Kategori: Görüş & Analiz

Serbest Görüş farklı bakış açıları ve derinlemesine analizlerle güncel olayları ve toplumsal sorunları inceler. Uzmanlardan ve düşünce liderlerinden gelen detaylı yorumlar, eleştiriler ve stratejik analizlerle okuyuculara geniş bir perspektif sunar. Sitemiz günün önemli konularını anlamak ve derinlemesine bilgi edinmek için ideal bir kaynak.

  • ‘Devlet’ hasta mı? 

    ‘Devlet’ hasta mı? 


    NECİP F. BAHADIR | YORUM

    Hangi devlet mi? Devlet Bahçeli tabii ki… Gerçi öteki devlet de pek sağlıklı değil ya… Şeker veya yüksek tansiyon hastasından farksız. Hem de yıllardır. Ve bir türlü normale dönemiyor; ya tansiyonu fırlıyor, ya şekeri düşüyor.

    Hele psikolojisi… Tam cinnet hali ve her türlü anomali mevcut. Kurum değil de insan olsaydı akıl hastanesinden çıkamazdı. Hekimlere kulak vermemesi, derdine deva olacak ilaçları çöpe atması da cabası…

    Siz de bunun farkındasınızdır herhalde.

    Devlet diyorsam da lafın gelişi siz onu ‘siyasi iktidar’ olarak anlayın. Çünkü şu an Türkiye’de hukuku, bürokrasisi ve anayasası olan klasik bir devlet ve yönetimi yok.

    Neyse… Biz dönelim Bahçeli’nin rahatsızlığına.

    “Bana ne Bahçeli’nin sağlığından!” demiyorsunuzdur umarım. Derseniz de sizin bileceğiniz iş…  Konunun insani olduğu kadar siyasi boyutu da var. Ben her ikisiyle de ilgiliyim. Yazarınızın kalbi çok yufka… Duyguları çok hassas. Uzaklardan da gelse her olumsuz habere üzülür. Neyse…

    Sizi, bizi kısaca herkesi ilgilendiren meselenin siyasi boyutu. Bahçeli hastaysa iktidar da hastadır. Ve hastalığın ceremesini hep birlikte çekeriz. Nitekim çekmekteyiz. MHP liderinin rahatsızlığıyla ilgili kulis veya perde arkası bilgilere sahip değilim ancak Meclis grup toplantısında ve sonrasında yansıyan görüntüler yeteri kadar fikir veriyor. Ve üzerinde durulmayı hak ediyor.

    Yaşı da çok ileri Bahçeli’nin… 80’nine merdiven dayadı. Erdoğan’ın bir zamanlar Erbakan için söylediği, “Yaşı yetmiş işi bitmiş” devresini çoktan geçti. Akranı bayramlaşma sırasında MHP heyetine, “Devlet Bey’e iyi bakmamışlar. Evlenseydi iyi bakılırdı!” demedi mi? Bahçeli bir alım satım yapsa tapu müdürlüğü, akli dengesinin yerinde olup olmadığının tespitini içeren sağlık raporu ister. MHP lideri siyasetçi değil de bürokrat olsaydı, yıllar önce zorunlu olarak emekliliğe sevk edilecekti.

    Yaş deyip geçmemek lazım aslında.

    Arsa, ev gibi gayrimenkul satışını ancak sağlık raporuyla yapabilecekken siyasette her türlü şeyi alıp satabilir. Hele bir de vatandaşın oyunu alır da iktidar olursa önünde duracak kimse yok. Seçmenin oy tercihinde yaşın etken olmadığını siyasi tarihten biliyoruz. Ecevit’i en cevval döneminde iktidar yapmayan Türk toplumu elden ayaktan kesilince başbakanlığa taşımakta beis görmedi.

    Devlet Bahçeli, grup toplantısını zar zor bitirdi. Oturduğu koltuktan zorla kalktı, çıkışta fenalaştı. Bunun üzerine gazeteciler yanından uzaklaştırıldı. Zorla yürüdüğü görülen Bahçeli’nin o sırada yakınında bulunanlara, “İyi değilim.” dediği ileri sürülüyor. Bir süre kuliste dinlenen Bahçeli’nin daha sonra hastaneye götürüldüğü belirtiliyor. Ancak detaylı bir açıklama yok.

    Ayakta duracak hali yok!

    Bayram molasından sonra siyaset kaldığı yerden başlarken gözüm Bahçeli’nin vereceği mesajlardaydı. Özellikle de Sinan Ateş davasına ilişkin ne söyleyeceğinde… İlk duruşma 1 Temmuz’da… Ayşe Ateş’in MHP’yi zan altında bırakan açıklamaları bayram boyunca sürdü. CHP lideri Özgür Özel’le tekrar görüştü. Ankara Sincan’da yapılacak duruşmaya MHP’nin kalabalık grupla katılarak salonu dolduracağı ve taraflara gözdağı vereceği iddia edilmişti. Biraz da bu yüzden Bahçeli’ye kulak kabarttım.

    Sosyal medyaya peş peşe sıradışı haberler düşmeye başladı. Bahçeli’nin ne kadar dakik olduğunu herkes bilir. Saatinde gelmedi. 20 dakika sonra kısa ve titrek adımlarla salona doğru yöneldi. Yürümekte zorlanıyordu. Yaştandır. Yaş faktörünü çıkardıktan sonra da bir anormallik vardı. Yürürken bu kadar zorlanmazdı. Daha birkaç ay önce bahçesinde Ferdi Tayfur şarkısı eşliğinde efkarlı efkarlı koşar adım yürüyüş yaparken de gördük.

    ‘Sıcağın etkisi’ desem bulunduğu bütün ortamlar klimalıdır. Sıcağa maruz kaldığı anlar çok azdır ve kesinlikle kısa sürelidir. Sadece yürümesindeki anormallik değil. Devamı varmış. Konuşmasını kürsüden ayakta prompterdan okurdu. Kağıttan okumaya yıllar önce veda etmişti.  Prompter’a çok geç geçti. Ama pir geçti. Erdoğan’ı ne çok eleştirmişti bu konuda, “Camdan konuşuyor.” diye. Konuşmasını kağıttan oturarak yaptı. Bütün haberlerde ‘ilk kez’ ifadesi özellikle vurgulanıyor. İlk kez olan ‘oturarak konuşması…’

    Ayakta yarım saat duramayacak kadar rahatsız eden ve oturarak konuşmak zorunda bırakan hastalığı nedir? Ses bildiğiniz gibi… Bir soğuk algınlığından, gripten söz etmek olası değil. Bütün Türkiye’nin merak ettiği hastalığının boyutu? Soru çok… İlk soruya tatmin edici cevap gelmeyince diğer sorular anlamsız. Bazı gazeteciler MHP’li kaynaklara sormuş. Biri ‘konuşma metninin son anda değişmesine’ bağlamış oturarak konuşmasını. Prompter’a yüklemek zaman alan bir iş değil ki. Kürsüden de ayakta durarak konuşmasını okuyabilirdi.

    Soru neden ayakta duracak halde olmadığı ve oturmak zorunda kaldığı… Konuşmasını bitirdikten sonra mikrofonu kapatılmadığı için Bahçeli’nin bir MHP yöneticisiyle yaptığı konuşmayı bütün Türkiye duydu. Açık mikrofondan duyulan şu seslere bakar mısınız;

    Bahçeli; “Şuradan mı çıkacağız?”

    MHP’li yönetici: ‘Şuradan efendim… Tutunun efendim… Yavaş yavaş… Kendiniz kalkın.’

    Bana bu yazıyı yazdıran da açık kalan mikrofondan yansıyan bu ifadeler. Size de durumun vahim olduğunu göstermiyor mu?

    ‘Kendiniz kalkın…’

    Ne demek bu? Hastalığın bundan daha iyi itirafı olabilir mi? Kendiniz kalkın ki rahatsız olmadığınızı herkes görsün! Bu görüntü, bu manzara ‘kendisi kalkarak’ örtülebilir mi? Bahçeli kendisi ‘kalkabildi’ oturduğu yerden ama rahatsızlığı gizlenemedi. Bu kez salondan çıkışı sırasında fenalaştı. Bir süre istirahat etmek zorunda kaldı. O sırada basın mensuplarının görüntü alması engellendi. Bir MHP yöneticisi gazetecilere “Hepiniz dışarı!” diye bağırdı.

    Yazık bu millete!

    Partiden veya Bahçeli’nin danışmanlarından açıklama yok. Gazetecilerin MHP kaynaklarından aktardığı haberler var; tansiyon sorunu yaşamış. Bir süre dinlenmesinin nedeni tansiyonmuş. Bir değil ki rahatsızlığı… Ya diğerleri. Zor yürümesi, ayakta duramaması… Hangi hastalığın tezahürü? Benim de durumun vehametine dikkat çekmek ve soru sormaktan başka elimden gelen bir şey yok. Keşke sizi aydınlatabilsem.

    Bazen soru cevap kadar kıymetlidir. “Devlet hasta mı?” sorusu da bu kapsamda. Devlet ayakta duramadı. Devlet oturdu. Devlet hasta. Psikolojisi bozuk. Bahçeli’nin şahsında bu gerçek ete kemiğe büründü. Meclis kulisinde Devlet Bahçeli’yi zor ve titrek adımlarla yürürken ‘hasta adamı’ gördüm. Ve ağzımdan “Yazık bu millete!” sözleri döküldü.

    Bahçeli hep konuşmalarıyla haber olacak değil ya…

    Bugün sözü değil kendisi haberlerin ve yorumların öznesi. Mesaları elbette vardı. “Sinan Ateş duruşmasında sadece avukatlar olacak.” dedi. Ayşe Ateş hemen sordu; “Neden? Müşteki değilsiniz, sanık değilsiniz. Ne işiniz var Sincan’da?”

    “Allah nasip eder, ömrüm vefa ederse…” dedi Bahçeli, “Musul, Kerkük ve Adalar’ı geri alacağım… Selanik de dahil Batı Trakya’yı Türkiye hudutları içerisine katacağım…”

    Acaba bu satırları da sağlığı kapsamında mı değerlendirmek lazım? Erdoğan ne diyecek acaba bu hususta? O da mı doktorlara havale edecek?

    Türkiye’de bu haberi engelsiz paylaşmak için aşağıdaki linki kopyalayınız👇

    Kaynak: Tr724
    ***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

  • Dünya düzeni değişse ne olur?

    Dünya düzeni değişse ne olur?


    MAHMUT AKPINAR | YORUM

    Eğer daha adil, daha katılımcı, insan haklarının ve hukukun daha iyi olduğu bir dünya düzeni kurulacaksa, elbette mevcut düzenin değişmesi iyi olur. Ama bir şeyi neyle değiştirdiğinize bakmanız gerekir. İyileşme beklerken kötüyü daha kötü ile değiştirmek, zalimi daha zalimle değiştirmek de mümkün. Bugün ABD’nin liderlik ettiği, mükemmel işlemese de demokrasinin, hukukun, temel hak ve özgürlüklerin olduğu demokratik bloğun yerini Çin ve Rusya gibi otoriter blok alacaksa; dünya, insanlığın çok daha ağır baskılara maruz kaldığı, nefes alamadığı bir küreye dönüşür.

    Elbette Batı’nın emperyal geçmişini, kolonyal dönemde yaptığı zulümleri yok saymıyorum. Batı medeniyetinin kendi sınırları dışında sergilediği ikiyüzlülüğünü göz ardı etmiyorum. “Demokrasiyi yayacağız, özgürlük getireceğiz!” diye ülkeleri, coğrafyaları nasıl işgal edip kana buladıklarını görmezden gelmiyorum. Onları çöküşe sürükleyen, güvenilmez kılan da bu yönleri aslında. Kendi ilan ettikleri ilkeleri çiğnemeleri, yok saymaları global anlamda sorgulanmalarını, çöküşlerini hızlandırdı. Batı medeniyeti başkalarına dayattığı konularda etik olmayan, ikiyüzlü tutum sergileyerek adeta harakiri yapıyor, kendi kendini yok ediyor.

    Kanlı geçmişine, ikiyüzlü uygulamalarına rağmen, liberal Batı dünyasının liderlik ettiği global düzenin demokrasi, hukuk, insan hakları konularında bazı standartlara sahip olduğunu söyleyebiliriz. Bu sistemde bağımsız yargının, özgür medyanın, sivil toplumun olduğunu, hukuki süreçlerin işletilebildiğini ve farklı yolları kullanarak büyük yanlışlardan dönmenin mümkün olduğunu biliyoruz. Adil bir devletler arası ilişki biçimi olmasa da, haksızlığa uğrayan insanlar, gruplar, azınlıklar hak arayabiliyor, geç de olsa haklarını alabiliyorlar. Demokratik Batı dünyası, özgürlüklerin olduğu, insanların inançlarını, düşüncelerini, kimliklerini korku/kaygı yaşamaksızın ifade edebildikleri, varlıklarını, mülkiyetlerini koruyabildikleri, kültürlerini sürdürebildikleri kabul edilebilir, oldukça insani bir yaşam sunuyor.

    İsrail-Filistin çatışmasında Batı’nın sergilediği ikiyüzlülük ve çifte standart Müslüman toplumları kızdırsa ve Müslüman devletleri Rusya-Çin eksenine yaklaştırsa da, bireysel ve kolektif manada dünyada zulüm gören, eziyet çeken, baskıya, soykırıma maruz bütün topluluklar hala akın akın batı dünyasına göçüyor. Bu göçte Müslüman nüfus açık ara önde, zira en büyük zulüm, hukuksuzluk, adaletsizlik Müslüman coğrafyalarda var. Müslüman ülkelerin yönetimlerinin Çin ve Rusya’ya yaklaşmalarının bir izahı var. Zira hemen hepsi otoriter liderler ve o blokta kimse yönetici zümrenin zulümlerini, soygun düzenlerini, hak ihlallerini sorgulamıyor. Çin ve Rusya: “Bunlar sizin iç sorunlarınız, bizi ilgilendirmez!” diyorlar. Dahası, Çin ve Rusya bu problemleri zirvede yaşıyor.

    Sadece İsrail politikalarına bakıp Müslüman kitlelerin Çin/Rusya’ya güzelleme yapması yanlış bir çıkarım. Kendi diktatörlerinden kaçan Müslüman muhaliflerden, aydınlardan, gazetecilerden nefes alabilmek, fikrini yayabilmek, canını koruyabilmek için  Çin’e, Rusya’ya sığındığını görmüyoruz. Batı’ya söven muhalifler bile can güvenliği söz konusu olunca demokratik dünyaya sığınıyor. Otoriter bloğun mevcut yöneticileri servetini kendi ülkesine yatırmıyor, hukukun olduğu bir ülkeye çıkarmaya çalışıyor. Türkiye’de halktan çalınan servetlerin hangi ülkelere çıkarıldığını, çalanların hangi ülkelerden oturum aldığını hepimiz biliyoruz. Suçlular bile kendisini korumak için hukuk, adalet, demokrasi arıyor. “Yargılanırsam en azından can güvenliğim olur.” diye düşünüyor. Hiçbirisi Rusya’ya, Çin’e gitmeyi aklından geçirmiyor.

    Eleştirilerimize, rezervlerimize rağmen ABD öncülüğündeki liberal demokratik batılı ülkeler temel insani değerleri koruma noktasında Çin ve Rusya’yla kıyaslanmayacak kadar geniş imkan, özgürlük alanı sunuyor. Bir iftiraya maruz kaldığınızda bağımsız ve tarafsız medya bulup kendinizi anlatabiliyor, sesinizi, mağduriyetinizi dünyaya duyurabiliyorsunuz. Yargı yönetimden bağımsız olduğu için hak arayabiliyorsunuz. Yanlış kararları düzeltme şansına sahipsiniz. İfade özgürlüğü olduğu için din, inanç ve ideolojinizi savunabilir, yayabilirsiniz. Örneğin, Müslümanlığınızı  şeriatla yönetilen ülkelerden daha rahat yaşayabilirsiniz.

    Eleştirdiğimiz Batı’nın yerini, hiçbir hukuki kaygı taşımayan, insan haklarının olmadığı, bütün gücün sınırlı sayıda kişide toplandığı otoriter blok alırsa bugün batıya sığınan ve haklarını bir şekilde duyurabilen insanlar seslerini duyuramayacak, haklarını arayamayacaklardır. Mao’nun Çin’inde, Stalin’in SSCB’sinde, Hitler’in Almanya’sında tecrübe edildiği üzere insanlar kitleler halinde kıyımlardan geçecek ama dünyanın haberi olmayacaktır. Sesinizi duyuracak bir gazete, sizi haberleştirecek bir medya organı bulamayacaksınız. Malınıza-mülkünüze çökülecek, işinizden olacaksınız, sürgünler yaşayacaksınız ama hakkınızı anlayabileceğiniz mahkemeler olmayacak. Yaşadıklarını paylaşıp destek isteyeceğiniz bir sivil toplum olmayacak. Farklı siyasi yapılara ulaşıp haklılığınızı anlatamayacaksınız, Cumhuriyetçiler’den mağdur olduğunuzda Demokratlar’a gidemeyeceksiniz.

    Şikayetçi olduğumuz kapitalist, liberal, batı dünyasının yerine dünyanın hegemonyasında daha adil, daha barışçıl, insanların temel hak ve özgürlüklerini garanti eden bir yapı kurulmayacak, yerini mevcut Çin ve Rusya gibi otoriter, despotik yapılar alacaksa vay insanlığın haline. Bu ülkelerin yönettiği dünya emin olun ki bugünkünden daha adil, yaşanabilir, özgür olmayacak. Yeryüzü bir avuç otokratın elinde, insanların en temel haklarının kolayca yok sayıldığı, karanlık bir döneme girecektir.

    Batı’nın hatalarından yılıp otoriter bloğa yönelmek insanlık için akıllıca bir yol değil. Çözümü Batı karşıtlığında değil, daha fazla hukuk, demokrasi, adalet, paylaşım, insan hakları vadeden çözümlerde, denge denetim sağlayan sistemlerde aramalıyız.

    Türkiye’de bu haberi engelsiz paylaşmak için aşağıdaki linki kopyalayınız👇

    Kaynak: Tr724
    ***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

  • House of the Dragon: Prenslerin kendini kaybetmesi

    House of the Dragon: Prenslerin kendini kaybetmesi


    Suzan DEMİR


    2011’de başlayan ve 8 sezon devam eden Game of Thrones’un dizi dünyasında bir kült olduğu tartışmasız bir gerçek haline geldi. George R. R. Martin’in Buz ve Ateşin Şarkısı roman serisinden uyarlanan dizinin, kiminin beğenmeyip kiminin de makul bulduğu bir sonla veda etmesinin hemen ardından spin-off’larının geleceği de açıklanmıştı. Bunlardan ilki yine George R. R. Martin’in Ateş ve Kan romanından uyarlanan House of the Dragon oldu.

    Targaryen yani nam-ı diğer ejderhaların hikâyesi 2022’de başladı. Hikâye Aegon Targaryen’ın Yedi Krallık fethi ile başlıyor ve ilk sezonda daha çok aile içi bir taht çatışması izliyorduk. Açıkçası ilk izlediğimde bende Muhteşem Yüzyıl tadı bırakmıştı bu yönüyle. Zira Game of Thrones’tan alışkın olduğumuz şey Demir Taht için birden fazla hanedanın savaşmasıydı. Bu da birden fazla hikâye ve birden fazla denklem demekti. Zordu bunları takip etmek, hele ki kitapları okumayıp sadece diziyi izliyorsanız ama ritmine alışınca bir şekilde kaptırıyordunuz.

    hod4.jpg

    Birden fazla hanedan, 8 sezon boyunca birbirini yerken en son Westeros’ı ve hatta tüm krallıkları yok edecek Ak Gezenler (White Walkers) sayesinde birleşmişti. Bu kısa özet yorumum umarım kitap ve dizinin fanlarını kızdırmaz ama toz ve gaz bulutu biraz da böyle bir araya geldi.

    Başlayan ikinci sezonla görüyoruz ki, ilk sezon sadece aile içi süren çatışma yerini diğer hanedanların da dahil olacağı bir savaşa bırakıyor gibi. En azından şimdiye kadar yayınlanan bölümlerden bunu anlıyoruz. Anlamak derken House of the Dragon yaklaşık iki yıl gibi bir ara verince, diziyi hiç hatırlamadan izlemeye kalkmak epey zor. O yüzden ikinci sezona başlamadan olayları hatırlamakta fayda var. Zira bölüm öncesi bir özet hizmeti de yok.

    hod2.jpg

    Rhaenyra Targaryen

    Ama Game of Thrones da dahil olmak üzere George R. R. Martin’in takipçilerinin (dizi ve kitabın takipçileri) hem karakterleri hem bölümleri hatta hem de bir sonraki bölümlerin fragmanlarını çözümleyen videoları mevcut. O yüzden diziye dair hafızanız zayıfladıysa böyle anlatımlı videolara göz atabilirsiniz. Ayrıca HBO sağ olsun bir aile soyağacı çıkarak kim kimin çocuğu, kim kimdir diye daha rahat anlayabileceğimiz bir hizmet de sunuyor. Ona da bu linkten ulaşabilirsiniz.

    İlk sezonda Viserys Targaryen’ın (Harry Lloyd) eşinin doğumda oğlu ile ölmesinin ardından Kral Eli olan Otto Hightower’ın (Rhys Ifans) kızı Alicent Hightower’ın etrafında gelişen olayları izledik. Dizi Kral Viserys’in, aynı zamanda kızı Rhaenyra Targaryen’in (Milly Alcock) de arkadaşı olan Alicent Hightower’la (Emily Carey) evlenmesi ve ondan çocuk sahibi olmasıyla devam ediyordu.

    alicent.png

    Alicent Hightower

    Viserys Targaryen’ın her ne kadar tahtı Rhaenyra’a devretse de ölmeden önce eşine Buz ve Ateş dansından bahsederken Aegon ismini zikretmesiyle Alicent (yetişkin halini canlandıran Olivia Cooke) tahta kendi oğlu Aegon Targaryen’ı geçiriyordu. Halbuki Viserys Targaryen’ın gelecek görüsünde bahsettiği kişi Game of Thrones’taki Jon Snow yani gerçek adı ile Aegon Targaryen’dır. Buz ve Ateş’i bilmeyen Alicent, babası Otto ile kendi hanedanlarını da tahta taşıyacak hamleyi yaparlar.

    Yine akrabalarından biriyle evlenen, o sırada çocukları olan ama amcası Daemon Targaryen’la (Matt Smith) da aşk yaşayan Rhaenyra (yetişkin halini canlandıran Emma D’Arcy) ise taht hakkını kaybeder. Hakkını almak için atağa geçmesiyle oğullarını bazı görevlere gönderen Rhaenyra’nın oğlu Lucerys Velaryon’ın üvey kardeşi olan Prens Aemond Targaryen tarafından öldürülmesiyle hüsrana uğrar.

    daemon.jpg

    Daemon Targaryen

    İşte ikinci sezon tam olarak Rhaenyra’nın intikam yeminleriyle ve savaşın daha da yaklaşmasıyla bu olaya dayanarak başlıyor. Rhaenyra taht hakkının gaspı üzerine zaten bir savaş yürütecekken olay oğlunun intikam savaşına dönüşüyor. İlk bölümde Daemon Targaryen, Aemond Targaryen’ı öldürmesi için birilerini tutuyor fakat bu iki kişi, şu an tahtta olan Aegon Targaryen ve kardeşi Helaena’nın oğullarını öldürür. Rhaenyra ise haklıyken haksız konuma düşer.

    İkinci sezonun başında savaşın daha da yakınlaşacağına dair emareler olduğunu söylemiştim. Zira House of the Dragon, Game of Thrones fanlarını memnun etmeyecek bir “savaşsızlığa” sahip. Ama video altı yorumlarda fanların ikiye ayrıldığını söyleyebiliriz. Biraz Tarkan’ın son albümü gibi: “Arkadaşlar Karma ile kıyaslamayalım, bunun da kendine has güzelliği var” diyenlerle “Bu albüm hiç olmamış” diyenler misali.

    hod3.jpeg

    Aemond Targaryen

    Ama ben sanırım ilkini beğeneceklerden olacak gibiyim. Zira ilk sezon fazlasıyla Muhteşem Yüzyıl tadı bıraktı desem de ikinci sezon daha hareketli. Ayrıca ilk sezona ısınamama sebeplerimden bir tanesi de 20 yıllık zaman atlaması ve karakterlerin gençlikleriyle yetişkin hallerinde başkalarının rol almasıydı.

    Game of Thrones ile kıyaslayacak olursam orada karakterler diziyle büyümüştü. Haliyle anlatıda devamlılık ile izleyicideki devamlılık algısı karakterler üzerinden böyle kuruluyordu. Bu zaman sıçraması karakterlere dair bir mesafelenme almaya sebebiyet vermişti. Ama bu sezon artık karakterler açısından böyle bir zaman sıçraması olamayacak gibi duruyor, şimdilik.

    Belki sezon sonuna dair yeniden bir değerlendirme yazısı gerekebilir ama sonuç olarak Game of Thrones gibi House of the Dragon da sarayların hikâyesi. Strateji ve savaşın sahipleri yukarıdakiler. Aşağıdakiler de son bölümde Rhaenyra’nın oğlunu öldüren Aemond Targaryen’ın işlediği cinayet için “Kendimi kaybettim” deyince bir genelevde kucağına yattığı kadının ona söylediklerinde: “Prenslerin kendini kaybetmesi bizi etkiliyor, yani benim gibi sıradan halkı…” Savaş gelecek mi gelmeyecek mi bu sezon henüz belli değil ama o savaşacaklar saraydakiler olmayacak…


    Suzan Demir kimdir?

    Gazi Üniversitesi İletişim Fakültesi’nde okudu. Hayat TV, ardından Evrensel Gazetesi’nde çalışmaya başladı. Taraf Gazetesi kültür sanat servisinde muhabir ve editör olarak çalıştı. Arka Pencere (www.arkapencere.com) online dergide haftalık sinema eleştirileri kaleme aldı. Ayrıca BİR+BİR Express dergisinde (hem online hem matbu dergide) www.sabirfikir.com ve Kritik 24 (K24) sitelerinde de haber ve yazıları yayınlandı. Yeni E Dergisi’nde kültür, sanat ve sinema röportajları yapıyor. Hala Avrupa’da çeşitli ajanslara politika, ekonomi ve kültür sanat dalında haberler üretiyor. Uluslararası Gazeteciler Federasyonu (IFJ) ve SİYAD üyesi.

    Kaynak: Artı Gerçek
    ***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

  • G7 ve yeni güç merkezleri

    G7 ve yeni güç merkezleri


    YÜKSEL DURGUT | YORUM

    G7’nin geçmişine baktığımızda, dünya siyasetinde iz bırakan pek çok önemli olay ve kararın bu grup tarafından alındığını görüyoruz. 1975’te Fransa’nın davetiyle bir araya gelen altı ülkenin lideri, enerji ve ekonomik krizlerle başa çıkmak için uluslararası işbirliğini güçlendirme kararı aldı. İşte bu toplantı, daha sonra Kanada’nın da katılımıyla G7 olarak bilinecek grubun doğuşu oldu.

    1985 yılında New York’ta yapılan Plaza Anlaşması, döviz kurlarının düzenlenmesinde önemli bir dönüm noktasıydı. G7 ülkeleri, doların değerini düşürmek ve ticaret dengesizliklerini azaltmak için koordineli müdahalelerde bulunma kararı aldı. Bu anlaşma, dönemin önde gelen gazetelerinde ‘uluslararası finansal istikrar için bir mihenk taşı’ olarak nitelendirildi.

    1996 yılında Lyon’da düzenlenen zirvede, G7 liderleri, küresel ısınmayla mücadele ve sürdürülebilir kalkınma hedefleri doğrultusunda çevre politikalarının güçlendirilmesi konusunda mutabakata vardı. İklim değişikliği ile ilgili küresel politikaların şekillenmesinde önemli bir adım oldu.

    2008 yılında Washington Zirvesi’nde, G7 liderleri, küresel finansal krizin etkilerini hafifletmek için kapsamlı bir eylem planı üzerinde anlaştı. Bankaların sermayelendirilmesi, piyasa likiditesinin sağlanması ve finansal düzenlemelerin güçlendirilmesi gibi önlemler, küresel ekonominin istikrarı için kritik öneme sahipti. Bu toplantı sonrasında küresel ekonominin kurtarılması için kararlı adımlar atıldı.

    2015 yılında Almanya’nın Elmau kasabasında yapılan zirvede, G7 liderleri, 2015 Paris İklim Anlaşması’nın temel ilkelerini desteklediklerini ve karbon emisyonlarını azaltma taahhüdünde bulundu. Bu, iklim değişikliği ile mücadelede uluslararası işbirliğinin güçlendirilmesi açısından önemli bir dönüm noktası oldu.

    Geçtiğimiz haftalarda dünyanın sanayileşmiş yedi ülkesi Kanada, Fransa, Almanya, İtalya, Japonya, İngiltere ve ABD’den oluşan G7 grubu, İtalya’nın Apulia kentinde bir araya geldi. Bu, 1975’ten bu yana düzenli olarak toplanan grubun 50. oturumuydu. G7, temel olarak çok taraflılık, evrensel insan hakları, liberal demokrasi ve serbest ticarete dayalı mevcut dünya düzenini korumayı amaçlıyor.

    Apulia’daki zirvede de G7 liderleri, uluslararası düzenin güçlendirilmesi çağrısında bulundu. Ukrayna’ya 50 milyar dolar sağlama, İsrail-Filistin için iki devletli çözümü destekleme ve Afrika ile Hint-Pasifik bölgesindeki ülkelerle bağları güçlendirme kararı alındı. Zirvede ayrıca gıda güvenliği, iklim direnci, düzensiz göç, finansal istikrar ve yapay zekanın faydaları ve riskleri de tartışıldı.

    G7’nin kanunlara dayalı dünya düzenini koruma vurgusu, Batı’nın egemenliğini sürdürme çabası gibi. Ancak gerçek daha başka. Mevcut dünya düzeni artık eskisi gibi değil. Yeni güç merkezleri, özellikle Asya’daki büyük ekonomileri ortaya çıkardı. Çin’in yükselişi, yeniden güçlenen Rusya ve Brezilya. Rusya, Hindistan, Çin ve Güney Afrika’nın birleşiminde oluşan BRICS ve Çin, Rusya, Kazakistan, Kırgızistan ve Tacikistan’ın 1996 yılında oluşturdukları ŞİÖ gibi gruplar Batı’nın egemen olduğu uluslararası düzenin yapısını değiştirdi.

    Dünyanın ikinci büyük ekonomisi olan Çin, kurallara dayalı uluslararası düzeni savunmada öncü olmasına rağmen zirveye davet edilmedi. Büyük güç rekabetinin jeopolitiği, iş birliği ruhunun önüne geçti; Çin ise sürekli olarak küreselcilik ruhunu yeniden canlandırma çağrısında bulunmaya devam ediyor.

    G7, kendi çıkarlarını zorla kabul ettirmeye çalıştığı için dünya çapında sıkça eleştirildi. Bu endişe, G20’nin kurulmasıyla biraz azaldı. G20, en güçlü 19 ekonomiyi, Avrupa Birliği’ni ve Afrika Birliği’ni içeriyor. Ancak, bu iki grup da Birleşmiş Milletler’in evrensel tarafsızlığını zayıflatmaya devam ediyor.

    Apulia zirvesinde, G7 ülkeleri, Rusya’nın el konulan varlıklarını kullanarak Ukrayna’ya 50 milyar dolar yardım yapacaklarını açıkladı. Bu, Ukrayna ile barış görüşmelerine başlaması için şartlar koyan Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin’e bir yanıttı. Putin, Ukrayna’nın Rusya tarafından işgal edilen bölgelerden çekilmesini ve NATO’ya katılma çabalarından vazgeçmesini istiyor. G7’nin bu kararına tepki gösteren Putin, “Rus varlıklarının Ukrayna savaşını finanse etmek için kullanılmasını hırsızlık” olarak nitelendirdi ve “cezasız kalmayacak” uyarısında bulundu.

    G7 toplantısından sonra İsviçre’de düzenlenen Ukrayna barış zirvesinde, Hindistan, Suudi Arabistan, Meksika, Brezilya, Güney Afrika, Endonezya ve Birleşik Arap Emirlikleri ortak bildiriye imza atmadı. Bu ülkeler, Ukrayna’da barışın sağlanması için özellikle Rusya’nın da müzakerelerde yer alması gerektiğini savundu. Güney Afrika, İsrail’in savaş suçlusu ilan edilmesinin hemen ardından zirveye davet edilmesine tepki gösterdi. Çin ise toplantıya katılmadı.

    Ukrayna’daki yaşanan kriz hâlâ çıkmazda. Ukrayna toprak bütünlüğü ihlal edildiği için hukuken haklı. Siyasi olarak, Rusya’nın, daha önce kendisine verilen güvencelere rağmen NATO’nun sürekli doğuya genişlemesiyle kışkırtıldığı yönündeki argümanı var.

    G7’nin Apulia zirvesi, bir kez daha Batı’nın mevcut dünya düzenini koruma çabasını ortaya koydu. Ancak, dünya siyasetindeki değişen dinamikler ve yeni güç merkezlerinin ortaya çıkışı, bu düzenin sürdürülebilirliğini sorguluyor.

    Geçmişteki G7 zirveleri, birçok kez küresel ekonomik ve politik dengeleri etkileyen kararların alındığı platformlar oldu. Ancak, günümüzde tek taraflı yaklaşımlar ve büyük güç rekabeti, çok taraflı iş birliğinin önünde büyük engeller oluşturuyor. Bu karmaşık jeopolitik ortamda gelişmemiş ülkeler dengeli bir duruş sergilemek zorunda. Ukrayna’nın toprak bütünlüğünü savunmak, uluslararası hukukun korunması açısından önemli; ancak, Rusya’nın Çin’e yakınlaşması ve ABD liderliğindeki Batı’nın stratejik baskıları, dikkatli ve dengeli bir diplomasi gerektiriyor.

    G7’nin tarihi boyunca şekillendirdiği dünya düzeni, bugün yeni güç merkezleri ve değişen küresel dinamikler karşısında yeniden şekilleniyor ve bu süreçte çok taraflılık ve iş birliği ruhunu yeniden canlandırmak, tüm uluslararası aktörlerin ortak sorumluluğu. Apulia zirvesi, G7’nin güç kaybettiği bir döneme rastladı; dünya sahnesinde yeni aktörler yükselirken, Batı’nın bu dönüşümü göz ardı etmesi, yalnızca yeni çatışmalara zemin hazırlar.

    G7’nin tarihsel gücü, iş birliği ve çok taraflılık ilkelerinde yatıyordu. Bu ilkeleri yeniden canlandırmak, hem G7’nin hem de dünya düzeninin geleceği için hayati önem taşıyor. Aksi takdirde, dünya daha derin bir kaosa sürüklenecek ve barış umutları, büyük güçlerin çıkarları arasında kaybolacak.

    Türkiye’de bu haberi engelsiz paylaşmak için aşağıdaki linki kopyalayınız👇

    Kaynak: Tr724
    ***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

  • Bir devlet geleneği: El koymak

    Bir devlet geleneği: El koymak


    Tamer ÇİLİNGİR*


    Belediyelere kayyım atamak, özellikle Kürt coğrafyasında 2016 tarihinden bugüne devam eden bir el koyma biçimi olarak karşımıza çıksa da devletin, belirli gerekçelerle yönetime müdahale etmesi ve kayyım ataması, bu coğrafyanın köklü bir geleneğidir. Bu, yalnızca yerel yönetimlerde değil, tarihin birçok döneminde ve farklı alanlarında da görülen bir uygulamadır.

    27 Mayıs, 12 Mart, 12 Eylül, 28 Şubat bu el koyma örneklerinden bazılarıdır. Bu el koyma örnekleri parlamentoya, yerel yönetimlere el koyma ile sınırlı da değildir. Polis, asker ve mahkemeler aracılığıyla hak ve özgürlüklere de el koyulur.

    NELERE EL KOYULMAZ Kİ?

    İnançlara el koyulur, dillere el koyulur.

    İsimlerine el koyulur insanların, köylerin, kasabaların, şehirlerin.

    Çocuklarına el koyulur, o çocukların oyunlarına, oyuncaklarına el koyulur. Ninnilerine, uykularına, hayallerine el koyulur. Geleceklerine el koyulur.

    Şarkılara, danslara, hikayelere, masallara el koyulur.

    TARİHE EL KOYULUR

    Resmi Tarih hakim sınıfların bilinmesini istediği tarihtir. Tarihin, geçmişte yaşanmış olanın iktidar sahiplerinin ihtiyaçları doğrultusunda kurgulanmış versiyonudur. Bu amaçla toplumsal bellek (hafıza-ı enam) yok edilmek, toplum hafıza kaybına uğratılmak istenir. (Fikret Başkaya)

    ŞEHİRLERE EL KOYULUR

    İsimlerine el koyulan köylere, kasabalara ve şehirlere de el koyulur.

    Bu el koyma eylemi hiç bitmez. Defalarca kez el koyulur.

    Örneğin 1453 yılında el koyulan Konstantinopolis’e, 1461’de el koyulan Trabzon’a her el koyma yıldönümünde tarih sahnesinde yeniden yeniden el koyulur.

    1974 yılında Kıbrıs’ın işgali de bir başka el koyma biçimidir. Kıbrıs’ın Lefkoşa, Girne, Magosa Güzelyurt, İskele ve Lefke şehirlerine el koyulur.

    MALLARA, MÜLKLERE EL KOYMAK DA BİR GELENEKTİR

    Yüz yıl boyunca Rumların, Ermenilerin mallarına, mülklerine el koymak haktır. Canlarına el koymak ise büyük sevaptır. Okullara, kiliselere el koyulur. Evlere, bağlara, bahçelere el koyulur.

    Örneğin 1912 yılında Trabzon’da inşa edilmiş Konstantin Kabayannidis’e ait köşke 1923 yılında el koyulur ve Mustafa Kemal’in özel mülkiyetine geçirilerek adı Atatürk Köşkü olarak değiştirilir.

    1942 yılında çıkarılan Varlık vergisi ise geride kalan az sayıdaki Rum, Ermeni ve Yahudi vatandaşın da mallarına el koyulmasını sağlar.

    6-7 Eylül 1955’de bir kez daha el koyar devlet Rumların mallarına ve canlarına. Bu kez 1915 ve 1919’daki gibi ‘gavurun malı helaldir’ denerek el koymak işi kitleselleştirilir.

    PARTİLERE EL KOYULUR

    Cumhuriyet tarihi boyunca 50’nin üzerinde parti mahkeme kararlarıyla kapatılır. 1980’den bu yana ise 44 milletvekilinin dokunulmazlığı kaldırılarak milletvekilliği düşürülür.

    BELEDİYELERE EL KOYULUR

    1918 Eylül’ünde hastalığı sebebiyle görevinden istifa ettiği söylenen Giresun belediye başkanı Dizdarzâde Eşref Bey’in yerine başkanlığa Topal Osman el koyar. Başkan olarak yaptığı ilk işlerin başında, 1885-1904 yılları arasında belediye başkanlığı yapan Kaptan Yorgi tarafından yaptırılan Giresun Saat Kulesini yıkmak olur. Bu tarihten itibaren Rumlara karşı gerçekleştirilecek katliamların merkezi olacaktır Giresun belediyesi.

    Yüz yıl sonra ise bu kez Kürt şehirlerindeki şehir ve ilçe belediyelerine el koyulur. Kendi belirlediği seçimler sonucunda halkın büyük çoğunluğu ile seçilen belediye başkanlarının görevden alınıp yerlerine kayyım atanması biçiminde şekillenen bu el koyma aynı zamanda halkın iradesine de el koyulmasıdır.

    Darbeler, el koymalar, kayyımlar, hak gaspları, özgürlükler önündeki yasaklar, sürekli şiddet ve baskı Türkiye Cumhuriyeti’nin yönetim biçimidir.


    * Araştırmacı, Pontos Gerçeği kitabının yazarı.

    Kaynak: Artı Gerçek
    ***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

  • Yeni faz!

    Yeni faz!


    M. NEDİM HAZAR | YORUM

    Büyük Türk düşünürü Seda Sayan der ki, “Herkes kalbinin ekmeğini yer!”

    Gazeteci Cevheri Güven’in gizlediği videosu, Emre Uslu, ardından Ahmet Dönmez’in videosunu izledikten sonra aslında bu konuda bir yazı kaleme almak eğlenceli olabilirdi. Ve emin olun, yazdığım Yusuf suresinin dramatik analizi, Dune serisi analizleri ya da Nolan filmografisi üzerine yazdığım seri yazıların belki yüz misli reyting alırdım. Kalbimin olmasa da kalemimin ekmeğini yerdim anlayacağınız.

    Şöyle bir durum var; bu yaşanan zehirli dönemde neşet etmiş, kendince haklı gerekçeleri olan, sahip olduğu angajmana uygun olarak mesleğini icra etmeye çalışan pek çok isim var. Bunların birçoğu, tüm samimiyetimle söylüyorum ki, kraker karakterler. Hani üzerlerine biraz gitseniz un ufak olacak türden tipolojiler.

    Ne ki bunu yapmanın ‘mala davara bir faydası yok’ sevgili okur.

    Esas meseleyi ıskaladığımız gibi, gereksiz yere kalp kıracak, insanları daha keskinleştirecek ve daha saçma sapan yeni durumlara sebebiyet vermekten başka hiçbir netice vaat etmeyen bir davranış olurdu bu.

    Bu sebeple, şimdiye kadar ki bölümü bir dibace olarak kabul edip, şahsen daha önemli bulduğum başka bir meseleye girmek isterim. Bırakalım Cevheri Güven/Emre Uslu/Ahmet Dönmez kendi aralarında tartışsınlar.

    Çünkü bu tartışma görüntüde her ne kadar hakikatin peşinde gibi olsa da emin olun daha çok egoların, angajman savrulmalarının ya da en hafifiyle ‘cemaat magazininden’ başka hiçbir şey vaat etmez. Bu sebeple yazının bundan sonraki kısmında bahsedeceğimiz “Faz” bu arkadaşların tartıştığı faz değil. Yani magazin kısmı burada bitiyor.

    Şimdi…

    Daha önce Ahzab suresini analiz ederken söylediğim gibi, (arzu ederseniz “Yaşananlara bakıp, yaşanacakları görmek!” başlıklı iki yazıma bir göz atabilirsiniz.) tarihin aynıyle olmasa da misliyle tekrarlanma kaidesi gereğince, yaşanması muhtemel hadiseleri en iyi anlayabilme yöntemlerinden birinin geçmişi günün merceğiyle dikkatli bir şekilde okumak olduğuna inanıyorum.

    Bugünü tam olarak kavrayabilmek için İslam tarihine bir yolculuk yaptığımızda “Şi’b-i Ebi Talip” sürecinin bize inanılmaz derecede faydası olduğunu düşünüyorum. Bilmeyenler için söyleyeyim, “Şi’b-i Ebi Talip” meselesi İslam tarihindeki ilk sistematik zulüm ve ambargo dönemi manasına gelir.

    Şöyle bir arka plan tasviri yapabiliriz: Hz. Muhammed’in (sas) peygamberliğini ilan etmesinin üzerinden 7 yıl geçmiş, her geçen gün Vahy-i İlahî’ye tabi olanların sayısı artmaya devam ediyordu. Müşrikler cephesinin önde gelenlerinin sabrını taşıran olay ise Mekke’nin önde gelenlerinden Hz. Hamza ve Hz. Ömer’in Müslümanların safına geçtiği haberi olmuştu. Kureyş ulularının bir karşı hamle yapması gerekiyordu. Kinane oğullarının hinterlandı olan Muhassab vadisinde toplanıp (Ebu Süfyan liderliğinde) bir dizi karar aldılar.

    Milli Güvenlik Konseyi kararları gibi düşünebileceğimiz bu kararlar şöyleydi:

    Haşimoğulları ve Abdulmuttaliboğulları ile bütün ilişkiler kesilecek, Müslümanlar Mekke’den kovulmak için her şey yapılacak; evlerine giden yollarda sıkıntı verilecek, onlardan kız alıp verilmeyecek, onlarla ticaret yapılmayacak, yiyecek ve içecek temin edebilecekleri bütün kaynaklar kurutulacak. Bu kararlar neticesinde Ebu Süfyan’ın tabiriyle, ‘su bile’ verilmeyecekti.

    Bu kararların üzerine bir de Hz. Peygamber (sas) başta olmak üzere Müslümanların önde gelenlerine suikast düzenleneceğini duyan Ebu Talip, tüm Müslümanları kendi mahallesine toplayarak öncelikli olarak onların güvenliklerini sağlamayı amaçladı.

    Ancak günler haftaları, aylar yılları kovaladı. Kureyş müşrikleri boykotu bırakın gevşetmeyi her geçen gün baskıyı ve zulmü artırıyorlar, Müslümanların çözülmesini bekliyorlardı. Örneğin bir Müslüman pazara gittiğinde 3 paralık bir mala, tüccar kendisine yapılan baskılardan korkarak 100 para fiyat biçiyor ve zaten genelde fakir olan Müslümanlar bu fahiş fiyatlar karşısında hiçbir şey alamıyorlardı.

    Amaç belliydi; baskı ve zulümle Müslümanlara yeni katılımı engellemek ve mümkünse çözülmelerini sağlayıp, onları tarihe gömmek.

    Üç yıl boyunca uygulandı bu boykot.

    Velid Bin Muğire tam 87 yaşındaydı…

    Halid Bin Velid’in babasıydı Muğire ve Hz. Halid henüz Müslüman olmamıştı. Her sabah en iyi kıyafetlerini giyip Şi’b- Ebi Talib’e gidiyor ve atının üzerinde, “Hala pes etmiyor musunuz?” diye bağırıyordu.

    Neredeyse her gün yaşanıyordu bu tür hadiseler ve Müslümanların sabrı artık tükenmek üzereydi.

    O zaman peygambere en çok sorulan soru neydi biliyor musunuz?

    “Bu süreç ne zaman bitecek ya Resulallah?”

    Hiç yabancı değiliz bu soruya öyle değil mi? Bugünlerde birbirimize en çok sorduğumuz soru bu değil mi?

    Dönelim yine o tarihe. Alay, hakaret, kriminalleştirme ve nihayetinde boykot… Toplumsal baskı zirveye ulaştığında müminler artık yeni faza geçmek gerektiğini anlayıp hicret ettiler. Durmadı tabii müşrikler; bu kez müslümanların geride bıraktıkları mallarına, mülklerine çökme dönemi başladı. Buna karşılık Müslümanlar da, bu çökülen malların satılmaya götürüldüğü kervanlara baskın düzenlemeye başlamışlardı. Ancak Kureyş müşrikleri dur durak bilmiyordu. Geride bırakılan akrabalara zulümler devam ederken, mektupla bile Medine’deki müminleri taciz ediyorlardı.

    Ve malum Bedir Savaşı’na kadar sürdü bu süreç…

    Bana soracak olursanız, Cemaat’in bu süreçteki en büyük hatası, her yeni günde, “Bu zulüm ha bitti ha bitecek!” beklentisi oldu. Halbuki her uyanılan günde, “Bu kadarını da yapamazlar!” denilen ne varsa yaptı günümüz zalimleri.

    Ama Cemaat bu durumu nedense kavrayamıyor, yeni bir faza geçilmesi gerektiğini düşünmüyordu. Belki de süreç bu sebeple bir türlü bitmiyordu ve bitmeyecekti de…

    Ne zaman ki mazlum, zalimin var oldukça ilanihaye zulmüne devam edeceğini kavrasa, yeni faza geçecek ve kendi önüne bakmış olacaktı. İşte o zaman zalimin kendi gündemi, fazı, stratejisi önemsizleşecekti.

    Belki çok can yakıcı gelecek ama şahsen Hizmet Hareketi’nin bu süreci tam olarak kavrayabildiğinden emin değilim. Belki de en tepeden en tabana kadar herkesin kendi kalibrasyonuna göre yaşadığı travma nedeniyle yapılamıyordu bu durum tespiti, bilemiyorum.

    Ancak şahsi kanaatim şudur ki, Hizmet, “Lanet olsun size de rejiminize de ahlaksız düzeninize de…” deyip dikkatini geçmişe ve Türkiye’ye vermekten vaz geçip önüne baksa ve yeni faza geçmeye çalışsa hem süreç sönümlenmek için ivmelenecek hem de gelecek için çok daha sağlıklı bir dönem başlamış olacak.

    Ben bunları böyle yazıyorum yazmasına da kimsenin pek umurunda olacağını da düşünmüyorum açıkçası.

    Böyleyken böyle işte.

    Türkiye’de bu haberi engelsiz paylaşmak için aşağıdaki linki kopyalayınız👇

    Kaynak: Tr724
    ***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

  • İlk kelimesi ‘masumiyet’ olan o bebeğin çığlığı

    İlk kelimesi ‘masumiyet’ olan o bebeğin çığlığı


    Sekiz yıldır hapiste olan kursiyer teğmen Sami Okutan ile Cengiz İnşaat’ın sahibi Mehmet Cengiz ve dönemin Türkiye Futbol Federasyonu 1. Başkanvekili Servet Yardımcı’nın adının aynı dosyada geçtiğini söylesem inanır mısınız? İnanılmaz gibi geliyor, değil mi?

    Ben de Tuzla Piyade Okulu Davası’nın dosyasını okuyunca şok oldum. Gözlerime inanamadım.

    Hatta dosyaya göre 15 Temmuz gecesi 23 yaşında olan Okutan, Cengiz’i ve Yardımcı’yı derdest etmek için plan yaparak darbeye kalkışmış! Amacı da onları Maltepe Askeri Cezaevine götürüp Erdoğan aleyhine ifade almakmış! Sadece 23 yaşında bir gençten bahsediyoruz.

    Baştan anlatayım: İstanbul 30. Ağır Ceza Mahkemesi tarafından müebbet hapis cezası verilen Sami Okutan, savcı Mustafa Güner’in iddiasına göre; o gece, okumakta olduğu Tuzla Piyade Okulu’ndan kursiyer teğmen arkadaşlarıyla arabaya binip çıkıyor. Mehmet Cengiz’in ve Yardımcı’nın Üsküdar’daki evine giderek onları gözaltına almayı planlıyor. Ama halkın yolu kapatması üzerine darbenin başarısız olduğunu anlayınca yoldan geri dönüyorlar!

    Şu saçmalığa bakar mısınız?

    Ve koskoca (!) savcı, mahkeme heyetini, “hayatın olağan akışına tamamen ters” olan bu iddialara inandırmış. Veya korkudan ya da başka nedenlerden inanmış görünüyorlar.

    15 Temmuz davalarında adaletsizlik diz boyu, bunu biliyoruz. Ancak akla zarar bu iddiaları yazarken acaba hiç mi kalemleri, varsa vicdanları titremedi diye sormadan da edemiyor insan.

    Çünkü bu gibi kararlarla Silivri mezarlığına gömüldü gencecik insanlar.

    DİPLOMASINI ERDOĞAN’IN ELİNDEN ALDI

    2015’te Kara Harp Okulu dönem birincisi olan Sami Okutan, diplomasını Erdoğan’ın elinden almıştı.

    Üstelik Sami Okutan’ın Erdoğan’ın elinden diploma almışlığı da var. İsterseniz o fotoğrafın hikayesini anlatarak başlayayım.

    8 Haziran 1993 Konya doğumlu Sami Okutan. Marmara (Silivri) 4 Nolu L Tipi Cezaevinde 31 yaşına girdi. Dile kolay sekiz yıldır hapiste. Dedim ya Silivri mezarlığına diri diri gömüldü bu insanlar diye.

    Yukarıda gördüğünüz fotoğraf ise 2015 yılında Kara Harp Okulu Orgeneral Cemal Tural Stadyumunda çekildi. KHO’dan birincilikle mezun olan Piyade Teğmen Okutan, diplomasını Erdoğan’ın elinden alıyor.

    Yanındaki üçüncü kişi, Kara Harp Okulu Komutanı İzzet Çetingöz.

    ‘ULUSLARARASI SAVAŞ HUKUKU’NDA DERECESİ VAR

    Törende teğmen arkadaşlarına ant içtiren, yaş kütüğüne yıldız ve plaket çakan Okutan’ı gururla izleyenler arasında başka siyasiler de vardı: Dönemin TBMM Başkanı İsmet Yılmaz, dönemin Başbakanı Ahmet Davutoğlu, Genelkurmay Başkanı Orgeneral Hulusi Akar, İçişleri Bakanı Selami Altınok, Milli Savunma Bakanı Vecdi Gönül, Milli Eğitim Bakanı Nabi Avcı…

    Gururla izliyorlardı çünkü Sami Okutan okul birincisi olmasının yanı sıra çok donanımlı bir askerdi. Törende okunan özgeçmişine göre uluslararası savaş hukuku dalında Güney Kore’de derece kazanmıştı. İngilizce, Fransızca, Yunanca biliyordu. Cezaevinde Arapçayı da öğrendi.

    Kendi başarısızlıklarını ‘soru çaldılar’ diye örtbas etmeye çalışanlara ders bu parlak kariyer…

    CEZAEVİNDEN GALATASARAY ÜNİVERSİTESİNİ KAZANDI

    Okutan hapiste kısıtlı imkanlarla üniversite sınavına hazırlandı ve 2020 yılında 2000’nci olarak Galatasaray Üniversitesi Fransız Dili ve Edebiyatı Bölümünü kazandı. Gidemediği için mecburen kaydını dondurdular. Yabancı Dil Sınavı’ndan ise Fransızca’dan 93.75 aldı. Yıllardır hapiste olan bir genç için önemli bir başarı, tabi ki vicdanının sesini dinleyip anlamak isteyene…

    Sami Okutan, annesi Nilüfer Okutan ile bir görüş gününde, 1 Nisan 2024.

    Sami Okutan, Kara Harp Okulu’ndan sonra okumaya başladığı Tuzla Piyade Okulu’nu da birincilikle bitirmek üzereydi ki, 40 arkadaşıyla birlikte 15 Temmuz’un içine çekildi.

    Ve asıl inanılması zor olan ne biliyor musunuz?

    Sami, sırf okulunu birincilikle bitirdiği için, kıdemli olarak görüldü ve mahkemelerde komutan gibi yargılandı. Annesi diyor ki, “Devre birinciliğinden kıdemli olduğu için, kursiyer teğmenler arasında sadece oğluma müebbet verdiler, ‘Okul komutanı R.K. ile arası iyi, mutlaka darbeden haberi vardı’ kanaatiyle.” Yanlış okumadınız ‘kanaatiyle”…

    Ve “Anayasal düzeni, TBMM’yi, Türkiye Cumhuriyeti hükümetini ortadan kaldırmaya teşebbüs etmek ve silahlı terör örgütüne üye olmakla suçlandı ve müebbet hapis cezasına çarptırıldı.

    Oysa Sami, o gece komutanlarının talimatı doğrultusunda kursiyer teğmen temsilcisi olarak arkadaşlarını okula çağırdı. Kimine “terör saldırısı olacak okula gelmeniz lazım”, kimine “denetleme nedeniyle alarm verildi gelmen gerekiyor”, kimine de “harp okulu ile ilgili faaliyet var” denildi.

    Öğrencilerden kimi Edirne’de hudut eğitiminden yeni dönmüştü, kimi kafede arkadaşıyla tavla oynuyordu. Kimi komando, kimi de özel harekât eğitimindeydi.

    DARBE GİRİŞİMİNİ YOLDA ÖĞRENDİLER

    Okula çağrılan kursiyer teğmenler, “ailelerin kaldığı lojmanlara ve kampa terör saldırısı olduğu ve oraların emniyetini alacakları” emri verilince beş araca bölünerek hep birlikte E-5’e doğru yola çıktı.

    Dönemin Başbakanı Binali Yıldırım’ın ‘darbe girişimi’ açıklamasını duyar duymaz birliklerine dönmeye çalıştılar. Ancak trafik nedeniyle okula vardıklarında saat 02.00 civarıydı. Tüm bunlar olurken hiçbir olaya karışmadılar. Halkla karşı karşıya gelmediler. Mala-cana zarar vermediler.

    Hatta 15 Temmuz’dan sonra okullarında mesailerine devam ettiler. Bunlara rağmen mahkeme heyeti, iftiracı bazı tanıkların “kanaat edindirici” ifadeleriyle gençleri cezalandırmayı, müebbete mahkum etmeyi tercih etti.

    Sami Okutan’ın İstanbul 30. Ağır Ceza Mahkemesindeki savunmasını dinleyen, okuyan herkesin vereceği karar bellidir. Ne diyor Sami savunmasında, buyrun okuyun:

    “15 Temmuz günü ve öncesinde hiçbir darbe toplantısına katılmadım, planlamaya iştirak etmedim, Yurtta Sulh Konseyi üyesi değilim, hiçbir birliği veya tesisi işgal etmedim, herhangi bir kimseyi derdest etmedim ve buna kalkışmadım, kimseye ateş etmedim, kimseyle muhattap dahi olmadım, hiçbir noktada hududumu aşmadım, takım bölük komutanlarımın emrinden çıkmadım, konusu suç teşkil eden veya kanunlara aykırı hiçbir emri yerine getirmedim.

    Durumun en vahim seviyelere ulaştığı anlarda mevcut siyasi ve askeri otoriterlerin kışlanıza dönün emrine riayet ederek okuluma döndüm. Hali hazırda olay günü sıkıyönetim direktifini görmemişken, emir komuta itibariyle bu denli naçar vaziyetteyken, tecrübe ve rütbe itibariyle yetersiz ve düşük konumdayken, bu denli girift ve birbirine alude bir konuda savcım biz kursiyerler için halen kaçınılmaz bir hata içinde olduğumuzu kabul etmenin imkansız olduğunu iddia etmektedir. Kendisini aynı paragrafını tekrar okumaya ve teoriyi anlamaya davet ediyorum. İçerisine düştüğü çelişkiyi fark edecektir.

    25 yaşındayım Hakim Bey, bu yaşıma kadar tek yapabildiğim kendimi eğitmek ve Türk Silahlı Kuvvetlerinin kanatları altında bir üniformaya haiz olmaktı. 25 senelik emeğimin sonucunda üzerine değerlerimi inşa ettiğim her şeyi bir kağıt parçasıyla aldılar. Şimdi de bu şahıslar ömrümün geriye kalan 25 senelik kısmını istiyorlar. Gerçekten maddi imkanım olsa bu olay neticesinde tezahür eden, kendilerinin devasa zararlarını tazmin etmek isterdim ancak bu dünyada dikili bir ağacım bile yok.”

    Türkiye’deki en üst yargı kurumu dahil hiç kimse Sami Okutan ve arkadaşlarının sesini duymadı.

    Deliller göz önünde olduğu halde masum olduklarına inanmadı.

    18 ay önce Avrupa İnsan Haklarım Mahkemesi’ne başvuran Okutan ve arkadaşlarının tek umudu şimdilik AİHM.

    Sami’nin savunmadaki şu sözleri de çok çarpıcı: “Suçsuz olmak için ne yapmalıydık sorusunu ilk mahkemede heyete yönelttik, cevap olarak bize, ‘yargılamanın bir süreç olduğunu, bunun bir annenin hamilelik dönemi ve bebeğin dünyaya gelmesi olayına teşbih edilebileceği’ söylendi Hakim Bey, zannımca bu bebek artık dünyaya gelmiştir, hatta konuşmaya başlamıştır, ilk kelimesi ise masumiyet olmuştur. Lütfen buradaki sözlerim bir savunmadan öte son bir çığlık olarak anlaşılsın.”

    İlk kelimesi masumiyet olan o bebeğin çığlığını bir gün tüm Türkiye duyacak.

    Emin olabilirsiniz.

    Ve bunları yaşatanlardan hukuk önünde hesap sorulacak.

    SEVİNÇ ÖZARSLAN
    20 Haziran 2024 YAZARLAR

    Kaynak: Kronos
    ***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

  • Özgür Özel bir karar verecek; misyonu gaz almak mı, iktidar mı?

    Özgür Özel bir karar verecek; misyonu gaz almak mı, iktidar mı?


    TARIK TOROS | YORUM

    Meclis’te çoğunluğu olmayan bir iktidar yerel seçimi kaybedince toplumdan gelen erken seçim talebi meşrudur ve haktır. Muhalefet partileri bunu halk adına talep etmelidir. Seçmen, CHP’yi yüzde 38’le yerelde iktidara getirmişse değişim arzusunu ancak belediyelerle sınırlı saymak topluma saygısızlıktır. Üstelik, ekonomi krizden buhrana koşarken, hayat pahalılığı görülmemiş biçimde vatandaşı boğarken durup beklemek, mesajı yanlış okumaktır. Muhalefet sözcüleri ve medyası ne derse desin, vaziyet budur.

    ***

    Birleşik Krallık, normal vaktinden 6 ay önce 4 Temmuz’da genel seçime gidiyor. İşçi Partisi lideri Keir Starmer, şimdiden başbakan olarak kabul ediliyor. Muhafazakar Parti’yi büyük bir çöküş ve hezimet bekliyor. Önceki 2019 seçimlerinde 650 üyeli parlamentoda 365 sandalye kazanarak iktidarını güçlendiren Muhafazakarlar, The Times’e göre 108, The Daily Telegraph’a göre 53 sandalyeye düşüyor.

    Bu bir iflastır!

    İşçi Partisi, Times’e göre 425, Telegraph’a göre 516 vekil çıkararak 100 yıldır bir partinin ulaştığı çoğunluk rekorunu kırıyor.

    İki hafta sonra bugün, yeni Birleşik Krallık başbakanı olarak konuşacağımız Keir Starmer, 61 yaşında ve 2 Mayıs’taki son yerel seçimin galibi. Yüksek profilli bir politikacı değil. Şimdilerde arkadaşları “sıcak ve eğlenceli” biri olduğunu anlatıyor; çünkü imajı böyle demiyor. Parlat parlatabilirsen. Oxford’lu, hukukçu, “Sir” ünvanlı ve devlet görevindeki çoğu solcu gibi şu dönem inandığı doğruları pek savunamıyor.

    İşçi Partisi lideri Keir Starmer, şimdiden başbakan olarak kabul ediliyor.

    Muhafazakarlar 14 yıldır iktidarda, kredisini sıfırladı, tükendi. Seçmeni en az bir dönem dinlenmesi gerektiğini düşünüyor. İşçi Partisi ise hiçbir umut vaad etmiyor, mevcut politikaları sürdürmekten başka şansı yok. Yıllık enflasyon yüzde 2 fakat halkın alım gücü eskisi gibi değil.

    Birleşik Krallık verileri, Türkiye’ninki gibi dipte değil. Buna karşın 4,5 yıl önce büyük destekle güvenoyu alan iktidar partisi, şimdi yerlerde sürünüyor. Basın, kampanya sürecinde mevcut başbakanı eskisi gibi takip etmez oldu.

    ***

    Bunları şunun için anlattım: Türkiye’de ayarları sıfırlayın. Çok değil yalnızca 3 ay süreyle serbest ve demokratik bir seçim kampanyası yapılsın, iktidar benzer biçimde parlamentodan silinirdi.

    İnsanların “büyütülüp yeşertilecek” umudu kalmadı. Muhalefet aklını başına toplamalı, ülke yönetimine talip olmalı, yıkıma yakıt taşımamalı. CHP genel başkanlık katı şunu anlamalı ki, bu durum ve süreç sürdürülebilir değildir.

    ***

    Özgür Özel, 47 yaşında. Mevcut politik geçmişi ve deneyimi ile politik kariyerinde zirveyi tuttuğunu düşünüyorsa çok yanılıyor. Bu kıdemle fotoğrafı ancak Deniz Baykal ve Kemal Kılıçdaroğlu’nun yanına, Bülent Ecevit’in altına asılır.

    Hiç unutmam, AKP yandaşı gazeteci ile makamında görüşmesini savunurken Habertürk yayınında şöyle demişti: “Bir kaç eleştiren arkadaşı aradım. ‘Sen böyle diyorsun ama ben o adamın TV programına gittim’ deyince tepkileri ‘aaa bilmiyordum’ oldu. Hep bir izaha muhtaç. Neden? Şunu demiyor yani, ya genel başkan yapıyorsa yani bunu yaptığına göre doğrudur.” (8 Mayıs 2024)

    ***

    CHP, gölge kabineyi ciddiye alıyorsa gölge bakanları Saray kabine üyelerinin ayağına yollamayacaktı. Ama yolluyor, yollayacak.

    Erdoğan, CHP’yi ziyaret ettiği gün kameralardan kaçmayan bir detay vardı: Cumhurbaşkanlığı forslu bayrak, CHP Genel Merkezi’nin önündeki bayrak direklerinden birine çekildi. Bu, rutin protokol uygulaması mıdır; yoksa bir fetih sembolü mü, göreceğiz ve bunun için çok beklemeyeceğiz.

    Türkiye’de bu haberi engelsiz paylaşmak için aşağıdaki linki kopyalayınız👇

    Kaynak: Tr724
    ***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

  • Yangında can veren 14 kişi ve Portekiz maçı 

    Yangında can veren 14 kişi ve Portekiz maçı 


    M. AHMET KARABAY | HABER İNCELEME

    Hâlâ bir ulus olamamanın acısını çekiyoruz. İşin acı tarafı, insanları birleştirmek, bir arada tutmak için çaba göstermesi gerekenler, bırakın böyle bir gayret içinde olmayı çatlağı büyütmekten nemalanıyor. Diyarbakır ve Mardin’de yaşanan yangınlarda binlerce dönümün yanması, sürülerin ve insanların yanarak can vermesi pek çok kişinin yüreğini parçaladı. Portekiz maçı hezimeti sonrasında yapılan paylaşımlar acının ve sorunun derinliğini ortaya koydu.

    Bir topluma kendini “millet” olarak hissettirmek, ülkeyi yönetenlerin öncelikli görevleri arasında yer alıyor. Ne var ki ülkeyi yönetenler, bu sınavların pek çoğunda başarısız oldu. Geçen yıl 6 Şubat depreminde devlet mekanizması 3 gün harekete geçirilemedi.

    Diyarbakır’ın Çınar ilçesi ile Mardin’in Mazıdağı ilçeleri arasında çıkan yangın, kısa sürede yerleşim birimlerini de etkiledi. 20 Haziran Perşembe akşam erken saatlerde başlayan yangına gece boyu müdahale edilmedi. Açık alan yangınlarında etkin görev yapan hava araçları ancak ertesi gün öğleye doğru gönderildi. Gönderilen hava araçları, yangın söndürmekten çok soğutma çalışmalarına katılmış oldu.

    Ne var ki afete dönüşen yangın, 14 kişinin yanarak ölmesine, binlerce küçükbaşın feryatlar ederek yanıp gitmesine, binlerce hektar tarım arazinin küle dönmesine neden oldu. Resmi kaynaklar, ilk başta felakete anız yakmanın neden olduğuna ilişkin haberler paylaştı ise de bunda ısrar edilmedi. Yerel kaynaklar ise yangına bölgedeki elektrik şirketi DEDAŞ’ın ihmalinin neden olduğunu öne sürdü.

    Bölgedeki köylerin elektriksiz bir bayram geçirttiğini öne süren Diyarbakır Çınar ilçesine bağlı Köksalan köyü kadınları, yangına DEDAŞ’ın yerlerdeki kabloları kaldırmadan

    Yangında iki kişinin yaşamını yitirdiği Köksalan köyünden kadınlar:

    “Arefe gününden bu yana elektrik ve suyumuz yok. Elektriği bıraktıkları an yangın çıktı. Yalan söylüyorlar. Üç gün boyunca elektriksiz ve susuz kaldık. DEDAŞ’tan razı değiliz.”pic.twitter.com/RfEm0xWsVL

    — HaberLog (@LogHaber) June 22, 2024

    Yangın bölgesinden bilgi ve görüntüler paylaşan gazeteci Medine Mamedoğlu, Mardin’in Omerya bölgesindeki yangının, petrol arama çalışmaları yapan ekibin yaktığı piknik ateşinin yayılmasıyla başladığını yazdı.

    Medine Mamedoğlu, yangının boyutlarına ilişkin en can yakıcı görselleri paylaştı. Ancak bu paylaşımlarından dolayı hakarete maruz kaldı, dahası tehdit edildi. Mamedoğlu için bu yeni değildi. 6 Şubat depremi sonrasında felaket bölgesinden paylaştığı görsel ve bilgilerden dolayı benzeri sıkıntılar yaşadı. Dahası hakkında soruşturma başlatıldı.

    Medine Mamedoğlu, olayın olduğu her yerde görev yaptı. 31 Mart’ta büyük bir oy farkıyla seçilen başkanın yerine ikinci gelen adaya başkanlığın verilmeye çalışıldığı Van’dan haberler geçti. Bu sırada dayak yediği yetmiyormuş gibi gözaltına alındı. Mamedoğlu, tehditlerden kendisini koruyabilmek amacıyla sosyal medya hesabını kilitlemek durumunda kaldı.

    DİYARBAKIR-MARDİN FELAKET BÖLGESİ

    Diyarbakır ve Mardin arasındaki bölge gerçek anlamda felaket bölgesi. 14 kişi can verdi. Pek çoğu, yangında mahsur kalanları kurtarmaya çalışırken hayatlarını kaybetti.

    Yangın aynı zamanda bir doğa felaketine dönüştü. İnsanlarla birlikte hayvanlar da yanıp gitti.

    BÖLGE AYIRIMCILIĞI SERGİLEMESİ

    Yangın Türkiye’nin gözde turistik bölgelerinde yaşansaydı, ne bileyim Bodrum’da, Marmaris’te, Çeşme’de ya da benzeri yerlerde sağcısı-solcusu, sanatçısı-siyasetçisi kendi çaplarında çaba harcar, en azından devleti göreve çağırırdı.

    Ne var ki yangın Diyarbakır’da, Mardin’de olunca sanki Türkiye’de değilmiş gibi söz konusu çevreler sessizlik içerisindeydi. Bu tavır “bölücülük” diye nitelendirmek iddialı belki de haksız bir itham olsa bile ötekileştirme ya da en azından duyarsızlık olarak nitelendirilir.

    Yaşanan felaketlerde ateş sadece düştüğü yeri yakmaz, eğer insan denilen canlı vicdan taşıyorsa, acı nerede yaşanıyorsa yüreği yanar. Rus yazar Lev Tolstoy’un dediği gibi, “Acı duyabiliyorsan canlısın. Başkalarının acısını hissediyorsan insansın.”

    Felakete maruz kalan ya da mazlumun kimliğini, dinini, inancını sorgulayıp tavır belirleyenler, canlı olsalar bile insan olabilirler mi emin değilim.

    İzmir’de deprem olur “gavur” derler, Diyarbakır ve Mardin’de yangın olur “Kürt” derler. Bu topraklar senin benim hepimizin, yanıp yok olan canlılar, ağaçlar hepimizin.

    Fransız tarihçi, dilbilimci ve ilahiyatçı Ernest Renan, bir milletin varlığının her gün yaşanan olaylarla bir tür referanduma tabi tutulduğunu söyler. Daha açık ifadeyle millet olma hissi her yaşanan olayda teste tabi tutulduğunu söyler.

    Bu yangın sırasında kimileri geçtiği haberlerle halkı kışkırttığını öne sürdüğü Medine Mamedoğlu’na küfür ve hakaretler yağdırdı, kimileri de “Beter olun, ateşiniz harlansın” paylaşımları yaptı.

    Bir bölgede insanlar öldü, hayvanlar, ağaçlar, bitkiler, canlılar yok oldu. Sosyal medyaya yansıyan görüntüler bir film sahnesi değildi. Hayatın ta kendisiydi. Yanan Kürtlerin evi ve yurdu olunca gözler kapatıldı, kulaklar tıkandı. “Terör örgütüne operasyon” adı altında harekete geçilecekse onlarca helikopter günün her saatinde havalanabilirken, yangının çıktığı yer Kürdün yurdu olunca yardıma koşacak helikopter bulunamadı.

    Bütün bunlar, “Dicle’nin kenarında kurdun kaptığı koyun bile benim sorumluluğumdadır.” masalları anlatarak iktidara gelenlerin döneminde yaşandı/yaşanıyor.

    PORTEKİZ MAÇINA GÖSTERİLEN İLGİ 

    Türkiye’nin Avrupa Futbol Şampiyonası elemelerinde Portekiz ile yaptığı maç, bir futbol karşılaşmasından öte bir noktaya taşındı. Maça değil, Portekiz’i fethe gider gibiydiler. Gürcistan gibi kolay bir takım karşısında kötü bir futbolla iyi bir skor alan Milli Takımın Portekiz karşısında da başarılı olacağına inanmış olmalıydılar.

    Milli Takımın, Portekiz karşısında “hezimet” denilebilecek bir sonuç alması ardından bu kez, iki saat önce göklere çıkardıklarını yerin dibine geçirmeye kalktılar.

    İki gün önce yüreklerine ateş düşen bölge insanından bazıları da eleştiri kervanına katıldı. Yakışıksız paylaşımlarda bulunanlar oldu. Bunlardan birisi de 26. Dönem Şırnak HDP milletvekili Ferhat Encü oldu. Ferhat Encü, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın, “Biz futbol maçı seyretmiyoruz beyler. Bir dramı, bir  trajediyi maalesef izlemek zorunda kalıyoruz.” iletisini paylaşan Encü, altına da “Biji Portikez” (Çok yaşa Portekiz) diye yazdı.

    Kürt siyasetçi Encü’nün bu paylaşımını onaylamak mümkün değil. Yangın karşısında duyarsız kalmak ya da “iyi oluyor” diye alkış tutmak ne kadar yanlışsa bu da o kadar yakışıksız.

    Encü’nün siyasi kimliği, kendisini sorumluluk sahibi yapıyor. Sorumluluk sahibi olan da ayrıştırmaya çalışmaz, birleştirici olur. Encü’nün paylaşımını savunmak mümkün olmadığı gibi, bu paylaşımını gerekçe göstererek ona hakaret ve ölüm tehditleri yağdırılmasını kabullenmek mümkün değil.

    Ernest Renan’ın dediği gibi millet olma her olayda test ediliyor ve biz toplum olarak her testi kaybetmiş olarak çıkıyoruz.

    Türkiye’de bu haberi engelsiz paylaşmak için aşağıdaki linki kopyalayınız👇


    Kaynak: Tr724
    ***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

  • Sürpriz olmayan sonuç!

    Sürpriz olmayan sonuç!


    HASAN CÜCÜK | ANALİZ

    EURO 2024’teki ikinci maçımızda Portekiz karşısında hiçbir varlık gösteremedik. Gürcistan maçının özgüveniyle Portekiz karşısına çıkarken, unuttuğumuz şey, zaaflarımızın varlığıydı. Unutmayan ise rakip olunca, ortaya 3-0’lık bir skor çıktı.

    Gerçekçi olalım, Portekiz grupta rakibimiz değildi. Bizim için aşılması gereken Çekya ve Gürcistan’dı. İlk maçımızda Gürcistan engelini aşarak, çok iyi bir başlangıç yaptık. Kazanırken bile ölümcül hatalar yaptık. Defansımız evlere şenlikti. Umudumuz Portekiz karşısında aynı hatalara düşmemekti.

    Portekiz karşısında Vincenzo Montella, Gürcistan maçından farklı olarak kalede Altay’a şans verirken, ilerde Kerem ve Yunus’u sahaya sürüp, defansın sağında Zeki Çelik’e forma verdi. Altay dışındaki değişiklikler hocanın tercihiydi. Mert Günok sakatlandığı için kaleyi Altay’a teslim etti. Bir nevi kumar oynadı Montella. ‘Ya tutarsa’ mantığına sahipti. Sonuç tam bir hüsran oldu.

    Rakip hoca Roberto Martinez, Türkiye’nin şifrelerini iyi çözmüş. Defansımızın zaaflarını görmenin rahatlığındaydı. Rafa Leao’yu sol çizgiye, Bernardo Silva’yı ise sağ çizgiye atarak oyunu genişletti. Bu iki oyuncunun getirdiği toplarla pozisyon aradılar. Nitekim ilk golü Leao’nun getirdiği topu Mendes’in ortaya çıkarmasıyla buldular. İkinci gol amatör seviye de bile olmazdı. Üçüncü golde ise Abdulkerim’in ıskası golü hazırladı.

    Hamasete gerek yok. İlk düdükten itibaren sahada hiçbir varlık gösteremedik. Geriden oyun kurmayı tercih edip, bol bol pas hatası yaptık. Fernandes, Palhinha ve Vitinha’dan oluşan hem hareketli hem de teknik kapasitesi yüksek bir orta sahaya karşı Hakan Çalhanoğlu, Kaan Ayhan ve Orkun Kökçü’yü sahaya sürmenin mantığını anlamak zordu. Zira, Orkun Gürcistan maçının en kötülerindendi. Portekiz karşısında sahada hiç yoktu. İkinci devre başında Orkun’u oyundan çıkararak Montella hatasını telafi yoluna gitti ama zaten skor 2-0 aleyhimize idi.

    Bu yenilginin tek adresi Montella’dır. İtalyan hoca, taktik açıdan sınıfta kaldı. Hocaya oyuncular da ayak uydurdu. Ayakta kalan tek oyuncumuz yoktu. Basit hataları bile telafi etmekten uzaktık.

    Portekiz maçı geride kaldı. Şimdi Çekya maçını düşünmek zorundayız. İyi başladığımız bir turnuvayı beklemediğimiz kötü bir sonla bitirebiliriz. Çekya maçında Abdulkerim sarı karttan dolayı olmayacak, Samet ise sakatlanıp çıktı. Durumu ne olur belli değil. Stoper hattında iki yeni isim görebiliriz.

    Arda Güler’in neden ilk 11’de olmadığının cevabı ‘yorgunluk’ olarak gösterildi. Maç sonunda Montella, “Sakatlık riski vardı!” diyerek neden ilk 11’de sahaya sürmediğini söyledi. Risk varsa neden sonra oyuna aldı? Skor 3-0 olduktan sonra, 70. dakikada Arda’yı oyuna almanın mantığı nedir? Hepsini geçtim, ne yorgunluğu yahu! Rakip takımda Pepe 41, Ronaldo 39, bizim Arda ise 19 yaşında. Hem Pepe hem de Ronaldo sezon boyunca Arda’nın neredeyse 10 katı maça çıkmış. Arda için ‘yorgun’ mazereti, akla hakarettir.

    Burada Pepe ve Ronaldo için bir parantez açalım. Yediğimiz 3. golde Ronaldo kendi atması yerine golü Bruno Fernandes’e attırdı. Bir golden çok ötesiydi yaptığı. Kendi atsa 6 Avrupa şampiyonasında oynayan ilk oyuncu olmasının yanına hepsinde gol atan oyuncu olacaktı. Dahası var? Bir gol Avrupa şampiyonası tarihinde en çok gol atan oyuncu yapacaktı. Ronaldo egosunu kenara bırakıp, takımını düşündü. Büyük futbolcu bu olsa gerek.

    Ya Pepe? 41 yaşında olduğunu unutup forvet oyuncularımıza göz açtırmadı. Tüm hava toplarını ve araya atılan kritik topları karşıladı.

    Portekiz, 3-0’lık skoru maç boyunca 3. vitese geçme gereği duymadan elde etti. Çoğu oyuncu için ter atma antrenmanı gibiydi.

    Türkiye’de bu haberi engelsiz paylaşmak için aşağıdaki linki kopyalayınız👇

    Kaynak: Tr724
    ***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***