topçu, 1965 yılında teşhisi koymuş. Ben de yaşayarak aynel yakın müşahede ettim.

    Anadolu irfanı mı?

    Geçiniz…

    Hadi o kadar umutsuz olmayalım, bir başka yazıda o çorak ve kıraç topraktaki yeşilliklerden de söz edelim.

    Türkiye’de bu haberi engelsiz paylaşmak için aşağıdaki linki kopyalayınız👇

    Kaynak: Tr724
    ***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

  • AB süreci canlanır mı?

    AB süreci canlanır mı?


    PROF. M. EFE ÇAMAN | YORUM

    İçeriden umut kesilince dışarıdan medet ummak gibi eleştirilebileceğinin farkındayım bu sorunun. Zira zaten rejime dair ne yazılsa bu yönde yorumlar çıkıyor karşımıza. Ancak Osmanlı-Türkiye tarihi uzamına baktığımızda süreklilik gösteren bir durumla karşılaşıyoruz: Bu topraklarda sosyolojik ve politik değişimin yönü her zaman yakın bölgelerle etkileşim içinde şekillendi. Özellikle de Avrupa, bu konuda başat rol oynadı.

    Osmanlı reformları dış dinamikler olmasa düşünülemezdi. Zaten reformlara gerek duyulmasının nedeni de Devlet-i Aliyye’nin Avrupalı güçlerle olan ilişkilerinde zayıflamasıydı. Dahası 1648 Westfalya Barışı’nın akabinde Avrupa’da teritoryal devletlerin kuruluşu ve güçlenen merkezi devletler, bunun yanında 1789 Fransız Devrimi sonrasında teritoryal ulus devletlerin sahneye çıkmasıyla, çok kültürlü ve kozmopolit Osmanlı İmparatorluğu çalkantılı bir döneme girdi.

    Aynı şekilde, Ortaçağ sonrası 1555 Augsburg Antlaşması sonrası siyasete giren seküler anlayış ve kademeli olarak Katolik Kilisesi’nin tahakkümünün sonlanması, Reformasyon ve Aydınlanma, Rönesans ve Bilimsel Devrim, Sanayi Devrimi gibi birbiri arkasına meydana gelen köklü değişimlerle bunların getirdiği ilerleme, Osmanlı İmparatorluğu’nun görece geri kalmasına yol açtı. Bu gelişmeleri yakalayamayan Osmanlı, neticede erimeye başladı, duraklama ve gerileme dönemlerine girdi.

    Batı’daki ilerlemeler onu ekonomik, teknolojik, bilimsel ve bürokratik olarak hızla geliştirirken, Osmanlı elitleri kendi ülkelerinin mukayeseli bağlamda görece geri kalması sorununu aşmaya çalıştılar. Ancak her ne kadar birçok padişah belli reformlar yapmaya çalıştıysa da, toplumdaki tutucu dinamikler ve yerleşik diyanet-siyaset merkezli elitler değişime karşı çıktı. Matbaanın ülkeye girişinin engellenmesi gibi çok ciddi problemler, Osmanlı’nın rekabet etme şansını sabote etti. Bugünle kıyasla, mesela internetin engellendiğini hayal edin! Matbaanın girişinin gecikmesi böyle bir şeydi. Aynı şekilde Avrupa’da yaygınlaşan eğitim hamleleri ve rasyonelleşmenin izlenememesi, keza benzeri olumsuz etkilerde bulundu. Örneğin Osmanlı gibi bir konumu olan Rus Çarlığı bu konuda daha köklü hamleler yapabildi.

    Osmanlı’daki modernleşme çabalarının yavaşlığı ve hantallığına karşın, 20. Yüzyılda iyi kötü meşruti monarşiye kısmen evrilmiş, parlamentosu olan, modern ve iyi yetişmiş elitleri bulunan, ordusunu kısmen de olsa evirip çevirebilmiş ve bürokrasisini elden geçirmiş bir Osmanlı var. Her ne kadar kimlik siyaseti konusunda istediği başarıyı yakalayamamış olsa da, potansiyel olarak kendisini kurtarma ihtimali olan bir devlet söz konusu. Bu devleti İttihatçılar batıracaktır. İşin garibi, bunu yaparlarken, başlangıçta birçok Jöntürk’ün iyi niyetle yola çıktığını görüyor, daha da şaşırıyoruz. Sendikal hareketlerden sekülerizme, demokrasi tartışmalarından eşit vatandaşlığa, birçok ciddi konunun yazılıp çizildiği, açıkçası Batılı birçok toplumla aralarında çok ciddi bir sosyal yapı farkı olmayan bir Osmanlı toplumu vardı. Balkanlar ve doğu Avrupa, güney Avrupa, Rusya ve Çin, Japonya ve dünyanın geri kalan bölgeleri benzer zorlukları yaşıyordu.

    Osmanlı’nın coğrafi konumu ona çok büyük bir avantaj sağlamaktaydı.

    Fakat özellikle izlenen yanlış politikalar ve seçilen yanlış yönelimler yanında, özellikle kültürel bakımdan yenileşmeye kendini kapatmış ama sosyolojik bakımdan güçlü konumda olan muhafazakar elitler ve bunların karşısında tezahür eden jakoben kadrolar arasına sıkışan ülke, 1920’ye geldiğimizde artık tümüyle yıkılmıştı. Bunda Balkan Savaşları ve Birinci Dünya Savaşı’nın yıkıcı etkisi kadar, Türkçülük ideolojisinin hakimiyet alanı kazanması belirleyici bir rol oynamıştı.

    Osmanlı reformlarının hemen tümü Avrupa etkisiyle yapılmıştı. Ana motivasyon da, vurguladığım gibi, Batı ilerlemesini yakalamak mefkuresiydi. Osmanlı elitleri Batı’nın bazı zararlı özelliklerini – mesela etnik nasyonalizm üzerine inşa edilecek milli devlet gibi – alma hatasına düştüler ama bu sadece Osmanlı toplumuna özgü bir durum değildi. Orta ve doğu Avrupa’da birçok toplum benzeri hatalar yaptı. Önemli olan iyi kötü Yirminci Yüzyıl başında bağımsız bir ulus devlet kurulmasıydı. Bu devlet bir başlangıç olabilir, giderek konsolide olup çocukluk hatalarını aşabilir, modernleşebilir, demokratikleşebilir, çağa giderek ayak uydurabilirdi. Nitekim 1920’lerdeki Türkiye’yle 1960’lardaki Türkiye farklıdır. Türkiye modernleşmesinde kat ettiği mesafe ve uluslararası konjonktürün getirdiği bazı avantajlarla, İspanya, Portekiz, Yunanistan gibi ülkelerin sahip olduğu avantajları elde etti. Avrupa Konseyi, NATO, Ankara Antlaşması sonrası Avrupa Ekonomik Topluluğu’yla kurduğu dinamik ilişki, ciddi fırsatlardı.

    Keza, 1990-1991 Körfez Savaşı sürecinde yakalanan momentum, 1995 Gümrük Birliği ve 1998’den itibaren Avrupa Birliği ile yakalanan süreç de Türkiye’nin önünü açacaktı. İstemediğiniz kadar çok fırsat, Türkiye’ye Batı ligiyle bütünleşme fırsatı sunuyordu.

    AB reform sürecinde Türkiye tarihinin en ciddi demokratikleşme sürecini yaşadı.

    1999-2011 arasındaki süreçte idam cezasının kaldırılmasından Milli Güvenlik Kurulu’ndaki askeri veto rejiminin aşılmasına, Kürtlerle Çözüm Süreci’nden insan haklarında ilerlemeye, AB ile tam üyelik müzakerelerinin başlamasından ekonomik büyüme ve istikrara, Türkiye cidden altın bir dönem yaşadı.

    Bu ilerlemelerde en önemli dinamik Avrupa’dır.

    Avrupa “havucu” olmasa bu ilerlemeler de olmazdı.

    Bugün içinde bulunulan ağlanılası olumsuzluğun kaynağı da bu istikametin kaybedilmiş olmasıdır.

    Özgür Özel’in sıklıkla Avrupa Birliği’ni anması ve Türkiye’nin AB üyelik sürecini canlandırma hedefini dillendirmesi bu nedenle önemsenmeli.

    Evet, Türkiye zordadır. Özellikle ekonomik durgunluk, hayat pahalılığı, enflasyon, devalüasyon, yolsuzluklar, işsizlik, fakirleşme, altyapı yatırımlarının durması, fahiş özelleştirmeler, aklınıza ne gelirse, Türkiye’yi köşeye sıkıştırıyor. Güvenli bir liman arayışı bu tür zorluklar ortaya çıktığında en önemli ihtiyaçtır. Avrasyacı-İslamcı işbirliği ve bunların süzme karakterlerinin kurduğu suç şebekesi artık top çeviremez duruma geldi. Bunun üzerine bir de geriatri problemini ekleyelim. Türkiye’deki saray rejiminin mümessilleri kognitif yetenekleri bakımından ülkeyi yönetemez durumdalar.

    Şu an için dış konjonktür müsait olmasa da, ilk fırsatta – şansın da etkisiyle – bölgesel-küresel gereklilikler içerisinde yine Türkiye’ye ihtiyaç duyulabilir. İç dinamiklerden çok bu dış belirleyici (eksojen faktör) hesaba katılmalı kanısındayım. Kasım ayındaki ABD seçimleri ve Avrupa aşırı sağındaki korkutucu ilerleme sonucunda jeopolitik konumlar yeniden hesaplanabilir ve AB içerisinde merkez (sol veya sağ, fark etmez) Türkiye’nin konumunu yeniden gündeme getirebilir. Avrupa’nın güney doğusunda bir gedik açılmasından en çok Avrupa korkar.

    Türkiye’de bu haberi engelsiz paylaşmak için aşağıdaki linki kopyalayınız👇

    Kaynak: Tr724
    ***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

  • Büyük yayıncı Eric Hazan

    Büyük yayıncı Eric Hazan


    Jacques RANCIÈRE

    Çeviren: Cankız ÇEVİK


    Eric Hazan’ı yalnızca cesur bir yayıncı, radikal solun savunucusu, Filistinlilerin haklarının azimli bir destekçisi ve devrimin ertesi sabahında alınması gereken önlemlere yönelik bir kitap adayacak kadar kendi zamanının aksine devrime inanan bir adam olarak saygıyla selamlayıp anmak, bunu yapmanın son derece indirgemeci bir yolu.

    O mutlaka bunların hepsiydi ancak önce esas meseleyi kayıtlara geçirmemiz gerekiyor: “Yayıncılık” sözcüğünün, en mide bulandırıcı fikirler de dahil olmak üzere her şeyi kendileri adına bir meta olarak gören iş insanlarının imparatorluklarını çağrıştırdığı bir çağda, o her şeyden önce büyük bir yayıncıydı. Bu yalnızca bir yeterlilik değil, daha çok bir kişilik meselesiydi.

    Eric istisnai bir kişilikti: Her şeye yönelik merak dolu bir zihne sahip, yaşamının başında eğitimli bir bilim insanı, bir beyin cerrahı olsa da aynı zamanda bir sanat erbabı ve edebiyat aşığıydı; sokaktaki her taşın yaşayan tarihine duyarlı bir şehirliydi; ışıl ışıl bir gülümsemeye ve etkili bir el sıkışmasına sahip, tutkularından bahsetmeye, keşiflerini paylaşmaya ve kimseye vaaz vermeden onları adaletin gereklilikleri olarak gördüğü şeylere ikna etmeye hevesli, dürüst ve misafirperver bir adamdı.

    La Fabrique’in yayına başladığı sıralarda, daha ilk temasımızda onun sıradan bir yayıncı olmadığını anladım. Estetik üzerine seminerimin birkaç oturumuna katılmıştı ve ne yaptığımı, nereye doğru yol aldığımı daha iyi anlamaya çalışıyordu. Arkadaşlarımın çıkardığı bir dergiye verdiğim kısa bir söyleşiyi kendisine gönderdim. Birkaç gün sonra bana bunun bir kitap olduğunu, onu yayımlayacağını söyledi ve bunu o kadar etkili bir şekilde yaptı ki, kitaplığın rafında zorlukla görülebilen bu küçücük cilt, dünyanın her yanında kendine bir yer edindi. Böylece çok şaşırtıcı bir şey keşfettim: Harika bir yayıncı, kendiniz bile farkında değilken bir kitap yazdığınızı anlayabilen yayıncıdır.

    Nitekim, aramızda yalnızca başlıkları bile onun devrim ateşini taşıyan kitaplar çıkaran bir yayıncıdan çok daha fazlası olduğunu kanıtlayan kitaplarla imlenen uzun bir işbirliği başladı. Durum bundan ibaret olsaydı on sekizinci yüzyıl İngiltere’sinin manzarası; Flaubert, Conrad ya da Virginia Woolf’un romanlarındaki geleneksel anlatı çizgilerinin çözülmesi; Dziga Vertov’un, John Ford’un ya da Pedro Costa’nın filmlerinde zamanların iç içe geçmesi ya da öyle veya böyle birtakım çağdaş sanat enstalasyonlarında ima edilen izleyici kavramı gibi doğrudan siyasal eylemden uzak bölgeleri keşfetmekle ne işi olurdu?

    Dahası, onu Walter Benjamin’in Baudelaire’inin bin sayfayı aşan tam bir baskısını yayınlamaya iten şey ne olurdu? Ayrıca kendini Balzac’ın Paris’ine kaptırmak mı? Bunun sebebi yalnızca her şeye duyduğu ilgi ve hümanist kültürle olan ilişkisinin, kendi türünün militan taahhütlerine tepeden bakan pek çok “vaiz”den çok daha geniş ve derin olması değildi. O, en geniş ve en zengin tecrübeye sahip bir dünya uğruna mücadele etti ve ilim eserleri ile sanatın duygularını adalet tutkusundan ayırmadı: Her türlü zulme karşı öfkeli olan bu adam, slogancılardan çok arayan, icat eden ve yaratanları sevdi.

    Dünyayı değiştirmek onun için geleceğe yönelik bir program değil, hayal gücümüzü sistematikleştirmek ve doğru sözcükleri bulmak gibi günlük bir görevdi. İsyanın başlı başına bir keşif aracı olduğunu anlamıştı. Feminizm, sömürgecilik karşıtlığı ya da bir boru hattının sabotajı üzerine yayımladığı en radikal yazarların çalışmalarında, yalnızca adaletsizliğin egemenliğine karşı bir öfke çığlığının değil, aynı zamanda bir araştırma projesinin, içinde yaşadığımız dünyanın tekil bir ifadesinin ve buna ışık tutmanın yeni bir yolunun da ayırdına vardı. Bu nedenle en kışkırtıcı kitapların, kitapçıların vitrinlerinde onları değerli birer obje gibi gösterecek şekilde süslenerek yer almasına dikkat ediyordu.

    Yoksa La Fabrique ismini bu yüzden mi seçti? Bu isim, işçi tarihinde ehil olanlara 1830’lardaki Lyon Canut isyanları sırasında çıkarılan gazete, Echo de la fabrique’i hatırlatır. 1848’in ve Komünün en görkemli günlerinin anısını canlandırması kuşkusuz bir öneme sahipti. Ancak “fabrique” sözcüğü aynı zamanda bu mücadele geleneğini yayıncının çalışmalarının bütünüyle de ilişkilendiriyordu: Kâr mantığından ve bununla bağlantılı yönetim kısıtlamalarından radikal bir kopuş, kitap üretiminin hiçbir yönünü ihmal etmeyen bir zanaatkârlığa duyulan aşk ve aynı zamanda erkekler ile kadınların, iç içe geçtikçe başka bir şeye dönüşecek olan kendi emeklerinin ürününü yarattığı kardeşçe bir atölye fikri de vardı. Bu ürünün dönüşeceği şey, ortak bir deneyim, bilgi ve kavrayış zenginliği ile efendilerimizin ve onların entelektüel uşaklarının bize kaçınılmaz olan tek gerçeklik olarak sunduklarından farklı bir dünya inşa etmeye yönelik kolektif bir kapasite duygusudur.

    Dünyamızda görünenin, olup bitenin ve önemli olanın alternatif kartografilerini sunmak: Onu, onları tek bir hizaya sokmaya çalışmadan, tümüne eşit derecede saygı duyduğu bu kadar farklı ilgi alanlarına, fikirlere ve duyarlılıklara sahip pek çok yazarla bir araya getiren bu kaygıydı. Çünkü bu büyük yayıncı her şeyden önce ancak özgürlük atmosferinde nefes alabilen özgür bir adamdı.

    Son günlerini karartan, hastalığının yanı sıra bu atmosferin incelmesi miydi? Uğruna savaştığı amaçlar hiçbir zaman bugün olduğu kadar teoride alaycı bir şekilde lekelenmemiş, pratikteyse böylesi bir neşeyle ayaklar altına alınmamıştı. Eric, uzun bir süre boyunca, bizi yöneten iktidarların rezilliklerini yaklaşan devrimi ummak için bir neden olarak gördü. Dünyalarının o kadar yıpranmış olduğunu düşündü ki, herhangi bir yerdeki en ufak bir darbenin onun çöküşüne yol açacağına inandı. Bu, iyi zanaatkârların ve Aydınlanmanın evlatlarının belki de biraz fazla yüzeysel olan mantığıdır.

    Binaların yıkılmasına çürümenin neden olduğuna inanırlar. Ne yazık ki, o daha ziyade sistemi bir arada tutan yapıştırıcı gibidir. Bu da her şeyden önce daha nefes alınabilen ve başka yarınlara hazırlanmaya daha elverişli bir havaya ihtiyaç duyanların omuzlarına uzun ve zahmetli bir görev yükler. Her halükârda bu görev, onun her türlü rezilliğe karşı tavizsiz direnişi, uzun bir zaman boyunca örnek olmayı sürdürecektir.


    Jacques Rancière kimdir?

    1940, Cezayir doğumlu. Halen European Graduate School’da ve Paris VIII Üniversitesi’nde felsefe dersleri veriyor. Althusser’in öğrencisi olduğu dönemde Kapital’i Okumak adlı derlemeye katıldı. 1968 olayları sırasında Althusser’le fikir ayrılığına düştü ve 1974’te La leçon d’Althusser başlıklı kitabında bu çevreden kopuşunun gerekçelerini anlattı. Kendi kuşağından yazarların metinlerinde kuram ile gerçeklik arasında artan bir uçurum teşhis ederek, 1975-1985 arasında yayımlanan Les Révoltes Logiques dergisini kurdu.

    Kaynak: Artı Gerçek
    ***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***