Kategori: Görüş & Analiz

Serbest Görüş farklı bakış açıları ve derinlemesine analizlerle güncel olayları ve toplumsal sorunları inceler. Uzmanlardan ve düşünce liderlerinden gelen detaylı yorumlar, eleştiriler ve stratejik analizlerle okuyuculara geniş bir perspektif sunar. Sitemiz günün önemli konularını anlamak ve derinlemesine bilgi edinmek için ideal bir kaynak.

  • Seçim tohumu toprağa düştü; dip dalga oluşuyor…

    Seçim tohumu toprağa düştü; dip dalga oluşuyor…


    NECİP F. BAHADIR | YORUM

    “Türkiye erken seçime ‘doludizgin’ gidiyor!” demek isterdim ama gerçekçi olmak zorundayım. Doğrusu sandığın ufukta belirdiği… Siyasetin seçime sakin biçimde adım adım yürüdüğü… Devlet Bahçeli’nin adımları gibi kontrollü, ağır ve yavaş. Şartlar değişir, bir bakarsınız Bahçeli’nin hızı artar, o zaman başka. “Bu ihtimal yok!” diyemem. Ve Bahçeli orada durduğu sürece denemez de… Ayrıca Türk siyaseti her zaman büyük sürprizlere gebedir.

    Ama ‘şimdilik’ biraz zayıf olasılık. Yarın ise ne olacağı belli olmaz. Siyaset gurusu, “Politikada 24 saat uzundur!” diye boşuna söylememiş. Bugün olsa ‘24 saat’ demez, ‘1 saat’ derdi. Devir değişti. Dünyanın dönüş hızı arttı! Hakkını teslim edelim, Süleyman Demirel ne büyük politikacıymış, toprak oldu gitti ama gün geçmiyor ki kendini hatırlatmasın. Türkiye’de sakin bir geceye yatıp, fırtınalı sabaha uyanmak pekala mümkün. İşte o vakit ülke ‘doludizgin sandığa’ koşar.

    Erken seçim, 31 Mart gecesi toprağa düştü!

    Siz de farkında olmalısınız; Her ‘erken seçim mesajı’ beni fena halde heyecanlandırıyor ve hemen işi gücü bırakıp klavyeye koşuyorum. ‘Erken seçimle’ bu kadar ilgili olmam emin olun kişisel beklentilerimizden dolayı değil. Herşeye rağmen Türkiye’yi ve Anadolu insanını düşündüğüm için. Yaşadığım onca ‘kalp kırıklığı’ ve ‘gönül yarılmasına’ rağmen memleket hâlâ umurumda. Uzaklarda da olsam, AKP iktidarının her gün, hatta her saati ülkenin zararına yazdığını çok net görüyorum.

    AKP kaybederse, Türkiye kazanacak! AKP sebep, mevcut tablo sonuç çünkü. Aynel yakin ispatı yapılmış bir formül bu. Erdoğan ülkeyi öyle kirletti ki ortamın iktidar değişikliği ve bir iki seçimle pisliklerinden arınması da olası değil. ‘En az 3 seçim’ diyorum ben, siyasetin bir çamaşır gibi ‘sandıkla yıkanması’ lazım. O zaman da ak-pak bir çehreye kavuşmak garanti değil. Fakat umut var… AKP yazgısı olan tarihin çöplüğündeki yerini alırsa eğer, en azından ülkenin üzerindeki kirlerin bir bölümü dökülür.

    Tam burada “Bütün renkler aynı hızla kirleniyordu / Birinciliği beyaza verdiler” diyen şairi hatırlayalım. Keşke birincilik sadece beyazda olsa AKP maviyi de, sarıyı da hatta siyahı bile kirletmeyi becerdi. Adına ‘AK’ dedi, kitleler beyazın masumluğuna aldandı fakat kader iddiasıyla sınadı günün sonunda hem kendini hem de ülkenin bahtını kararttı.

    Dip dalga oluşuyor 

    Ben erken seçim tohumunun 31 Mart gecesi toprağa düştüğüne inanıyorum. Sandıktan kaçış yok. Erdoğan’ın bütün çabası ve manevraları sandığa biraz daha ötelemek için. Tsunamiye dönüşecek dalga dipte oluşuyor şu an. Dip dalgalarının önünde durulamadığını, siyasi tsunaminin saltanatları, bentleri yıkıp geçtiğini, ‘tahtı bir yana, şahı bir yana savurduğunu’ yaşanmışlıklardan biliyoruz. Ondan gayrı tahtı, baht da kurtaramaz.

    Yakın tarih bunun örnekleriyle dolu. Nice iktidar kaybedeceğini bile bile erken seçime gitmek zorunda kaldı. 2002’yi hatırlatmak yerinde olur sanırım. Koalisyon ortaklarından Bahçeli, ‘bayram değil seyran değilken’ Bursa’da yaylaya çıktı ve “Haydi seçime!” dedi. Bırakın ortaklarını, MHP yöneticileri bile “Ne oluyoruz!” şaşkınlığı yaşadı. AKP de yeni kurulmuştu, teşkilatlarını tamamlamakla meşguldü. Türkiye Ecevit ve Yılmaz’ın şaşkın bakışları altında ‘paldır küldür’ seçime gitti.

    Sonuç malum…

    DSP, ANAP ve MHP baraj altında kaldı. Erdoğan’ın AKP’si Bahçeli’nin açtığı ve taşlarını döşediği yoldan iktidara yürüdü. Ecevit ve Yılmaz düştüğü yerden bir daha kalkamadı. Partileriyle birlikte tarih oldular. Bahçeli ise ‘git – gel manevralarından’ sonra siyasete ve Meclis’e tekrar döndü. Ve bugün yine Ankara nefesini tuttu onun “Haydi seçime…!” diyeceği günü bekliyor. Erken seçim kartını kullanmak Bahçeli’nin alışkanlığıdır. Vazgeçemez, kaderi ve kararteri olmuştur çünkü. Bilmem meramımı anlatabildim mi?

    Bahçeli’ye not gelir; gereğini yapar!

    O dipten gelen güçlü dalgayı Erdoğan da Bahçeli de iyi bilir. Önünde durulamadığını da tabii. Şunu da ekleyeyim; Biraz hafifleterek söylemem gerekirse Bahçeli’nin kararları ‘tümüyle kendi iradesi’ değildir. Parti organlarında, kurmayları ve arkadaşlarıyla yaptığı istişareler sonucu hiç değildir. Peki nedir o zaman? Bahçeli’ye gece bir not veya sinyal gelir. Ve anında partisinin zararlı çıkacağını bile bile ‘gereğini’ yapar.

    Türkiye’nin bir yılda 3 seçim yaptığı doğru… İki tur cumhurbaşkanlığı ve yerel seçim. Bu toplumun seçim yorgunu olduğu, siyasetin sandıktan uzak duracağı anlamına gelmez. Seçim ihtiyaçtan doğar. Şartlar sandığı zorlar. Meclis sadece karar alır. Milletvekillerine ise istemeye istemeye el kaldırmak düşer. Çünkü işin ucunda dönememek de var ki; en az yarısı yeni dönemi göremez. Önümüzdeki seçimde milletvekillerinin en az üçte ikisinin Meclis dışı kalması güçlü ihtimal.

    Erdoğan da kaderinden kaçamayacak!

    Evet, erken seçim tohumu toprağa düştü… Ama çekirdek yeşereceği toprağı bulamazsa çürür gider. Tarih ve kader tohuma toprağı hazırladı. Bulutlar suyunu verdi, güneş ışığını esirgemedi. Bundan sonra tohumun içindeki cevherin toprağa tutunması ve filizlenmesi mukadderdir. Erdoğan, ustalığını ne kadar konuşturursa konuştursun beyhude… Kaderinden kaçamaz. Sadece o mu? Bahçeli de elbette… Kısaca ülkeyi mahveden yerin dibine batası bir dönem… Dipte bir fay hattını andıran damarda enerjinin toplanmakta olduğunu söylememin sebebi bu.

    31 Mart Erdoğan – Bahçeli ortaklığını öyle bir vurdu ki, adeta felç etti. İktidarın azaları işlemez durumda. Kalbin ritmi belli belirsiz son vuruşları atıyor… Ciğerler oksijen üretmekte yetersiz… Beynin ölümü başladı. Böyle mefluç bir siyasi yapının direnci olur mu? Bahçeli’nin haline bakın iktidarın sağlığını görün. Ayakta duramayan, titrek ve minik adımlarını güçlükle atabilen, acıyla kıvranan, yaşadığı ızdırabı yüzüne vuran bir siyasi ittifakın yarınından söz edilebilir mi?

    Haa toplum bu mefluç yapıyı taşımakta beis görmez, ölüyü diriltmeye çalışırsa söylenecek tek söz ‘Kendi düşen ağlamaz!’ olur. Ama ben bu seçeneği ihtimal dışı görüyorum.

    Yazıya otururken amacım CHP Lideri Özgür Özel’in ‘erken seçim’ mesajını yorumlamak içindi. Hiç ummadığım biçimde giriş faslı o kadar uzadı ki Özel’e yer ve zaman kalmadı. Planım bu değildi ama ne yapalım yazı kendini böyle yazdırdı…    Eğer gündem fırsat verirse Özel’in ‘erken seçim çıkışı’ sonraki yazıya. Olmadı, daha sonra… Nasıl olsa erken seçim siyasetin gündeminden düşmez, sık sık arz-ı endam eder.

    Türkiye’de bu haberi engelsiz paylaşmak için aşağıdaki linki kopyalayınız👇

    Kaynak: Tr724
    ***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

  • Ekonomiyle birlikte iktidar da çöküyor 

    Ekonomiyle birlikte iktidar da çöküyor 


    TARIK TOROS | YORUM

    Çok partili koalisyon yıllarında, televizyon haberciliğinde şöyle bir haber kurgulama tekniği vardı, hâlâ yapılıyor mu bilmem: Partilerin grup toplantılarında konuşmalar alt alta konur, anlamlı cümleler seçilir, liderler karşılıklı konuşturulurdu. Seyreden vatandaş da 2 dakikalık haber kurgusuyla politik gündem hakkında fikir sahibi olurdu.

    Nicedir, bu yöntem terk edildi. Çünkü son 22 yıl, baskın AKP iktidarı ile geçti. Şu son dönem politika yeniden hareketlendiyse bunda AKP’nin eski gücünde olmayışının, halkın sesini yükseltmesinin, muhalefetin buna kayıtsız kalamayışının tesiri var.

    Ülkenin önümüzdeki 4 yılı bu düzende sürdüremeyeceği, iktidar dahil tüm çevreler tarafından fark edilmiş durumda. Liderlerin kürsü polemiği de geri döndü.

    Misal, CHP lideri Özgür Özel’in, “Bizim 22 yıllık enkazı kaldırmak için sorumluluğumuz olmayan yükün altına girmek gibi bir niyetimiz yok.” sözüne Erdoğan, AKP kürsüsünden şöyle cevap verdi: “Birilerinin ortaklık arayışı, 22 yıllık başarı ve rekorlarla dolu reform destanından pay kapmaksa, kusura bakmasınlar ama kimseyi başarı hikayemize ortak etmeyiz.” (26 Haziran 2024)

    ***

    2021 yılında Erdoğan’ı Saray’da ziyaret eden SP lideri Temel Karamollaoğlu, görüşmeden sonra şaşkınlığını gizleyememişti: “Her şeyin dört dörtlük olduğu kanaatinde. Hiç problem görmüyor kendisi. Dedim ki, ‘Size gelen bilgilerde en azından yanlışlıklar, farklılıklar olabilir’. O aynı kanaatte değil.” 

    Erdoğan aynı noktada duruyor. Değişmedi. Şu son “normalleşme” turlarını da kendine yonttu: “Yumuşaması, normalleşmesi gereken muhalefettir. Bizim normalleşme çabamız, aslında muhalefeti normalleştirme çabasıdır.” (26 Haziran 2024)

    ***

    Nisan, Mayıs, Haziran. Son yerel seçimden bu tarafa yaklaşık 3 ay geçti ve normalleştik, yani normale döndük. Erdoğan’ın seçim hezimetini unutturmak için zamana ihtiyacı vardı, bunu elde etti ve 3 ayın sonunda noktayı koydu: “Bana biat eden, teslim olan normalleşir!”

    CHP’nin bu süreçte tek kazanımı, Saray’a “terör işbirlikçisi-CHPKK” söylemini terk ettirmek oldu. Müzakere başlayınca önceki laflar rafa kalktı. Bu tabi raftan tekrar indirilmeyeceği manasına gelmiyor.

    Gittiği her yerde büyük ilgi gören, son Almanya gezisinde başta Alman Dışişleri bakanı olmak üzere bakanlar, eyalet başbakanları tarafından ağırlanan Ekrem İmamoğlu, Erdoğan’ın hazzetmediği tek isim. Rüzgar yön değiştirirse hakkında siyaset yasağı sürecini işletecek dosya hızla işleme konabilir, bu risk hep var.

    ***

    Son üç ayda şu oldu: AKP’den yaka silken seçmen, CHP’ye şans verebileceğini gösterdi. CHP Genel Merkezi böylesi bir teveccühü beklemiyordu. Onun için de beklentiyi karşılayamadı, altında kaldı. Erken seçim istemekten özellikle kaçındı. Fakat görmezden gelerek bunu unutturamayacağını da gördü. Üstelik, hemen her hafta birkaç yanlışa imza attı. Özgür Özel’in “ekose desenli ceketi” bunların yanında magazin kalır.

    CHP, iktidarla mevcut flörtün yaramadığını bilakis tabanı kızdırdığını, partiyi aşağı çektiğini gördü. İktidar da, söz dinleme veya uzlaşma niyeti olmadığını gösterdi. 

    Kemal Kılıçdaroğlu çok değil iki yıl önce, Milli Eğitim Bakanlığı, Et Balık Kurumu ve TÜİK’in kapısına gitmiş, içeri alınmamış, geri dönmüştü. İki yıl sonra Erdoğan, Hazine Maliye Bakanı’nı talimatladı ve Mehmet Şimşek, CHP’nin gölge bakanı Yalçın Karatepe’yi bakanlığın kapısında karşıladı, 4 saat de brifing verdi. Tabi iki taraf da bunun zorlama bir müsamere olduğunun farkındaydı.

    ***

    Ekonomide büyük buhran kapıda. Asgari ücret ve emekli maaşlarında arzu edilen iyileştirme yapılsa dahi durdurulamayacak bir düşüş var. Mehmet Şimşek, adı konulmamış ‘IMF Türkiye Masası Şefi’ olarak acı reçeteyi yazmaya başladı. Ekonomiyle birlikte iktidar da çöküyor. Bunu CHP de görüyor. Aşamadığı iki büyük korkusu var: İktidar olmayı bilmiyor, buna arzulu değil, kadroları yok. İkincisi, mevcut ekonomik ve sosyal çöküşün altında kalmak istemiyor.

    Kor haline gelmiş iktidar maşasını tutmak, ateşten gömleği giymek istemiyor. Ankara’da partilerin karar alma mercilerindeki hemen herkes için, pozisyonlarını korumak, politik kariyerlerini muhafaza etmek birinci öncelik. Sorun da bu esasen.

    Türkiye’de bu haberi engelsiz paylaşmak için aşağıdaki linki kopyalayınız👇

    Kaynak: Tr724
    ***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

  • EURO 2024 | Bu kez başardık!

    EURO 2024 | Bu kez başardık!


    HASAN CÜCÜK | HABER ANALİZ

    Son iki Avrupa şampiyonasına grup aşamasında veda eden Türkiye, bu kez gruptan çıkmayı başardı. Gruptaki son maçımızda Milliler, Çekya’yı Hakan Çalhanoğlu ve Cenk Tosun’un golleriyle 2-1 yenmeyi başardı. 6 puana ulaşan Türkiye, 6 puanlı Portekiz’in ardından averajla ikinci oldu. Son 16 turundaki rakibimiz Avusturya.

    EURO 2024’te gruptaki son maçımıza Çekya karşısına çıkarken, tarihin tekerrür etmesini umuyorduk. EURO 2008 ve 2016’da gruplarda rakibimiz Çekya’yı iki maçtada yenmeyi başarmıştık. Hele EURO 2008’teki mücadele tam anlamıyla tarihiydi. 2-0’dan dönüş yapıp 3-2 kazanmıştık. Son 16 tur bileti için bir puan yetiyordu. Gürcistan – Portekiz maçının skoruna bakmaksızın gruptan ikinci olarak çıkacaktık. Korku ve endişelerimiz yok muydu? Olmaz olur mu!

    Vincenzo Montella, EURO 2024’te garip tercihlere imza attı. İlk maçta tekleyen Orkun’u Portekiz karşısında da sahaya sürdü. Sezonun en flaş ismi Barış Alper’den forvet denemesi yaptı. İlk iki maçı Barış Alper alışmadığı mevkide şut çekmeden tamamladı. Samet sevdasından vazgeçmedi. Portekiz karşısında adeta kumar oynayıp kaleyi Altay’a teslim etti. Keza Arda Güler’i Portekiz karşısında ‘sakatlık’ gerekçesiyle yedek kulübesine çekti.

    Umudumuz Montella’nın hatalarından ders almasıydı. Nitekim Orkun’u kesip ön liberoda Salih Özcan ve İsmail Yüksek’i oynatması iyiye işaretti. Barış Alper’i nihayet kanada çekmişti ama bu kez forvetimiz yoktu. Sağ kanatta Barış Alper, solda Kenan Yıldız, ortada ise Hakan Çalhanoğlu ve Arda Güler vardı. 4-2-4 düzeniyle ne olduğu belirsiz bir sistemle oyun alanındaydık.

    Ne yazık ki milli takımın ne sistemi ne de ezbere sayılacak bir ilk 11’i yok. Ne savunma ne hucüm yapıyoruz. Ne olduğunu kimsenin çözemediği bir oyun anlayışına sahibiz. Çekya’nın yoluna devam etmesi için mutlak galip gelmesi gerekiyordu. En önemli kozları Patrik Schick sakatlığı ekstra bir ikramiye idi.

    Ancak ilk düdükle birlikte sahada ne yaptığının farkında olmayan bir Türkiye vardı. Pozisyonlara Çekler girdi. Kalemizi iki uzaktan şutla yokladılar. Mert Günok gole izin vermedi. 20. dakikada Antonin Barak’ın çift sarıdan atılmasıyla tüm şartlar lehimize döndü. Topla oynayan taraf olmamıza karşılık üretkenlik yoktu. Rakip ceza alanı içinde pozisyon bulamadık. Hakan ve Arda’nın kaleyi bulmayan şutları dışında koca ilk devre hem de 10 kişi kalmış rakip karşısında varlık gösteremedik. Az kalsın soyunma odasına yenik gidecekken, kalecimiz Mert Günok karşı karşıya kaldığı pozisyonda Jurasek’in vuruşuna engel oldu.

    İlk devre bulamadığımız çerçeveyi ikinci devrenin hemen başında Barış Alper’in kafa vuruşunda bulduk. Üzerinden ölü toprağını atmış bir milli takım vardı. Üst üste Çekya kalesinde pozisyonlar bulmaya başladık. Oynadığı futbolla eleştirilen Hakan Çalhanoğlu, oluşan karambolde İsmail Yüksek’in pasını sol çarprazdan ağlarla buluşturduğunda dakikalar 51’i gösteriyordu.

    1-0 öne geçmişsin, rakip 10 kişi ne beklenir? Oyun kontrolünü alıp, rakibin ani çıkışlarına engel olmak ilk akla gelir. Peki Türkiye ne yaptı? Organize olmaktan uzaktı. Rakip kalede kaçırdığımız mutlak gol sonrası kalemizde golü gördük. Uzun atılan taçdan gelen topun oluşturduğu karambolde 65. dakikada Tomas Soucek topu ağlarla buluşturdu.

    Beraberlik golü sonrası bizim de çilemiz başladı. Zaten diken üstünde götürdüğümüz maçta olası bir kaza golü tüm geceyi kabusa çevirecekti. Gürcistan’ın Portekiz karşısındaki 2-0 üstün oynadığı haberi endişemizi katlayan sebepti. Olası bir yenilgi Almanya’ya veda olacaktı.

    Neredeyse 80 dakika 10 kişi oynayan Çekler, kora kor mücadele etti. Dışarıdan bakan birinin Çekler’in bir kişi eksik olduğunu anlaması mümkün değildi. Çekya, maçın son bölümünde oyun disiplininden kopmasıyla rakip kalede pozisyon üstüne pozisyon bulduk. Biraz sakin ve dikkatli olsak golü bulmak içten bile değildi. 90+4’te 4 kişiyle geldiğimiz pozisyonda Cenk Tosun topu ağlarla buluşturarak stresimize son verdi.

    Aldığımız 3 puanla Portekiz’in ardından ikinci olup, adımızı son 16 turuna yazdırdık. Yeni rakibimiz Avusturya. Hakan Çalhanoğlu ve Samet Akaydın gördükleri karttan dolayı Avusturya karşısında forma giyemeyecekler. İlk testten geçtik ama oynadığımız futbol ümit vermiyor. Umarım Avusturya karşısında korkulan olmaz.

    Türkiye’de bu haberi engelsiz paylaşmak için aşağıdaki linki kopyalayınız👇

    Kaynak: Tr724
    ***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

  • Bunlar nafile turlar; ‘Karanlık oda’ buluşması!

    Bunlar nafile turlar; ‘Karanlık oda’ buluşması!


    NECİP F. BAHADIR | YORUM

    Tayyip Erdoğan ile Devlet Bahçeli arasında beklenen görüşme gerçekleşti. İki ayda üç kez görüşmüşler. Fazla mı? Az değil. Resmen bir koalisyon söz konusu olmasa da ‘ittifak ortaklığı’ var. Ve iki parti arasında çok ciddi problemler yaşanıyor. Problem hafif kalır, yaşananı ‘kriz’ diye nitelemek mümkün.

    Siyasi gündem baş döndürücü hızla değiştiği için görüşmeyi doğuran saikler unutulmuş olabilir. Andy Warhol’a atfedilen, “Herkes bir gün 15 dakikalığına ünlü olacak!” diye bir söz var. Bizde gündem de o hesap… 15 dakika olmasa bile birkaç saatliğine bir konu sanki hiç bitmeyecekmiş gibi tartışılmaya başlıyor… Kısa süre sonra tedavülden kalkıyor ve yeni bir gündem! Toplumun bu hıza ayak uydurabilmesi mümkün değil.

    Devlet Bahçeli’nin iki hafta önce elinde dosya parmağında yüzük fotoğrafını hatırlarsınız elbette… Yüzüğün üzerinde ne yazdığını sorsam… Siyasi haberlerle içli dışlı olmama rağmen ben bile o yazıyı doğru yazabilmek için Google’a müracaat ediyorum. “Allah bana yeter!” yazıyormuş.

    Doğru hatırladım. Bu mesajı kime verdi? Elbette Erdoğan’a… Elindeki dosyanın da bir anlamı var; Erdoğan’a sübliminal bir gönderme. “Açarım dosyaları haa…” şantajı.

    MHP liderinin öfkesi boşuna değil. İttifak ortağı dururken Erdoğan gözünü dışarıya çevirdi ve CHP’yle flört etmeye başladı. Hiçbir ortak bunu kaldıramaz. Tepkisini koyar, öfkesini yansıtır. Çünkü ortaklık hukukuna uymaz. Normal hayatta bile ortağının bir başkasıyla yüz göz olmasına kim tahammül edebilir? Hemen her yerde ayrılık sebebidir.

    MHP, AKP için ağır bir yüke dönüştü

    Bahçeli’nin efkarlanmasını, kendisini arabeske vurmasını, yüzük ve dosyayla gözdağı vermesini anlıyorum ben. Ama Erdoğan anlamadı ya da anlamazlıktan geldi. CHP’ye yumuşamaya başladı. 31 Mart’tan önce muhalefetin varlığını tanımazdı. Seçim bozgunundan sonra yeni arayışlara yöneldi. O da haksız değil. Devri iktidar güneşinin batmakta olduğunu gördü. Üstelik hezimetin sebeplerinden biri de ortağı MHP. Düne kadar destekti ama bugün köstek… Ağır bir yüke dönüştü.

    Devlet Bahçeli mesaj verirken Erdoğan boş durur mu? Aylardır randevu vermediği Sinan Ateş’in eşi Ayşe Ateş’i Saray’a davet etti ve çocuklarıyla birlikte fotoğraf çektirdi. Daha da önemlisi görüşmeye Adalet Bakanı Yılmaz Tunç’u da çağırarak Sinan Ateş davasını sahiplendi. Erdoğan bu görüntünün Bahçeli’yi rahatsız etmeyeceğini düşünmemiş olabilir mi? Asla… Kuşkusuz Erdoğan’ın da bir oyun planı var. Ve bu yeni planda MHP yok!

    Onca naza rağmen Erdoğan’ın umursamazlığını gören Bahçeli ima, dolaylı ve sübliminal mesajları bıraktı, doğrudan seslendi. Siyasette ‘muhtıra’ diye nitelenecek türden yazılı açıklama yaptı. Neler söylemedi ki… Erdoğan’ın ‘yumuşama’, Özel’in ‘normalleşme’ dediği sürece verdi veriştirdi. “MHP bariyer olarak telakki ve tarif ediliyorsa…” dedi ve ekledi: “Her türlü fedakarlığı göze almak ve gereğini gönül rahatlığıyla yapmaktır.”

    Erdoğan’a adres de gösterdi; “CHP ve altılı masayla ittifak kur!”

    Erdoğan, Bahçeli’nin açıklamasını işine geldiği gibi yorumladı. ‘Anlamadı’ diyemiyorum, anlamak istemedi. Meselenin özünü bıraktı, yan yollara saptı. O sözler için, “Sorun yok. Güzel açıklama!” bile dedi. Bahçeli’nin ne demek istediğini gerçekten anlamamış olabilir mi? Sanmıyorum. Biraz makaraya sardı. ‘Makaram sarı bağlar / Kız söyler, gelin ağlar / Niye ben ölmüşmüyem…’ türküsünü sevmesi boşuna değil.

    Türk siyasetinde koalisyon veya siyasi ortaklar arasında tatsızlıklar ve sürtüşmeler her zaman yaşanır. Bahçeli’nin açıklamasına yansıyan kırgınlık ve öfkeyi neredeyse ilk kez görüyorum ben. Ortaklar arasında hukuk ve siyasi nezaket her zaman korunurdu. Sorunu krize dönüşmeden ivedilikle müdahale edilirdi. Erdoğan nedense Bahçeli ile görüşmekte acele etmedi, ağırdan aldı, ateşten topu biraz soğuttu, epey sonra Saray’a davet etti.

    Randevu haberini Erdoğan’ın danışmanı duyurdu. Acaba Bahçeli’nin rahatsızlığı görüşmenin ertelenmesine sebep olabilir miydi? Hayır, Bahçeli’nin beklemeye tahammülü yok. Sinan Ateş davasının duruşmaları pazartesi günü başlıyor ve davanın odağında da MHP ile Ülkü Ocakları var. Bahçeli her ne kadar inkar ve itiraz etse de kamuoyu aksini düşünüyor. Ayşe Ateş de öyle… Cinayetin üzerindeki MHP ve Ülkü Ocakları’nın parmak izlerine tek ve kadın başına büyük cesaretle dikkat çekmekten geri durmuyor.

    ‘Ateş’, MHP’nin bacasını sardı!

    Onun için Bahçeli ölüm döşeğinde de olsa kalkar ve randevuya gelir. Grup konuşması için Meclis’e gittiği gibi… Salı günü ilk kez oturarak konuştu, sonrasında fenalaştı ama yine de mesajını vermekten geri durmadı. Randevu çok daha önemli. Eğer Erdoğan davaya ağırlığını koyarsa Ateş dosyası MHP’ye çok daha zor durumda bırakabilir. Ateş MHP bacasını sardı.

    Saray’dan servis edilen görüntü ve fotoğraflara baktım. Bahçeli’nin durumu gerçekten vahim. Zor yürüyor. Ağır çekim modunda minik adımlarla ancak ilerleyebiliyor. Güçlükle kaldırdığı ayağına ileriye doğru atmakta sıkıntı çekiyor. Ve bu sırada yüzüne yansıyan acının, ızdırabın izlerini görmemek mümkün değil. İnanmıyorsanız dikkatlice siz de bakın. Bu hallere düşmeye değer miydi?

    Beklendiği gibi görüşmeden sonra hiçbir açıklama yapılmadı. Erdoğan ve Bahçeli’nin çevresinde de ‘tık’ yok. ‘Herşeyin yolunda olduğunu’ söylemek için fotoğraf yetmez. Bunu sözlerle desteklemek gerekmez mi? Yapılacak açıklamaların da gerçeği yansıtmayacağını biliyorum. Fakat en azından satır aralarından, üsluptan bazı çıkarımlar yapmak mümkün olurdu.

    Susmak niye? Karşılıklı restler ne oldu? Kriz bitti mi? Kırgınlık geçti, öfke dindi mi? Mesele tatlıya bağlandı mı? Kamuoyunun bunları öğrenme hakkı yok mu? Bu nasıl bir iletişim yönetimidir?

    Medya mesaj gönderirken var, görüşmeden sonra yok. Olur mu bu? Sırf bu suskunluk ve sessizliği yorumlayarak bile AKP-MHP iktidarının şeffaflığı ve açıklığı üzerine hüküm vermek mümkün. Lafa gelince Erdoğan, şeffaflık konusunda mangalda kül bırakmaz fakat uygulama ortada… Bu gibi hallere rahmetli Erbakan “Karanlık oda yönetimi!” derdi.

    Erdoğan – Bahçeli görüşmesi için pekala Erbakan’dan ilhamla ‘karanlık oda buluşması’ diyebiliriz.

    Sonuç mu?

    Vazo kırıldı, ittifak çatladı. Bunlar nafile turlar. Cumhur İttifakı siyasi ömrünü tamamladı. Bunu herkes biliyor. Herkes biliyor bir dönemin bittiğini…

    Ve bir başka dönemin doğum sancısının yaşandığını…

    Türkiye’de bu haberi engelsiz paylaşmak için aşağıdaki linki kopyalayınız👇

    Kaynak: Tr724
    ***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

  • O artık özgür

    O artık özgür


    YÜKSEL DURGUT | YORUM

    Türkiye’de Wikipedia’nın 29 Nisan 2017’de Erdoğan rejimi tarafından yasaklanması, benim için özgürlük ile sansür arasındaki çizginin en net haliydi. O günü hatırladığımda, Türkiye’den ayrıldığım sabahın karanlığında suyun karşı tarafına geçmiştim. Üstüm başım çamur içindeydi ancak ilk işim cep telefonuma Wikipedia uygulamasını indirmek olmuştu. Özgürlük, o anlamda bana bu uygulamanın sembolik anlamını kazandırmıştı. Assange’ın özgürlüğüne dair haberleri dün sabah ilk duyduğumda ise aklıma Türkiye’den ayrıldığım 27 Nisan 2018 sabahı geldi.

    Bugün, Irak’ın güneyindeki Basra’da patlayan bombalar sonucunda en az 50 sivil yaşamını yitirdi. Olay yerine ulaşan askeri birlikler, bölgede büyük bir kaosun yaşandığını belirtiyor.

    Afganistan’daki liderler arasındaki görüşmelerde, Taliban’ın güçlenmekte olduğu ve ülke genelinde güvenlik durumunun giderek kötüleştiği vurgulandı.

    Julian Assange, Avustralya’ya doğru yola çıktığında, ABD ile yaptığı anlaşma haberi henüz duyulmamıştı. Bu anlaşma, Casusluk Yasası’nı ihlal ettiği tek bir suçlamayı kabul etmesi karşılığında serbest bırakılmasını içeriyordu.

    Elbette bu, asla kabul edilmesi gereken bir durum değil. Assange asla hapsedilmemeliydi. Dünyanın gözü Kuzey Mariana Adaları’ndaki Saipan’da bir mahkeme salonuna çevrildi. Neden mi? WikiLeaks’in kurucusu Julian Assange’ın kaderi, uzun yıllar süren bir hukuk mücadelesinin ardından yeniden çiziliyor.

    Assange, ABD’nin başını çektiği sırları ifşa etme operasyonları ile tanındı. Irak Savaşı Günlükleri, Afganistan Savaşı Belgeleri ve diplomatik yazışmalar… Bu belgeler, Amerikan hükümetinin perde arkasındaki olayları, kararları ve stratejileri deşifre etti. Assange, bilgiye erişim hakkının, demokratik toplumların temel taşı olduğunu savundu ve bunun için mücadele etti.

    Bugünün olayı, Assange’ın hukuki sürecinde bir dönüm noktası. Anlaşmanın imzalanmasıyla Assange, tek bir suçlamayı kabul ederek özgürlüğüne kavuşacak. Bu, onun için istenen bir sonuç değil; çünkü Assange, bu süreçte 7 yılını Londra’daki Ekvador Büyükelçiliği’nde ve yaklaşık 5 yılını da Belmarsh Yüksek Güvenlikli Hapishanesi’nde geçirdi. Ancak bu anlaşma, onu ABD’ye iade edilmekten kurtaracak.

    Son yıllarda, Avustralya’da Assange’ın serbest bırakılması için siyasi bir baskı oluştu. Bu baskı, Biden yönetiminin kararını etkilemiş olabilir. Ancak esasen, Assange’ın yargılanmasının, gazeteciliğin geleceği üzerindeki caydırıcı etkisi dikkate alınmış olabilir. Gazetecileri hedef almak, suçluları korumaktan başka bir işe yaramaz.

    Amerika’nın tarih boyunca her zaman anti-emperyal örneklerden korkmuştur. 1950’lerde İran ve Guatemala’dan, Küba, Vietnam, Şili ve sayısız diğer ülkeye kadar bu korku, sayısız darbeye ve müdahaleye yol açtı. Bu süreçte, Daniel Ellsberg gibi muhbirler, Vietnam Savaşı’nın gerçek yüzünü ortaya çıkararak bu korkunun haklı olduğunu gösterdi. Ancak Ellsberg, Nixon yönetiminin hataları sayesinde uzun süreli hapis cezasından kurtulabildi.

    Assange’ın yakın çalışma arkadaşı Chelsea Manning, Irak’ta görev yaparken ABD’nin savaş suçlarını ifşa ettiği için mahkemede 35 yıl hapis cezasına çarptırıldı. Hapiste geçirdiği 7 yıldan sonra Barack Obama’nın son dönemdeki nadir insaflı hareketlerinden biriyle serbest bırakıldı. Obama yönetimi, Assange’ı yargılamaktan vazgeçmişti çünkü, olası yargılama diğer Amerikan medya organlarına karşı benzer davaların açılmasına yol açabilirdi.

     

    Irak Savaşı Günlükleri, Afganistan Savaşı Günlükleri ve iki milyondan fazla diplomatik yazışma, halkın çıkarlarına hizmet etmişti. ABD’nin iddiası, belgelerdeki isimlerin ifşa edilmesinin tehlikeli sonuçlar doğurabileceğiydi ancak buna dair hiçbir somut kanıt bulunamamıştı. Asıl sonuç, ABD’nin savaş suçlarının ve diplomatik entrikalarının açığa çıkmasıydı.

    2016 seçimlerinden önce ABD Demokratik Ulusal Komitesi’nden sızdırılan belgeler, Assange’a olan nefreti artırdı. Daha önce de Assange’ın öldürülmesi gerektiği yönünde önerilerde bile bulunulmuştu. İsveç’e cinsel suç iddialarıyla iade edilmek üzereyken, Assange bunun ABD’ye iade edilmenin bir oyunu olduğunu iddia etti. Bu iddia, o zamanlar birçok kişi tarafından şüpheyle karşılanmıştı, ancak sonrasında olaylar Assange’ın haklı olduğunu gösterdi.

    Ekvador Büyükelçiliği’ndeki sığınağı, Quito’daki hükümet değişikliğinden sonra daha da zor hale geldi. İngiliz yetkililer, Assange’ı Belmarsh’a götürmek için büyükelçiliğe davet edildi. Her insan gibi kişisel hataları olabilir, ancak Assange ve WikiLeaks, dünyaya büyük bir hizmet yaptı. Amerika’nın Avrupa ve Orta Doğu’daki savaş çığırtkanlığı devam ederken, dünya daha fazla WikiLeaks türü ifşalara ve gazetecilerin özgürlüğüne ihtiyaç duyuyor. Bu özgürlük, Türkiye ve Türkiye’nin hapishanelerindeki gazeteci arkadaşlarımız için de geçerli.

    Julian Assange’ın hikayesi, dünya genelinde gazetecilik ve ifade özgürlüğü mücadelesinin ne kadar zor olduğunu bir kez daha gözler önüne seriyor. Özgür ve bağımsız bir basın, her toplum için hayati öneme sahiptir ve bu özgürlüğün korunması, demokrasi için vazgeçilmezdir.

    Julian Assange, bu önemli belgeleri dünya kamuoyuyla paylaşarak büyük bir tartışma ve bilinçlenme yarattı. WikiLeaks’in ortaya koyduğu gerçekler hem ABD’nin hem de diğer ülkelerin dış politikaları hakkında önemli bilgiler sunmuş ve kamuoyunun bilinçlenmesine katkı sağlamıştır. Ancak bu sızıntılar, Assange’ı karanlık bir sürecin içine sürükledi. ABD’nin hedef gösterdiği Assange, yıllarca süren hukuki mücadelelerin ardından özgürlüğüne kavuşmuş gibi görünse de basın özgürlüğü ve fikir özgürlüğü mücadelesi hala devam ediyor.

    Bu belgeler, ifade özgürlüğü ve basın özgürlüğü mücadelesinde oynadığı önemli rolü gösteriyor. Assange, bilgiye erişimin demokratik hakkı olduğunu savunarak, gerçekleri kamuoyuyla paylaşmanın ne kadar kritik olduğunu göstermiştir. 

    Erdoğan rejimi tarafından demir parmaklıklar arkasında tutsak bırakılan bir gazeteci olarak, Assange’ın hikayesi benim için çok önemli ve onun özgürlüğüne kavuşmasına çok sevindim. Assange’ın hikayesi sadece sansasyonel haberlerin paylaşımı ile sınırlı değil. Onun hukuki mücadelesi, basın özgürlüğü ve bireysel hakların korunması açısından da büyük önem taşıyor. Türkiye gibi ülkelerde artan basın özgürlüğüne yönelik baskılar, Assange’ın mücadelesiyle paralel bir şekilde devam ediyor. Gazetecilerin ve ifade özgürlüğünün korunması, demokrasinin temel taşlarından biridir ve bu mücadele, sadece bir gazetecinin değil toplumun ortak sorunu.

    Türkiye’de bu haberi engelsiz paylaşmak için aşağıdaki linki kopyalayınız👇

    Kaynak: Tr724
    ***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

  • “Ben cezaevinde unuttuğunuz o adamım”

    “Ben cezaevinde unuttuğunuz o adamım”


    “Benim adım Gülhan Dağ. Oğlumun adı Hasan Dağ. Aksaray T Tipi Cezaevinin tam karşısındaki bu dağın adı da Hasan Dağı. Görüşe her geldiğimde ben o dağın altında kalıyorum. Kara Harp Okulu mezunu olan oğlum 8 yıldır cezaevinde. Bir yıllık teğmendi benim oğlum. Hiçbir suçu olmadığı halde tutuklandı. Ben anneyim. Söyleyin ne yapayım? Bu dağlara çıkıp adalet diye mi haykırayım? Benim oğlumun ömrü gitti. Suçsuz çocuklarımız mezara gömüldü. Biz neyin cezasını çekiyoruz. Televizyonlara, gazetecilere ,yetkililere ulaşamıyoruz. Kimse sesimizi duymuyor. Artık tek isteğim çocuklarımızın yargılandığı o mahkemeler televizyonlardan yayınlansın. Oğlumun suçsuz olduğunu herkes görsün.”

    Gülhan Dağ, bu videoyu, 22 Haziran 2024 cumartesi günü bayram görüşüne gittiğinde Aksaray T Tipi Cezaevinin önünde çekmiş. Bir anne olarak yüreği yanıyor. Sesi titriyor. Gözyaşlarına zor hakim olamıyor. “Adalet adalet” diye kapı kapı dolaşmaktan artık yorulmuş, tek istediği yargılamaların yapıldığı o mahkemelerin SEGBİS kayıtlarının televizyonlardan yayınlanması… Bugünkü Türkiye ortamında kimsenin bunu yapmaya cesareti yok elbette ama bir gün yayınlanırsa gerçekten kim suçlu, kim yalancı ortaya çıkacak.

    “BİZ BUNU HAK ETMEDİK”

    8 yıldır hapiste olan teğmen Hasan Dağ, iki yıldan bu yana Hasan Dağı’nın karşısına inşa edilen Aksaray T Tipi Cezaevinde kalıyor.

    Birkaç ay önce Gülhan Anne’yi aradığımda yine görüşten dönmüştü ve “Büyük dağın büyük dumanı olur ama ben her seferinde o dağın altında kalıyorum. Sesimizi duyan kimse yok. Duyuramıyoruz.” demişti.

    Hasan da annesine gönderdiği, KHK TV’de okunan mektubunda sesini duyuramamaktan şikayetçiydi. Söyledikleri azıcık hukuk bilen, biraz vicdan sahibi herkese dokunur. Hasan diyor ki:

    “Ben Hasan ya da Ahmet, Mehmet, Mustafa… Hiçbir farkı yok. Kimim ben ve neden bu mektubu yazıyorum. Hemen açıklıyorum.  Ben cezaevinde unuttuğunuz o adamım. Sadece ve sadece asker olduğum için 8 yıldır cezalandırılan adamım. Hani şu 15 Temmuz gecesi var ya, o gün teröristlere karşı görev yaptığını sanan ama nasıl bir oyunun içinde “kurban” rolünü oynadığını bilmeyen adamım. 

    Kimseye o gece olanların tam anlamıyla tertemiz olduğunu anlatmaya çalışmayacağım. Ancak o gecenin mağdur ettiği o kadar çok asker var ki hayatı mahvedilen ve sizlerin de maalesef unutmuş olduğunuz, işte bunları size hatırlatmak için yazıyorum bu mektubu… 

    Ben hiç terörist olmadım. Sadece asker oldum. Siz beni hatırlamadıkça bir asker olarak, haksız yere cezaevinde yatmaya devam ececeğim. O yüzden bizi hatırlamanızı rica ediyorum. 

    Biz içeride anasını, babasını kaybeden, eşinden boşanan, çocuğunu göremeyen, sevgilisinden ayrılan, kahrından kanser olan, intihar eden, 20’li yaşlarını cezaevinde geçiren, ailesi paramparça olan biz askerler bunu hak etmedik. Unutmayın bizi.” 

    SİİRT VALİLİĞİNE DARBE YAPMAYA GİTMEKLE SUÇLANDI

    Hasan Dağ, Aksaray T Tipi Cezaevi, 2020.

    “Ben cezaevinde unuttuğunuz o adamım. Sadece ve sadece asker olduğum için 8 yıldır cezalandırılan adamım.” diyen Hasan Dağ kim? Cezaevinde unutulmayı hak edecek ne yapmıştı?

    İstanbul, Ankara, İzmir gibi büyükşehirlerde açılan 15 Temmuz davalarına hepimiz biliyorduk ama Hasan Dağ buralarda görevli değildi. Hatta ben Siirt’te de ‘bir darbe girişimi’ davası açıldığını öğrenince çok şaşırmış, ‘ne alaka’ demiştim. Ama bu davada 400’e yakın asker, uzman çavuş yargılanmış, kimine 12,5 yıl hapis kimine ise müebbet verilmişti.

    İste Hasan Dağ müebbet verilen o askerlerden biriydi. 10 Mart 1992 doğumlu olan Ufuk Hasan Dağ, 26 Temmuz 2016’da gözaltına alındı, 29 Temmuz’da tutuklandı. 15 Temmuz’da subaylığa başlayalı daha 1 yıl olmuştu. Eruh 2. Komando Tabur Komutanlığında kol teğmeni olarak görev yapıyordu. Ve “Anayasal düzeni ortadan kaldırmaya teşebbüs ettiği” iddiasıyla ceza verildi.

    Kol teğmeni bir asker nasıl anayasal düzeni değiştirmekle suçlanıyor?

    Olay şu:

    Yaklaşık 400 askerden oluşan Eruh’taki o tugay 15 Temmuz gecesi “Terör saldırısı var. Siirt Valisi rehin alındı. Onu koruyacaksınız” emriyle 60’şar kişilik gruplar halinde birliklerinden çıkarıldı ve valiliğe götürüldü.

    Hasan Dağ dahil hiç kimse bu emri sorgulamadı, çünkü terör bölgesinde görev yapıyorlardı.

    Sürekli olayların içindeydiler.

    Savcı, Dağ’ı tabur komutanı İsmet Çehreli’nin emriyle Eruh’tan Siirt’e gelmek, komutanlarından Ahmet Şimşek’in Valilik binasını işgal etmesini sağlamak ve bu maksatla darbeye karşı çıkan halkı valiliğin önünden uzaklaştırmak için emrindeki askerler ile giriş-çıkışı engelleyecek şekilde koridor ve set oluşturmakla suçladı. Savcıya göre Çehreli ve Şimşek’in darbeden haberi vardı ve Dağ’ın da bunu bilmemesi mümkün değildi.

    EMRİNDEKİ TÜM ASKERLER BERAAT ETTİ

    Hasan Dağ’ın emrindeki 14 uzman çavuş, o gece Dağ’ın emriyle arabadan inmedikleri ve kimseye ateş etmedikleri için tutuksuz yargılandı, hepsi beraat etti. Bazıları göreve bile döndü. Askerler “Ufuk Hasan Dağ bizlere kimse ateş etmeyecek, polisler ateş etse bile siz karşılık vermeyeceksiniz, dedi.” şeklinde ifade verdi.

    Tüm bunlara rağmen Hasan Dağ’a, sırf teğmen olduğu için, ‘darbeden haberi vardı, darbe yapmaya gitti’  denilerek müebbet verildi. Darbe yapmaya giden bir teğmen böyle bir emir verir mi?

    O gece Siirt Valiliği’nde yaşanan olaylar o kadar ilginç ki…

    Dönemin Valisi Mustafa Tutulmaz imzalı, 15 Temmuz tarihli “Çok Gizli” ibareli belgede askerlere “Takviye Kuvvet Talebi” konulu bir çağrı yapılıyor ve Siirt çevresindeki askerler valiliğe çekiliyor.

    ‘Gelsinler ki, tuzağa düşsünler’ diye büyük ihtimalle.

    Bu çağrı üzerine önden Siirt Jandarma Komutanı, Eruh Tugay Komutanı ve daha sonra ise Eruh’ta görevli birçok asker Siirt Valiliği’ne gidiyor. Ortada bir terör saldırısı yok tabi ki. Komutanlar, il emniyet müdürü, hatta AKP ilçe başkanı, Vali ve birkaç danışmanı hep birlikte valinin odasında konuşuyorlar, çay içiyorlar. Halk yavaş yavaş valiliğin önüne gelmeye başlamış durumda. Çünkü Siirt AKP İlçe teşkilatından ‘valiliğe gidin darbe yapılıyor’ diye mesajlar atılıyor.

    Vali Tutulmaz ve emniyet müdürü kalabalığı görünce aşağı iniyor. Halkı yatıştırmak için “Aranızda bir şey geçmesin, askerlerin bir sıkıntısı yok, buradan operasyona gidecek, asker bizim yanımızda, darbeyle alakalı hiçbir şey yok. Askerler bizi korumaya geldi, bir sorun yok.” diye açıklama yapıyor. Sonra halk bazı komutanları omuzlarına alıp “en büyük asker bizim asker, bizim askerimiz darbeyle alakası yok” yok diye tezahüratta bulunuyor. Hatta polisler, Hasan Dağ ve emrindeki askerlere de çay ikram ediyor.

    Hasan Dağ da savunmasında, “Bizim aracın megafonunu aldılar, bunlar kameralarda da var.” diyor.

    Ancak sabah olunca Vali Tutulmaz adliyeye gidip “Aslında dün gece beni almaya gelmişlerdi” diye suç duyurusunda bulunuyor ve olayın rengi değişiyor. Yargılamalar boyunca mahkemeye gitmesi gereken ilk kişilerden biri Vali Mustafa Tutulmaz’dı. Ama gitmiyor. Sadece “Akşam bir şey olmadı ama niyetleri beni almaktı. Alt grubun olaydan haberi olup olmadığını bilmiyorum. Onların haberi yoktu ama tugay komutanının maksadı buydu” mealinde yazılı bir açıklama gönderiyor.

    Siirt olayında ölüm yok, kimsenin burnu kanamışlığı yok, müşteki yok.

    Halk “Asker oradaydı ama biz hiçbir zarar görmedik” diyor.

    Olaydan sonra Eruh grubu 15 gün tugayda kalıyor, gözaltı yok, tutuklama yok.

    Sonra masumlar suçlu, suçlular da masum ilan ediliyor.

    29 Temmuz’da gözaltı ve tutuklamalar başlıyor.

    350 kişi. O gece yaşananların yükü genç teğmenlerin üzerine yıkılıyor.

    Ve Hasan Dağ başta olmak üzere onlarca asker için anne Gülhan Dağ’ın ifadesiyle ‘suçsuz çocuklarımız diri diri mezara gömüldü’ dediği hukuksuz kararlar ortaya çıkıyor.

    Hapse girdiğinde 24 yaşında olan Hasan Dağ’ın savunmasını ve savcının iddialarını karşılaştırmalı olarak yarın yazacağım. Cezaevinde unuttuğumuz o insanların sesini herkes bilsin, duysun diye…

    SEVİNÇ ÖZARSLAN
    25 Haziran 2024 GÖRÜŞ

    Kaynak: Kronos
    ***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

  • ‘TİK TOK’ Hakan Fidan’ın şansı neden yok?

    ‘TİK TOK’ Hakan Fidan’ın şansı neden yok?


    ADEM YAVUZ ARSLAN | YORUM

    ‘Tik Tok Hakan’ sözünün patenti meslektaşım Levent Kenez’e ait. Hakan Fidan’ın gerek MİT gerekse de Dışişleri Bakanlığı dönemini en veciz şekilde özetlediği için ben de zaman zaman bu ifadeyi ödünç alıyorum.

    Düşünsenize; Türkiye ateş çemberinin ortasında, ülkenin içi de yangın yeri fakat Hakan Fidan’ın kurmayları troll ekipleri üzerinden Tik Tok’a içerik üretmekle meşgul. Deprem felaketinde bile propaganda videolarına ara vermediler. Hedefleri-niyetleri açık; Hakan Fidan’ı Erdoğan sonrası için hazırlamak. Biz gülüp geçiyoruz ama aslında bu propaganda içerikleri galiba işe yarıyor.

    Hatırlarsınız; yapay zeka ile Hakan Fidan’a Almanca konuşturup onu da tüm sosyal medya platformlarında yaydılar. Tik Tok’ta dolaşan videolarda Fidan’ın 6 dili ana dili seviyesinde konuşabildiği iddia ediliyordu.

    Biz bu videolara kimse inanmaz diyorduk ki büyük yanıldık. Ünlü profesörler, tanınmış gazeteciler Hakan Fidan’ın Almancasına övgüler düzdüler. Hatta Celal Şengör, “Fidan’ın genel kültürüne hayranım. Ben Erdoğan’ın yerinde olsam, Fidan’dan gelmeyen hiçbir şeyi söylemem.” bile dedi.

    Oysa ki başta teyit.org başta olmak bir çok site haberin uydurma-yalan olduğunu delilleriyle ortaya koydu. Ancak yandaş medya kendi ürettiği yalanı kullanmaya, yaymaya devam ediyor. Öyle ki Habertürk yayınının moderatörü Sena Alkan, Hakan Fidan’a “Kitabı Almanca’danmı okudunuz?” diye sordu.

    Kendi yalanlarına inanmak böyle bir şey herhalde.

    İçeriğe geçmeden önemli gördüğüm diğer bir noktayı not edeyim. Fidan yayına ‘eski personelleri’ ile çıkmış. Bakmayın siz ‘kj’de ‘gazeteci-akademisyen’ filan yazdığına. Mehmet Yeşilkaya’yı bilmem ama Ferhat Ünlü ve Abdullah Ağar zaten eski personeli sayılır.

    ‘Herşeyi bilen’ ve Havuz medyasının demirbaşı Abdullah Ağar’ı Hrant Dink cinayetine dair yazdığım kitapta anlatmıştım. Eski özel harpçi Ağar, o yıllarda Kadiri Tarikatı temsilcilerinden Haydar Baş’ın yardımcısıydı.

    Veli Küçük ile yakınlığı herkesin malumuydu.

    Şimdi ‘herşeyi bilen adam’ olarak her gün havuz medyasında Erdoğan propagandası yapıyor. Hal böyle olunca Hakan Fidan’a ‘gazeteci’ kontenjanından soru soranlar kendilerine verilen görevi yaptılar. Fidan’ı zorlayacak, terletecek hiçbir soru sormadılar.

    Hatta tüm soruları ‘çanak’ diye tabir edilenlerdi. Gerek MİT başkanlığı gerekse de Dışişleri Bakanlığı döneminin netameli konularına girmediler. 15 Temmuz gibi konuları zaten sormadılar. Hatta bir ara Hakan Fidan hızını alamayıp MİT’i dünyanın en etkili on istihbarat servisinden biri haline getirdiklerini iddia etti. Kendi döneminde kuş uçurtmadıklarını filan anlattı. Tabi karşısında bağımsız gazeteciler olmayınca kimse esas soruları soramadı.

    Mesela ‘yabancı istihbarat örgütlerine nefes aldırmadık’ propagandası yaparken, “Öyle olduğu için mi İran istihbaratı rejim muhalifi Habib Chaap’ı ‘bal tuzağı’ kurarak İsveç’ten İstanbul’a getirtip, burada kaçırıp tüm Türkiye’yi baştan başa karayoluyla geçip İran’a götürdü?” diye soran olmadı tabi. Bylock ile ilgili yasadışılığı itiraf ederken de ‘gazeteciler’ soru soramadı.

    Dolayısıyla bir imaj, PR yayını izledik.

    HAKAN FİDAN’IN TEHLİKELİ DÜNYASI!

    Gazetecilerin durumunu bir kenara bırakıp esasa gelirsek. Hakan Fidan bol bol alıntılar yaparak entellektüel imajı çizmek istiyor ama icraatları ve verdiği örnekler ‘muhaberat devleti’nin resmini yapmaktan öteye geçmiyor.

    Gerçekten de Fidan hala kendini istihbaratın başında görüyor.

    Hatta sadece MİT’in değil tüm güvenlik bürokrasisinin başındaymış gibi konuşuyor. Mealen “Ülkenin güvenliği bana emanet, hem iç hem  dış güvenliği ben dizayn ederim!” havasında. “Dünya savaşı geliyor!” diyerek de kendi konumunu pekiştirmeye çalışıyor.

    Tabi bunu yaparken birkaç cümlede bir ‘sayın Cumhurbaşkanımızın talimatıyla’ ya da ‘sayın Erdoğan’ın büyük öngörüsüyle’ gibi ifadeler kullanıyor. Sonuçta Erdoğan’dan sonraki döneme oynuyor ve  Erdoğan’dan gelecek ‘tehlikelere’ karşı da kendini korumaya alıyor.

    Diğer bakanların hele de Egemen Bağış veya Muammer Güler gibi isimlerin her iki cümlede bir Erdoğan’a yalakalık yapmaları bir yere kadar tolere ediliyordu ama Dışişleri Bakanı pozisyonundaki birinin böyle çiğlikler yapması tuhaf kaçıyor.

    Fidan’ı uzun yıllardır tanırım. Başbakanlık müsteşar yardımcılığı ve MİT Müsteşarlığı döneminde çok sohbet etmişliğim var. O yıllardan yaptığım bir tespit vardı; bu adamın hedefi Saddam dönemi Irak veya Esad dönemi Suriye’sini kurmak. Yani muhaberat devleti kurmayı planlıyor.

    Hatta Putin’e ve ABD’nin füzeyle öldürdüğü İran Devrim Muhafızları Komutanı Kasım Süleymani’ye hayrandı. Bir defasında Ankara Temsilcisi olduğum Bugün Gazetesi’nin Ankara ofisine ziyarete geldiğinde Putin ile oligarklar ilişkisini örnek verip, “Türkiye’de şirketler iki milyar dolara kadar kendi imkanları ile büyürler. Bu aşamadan sonra büyümesi ya da küçülmesi devletin kararıyla olur.” demişti.

    Hatta Putin ile Erdoğan’ın yaptığı görüşmelerde ticari konuların büyük yer tuttuğunu söylemişti. Yani diyor ki, “Bize tabi olun. Biat ederseniz büyütürüz, olmazsanız çökeriz.”

    Nitekim geride kalan sürede bunu yaptılar. Fidan’ın Habertürk yayınında söylediklerine bakınca aynı mantıkta devam ettiğini görebiliyorsunuz. Bana göre Hakan Fidan’ın esas problemi bakış açısında. Kafasındaki devlet modeli istihbarat ve güvenlik merkezli.

    Her olayı güvenlik merkezli düşünüyor ve ona göre yapılandırıyor. Devleti ve güvenlik bürokrasisini büyütüyor. Sivil toplumu, sivil alanı tamamen göz ardı ediyor. Dışişleri Bakanı değil de istihbarat şefi gibi düşünüp-konuşuyor. Bu mantıkla yapıcı, uzun vadeli ve barışçı bir dış politika çıkmaz.

    Nitekim Dışişleri Bakanlığı’nı da ‘paralel MİT’e çevirmekle’ eleştiriliyor. Bakanlıkta yaptığı son düzenlemeler AKP içinden bile tepki çekti. Maalesef Fidan kafasındaki siyasilerin yönettiği ülkeler ya tamamen çöktü ya da parçalandı.

    Hakan Fidan’ın propaganda ekibi Tik Tok videolarıyla, Facebook masallarıyla eğitimsiz düşük gelir grubundan gençleri etkileyebilir fakat Türkiye’de siyasi dengeler başka bir düzlemde şekilleniyor.

    Gizem ve hamaset bir yere kadar.

    Siyasilerin kariyerini belirleyecek temel konu ekonomi. Bu ekonomik kriz ve yağma düzeninde kimse Fidan’ın Tik Tok videolarıyla oy tercihini belirlemez. Tabi bütün bunlar Bilal Erdoğan’ı veya Süleyman Soylu’yu bertaraf edebilirse gündeme gelecek. Malum olduğu üzere Erdoğan’ın kafasında ülkeyi oğlu Bilal’e anahtar teslimi bırakmak var.

    Bunun için uzun süredir çalışıyor. Hatta 1 Ocak günü İstanbul’da yapılan Gazze Mitingi bir nevi Bilal’in podyuma çıkarılmasıydı. Hulusi Akar’dan Süleyman Soylu’ya tüm bakanlar Bilal Erdoğan’ın önünde biat töreni yaptı.

    Fakat ne Fidan ne de Soylu amaçlarından vazgeçmiş değil. Bu arada Soylu’nun tamamen oyun dışında kaldığını iddia edenlere katılmıyorum. Hatta Bilal Erdoğan ve Hakan Fidan ile kıyaslarsanız Soylu’nun siyasi tecrübesi rakiplerine tur bindirecek türden. Üstelik uzun süre İçişleri Bakanlığı döneminde ‘devlet önünden geçti.’

    Hem parası var hem de güçlü bir arşivi!

    Bana göre çeyrek yüzyıldır izlediğim Tayyip Erdoğan koltuğu ölünceye kadar bırakmaz. Kendinden sonra da oğluna bırakmak isteyecektir. Hakan Fidan her ne kadar birkaç cümlede bir Erdoğan’a ‘sevgilerini’ gönderse de işi zor.

    Eğer Fidan, ‘karşıya üç adam gönderip bu tarafa 3-5 füze attırarak savaş çıkartmazsa’ normal şartlarda Erdoğan sonrası için şansı zayıf.

    Ama Tik Tok’ta fenomen olma potansiyeli hâlâ var.

    Türkiye’de bu haberi engelsiz paylaşmak için aşağıdaki linki kopyalayınız👇

    Kaynak: Tr724
    ***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

  • EURO 2024 | Hollywood filmi tadında bir turnuva

    EURO 2024 | Hollywood filmi tadında bir turnuva


    HASAN CÜCÜK | HABER ANALİZ

    EURO 2024’te grup aşamasında son maçlar hız kesmeden devam ediyor. Genelde turnuvalarda grup maçları seyir zevki düşük, mücadele vasat geçer. Ancak EURO 2024 tüm alışkanlıklarımızı çöpe attı. Film tadında bir turnuvaya şahitlik ediyoruz.

    Turnuva başlamadan önce kesin favoriler Almanya, Fransa ve İngiltere olarak sıralanıyordu. Elbette bu ülkelerin yanına ‘sürpriz’ olarak Portekiz ekleniyordu. Son şampiyon İtalya ile birlikte İspanya’ya şans verenlerin sayısı oldukça azdı. Turnuvanın start almasıyla kağıt üzerinde şampiyonu belirlemenin erken olduğunu gördük. Mutlak favoriler zorlanırken, kimsenin dikkate almadığı İspanya turnuvanın öne çıkan ülkesi oldu.

    Almanya ile birlikte üç kez kupayı kazanan İspanya, grup aşamasını firesiz geçti. İspanyollar, ölüm grubunda Hırvatistan ve İtalya’yı yenmeyi başardı. Özellikle 1-0 yendikleri İtalya karşısında fırtına gibi estiler. Bakmayın skorun 1-0 olduğuna. İtalyan eldiven Donnarumma tam 8 yüzde 100 gollük pozisyonda kalesini başarıyla savundu.

    Sürprizler o kadar çok ki yaz yaz bitmez. A Grubu’nda hemen herkes ilk sıraya ev sahibi Almanya’yı yazıyordu. Almanlar 7 puanla lider oldu olmasına ama İsviçre karşısında öldü dirildi. 1-0 geride oldukları maçta beraberliği 90+2’de Fullkrug’la zor yakaladı. İsviçre sadece skor olarak değil oyun üstünlüğüne son dakikalara kadar götürdü. Rakibin en önemli silahları Musiala, Havertz ve Wirtz’i etkisiz hale getirdiler.

    Dramın zirve yaptığı mücadeleye İskoçya ve Macaristan imza attı. 90 dakikada gol sesi çıkmadı. 10 dakşkalık uzatmanın artık son saniyeleri yaklaştığında İskoçya, kornerden rakip kalede gol arıyordu. Kornerden gelen topla hızla atağa çıkan Macarlar, Kevin Csoboth’la golü buldu. İskoçlar veda ederken, Macarlar devam vizesi aldı.

    Ya Hırvatların yaşadığı dram? İspanya’ya 3-0 yenilerek EURO 2024’e başlayan Hırvatlar, grubun en zayıf halkası gösterilen Arnavutluk’la 2-2 berabere kaldı. Golü 6 dakikalık uzatmanın 5. dakikasında Klaus Gjasula’nın ayağından yediler. 3 puanı ceplerine koymaya hazırlanırken, beraberlikle yetinmek zorunda kaldılar.

    Yoluna devam etmek için İtalyanları mutlak yenmek için sahaya çıktılar. Luka Modric kaçırdığı penaltı attığı golle telafi etti. Maçın bitimine saniyeler kala sahne alan Zaccagni skoru eşitledi. Önde girdiği uzatma dakikalarında yediği goller Hırvatlara tam 4 puana mal oldu. 2 puanda kalan Hırvatların en iyi 4 üçüncü arasında girebilmesi için birçok ihtimalin gerçekleşmesi  gerekiyor. Hırvatların efsane orta saha üçlüsü Modric, Brozovic ve Kovavic son kez bir turnuvada sahne aldılar.

    Ve şimdilik son büyük sürprize Avusturya imza attı. Fransa’nın mutlak favori, Hollanda’nın ikincilik için avantajlı olduğu D Grubu’nda zirvenin sahibi Avusturya oldu. Ralf Ragnigk’in öğrencileri Polonya ve Hollanda’yı yenmeyi başardı. Her iki maçta attıkları 3’er gol kadar ortaya konan pozitif futbolları alkış aldı. Fransa’ya 1-0 yenildikleri maçta golü rakipten değil kendi oyuncusu Wöber’den gördü.

    Mücadelenin üst düzey olduğu grup maçlarında ceza alanı dışından atılan gol sayısında artış dikkat çekti. Elbette bir de kalesini şaşıran oyuncuların çokluğu. Şimdilik kendi kalesine 7 gol atıldı. Portekiz karşısında Samet’in kalemize attığı gol ise turnuvanın en sıra dışı kendi kalesine gol de açık ara önde bulunuyor.

    Grup maçları aksiyon film tadında geçti ve geçmeye devam ediyor. Eleme turlarında heyecan ve kalite daha yüksek olacaktır. EURO 2024, şampiyona tarihinin en iyi turnuvası olma yolunda hızla ilerliyor. Bize de keyifle maçları seyretmek kalıyor.

    Türkiye’de bu haberi engelsiz paylaşmak için aşağıdaki linki kopyalayınız👇

    Kaynak: Tr724
    ***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

  • Kararsızlık içinde bir gençle diyalog; ‘anlaşamamakta’ anlaşmak!

    Kararsızlık içinde bir gençle diyalog; ‘anlaşamamakta’ anlaşmak!


    AHMET KURUCAN | YORUM

    Önümüzdeki günlerde hayatının dönüm noktasını yaşayacak ve büyük sorumluluklar alacak bir genç ile konuşuyoruz karşılıklı. Geriye dönülmesi imkansız değil ama geriye dönüldüğünde çok sancılı ve çok zor olan bir sürecin içine girmiş geçtiğimiz aylarda ve o süreç başka bir fasla geçmek üzere. Tabiatın bağrında dingin bir zihinle yaptık bu konuşmayı. Birkaç gündür de zaten beraberdik. Gözlemim bedenen bizim aramızda ama zihnen başka yerlerdeydi.

    “Neden?” diye sordum: “Neden aramızda değilsin?”

    Başladı anlatmaya. O söyledi ben dinledim. Sonrasında ben başladım hep söylemeye hem de söylenmeye. “Saçma!” dedim önce. Şok oldu. Şahsileştirmesine gerek yoktu onun duygu ve düşüncelerine yönelik yapmış olduğum bu değerlendirmeyi. Kendimden misal verdim hemen ve ardından “Saçma!” dedim. Bu defa gülmeye başladı. Gerçekten saçmaydı verdiğim örnek. Ama kendisinin içinde bulunduğu ve ona zihni ve kalbi ile bedeni arasında ayrılıklar yaşatan duygu ve düşünceleri de saçmaydı.

    Sözün burasında psikologlar devreye girip, “İnsanın duygusuna saçma diyemezsin!” diyebilir. Haklı da olabilirler… Ama karşımda, “Ben rasyonel bir insanım!” diyerek an itibariyle yaşadığı duyguları, düşüncelerine tasdik ettirmeye çalışan bir insan vardı. Aylar öncesinden verdiği bir kararın kararsızlığını yaşıyordu ve o kararsızlığını nereye oturtacağını veya meşruiyet kazandıracağını bilemiyordu. Böyle birisine psikologlar ne der, nasıl bir yönlendirmede bulunur bilmemem ama ben belki de mesleği kimliğimin bana kazandırmış olduğu keskinlik içinde konuştum kendisi ile ve çok net bir şekilde “Vazgeç o zaman. Vermiş olduğun karardan hemen geri dön ve geleceğini böyle kucakla!” dedim. İkinci şokunu sanırım bu teklifimle yaşadı. Yüzüme baktı. Ciddi miyim diye. Nasıl bir emare gördü yüzümde bilmiyorum ama ciddi olduğumu anladığı an hafiften tebessüm etti.

    Ciddiydim. Kararın kararsızlığını yaşanmaz. Yaşanırsa karardan vazgeçilir. Hani derler ya “En kötü karar kararsızlıktan iyidir!” diye. Hele bu karar bir kişi bile olsa başkalarının da hayatını etkileyecekse. Nitekim o kararsızlık bir kişi değil onlarca kişinin hayatını etkileyecek bir karar. Öyleyse…

    “Yas tutuyorum ben!” dedi. Yeni alacağım sorumluluklar ile şimdiki hayatımda olmayan bu sorumsuzluğumun sonlanacağının yasını tutuyorum.”  İlginçtir verdiği örnekler de hep çocukluk dönemine ait olan şeylerdi. Halbuki velev ki çocukluğunda bile olsa dikkatlice düşünse ya da bir adım ileri atıp gençliğine ve bugünlerine gelebilse sorumsuzum dediği yerlerde bile ne kadar büyük sorumluluklar üstlendiği görecekti. Zira sorumsuzum dediği her şeyde aslında bir sorumluluğu vardı. Onu yanıltan şey sorumluluğunun adının konmamasıydı. Yoksa bir insan olarak altına bez bağlandığı bebeklik dönemini bir kenara koyun aklının ve idrakinin gelişme sürecine bağlı olarak herkesin sorumluluğu vardır. Küçücük çocuk iken annesinin, “Oyuncaklarını topla, odanı temiz tut, çekmecelerin düzenli olsun!” tembihine çocuk duyarsız kalabilir mi? Pekala bunları yapan çocuk sorumsuz mudur?

    “İnsanın anavatanı çocukluğudur.” diye başladım anlatmaya. “Erken ihtiyarlamışsın!” diye bir latife de yaparak kendi hayatımdan örnekler verdim. Bu tür nostaljiler dünyasına dalmanın benim gibi ileri yaşlardaki insanların şiarı olduğundan dem vurdum. Yakından tanıdığım için onun hayatından da örnekler verebilirdim ama bu defa takılabilirdi bazı şeylere. Şahsileştirme olarak algıyalabilirdi. Belki içinde bulunduğu haleti ruhiye itibariyle alıngan olabilirdi.

    Bir müddet daha devam etti bu minval üzere karşılıklı muhaveremiz. Neticede bir yere geldik. Geldiğimiz yer “anlaşamamakta anlaşmak” gibi bir taraftan alabildiğine açık diğer taraftan oldukça muğlak bir maddenin anlaşma şartlarına konulmasını oldu. Evet, anlaşmak kadar anlaşamamak da doğal.

    O zaman ne olacak?

    “Dediğim dedik!” bir tavır içine girilmeyecek. Dayatmalar, zorlamalar ve baskılar yapılmayacak. Ya karşılıklı ikna ile ya fedakarlık ve taviz ile ya da konusuna göre uzman üçüncü bir şahsın devreye girmesi ile anlaşmazlık anlaşma ile neticelenek. Evet, geldiğimiz yer burası oldu.

    Sonra dediğinizi duyar gibiyim. Sonrasını önümüzdeki günlerde hep beraber göreceğiz.

     

    Türkiye’de bu haberi engelsiz paylaşmak için aşağıdaki linki kopyalayınız👇

    Kaynak: Tr724
    ***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

  • Kızmak yerine tabloyu iyi incelemeli

    Kızmak yerine tabloyu iyi incelemeli


    M. AHMET KARABAY | HABER İNCELEME

    Muhafazakarlığın ve dindarlığın insanlar arasında giderek daha az yer almaya başladığı gerçeğini toplumu doğru okumasını bilenler görüyor. Bu yapılan araştırmalara da yansıyor. Bu araştırmalara kızmak veya görmezden gelmek yerine doğru analiz etmek gerekiyor.

    Bu köşeyi takip eden TR724’ün dikkatli okuyucuları, kimi tespitlerime tepki gösteriyor. Biraz da belki olması gerektiğinden daha yalın ifade ettiğim için bu tavır takınılıyor olabilir. Bu konuda düşüncelerimi olduğu gibi aktarmama zemin hazırlayan TR724 editoryal ekibine teşekkür ediyorum.

    10 Aralık 2022’de Matbaanın Hristiyanlığa yaptığını internet İslam’a yapıyor başlıklı yazımda o gün için hayli iddialı sayılabilecek ifadeler kullanmıştım. Toplumun interneti daha çok kullanmaya başlamasıyla birlikte araştırma imkanlarının da artmakta olduğuna dikkat çekmiş ve bunun insanları daha çok sorgulamalarına zemin hazırladığını anlatmıştım.

    Benim o dönemde yazdıklarım kişisel gözlemlerime dayanıyordu. Bilimsel ya da araştırmaya dayanan bir yönü bulunmuyordu. İkinci Yüzyılın Eşiğinde Gençlik ve Toplumsal Değerler isimli araştırma tabloyu daha net ortaya koydu.

    Saha çalışmasını KONDA Araştırma, Hisar Okulları için yaptı. İnsan ve Toplum Araştırma Merkezi (İTAM) araştırmasında hayli farklı konular var. Hayata bakış açısından, eğitime ve cumhuriyet algısına kadar farklı konuların ele alındığı araştırmanın detaylarını merak edenler bu linkten ulaşabilirler.

    Bu araştırmanın sonuçları 15 Mayıs’ta açıklandı. Ancak benim gibi pek çok kişi bu değerli araştırmayı ancak dün akşam saatlerinde fark edebildik. Medyaya yansıması da bugün oldu. Gerçi araştırmanın sponsoru Hisar Okulları da kendi hesabından bir hafta sonra 21 Mayıs’ta duyurdu.

    GENÇLER ATATÜRKÇÜLÜĞÜ İDEOLOJİ YAPTI

    KONDA araştırması, Türkiye’de en yaygın siyasi kimlikleri ortaya koyma bakımından dikkate değer. Gençlerin kendilerini ifadelerine göre;

    • Yüzde 44’ü Atatürkçü,
    • Yüzde 38’i Milliyetçi,
    • Yüzde 13’ü Muhafazakâr,
    • Yüzde 10’u İslamcı,
    • Yüzde 9’u Demokrat
    • Yüzde 6’sı Sosyal Demokrat,
    • Yüzde 7’si Ülkücü
    • Yüzde 7 Sosyalist
    • Yüzde 6’sı Ulusalcı
    • Yüzde 5’i Liberal olarak tanımlıyor.

    (Not: Ankete katılanlar iki ayrı şıkkı seçebildikleri için oran yüzde 100’ü aşıyor görünüyor)

    Bu araştırmaya göre gençler kendilerini en çok “Atatürkçü” olarak tanımlıyor. Milliyetçilik 6 puan geriden ikinci sırada. “Muhafazârlık” ise ilk sırada yer alan Atatürkçülükten 31 puan geride yer alıyor. Muhafazakarlığa en yakın gibi görünen yüzde 10 dolayındaki “İslamcı” gençler de dahil edilse bile ancak yüzde 23 ediyor.

    Bu tablonun bize anlattığı birkaç önemli nokta var.

    Birincisi; Mustafa Kemal Atatürk’ün kendisi bir ideoloji ortaya koymamasına rağmen gençler Atatürkçülüğü bir ideoloji olarak görüyor.

    İkincisi; bu araştırma sosyal medya gündemi ile Türkiye gündemi arasında doğrudan bir bağlantı olmadığını gösteriyor. Bir diğer ifadeyle sosyal medyada tartışılan konular Türkiye gündemi demek değil.

    Üçüncüsü; sergilenen ve toplumun gözüne sokulan dini radikalleşme, Türkiye için bir rejim sorunu olarak (en azından bugün) görünmüyor. Ülkede ciddi bir radikalleşme sorunu yaşanıyor ama bu rejim sorunu olmaktan çok öte görünüyor.

    Dördüncüsü; kendini Atatürkçü ve Milliyetçi olarak tanımlayanların oranı yüzde 82’ye ulaşmış olması, özellikle AK Parti düşüncesinin geleceğine ilişkin endişe verici bir tabloyu sergilerken, Zafer Partisi’nin kendisini konumlandırdığı yerin doğruluğunu gösteriyor olarak okunabilir. Avrupa’da da aşırı sağın yükseliş trendi de dikkate alınırsa Zafer Partisi’nin kendisini ciddiye alması halinde büyük bir potansiyelinin olduğunu gösterir.

    KONDA’NIN GEÇMİŞ ANKETLERİ

    KONDA’nın 2 yıl önce Bayetav Vakfı adına yaptığı Bir Arada Yaşarız Araştırması esas alındığında tablo hayli farklı görünüyor. Deneklere, “Kendinizi tanımlamak için hangi 2 siyasi kimliği kullanırsınız?” diye sorulduğunda verilen cevaplar şöyleydi:

    • Yüzde 28’i Milliyetçi,
    • Yüzde 25’i Atatürkçü,
    • Yüzde 23’ü Muhafazakâr,
    • Yüzde 17’si İslamcı
    • Yüzde 10’u Ülkücü
    • Yüzde 9’u Demokrat
    • Yüzde 7’si Sosyal Demokrat
    • Yüzde 7’si Sosyalist
    • Yüzde4’ü diğer
    • Yüzde 2’si Ulusalcı
    • Yüzde 2’si liberal.

    Bayetav Vakfı anketinde gençler ve Türkiye ortalaması diye bir ayrım yok. Sadece Türkiye ortalaması söz konusu. İki araştırmanın da Türkiye ortalaması alındığında kendini “Milliyetçi” diye tanımlayanların oranı yüzde 28’dan yüzde 36’ya yükselmiş.

    Asıl artış, kendini “Atatürkçü” olarak tanımlayanlarda görülüyor. İki yıl önce kendini “Atatürkçü” olarak tanımlayanların oranı yüzde 25’te iken bu oran bugün yüzde 13’lük bir artış göstererek yüzde 38’e yükselmiş durumda.

    Muhafazakârlık gençler arasında yüzde 13’e gerilese de genel ortalama yüzde 23 ile kendini korumuş durumda. Stabil durum, kendini İslamcı olarak tanımlayanlar için de geçerli: Yüzde 17.

    10 YILLIK DEĞİŞİM DAHA BELİRGİN

    KONDA’nın Bayetav Vakfı için yaptığı araştırma 2 yıllık değişimi yansıtıyor. Bundan dolayı fark fazla değil. Ancak 10 yıllık bir döneme bakıldığında fark çok daha net ortaya çıkıyor. Bunu görmek için KONDA’nın daha önce yaptığı araştırmayı incelemek gerekiyor.

    Araştırma şirketi, 2019 yılı başlarında son 10 yılı kapsayan bir araştırmaya imza atıyor. KONDA Gençlik Raporu isimli araştırma Türkiye’de 15-29 yaş arası gençlerin görüşlerini yansıtıyor. Bu yaş grubunun son 10 yıla yaşam şekillerinde nelerin değiştiğini ortaya koyuyor.

    Araştırma 2008’de 15-29 yaş grubunda olanların 2018’de 25-39 yaş grubunda olanlarla karşılaştırması açısından da dikkate değer.

    • 2008’de hayat tarzını “modern” olarak tanımlayanların oranı yüzde 34 iken bu oran 2018’de yüzde 43’e yükseldi.
    • Kendini “Dindar Muhafazakâr” olarak tanımlayanların oranı yüzde 28’den yüzde 15’e geriledi.
    • “Düzenli olarak oruç tutarım” diyenlerin oranı yüzde 74’ten yüzde 58’e, “Düzenli olarak namaz kılarım” diyenlerin oranı da yüzde 27’den yüzde 24’e düştü.
    • Ailelerin istediği gençle evlenme oranı yüzde 42’den yüzde 32’ye gerilerken, karşılıklı anlaşarak evlenenlerin oranı yüzde 52’den 65’e çıktı.

    Bütün bunların olduğu ülkede yönetim ise görünürde Türkiye’yi daha İslamcı bir çizgiye taşımak istiyor. Sonuçta ise ortaya çarpık bir insan tipi aradan sivrilip çıkmaya çalışıyor.

    Nasıl mı? Biraz karikatürize olarak ifade etmek gerekirse;

    • Haram yiyen ama domuz eti yemeyen,
    • Zina eden ama gusül abdetsi olmadan gezmeyen,
    • Teravih namazını kaçırmayan ama farz namazları kılmayan…

    Bir toplum ters istikamette sürüklenmeyi ya da bu kadar iki yüzlülüğü nereye kadar taşır dersiniz?

     

     

    Türkiye’de bu haberi engelsiz paylaşmak için aşağıdaki linki kopyalayınız👇

    Kaynak: Tr724
    ***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***