Kategori: 15 Temmuz

Serbest Görüş 15 Temmuz 2016’daki ‘darbe girişimi’ altinda gerçekleşen tarihi kumpasın ve bu sürecin etkilerine dair kapsamlı analizler ve güncel haberler sunmaktadır. Sözde darbe girişiminin arka planı, sonrasındaki gelişmeler ve toplumsal etkileri hakkında derinlemesine incelemeler sunarak, okuyucularımıza olayın çeşitli yönlerini anlamada yardımcı olur. Türkiye’nin tarihindeki bu kritik olayla ilgili en güncel bilgi ve yorumlar burada.

  • Annesi ve babası bir gün arayla tutuklandı, oğulları böyle veda etti

    Annesi ve babası bir gün arayla tutuklandı, oğulları böyle veda etti

    Hamileyken tutuklandı, altıncı ayda erken doğum yaptı. Kendisi de ağır hastaydı. Ölümlerden döndü, kolundan serumlar söküldü. 820 gramlık bebeğiyle savaştı.

    SEVİNÇ ÖZARSLAN

    Son dönemde artan operasyonlara çok sayıda anne ve hamile kadın tutuklanıp hapse gönderildi. Bir kısmı serbest bırakılırken hala bebekleriyle tutuklu kadınlar var. 8 haftalık hamileyken tutuklanan ve erken doğum yapan E.A’nın yaşadıkları hamile kadınların nasıl bir psikoloji ve ortamla baş başa bırakıldığını gösteriyor.

    Gaziantep’te yaşayan öğretmen E.A. hamile olduğunu öğrendikten iki gün sonra 3 Temmuz 2018’de gözaltına alındı. 8 gün nezarette tek başına kaldı. Düşük tehlikesi rağmen tutuklanıp cezaevine gönderildi. Üçüncü kez anne olan E.A. cezaevindeyken sürekli hastalandı. Cezaevi ve hastane arasında getirip götürdüler. 80 gün yoğun bakımda yattı. Stres, sıkıntı, yeterli beslenememe derken kızı Zeynep’i 6,5 aylıkken 31 Ekim 2018’de dünyaya getirdi.

    820 GRAMLIK BEBEK

    Zeynep doğduğunda sadece 820 gramdı. Göz damarları ve retinası gelişmemişti. Doktorlar en fazla yüzde 10 görür dediler. Zeynep o halde 108 gün yoğun bakımda kaldı. Annesini tekrar cezaevine götürdüler. Yasal hakkı olmasına rağmen E.A’nın güçlükle sağdığı anne sütü kızına götürülmedi. 1,5 kilo olduğunda Zeynep kalp ameliyatı geçirdi.

    34 yaşındaki E.A, kızını görmeye kelepçeli gitti. Hem anne hem bebek çok yıprandılar. Ambulans uçakla Van’dan Ankara’ya acile kaldırılan E.A’yı HDP Milletvekili ve insan hakları savunucusu Ömer Faruk Gergerlioğlu hastanede görmek istedi, savcılık izin vermedi.

    “ZULMÜN, HUKUKSUZLUĞUN KATMERLİSİ YAPILDI”

    Gergerlioğlu, 6 Kasım 2018’de tahliye edilen E.A. için  “Zulmün, hukuksuzluğun katmerlisi yapıldı. aylarca. Hastane, hastane dolaşan ve ağır düşük tehdidine rağmen tahliye edilmeyen bir anne ve sonunda erken doğumla yaşam şansı çok düşük. 820 gr bir bebek. Allah sizi bildiği gibi yapsın!” demişti.

    KIZ ÖĞRENCİLERLE İLGİLENDİĞİ İÇİN

    Gözaltındayken işkence gören E.A’nın, gözaltında tutulduğu şehre ve yapılanlara annenin travmaları nedeniyle bu haberde yer verilmedi. Cemaat soruşturmaları kapsamında tutuklanan E.A., kapatılan eğitim kurumlarında öğretmenlik yaptığı, kız öğrencilerle ilgilendiği, Bylock programı, Bank Asya hesabı ve Zaman gazetesi aboneliği nedeniyle yargılanıyor.

    “KIZIMIN HAYATINI DOĞMADAN ÇALDILAR”

    “Doğmadan hayatını çaldılar kızımın. Şu an tutuklu olan hamileleri o kadar iyi anlıyorum ki… Bebeğimin masumiyet karinesi vardı. Hiçbir suçu yokken daha dünyaya gelmeden bedel ödemeye başladı ve maalesef bu bedeli hayatı boyunca ödeyecek” diyen E.A. hamile bir kadın olarak tutukluk sürecinde yaşadıklarını BOLD’a anlattı.

    CEZAEVİNDE HAMİLELİK GEÇİREN BİR ANNENİN KENDİ ANLATIMIYLA YAŞADIKLARI…

    “Gaziantep’te gözaltına alındığımızda 8 haftalık hamileydim. Normalde Haşimoto hastasıyım ve bu durum gebelik döneminde ciddi risk teşkil ediyor. Ciddi takip gerekiyor. Yaşadığım şok, iki çocuğumdan ayrılma vs. derken düşük tehlikem başlamıştı. Üç çocuk annesiyim. Sami 9, Berna 6 yaşında.

    “DOKTOR CEZAEVİNDE KALAMAZ DİYORDU”

    8 gün gözaltında kaldıktan sonra tutuklanıp cezaevine gönderildim. Küçük kızım dayanamadığından onu da yanıma aldım. Hamileyim, küçük kızım yanımda, diğeri benden uzakta… Cezaevindeyken yine rahatsızlanıyordum ve hastaneye götürüp tekrar cezaevine getiriyorlardı. Doktorlar cezaevinde kalamaz diye rapor yazıyorlardı ama hiçbiri dikkate alınmıyordu. Beni yine cezaevine getiriyorlardı. Bu raporların hepsi mevcut.

    “BÜYÜK KIZIMIN DİLİ TUTULDU”

    Bir gün çok hastalandım. Gardiyan kapıyı kilitlemiş gitmişti. Küçük kızım yanımdaydı. Koğuştaki arkadaşlar pencerelere çıkıp bağırdı. Uzun süre kapıyı yumrukladılar ama sesimize gelen kimse yoktu. Kızım çok korkmuştu. Dili tutulmuş bu olaydan sonra. Ben o günden sonra kızımı göremedim.

    E.A. yaşadıklarını videoda kendi sesiyle anlatıyor.

    BOLD ÖZEL | 6,5 aylıkken doğdu. Sadece 820 gramdı. Dünyaya tutsak bebek olarak gözlerini açan ve 108 gün yoğun bakımda…

    Gepostet von Bold Medya am Donnerstag, 9. Juli 2020

    “KOLUMDAKİ SERUMU KOPARIP CEZAEVİNE GÖTÜRDÜLER”

    Koğuştaki arkadaşlar çaresizce başımda ağlıyorlardı. Sonra kapı açıldı ve ambulansla acil Van’a kaldırıldım. Van’da bir süre cezaevinde ve hastanede kaldım. Bazen kolumda daha bitmemiş serumu koparıp beni cezaevine götürüyorlardı.

    “UÇAKLA ACİL ANKARA’YA SEVK EDİLDİM”

    Artık dayanacak gücüm kalmamıştı ki doktor hayati tehlikemin olduğunu söyledi. 18 Ağustos 2018’de Van’dan Ankara’ya sevkimi istedi. Başımdaki komutan dayanamadı, savcıyı aradı. “Ölüyor bu kadın nasıl yapalım.” dedi. Maalesef savcı Ankara’ya götürün demiş. Mosmor olmuş kollarımdaki serumlarla, acil uçak ambulansla hastaneye kaldırıldım.

    “10 LİTRE KAN KAYBETTİM”

    Hayati tehlikem oluşunca telaştan beni götüren ekip nüfus cüzdanımı cezaevinde unutmuş. Ben nüfus cüzdanı olmadan Sincan Cezaevi’ne girdim. Toplamda 80 gün Ankara Zekai Tahir Hastanesinde yoğun bakımda kaldım. Hastanedeyken 10 litre kan kaybettim. Vücudum hiç kan üretmiyordu. Direkt kan veriyorlardı.

    “KIZIMI GÖRMEYE KELEPÇELİ GÖTÜRDÜLER”

    6,5 aylık hamileyken erken doğum yaptım. Yeterli beslenememekten 820 gram doğdu bebeğim. Doğum sonrası bebeğimin erken doğmasından dolayı kalpteki AORT damarı, göz retinası gelişmemişti. Bebeğimi görmeye ellerim kelepçeli ve 2 silahlı askerle gittim. Kuvözdeki bebeğin bana ve anne sütüne ihtiyacı varken tekrar ellerime kelepçe takıp beni Sincan’a götürdüler, bebeğim hastanede kaldı.

    “GÜNLERCE 40 DERECE ATEŞLE YATTIM”

    Doğum sonrası cezaevinde günlerce titreyerek 40 derece ateşle yattım. Koğuştaki arkadaşlar Allah razı olsun sırayla başımda nöbet tuttular. Kıyafetlerimi yıkadılar, yemek yedirdiler. Günlerce o hasta halimle sütümü sağdım, bebeğime götürmelerini istedim, maalesef götürmediler. Oysa ki yasal hakkım. O günlerde koğuşun kapısı her açıldığında bebeğimin ölüm haberini mi getirdiler diye yüreğim ağzıma geliyordu.

    “SON BİR DEFA GÖR DİYE HASTANEYE ÇAĞIRDILAR”

    Bebeğim 1,5 kilo iken kalp ameliyatı oldu. Hastaneye çağırdılar son bir defa gör diye. Ameliyattayken bebeğimle tek başımaydım. Allah çok büyük bir güç ve kuvvet veriyor. Nasıl dayandım, ben de şaşırıyorum şu anda. Hamdolsun bir mucize oldu, retinası da gelişti ve son muayenede doktor problem olmadığını söyledi.

    “VÜCUDU DELİK DEŞİK”

    Kızım 108 gün yoğun bakımda kaldı. Doğum yapar yapmaz cezaevine gönderildim. Yani olan hiçbir şeye şaşırmamak lazım. Erken doğduğu için kızımın akciğerleri hassas. Genelde hastanedeyiz. Akciğerleri yaralı. Kalp ameliyatı da olmuştu. Elleri her yeri iğne izlerinden delik deşik. O daha 1,5 yaşında. O kadar çok iğne yapıldı ki bebekken. Tam çekemedim. Eller, ayaklar, Sırtındaki de ameliyat izi. Koltuk altı ve oradan girdiler. Kronik akciğer ve kalp hastası kızım.

    “HASTANEDE AÇ BIRAKILDIM”

    Ben 80 gün hastanede tutuklu yattım ve beslenemedim. Aç uyudum. Doktorlar ısrarla bu kadının beslenmesi lazım dediler. Dışarıdan yiyecek alma yasaktı. Akıl almaz bir şekilde aç bırakıldım. 820 gram çocuk dünyaya getirdim. Travmalarım hala çok fazla. Yani sadece azıcık hastane yemeği. Onun dışında bir meyve bile hiç yemedim ve gebeydim. Bu akıl almaz olayları Ankara’da Türkiye’nin merkezinde yaşadım. Öğlen verilen pilavı, ekmeği fazla isteyip arasına koyup aksam yedim. Ankara’daki tüm hastane buna şahit maalesef.

    “GERGERLİOĞLU YANIMA GELMEK İSTEDİ”

    Milletvekili Ömer Faruk Gergerlioğlu yanıma gelmek istedi. Savcı izin vermedi. Hastane ile görüştü. Onlar prosedürü uyguladıklarını söyledi. Hayati tehlikem olunca hastanede uzun yattım. Cezaevi hastaneye gönderiyordu, hastane cezaevine. Ölürsem başlarına dert olmayayım diye.

    “KAPIDA 6 ASKER BEKLERKEN BANYO YAPMAK ZORUNDA KALDIM”

    Affedersiniz banyo yapmak zorunda kaldım hastanede. Banyonun kapısında 6 asker bekliyordu. Ben tesettürlü bir kadınım. Hamilelik boyuna tüm doktor kontrollerinde asker oldu.

    “ÖLÜRSEM YAŞADIKLARIM BİLİNSİN DİYE GÜNLÜK TUTTUM”

    Hastanede günlük tutmuştum. Ölürsem yaşadıklarım bilinsin diye. O sırada ne yaşadıysam onları kısa kısa not etmişim. Hamileliğimin tüm evleri ve doğum sonrası cezaevindeydim. Hamile olduğumu öğrendikten sonra bebeğimin ilk kalp atışını bile silahlı askerler yanımdayken duydum.

    Hamile bir tutuklu olarak Türkiye’de şartları en kötü cezaevinde de kaldım en iyi yerde de. Hamile tutuklular için hiçbir yerde uygun hastane ortamı yok. Kadın doğum bölümleri hep ayrı ve kapalı. Erkek giremez. Ben Ankara’da mahkum odasında kaldım. Doğumhane bölümünde. Ve her gün kavgalar oluyordu benim yüzümden. İnsanlar şikayet ediyordu hastaneyi. Eşlerimizi en mahrem halde neden bu kadar asker görüyor diye. Bildiğiniz 5 asker 1 rütbeli asker doğumhanede bekliyor. Yani hiçbir koşul yerine getirilemiyor. Tedaviler hep aksıyor ve sonuç cinayet oluyor. Hastane yönetimi ve asker arasında yaşanan kriz yüzünden çoğu gece serumu kolumdan söküp cezaevine götürdüler.

    “TRAVMALARLA DOLUYUM”

    Doğum yaptıktan yaklaşık bir ay sonra 6 Kasım 2018’de beni tahliye ettiler. Yaşadıklarımı unutamıyorum. Travmalarla doluyum. Çocuğumu kaybetmemek için hayata tutunmak zorunda kaldım. İnsanoğlu her koşula alışıyor. Unutulmuyor. Nasıl unutayım. Çocuğuma her baktığımda o anlardayım. Bu süreç bitse de bizden çok şey götürdü. Eskisi gibi değiliz ve olmamız çok zor.

    ZEYNEP’İN EPİKRİZ RAPORU, 820 GRAM DOĞDUĞU BU BELGEDE YAZIYOR

    ZEYNEP’E YAPILAN TEDAVİLER

    Burada da kalp ameliyatı, entübe oluşu ve en son taburcu edildiğine dair bilgiler yer alıyor.

    Doğumdan sonra hemen cezaevine götürülen E.A, kızının doğum bilekliğini yanına aldığını ve günlerce onun kokusuyla ağladığını söylüyor.

    Kaynak: Bold Medya

  • Kanser hastası Fatih Terzioğlu, eşi ve çocuklarına kavuştu!

    Kanser hastası Fatih Terzioğlu, eşi ve çocuklarına kavuştu!

    21 aydır tutuklu bulunduğu Silivri Cezaevi’nde mide kanseri olan yönetmen Fatih Terzioğlu eşi ve çocuklarına kavuştu.

    Okmeydanı Eğitim ve Araştırma Hastanesi Sağlık Kurulu, ceza infazının ertelenmesi için gerekli raporu vermesinin ardından tahliye edilen yönetmen Fatih Terzioğlu, eşi ve çocuklarına nihayet kavuştu.

    Tahliye olduktan sonra hastane odasında eşiyle görüşen Esra Terzioğlu dua eden ve sosyal medyada destek veren herkese teşekkür etti.

    Silivri Cezaevi’nde 21 aydır tutuklu bulunan Terzioğlu, tek kişilik hücresinde yaklaşık 50 gündür sürekli kusuyor ve hayati tehlikesi her geçen gün artıyordu. Acil tahliye edilmesi gereken Terzioğlu’nun talepleri uzun süre yerine getirilmemişti. Doktoru, Terzioğlu’nun eşi Esra Terzioğlu’na ‘kocasının 1 yıllık ömrü kaldığını söylediği’ öğrenilmişti.

  • 6 yaşındaki kanser hastası Selman babasının göremeden ölüyor

    6 yaşındaki kanser hastası Selman babasının göremeden ölüyor

    KHK’lıların sembol ismi Haluk Savaş’ı eşi Esen Savaş anlattı… Mücadele dolu hayatı, aldığı tehditler, evliliği ve vasiyetiyle Haluk Hoca’nın hikayesi…

    SEVİNÇ ÖZARSLAN

    BOLD ÖZEL – KHK’lıların simge ismi Haluk Savaş’ın ölümün üzerinden 9 gün geçti. Dört yıldır yaşadıklarını Bold Medya’ya anlatan eşi Doç. Dr. Esen Savaş, eşinin 2012’den beri tehdit edildiğini ve ölümünün Türkiye için büyük kayıp olduğunu söyledi.

    16 yıl çalıştığı Gaziantep Üniversitesi Tıp Fakültesi’ndeki görevinden 1 Eylül 2016’da ihraç edilen Haluk Savaş, 20 Temmuz 2016’da bir tweet nedeniyle gözaltına alındı, sonra serbest bırakıldı. 28 Eylül 2016’da bu kez eşiyle alınıp tutuklandı ve Gaziantep Cezaevine gönderildi. Hapiste kaldığı dönemde safra kesesi yolu kanserine yakalanan Savaş, hapisten çıktıktan sonra pasaport engeli ile karşılaştı. Almanya’ya tedaviye gidebilmek için verdiği mücadele ile herkese örnek oldu.

    Haluk Savaş, Türkiye genelinde KHK’lıların hak mücadelesini örgütlemek ve yaygınlaştırmak için şehirlere gidip KHK platformlarının kurulmasına öncülük etti. Yayın yönetmenliğini yaptığı KHK TV, KHK Akademi, düşünce ve haber sitesi Özgür Platform’u kurdu. 130 kilodan 65’e kadar düşse de son 2 yılı dolu dolu geçti. Ağır hasta olduğu halde uzmanlık alanıyla ilgili online yaptığı yayınlarla bilimsel çalışmalarına devam etti.

    Haluk Savaş, tüm bu mücadelesinde yalnız değildi. Meslektaşı ve 26 yıllık eşi Doç. Dr. Esen Savaş hep yanındaydı. O da kanser atlatmıştı. 150 bin KHK’lı olmasına rağmen cenazesine az katılımın olmasını vefasızlık olarak değerlendiren Esen Savaş, CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu ile yaptığı 5 dakikalık görüşmeyi anlattı. Kılıçdaroğlu’na “İktidarın fetö söylemini sürekli kullanan CHP’lilerle ilgili bir hatırlatma yaptığını belirtti. Ayrıca “Eşim gitti, mağdurlara daha çok sahip çıkın. Daha fazla insan ölmesin.” dedi.

    Eşinizin cezaevi ve hastane sürecinde de birçok hak ihlaline maruz kalmıştı. Siz o süreci nasıl yaşadınız?

    Biz sanırım 86 kişi, üniversiteden ihraç edilmiştik. İkimizi de aynı gün gözaltına aldılar. Ben kanser hastası olduğum için benim sorgumu hemen almalarını istedik. Ama ilginç bir şekilde eşimin sorgusunu hemen aldılar. Beni ve diğer kişileri 7 gün beklettiler. Hepimiz savcı karşısına toplu çıktığımız halde Haluk Hoca gece yarısı tek başına çıktı. Zaten tutukladılar. Ben 7 gün sonra serbest bırakıldım.

    İki kere gözaltı oluyor değil mi?

    İlk 20 Temmuz’da gözaltına alındı. 28 Eylül’de ikimizi birden aldılar. 20 Temmuz’daki ilk gözaltısı sonrası eşim çok stresliydi. Darbe girişimiyle veya bu girişimde bulunanlarla hiçbir alakamız olmadığı için başımıza bunların geleceğini aklımızın köşesinden bile geçirmemiştik. Herhangi bir suçumuz olsa 16 Temmuz sabahı pasaportlarımız geçerli iken kaçardık zaten. 21 Temmuz’da eşim, 25 Temmuz’da da ben açığa alındım. O süreçte pasaportlarımız iptal edildi. 12 yaşındaki oğlum yurt dışından gelirken havaalanında sorgulandı. Her gün kapı çalacak diye bekliyorduk. 20 Temmuz’daki ilk gözaltı sonrası evimiz cenaze evi gibiydi. İnanın şu an yaşadığımız durumdan daha kötüydü. Birden küt diye ortada kalıyorsunuz. Teröristlikle suçlanıyorsunuz. Vatanını çok seven insanlar için bundan daha ağır itham olabilir mi. Haluk’un dedesi Kurtuluş Savaşı gazilerinden, gururla bunu her yerde söylerdi. Bu vatanın kurtuluşu için kan dökmüş bir insanın torunu olmaktan gurur duyarken terörist yaftası yemek çok ağır geldi eşime.

    12 yaşındaki bir çocuğu neden alıyorlar, gerekçesi neydi?

    Küçük oğlum Giray, İrlanda’ya dil eğitimine gitmişti. Öğretmenleriyle beraber bir aracı firmayla gitmişlerdi. Temmuzun başında gitmiş, ağustosta da dönmüşlerdi. Bir ay kaldılar. Yaşından dolayı bana bağlı bir pasaportla seyahat ettiği için benim pasaportum iptal edilince oğlumun pasaportu da iptal görünüyor. Pasaporta el koyabilirler o sorun değil. Çocuğu tek başına polis merkezine götürüyorlar, öğretmeni ‘bu çocuk küçük, ben de geleyim’ diyor. ‘Hayır sizi alamayız sorguya.’ deniliyor. Öğretmen de şok oluyor tabi. O kafilede bir tek Giray’ı sorguluyorlar. Ben tabi pasaportuna el konulup sorgulanacağını bilemedim. Ve oğluma ‘annen-baban ne iş yapıyor, polis mi asker mi, Cemaatçi mi, evde böyle şeyler konuşuluyor mu, size gidip gelenler oluyor mu?’ Bu şekilde bir sorgudan geçiyor.

    Bedirhan, Esen, Giray ve Haluk Savaş.

    Psikolojisi nasıl etkilendi?

    3-4 senedir psikiyatriste gidiyor. Bu bir travma. Sonra babası hapse giriyor. Babası hapiste kanser oluyor. Bize hep ‘Anne, baba siz çok iyi insanlarsınız, babam yaylada akrepleri bile öldürmez. Tanrı varsa size bunların yapılmasına neden izin verdi. Ben artık Allah’a inanmıyorum’ diyordu. Düşünün yargı süreci, eşimin hastalık süreci, oğlumun psikolojisinin bozulup yıllarca psikoterapi süreci bizi çok yıprattı. Ben de meme kanseriyim, tüm bu zorluklara katlanırken hep hastalığımın nüksetmesinden korktum.

    Sizin sağlık durumunuz nasıl şimdi? Kanseri atlatabildiniz mi?

    Bir sene önceki kontrollerimde bir sıkıntı yoktu. Yakın zamanda tekrar kontrole gideceğim. Eşim tweet attığı için gözaltına alındı. Darbecilik yaptığı iddia edildi. Aslında darbeleri eleştiren bir tweetti. Maksat gözaltına almak. Dinin kullanılmaması gerektiğini de söylemişti o tweetlerinde.

    Tweet atınca görev yaptığı üniversitedeki birileri mi ihbar etmiş?

    Kimin yaptığını bilemiyorum ama tüm tweetlerinin arşivlediğini fark ettim bu süreçte. Eşim Gezi’ye de destek vermiş bir insandır. Demokrasiye inanan bir insandır. Siyasi yapıyı oldu bitti eleştirirdi. Cemaatçilikle suçlanıyor ama Cemaat iktidarın yanında dururken bile Haluk Hoca iktidarı eleştirirdi. 2012’den beri bu nedenle Twitter üzerinden zaten tehdit ediliyordu.

    Ne tür tehditler aldı?

    Oğullarımın ismi biliniyordu. ‘Bedirhan ve Giray’ın önünde senin ellerini kelepçeleyip Silivri’ye götüreceğiz’ diyorlardı. Eşimin hedefte olması sadece bu dönemle ilgili değil. Muhalif duruşu 2012’den beri vardı. Ben de muhalif olmam nedeniyle ve Haluk’un eşi olmam nedeniyle Twitter’dan tehdit alıyordum. Bizim iktidara karşı muhalif duruşumuz vardı. Her ikimiz de CHP üyesi idik zaten.

    Bu tehditleri kimin yaptığını düşünüyorsunuz?

    Haluk Hoca tutuklandığında bütün tweetlerini silmiştim. Pasaport olayında ortaya çıktı. Yani arşivlenmişti tweetleri. O tweetlerde de darbelere karşı olduğunu söylüyor oysa ki. Ergenekon sürecinde eşimin tavrını ben kişisel olarak tasvip etmiyordum. Haluk da daha sonra benimle aynı noktaya geldi. O süreçte de çok insan mağdur edildi. 15 Temmuz sonrasında yaşananlarla sayı olarak kıyaslanamaz ama çok insan bir torbaya kondu. İnsanlar yine içeride kanser oldu, intihar etti. Sayı kesinlikle bu dönemle kıyaslanamaz ama ben o mağduriyetlere çok üzülmüştüm. Haluk Hoca da hiçbir zaman oh olsun gibi bir cümlesi olmadı. Ergenekoncuların hesap vermesi yönünde düşünceleri vardı. Cemaat’in yüzde 99’u masumdur, yüzde 1’i suçludur. Ergenkon’da da öyleydi. Şimdi yüzde 99 insan, o yüzde 1’in bedelini ödüyor. Cemaat bu konuda özeleştiri yapmalı. Cemaat taşeron olarak kullanıldı. ‘Atatürkçüler ile Cemaati birbirine düşürdük’ diye iktidar kendi diliyle de bunu itiraf etti.

    Şu anda yapılan tabi ciddi bir soykırım. İnsanlar çalışamıyor, çoğu içeride, ailece içeride olanlar var. Elle tutulur sebepler yok. Ben de yargılanıyorum, Bank Asya’da param varmış diye. OHAL Komisyonu benim başvurumu reddetti ve bulduğu bahane çocuğumun okulu. Çocuklarımın okul ücretini yatırmışım, onu örgüte destek diye belirtmiş. Komedi resmen. Çocukları burslu okuyan kişileri de sizin çocuklarınız burada neden ücretsiz okumuş diye suçlamışlar. Bu okullar MEB’e bağlı milli eğitim kurumlarıydı. Terörist kurum ise kapatsalardı. Devletin istihbaratına rağmen bilmediğini ben nereden bileceğim. Halk Bankası’ndan para çekmişsiniz, onu Bank Asya’ya yatırmışsınız diyorlar. Ev kredisi almıştık ama ev kredisi olduğunu belirtmiyorlar. Gerçekten akla hayale sığmayacak ‘suç’larla yargılanıyoruz. Mahkemedeki davamın gerekçesi ise 17/25 Aralık sonrası hesap açmış olmam. Bank Asya’nın TMSF’ye devrinden sonra hesabım 5 ay kalmış, ona rağmen. Haluk Hoca’nın 9 ay kalmış hesabı. Öyle bir niyetimiz olsa TMSF’te devirden sonra çekersin parayı. Yüzde 99 insan burada ciddi bir soykırıma uğradı.

    ÇALIŞTIĞI ÜNİVERSİTEDE KELEPÇEYLE DOLAŞTIRDILAR

    Eşinizin kanser olduğunu ilk siz ilk siz fark ettiniz. O süreç nasıl geçti?

    Ben serbest kaldıktan sonra eşimi ziyarete gitmeye başladım. Üçüncü ziyarette camın arkasından, çok kalın bir cam olmasına rağmen sarılığını fark ettim. Gözlerin çok sarı olmuş dedim. Hepatit taşıyıcısıydı. Testlerimi 15 gün önce gönderdim ama kaybolmuş dedi. Beni de üzmek istemiyor. Birkaç soru sordum. Zaten dışarı çıkınca ağlamaya başladım. Ben dahiliye uzmanıyım. Biliyorum, masum bir şey gibi durmuyor. Safra kesesi taşı olsa başka bir bulgu verir. Avukatı aradım. Derhal hastaneye sevk ettirin dedim.

    Hastaneye sevk edildi. Devlet hastanesi sağolsun tetkikleri hızlı yaptılar. Kanser ön tanısıyla eşimi Gaziantep Üniversitesi Hastanesi’ne sevk ettiler. Tabi benim de üniversitem, eşimin çalıştığı üniversite. Başsavcıdan rica ettim. Bu adam bu üniversitede çalıştı, kolunda askerler olsun ama kelepçe ile dolaştırmayın, çok ağır bir şey bu. Psikolojisini çok etkiler dedim, rica ettim. Bütün üniversitede kelepçe ile dolaştırıldı. Çok rencide ediciydi.

    ERZURUM’A SÜRGÜN TEHDİDİ

    Gardiyanlar tarafından tehdit edildiğinizi söylemiştiniz. Hastanede tam olarak ne yaşandı?

    Radyoloji bölümünde tanıdığım hocalarımız var. Sağolsun işlerimizi hızlandırdılar. Aynı gün tetkikleri yaptılar. Ve ben işlemleri hızlandırdığım için gardiyanlar tarafından tehdit edildim. Ben devlet hastanesinde çalıştım. Devlet hastanesindeyken sık sık hasta getiren gardiyanlar bunlar. ‘Hocam çok göze çarpıyor, hiçbir hasta tutukluya aynı gün MR randevusu verilmez. Sizin hastanızın aynı gün yapıldı.’ dediler. E ne yapalım, randevu alalım. Dedim ki bu kanser çok agresif, iki gün bile çok büyük bir zaman kaybı. ‘Eşinizi Erzurum’a sürerler bizden söylemesi. Biz sizin kötülüğünüzü istemiyoruz ama idare bu kadar hızlı yapıldığını görürse eşinizi Erzurum’a sürer’ diye tehdit etti. Zaten başka hasta da olsa kanser şüphesi varsa aynı gün tetkiklerin yaptırılması gerekir. Gardiyan olarak sizin araya girmeniz gerekir. Bu insanın canı size, devlete emanet.

    Görev yaptığı hastanede kelepçeli dolaştırılmak eşinizin hastalığını nasıl etkiledi?

    Çok vakur bir duruşu vardı. Dik bir şekilde dolaştı. Yaklaşmamız yasaktı, ben uzaktan izliyordum onu. Hiçbir şekilde boynu bükülmedi, eğilmedi. Ben yanlış bir şey yapmadım, başım dik alnım açık. Bir suç işlemedim, bu onların ayıbı dedi. Çok ağır bir şey ama belki beni üzmemek için önemli değil dedi. Öğrencileri gördü onu orada. Hocam hocam diye arkasından koşanlar oldu. Onların gözleri önünde öyle dolaştırdılar.

    Ameliyat edilmeden önce eşiniz cezaevine gönderilmişti. O süreçte de sizi çok üzmüşlerdi.

    Eşimin şuurunu bozacak derecede bilirubin düzeyi olmasına rağmen geri cezaevine gönderdiler. Oysa hastanede yatırılması ve bir hafta bol sıvı verilmesi gerekiyordu. Ama o halde bir haftalık süreci cezaevinde geçirmesi uygun görüldü. Doktoruna sorduğumda “Başhekimden talimat geldi” dedi. Ama bir doktor talimatla davranamaz. Bizim yeminimiz var. Ben cezaevine gönderildiğini öğrendiğimde servisi aradım. Gece göndermişler. Şaşırdım. Doktor da benim aynı klinikte çalıştığım bir kişi. “Başhekimin talimatıyla gönderildi. Bir hafta sonra ameliyat gününde gelecek” dedi. Bir hafta sonra geldi ama bilirubinleri düşmediği için ameliyat ertelendi. Orada 15 gün kaybettik.

    CERRAHIN TEHDİT EDİLDİĞİNİ DÜŞÜNÜYORUM

    Ameliyatı sırasında neler yaşandı?

    Ameliyat 9,5-10 saat sürüyor. Cerrahinin en çömezine verdiler o görevi. Halbuki o ameliyatta usta olan bir hekim vardı üniversitede. Onu muhtemelen tehdit ettiler diye düşünüyorum. Adam bize bir şey söylemedi ama son anda vicdanı rahat etmeyip ameliyata girdiğini biliyorum. Basit bir ameliyat değil. Midenin, pankreasın bir kısmı alınıyor, safra yolları alınıyor.

    Ameliyattan sonra tekrar cezaevine mi gönderildi yoksa tahliye mi oldu?

    Bir hafta yoğun bakımda kalması gerekiyordu. İki gün tutarız, sonra mahkum koğuşuna göndeririz dediler. Buradaki mahkum koğuşu çok kötü bir yer. Muhtemelen başhekimlikten gelen bir talimattı o da. Ameliyattan sonra çok komplikasyon çıkınca gönderemediler mahkum odasına. Yoğun bakımda yattı. Biz bu arada sürekli tahliye için taleplerde bulunduk. Hep reddedildi. Beşinci başvurumuzda vicdanlı birine denk geldi sanırım tahliye ettiler.

    “TEKRAR TUTUKLANSAM BİLE DÖNECEĞİM”

    Haluk beyi bütün Türkiye pasaport engeli ile karşılaşınca tanıdı.

    Başından beri gidip pasaport almak için avukata sordu, avukat vermezler dedi. Bir-iki girişimde bulundu. Negatif sonuç aldık. Sonra ben dilekçeyle başvuracağım dedi. Valilik dilekçesini almadı. Dilekçenin gelen evraka girişini zorla yaptırdı. Twitter’dan bir kampanya başlatınca pasaportu öyle verdiler. Bize çok insan dedi ki pasaportunuzu aldınız, bu ülkede kalmayın, ekonomik imkanınız da var, gidin diye. Eşim dedi ki, ‘Ben simdi dönmezsem insanlar kaçtı diyecekler. Bak işte bir tanesine verdik kaçtı gitti, verirsek kaçacaklar. Diğer insanların pasaport almasına engel olmuş olacağım. Tekrar tutuklansam da döneceğim dedi. Tabi yurt dışında özgür yaşamak daha iyi ama başkalarının önünü kesmemek adına ve benim memleketim, orada savaşımı vermek adına döneceğim dedi. Burası bizim vatanımız, kimsenin vatanı değil. Biz bir suç işlemedik. Ne ile yargılandığımızı söyledim. Haluk Hoca STV’de 20 sene önce “Kitaplık” diye bir program yaptı. Programa davet ettiği kişiler hep AKP’ye yakın isimler, geçmiş program kayıtları olsa görülür. STV’de program yapmışsın, çocuklarını Cemaat okuluna göndermişsin, bir de Bank Asya dediler. Başka bir şey yoktu.

    EMEKLİ TAZMİNATLARIMIZI VERMEDİLER

    Emekli parasını alamama gibi bir durum da vardı sanırım.

    İkimiz de emekli tazminatımızı alamadık. Haluk hocayı biraz geç emekli yaptılar. Çok başvurduk, rahat on tane dilekçemiz vardır herhalde SGK’ya yazdığımız. 200 bin liraydı sanırım bir profesörün emekli tazminatı. Haluk beyin tazminatı için bir cevap gelmedi mahkemeden. Benim tazminatım için mahkeme cevap yazdı. KHK ile atıldığım ve daha sonra başka bir kurumda çalıştığım için alamayacağımı söylediler. Çalışmayıp aç mi kalsaydım, diyeceğin kimse yok karşında tabii ki.

    Son dönemde iyileşti artık kanseri atlattı diye düşünüyorduk. Öyle görünüyordu. Hastaneye tekrar kaldırılmasına üzüldü herkes. Tekrar mı nüksetti?

    Aslında en son Şubat 2020’de yaptığımız tetkikleri normaldi. Ama sık enfeksiyon geçirdi. Arefe günü mü, bayram günü mü, kötü oldu. Omuz ağrısı vardı. Acıbadem Hastanesine gittik. Tomografisini çektiler. Enfeksiyon var dediler. Antibiyotik başlattılar ama iyi bir tedavi yapılmadı. Bayram bitiminde Adana’da Başkent Hastanesi’ne yatırdık. 10 santimlik bir kitle varmış aslında. Acıbadem’deki radyologlar görmemişler. Tabi belki o gece acaba görselerdi bir müdahale edilebilir miydi onu bilemiyoruz. Şubattan sonra bir ilerleme olmuş. Kanser beş sene dolmadan atlatıldı denilemez. Eşimin kanseri 3 defa nüksetti. Atlattı diyemiyorduk da iyi gidiyor diyorduk. Her türlü tedaviyi denedik, yani Türkiye’de de çok para harcadık, yurt dışında da çok harcadık.

    Almanya’daki tedavinin hastalığına bir faydası olmadı mı? 

    Katkısı olsaydı iyileşirdi. Çünkü yeni bir tedavi o, kişiye özel bir aşı yapılıyor. Yeni bir tedavi, ama elimizde imkan varken deneyelim dedik bunu. Ama çok katkısı olmuş olsaydı iyileşmiş olurdu. Biz o tedaviyi aralıkta bitirdik en son.

    “HALUK KOMŞUMUZUN OĞLUYDU”

    26 yıllık bir evliliğiniz var. O yıllar nasıl geçti?

    Benim hem lise arkadaşımdı, iki sınıf üstümdeydi. Hem de komşumuzun oğluydu. İki taraftan da tanışıyorduk. Adana Anadolu Lisesi’nde okuduk ikimiz de. Evlenmeden önce on yıllık bir tanışıklığımız vardı. Çok iyi bir insandı. Saf, temiz, masum bir insandı. Herkese el uzatırdı. Etrafındakileri motive ederdi “hadi çalış, hadi doçent ol, hadi şu okulu oku” derdi. Kimseyi kıskandığını görmedim. Bazen çok değmeyen insanlara çok sabır gösterirdi. Devam ettirirdi, arkadaşlıklarını koparmazdı. Ben o yapıda insan değildim mesela, beğenmiyorsam bir süre sonra ilişkimi koparırım. Zaten bu kadar çok çevresi olması onunla ilgili. Karşındakini hatasıyla kabul ederdi. Titizdi, düzenliydi, tertipliydi. Ve karşıdaki insanlardan da bunu bekliyordu. Bir de dava adamıydı, idealistti, entelektüeldi, çok okurdu. Mesela yazın bir aylığına yaylaya giderdik, yaylaya bir koli kitapla götürürdü. Onları sürekli okurdu.

    Bir vasiyeti oldu mu? Bununla ilgili hiç konuştunuz mu?

    Son 1 haftaya kadar hep umutluydu. Biz de umutluyduk. Çok dua edeni vardı bir mucize olur diye bekledik açıkçası. Bazen olabiliyor bir insanın bir duası denk gelip bir şeyler olabiliyor. Bana değil ama son haftaya kadar KHK akademi toplantılarına katıldı. Orada da söylemiş. Bu davanın devam etmesi, yani bu ülkeye adalet hak-hukuk gelene kadar mücadele edilmesini vasiyet etti. Hasta yatağında bile memleketin halini düşünüyordu.

    “Cenazemi KHK’lılar kıldırsın, onlar yıkasın” diye bir şey dedi mi?

    Onu da arkadaşlarına söylemiş. Ankara’dan KHK’lı bir imam arkadaşı geldi. KHK toplantılarında tanışmışlardı. Hem yıkama işlemini yaptı hem namazını kıldırdı. Bizim için de iyi oldu. Bana söylemeyi unuttu sanırım. Benim mesela öyle bir vasiyetim KHK’lılara değil de, aileme olmuştur. Bir Diyanet imamı benim namazımı kıldırmasın. Eğer başka biri bulunamıyorsa namaz da kıldırılmasın dedim. Ölmeden 2-3 gün önce mezar yerini söyledi. ‘Seni kırmak istemiyorum, üzülmeni de istemiyorum ama sana bir şey söylemek zorundayım’ dedi. Aile mezarlığı var abisinin aldığı. Abisi de vefat etmişti. Yengeme söyle, ben oraya gömülmek istiyorum. Abilerim ve babamın yanına. Ondan izin al dedi. Yengem her sene Bodrum’a gider. Bodrum’a gitmeden önce mezarlığın tapu işlerini hallet dedi. Eğer ona izin vermezlerse annesinin yanına defnedilmek istedi. Hiç isyan etmedi. Hep şükretti. Ben dahiliyeciyim çok ölen insan gördüm. Ama öylece sakin ölüme giden bir insan daha görmedim.

    Savaş’ın cenazesi Çukurova Kabasakal Mezarlığı’na defnedildi.

    Bilimsel makalelerine atıf sayısı çok yüksekti, özgün fikirleri vardı. Nasıl çalışıyordu eşiniz?

    Aslan gibi adamı yediler. Haluk Türkiye için bir kayıp. Bilimsel manada da büyük bir kayıp. Çok sayıda makalesi var. Makalelerine 5 binin üzerinde atıf var. Amerika’ya gitse özel insan statüsünde biri oluyor. Havada kapılacak bir insan. Bir balgam sökücüyle şizofreni tedavi etmiş bir insan. Kaç kişinin aklına böyle bir şey gelir de araştırır? Türkiye ve Türk camiası için bir kayıp. Çok düşünürdü. Hasta yatağında bile kaç tane makale okudu bana. Ve son çarşambaya kadar da KHK Akademi’ye de katıldı. Sen böyle bir insanı üniversiteden atıyorsun, kim kaybediyor? Yetiştireceği insanlar nasıl ellerde yetişiyorlar? Bir bu ellerde yetişen öğrenci var, bir de ehil olmayan elde yetişen öğrenci var. Türkiye kendi öz evlatlarını yiyor. Çok değerleri kaybettiler. Bu değeri yerine koymak yıllar alır. Benim de Haluk Hoca’nın da sadece 22 sene eğitim hayatımız var. Bizim gibi birçok akademisyen, birikim harcandı. Sen o birikimi nasıl yerine koyacaksın. Şimdi ‘kamplara alalım, beyinlerini yıkayalım, en azından bu insanlardan faydalanalım’a geldi olay. Çünkü yetişmiş kendi öz evlatlarını yediler.

    Bir çeşit fikirsel soykırım da öneriyorlar.

    Evet, fikirsel bir soykırım da oldu. Düşünceni değiştirip, beynini yıkayacaklar ama senin birikiminden faydalanacaklar. Bir Haluk Savaş 40 senede yetişiyor. Kolay mı? Bizim için çok özel bir kayıp. Ama ülke için daha büyük bir kayıp.

    Haluk bey, CHP’li olduğunu her fırsatta söylüyordu. Muhalefetten sizi arayan, cenazeye katılan oldu mu?

    Kemal Kılıçdaroğlu taziye için aradı, sağ olsun. Sezgin Tanrıkulu aradı. Birkaç HDP milletvekili aradı. Onun dışında mesela Saadet Partisi sadece birkaç kişiyi göndermişti. İyi Parti’den arayan soran olmadı. Yani böyle bir kıymet iktidarın zulmüyle ölüyor ve muhalefet de buna sahip çıkmıyor. Yine en fazla sahip çıkan Kemal Kılıçdaroğlu oldu. Sezgin Tanrıkulu oldu. Saadet Partisinin aramaması bence büyük bir eksik. Haluk Hoca muhafazakar kesimin de bir rengiydi. Hem sosyal demokrat hem dindar bir insandı.

    KILIÇDAROĞLU İLE 5 DAKİKA

    Kılıçdaroğlu ile ne konuştunuz?

    5 dakika konuştuk. Eşimi kaybettik ama sizden rica ediyorum mağdurlara daha çok sahip çıkın dedim. Bu zamana kadar en çok sahip çıkan siz oldunuz ama daha fazla insan ölmesin dedim. Çok nezaketli ve kibar karşıladı.

    Mağdurlara daha fazla sahip çıkın deyince tepkisi ne oldu?

    Elimizden geleni yapıyoruz, inanın uğraşıyoruz dedi. Hatta partisinin içinde sürekli fetö fetö diye iktidar diliyle konuşan insanların olmasından rahatsız olduğumu da belirttim. Çünkü bu iktidarın dili, bu söylem çok doğru bir söylem değil. Sizin partiden bunu çok kullanılıyor dedim. Haklısınız ama her zaman herkese ulaşamayabiliyoruz, dedi.

    KHK’LILAR İÇİN HASTA BEDENİNİ SÜRÜYEREK SAVAŞTI

    Cenazesine katılım azdı. Açıkçası daha fazla KHK’lının katılacağını düşünmüştüm.

    Twitter’dan, Facebook’tan biz duyurmadık. Koronanın da etkisi olabilir. Bir de bir arkadaşımız ‘tanıdığım KHK’lılara söyledim, korktular gelmediler’ dedi. Eşim KHK’lılar için hasta bedenini sürüyerek savaşan bir insandı. Hastaneye yattığı güne kadar KHK’lıların hakları, hukukları için uğraşan birine bence de vefasızlık bu. Tabi kimseyi suçlamıyorum. Eşim son dönemde hastaneye yatmadan önce 70 kiloya düşmüştü, yattıktan sonra daha da zayıfladı. Fotoğraflarda bileklerinin inceliğini görüyorsunuzdur. Zaten fişlenmişsiniz, KHK ile atılmışsınız. Bugünlere gelinmesinin nedeni herkesin ya korkuyla ya da beklentiyle sinmesiydi. Haluk Hoca gibi korkmadan ortaya çıkan insan sayısı maalesef bir elin beş parmağını geçmiyor.

    Haluk Savaş, HDP Milletvekili Ömer Faruk Gergerlioğlu ve Münir Korkmaz, KHK platformlarının kurulmasında öncülük ettiler.

    Haluk Savaş ve Gergerlioğlu gibi isimler bu korku duvarının yıkılması için aslında çok çağrı yaptı, adım attı.

    İnanın bazen kızıyordum eşime. Bazıları parmağını kımıldatmıyor, bekliyor ki Haluk Hoca bir şey yapsın. Kendileri korkuyor, evinden çıkmıyor, bir tweet atmıyor. Cenazesine de o korku nedeniyle katılım azdı. Bizim tanıdığımız insanlar geldi, o ayrı ama tanımadığımız insanlarla da cenazenin dolup taşması gerekirdi. 150 bin KHK’lı var. Tabi korona etkendir ama koronadan çok korkunun etken olduğunu düşünüyorum. Haklarınızı arayın diye Haluk hoca gerçekten çok uğraştı. Kortuğunu söyleyenlere biz yeterince elimizi taşın altına koyuyoruz, siz de cesaretli olmalısınız diye yol açardı. Tam manasıyla hak arama mücadelesi yapılmadı. Benim eşim eğer kendini bu davaya adamamış olsaydı, mağdurlar için uğraşmasa, dinlense, uykusunu alsa, dinlense bir 3 sene daha yaşardı. Hastasın gitme derdim. Beni beklerler deyip mutlaka giderdi. Gerçekten şehir şehir gezdi. 130 kilo olan adam 70 kiloya düştü. Şimdi gitti o, bundan sonra ne olacak?

    Mirasına sahip çıkılıyor diye biliyorum. Öyle değil mi?

    Çıkılmaya çalışılıyor tabi ki ama onun daha farklı bir aurası vardı. İnsanlara dokunuşu farklıydı. Hem çok zeki hem çok entelektüel hem de fedakardı. Empatisi çok yüksekti. Tabi ki sahip çıkan arkadaşlar var, ben de sahip çıkacağım ama onun gibi aynı duruşta kimse yok maalesef. Aynı şekilde adayan da yok. Ben de 12 sene önce meme kanseri oldum. Çok içe döndüm. Kendimle ilgilendim. Bedenimi dinlendirmem ve direncimi artırmama gerektiğinin farkındaydım. Haluk Hoca da farkındaydı ama bunları yapmadı. Ama bunun kıymeti ne kadar bilinir bilmiyorum. O tabi ki, bilinsin diye değil, Allah rızası için, demokrasi adına, bu ülkede çocuklarımızın daha iyi yaşayabilmesi için, mağdurlar, mazlumlar adına yaptı bunları. Herkesin de bu şekilde elini taşın altına koyması gerekiyor. Korku, sinmişlik nereye kadar.

    Son olarak eklemek istediğiniz bir şey var mı?

    Bir kitap hazırlanıyor. Söz Uzun Hayat Kısa diye. KHK’lı arkadaşları biyografi türünde bir çalışma yapıyorlar. Bir kısmınız ben düzenleyeceğim, bir kısmını profesör bir hocamız var, ondan rica edeceğiz. Daha vakit var. Ama öyle bir kitap da yayınlanacak.

    Kaynak: Bold Medya

  • BM zorla kaybedilmelere ilişkin mektup yayınladı

    BM zorla kaybedilmelere ilişkin mektup yayınladı

    Birleşmiş Milletler Zorunlu ve İstemsiz Kayıplar Çalışma Grubu ve Özel Raportörleri, Gülen Cemaatine yakın isimlerin kaçırılmalarıyla ilgili ortak mektup yayınladı.

    Birleşmiş Milletler Zorunlu ve İstemsiz Kayıplar Çalışma Grubu ve Özel Raportörleri, Türkiye Hükümeti’nin Gülen Hareketi gönüllülerine yönelik Türkiye’de ve Türkiye dışında zorunlu kaçırma, tutuklama, deport, iade gibi illegal operasyonlarına yönelik yazdığı “ortak mektubu” internet sitesinden kamuoyuyla paylaştı.

    2016 yılının Ocak ayından itibaren 29 kişi Gülen Hareketiyle ilişkileri olduğu gerekçesiyle Türkiye’de “siyah transporter” vakaları olarak bilinen çerçevede zorla kaybedildi. Bu kişilerden üçünden halen haber alınamıyor. Türkiye dışından kaçırılan kişi sayısının ise 80’i aştığı belirtiliyor.

    Birleşmiş Milletler Zorunlu ve İstemsiz Kayıplar Çalışma Grubu ve Özel Raportörleri, uzun süredir konuyla ilgili olarak Türkiye ile yazışma halindelerdi ve pekçok vaka için Türkiye’den savunma istendi. Konu üzerine raportörlerin çalışmasının ardından bir ortak mektup hazırlandı ve taraflara gönderilmesinin ardından Birleşmiş Milletler’in internet sitesinden kamuoyuna açık biçimde yayınlandı.

    Ortak Mektubun öne çıkan maddeleri şöyle:

    – Devlet-destekli yurtdışı kaçırmaların sistematik bir uygulama olduğu;

    – Türk vatandaşlarının birden fazla devletten Türkiye’ye zorla kaçırıldığı vurgulandı;

    – Hizmet hareketiyle ilişkisi olan kişilerin Afganistan, Arnavutluk, Azerbaycan, Afganistan, Kamboçya, Gabon, Kosova, Kazakistan, Lübnan ve Pakistan’daki yetkililerle eşgüdüm içerisinde gizli operasyonlarla keyfi tutuklamalara ve gözaltına alınma, zorla kaybetme ve işkenceye maruz kaldı.

    – Türkiye Hükümeti’nin, diğer Devletlerle koordineli olarak, 100’ü aşkın Türk vatandaşı zorla Türkiye’ye naklettiği bildirilmekte olup, bunların 40’ı çoğunlukla sokaklardan veya tüm dünyadaki evlerinden çocukları ile birlikte kaçırılan zorla kaybolmaya maruz kalmıştır.

    – Güvenlik İşbirliği Anlaşmaları: Türkiye hükûmeti, gerekçesiz sebeplerle “terörizm ve uluslararası suçla mücadeleye” yönelik birden fazla Devletle ikili “güvenlik işbirliği anlaşmaları” imzalamıştır. İddia edilen operasyonların zamanlamasında açık bir bağlantı olduğu görülüyor- çoğu olmasa da anlaşmaların yürürlüğe girmesinden bu yana iki yıl içinde gerçekleştirildi.

    – Milli İstihbarat Teşkilatı’nın (MIT), yurt dışındaki operasyonları yürütme veya bunlarla mücadele etme görevi verilen ayrı bir departman kurduğu ve sonrasında Afganistan, Azerbaycan, Kamboçya, Gabon, Irak, Kazakistan, Kosova, Malezya, Moldova, Moğolistan, Myanmar, Pakistan, Katar, Suudi Arabistan, Sudan, Ukrayna’da çok sayıda Türk vatandaşının kaybolmaya başladığı belirtildi

    – Devlet destekli Uluslararası Kaçırma ve Zorla Geri Dönüş: Türk makamları iadeyi yasal yollarla güvence altına al(a)madığında, istihbarat teşkilatları ve polis de dahil olmak üzere üçüncü ülkelerden kolluk kuvvetleriyle işbirliği içinde gizli operasyonlara başvururlar.

    – Mustafa Ceyhan (Azerbaycan), Harun Çelik (Arnavutluk), Mesut Kaçmaz, Bayan Meral Kaçmaz ve iki çocuğu (Pakistan), Mustafa Erdem, Yusuf Karabina, Kahraman Demirez, Cihan Özkan, Hasan Hüseyin Günakan ve Osman Karakaya (Kosova), Osman Özpınar, İbrahim Akbaş ve Adnan Demirönal, Eşleri ve Çocukları (Gabon), Osman Karaca (Kamboçya), Ayten Öztürk (Lübnan), Zabit Kişi (Kazakistan) davaları zorunlu kaçırılma ve iade operasyonlarına delil olarak gösterildi.

    – Sorumsuzluk: Bildirilen tüm davalarda ortak olan, hukukun üstünlüğü ve yasal güvencelerin yanı sıra, zorla kaybetmeler, keyfi gözaltı, işkence ve diğer temel hak ihlallerine ilişkin sorumluluk (hesap verilebilirlik) yetki ve yükümlülüğünün eksikliğidir.

    Türkiye hükûmetinden devlet-destekli yurtdışı kaçırmaların sistematik bir uygulama olduğu ve bu konu hakkında 8 maddelik bir açıklama yapması bekleniyor.

    BM’nin Ortak Mektubu ve Türkiye’nin verdiği cevap BM web sitesinde yayınlandı:

    – BM’nin Ortak Mektubu:

    https://spcommreports.ohchr.org/TMResultsBase/DownLoadPublicCommunicationFile?gId=25209

    Türkiye’nin Cevabı:

    https://spcommreports.ohchr.org/TMResultsBase/DownLoadFile?gId=35335

  • Pompeo’dan Metin Topuz Kararına Tepki

    Pompeo’dan Metin Topuz Kararına Tepki

    İstanbul 14. Ağır Ceza Mahkemesi, 2 yıl 8 ayı aşkın süredir tutuklu olarak yargılanan ABD İstanbul Başkonsolosluğu çalışanı Metin Topuz’u “FETÖ/PDY’ye yardım suçlamasıyla” 8 yıl 9 ay hapis cezasına çarptırdı.

    ABD Dışişleri Bakanı Mike Pompeo yazılı açıklama yaparak karara tepki gösterdi. Açıklamasında Pompeo, Türk yargısının Metin Topuz kararının, iki ülke ilişkilerini destekleyen güveni baltaladığını belirtti.

    Pompeo, ‘’ABD, Metin Topuz’u bir terör örgütüne yardımdan 8 yıl 9 aya mahkum eden mahkeme kararını destekleyen güvenilir bir delil görmemiştir’’ dedi.

    ABD Dışişleri Bakanı, ‘’Bu mahkumiyet Türkiye’nin kurumlarına olan inanca ve Türk-Amerikan ilişkilerinin temelindeki hassas güvene zarar veriyor’’ ifadesini kullandı.

    Pompeo Twitter üzerinden paylaştığı açıklamasında da, mahkemenin Metin Topuz kararından ” derin rahatsızlık” duyduğunu ve bu adımın Türk-Amerikan ilişkilerine zarar verdiğini kaydetti. Pompeo, kararın süratle tersine çevrileceğini umduklarını belirtti.

    Amerika’nın Türkiye Büyükelçiliği’nden yapılan açıklamada da, “Kararın süratle üst mahkemede bozulmasını umuyoruz” denildi.

    İlk duruşması 26 Mart 2019’da görülen davanın bugünkü karar duruşmasında Metin Topuz beraatini talep etti.

    “FETÖ ile hiçbir irtibatım yok, hiçbir suç işlemedim”

    Topuz son savunmasında, ‘‘Savcının mütalaası suçsuz yere tutuklu kaldığım gerçeğini değiştirmese de benim için kıymetli. Sözde tanık ifadeleriyle bu kez de silahlı terör örgütü üyeliği ile cezalandırılmam isteniyor. Oysaki dosyadaki belgeler ve tanık ifadeleri suçsuzluğumu göstermiştir. FETÖ örgütünün hiçbir kurum ve kuruluşu ile hiçbir irtibatım olmamıştır. Bylock, Eagle, Kakao talk gibi programları kullanmadığım bilirkişi raporlarıyla sabittir. Yabancı polis irtibat görevlisi olmam nedeniyle amirlerimin talimatıyla Türk emniyet görevlileri, jandarma ve gümrük görevlileriyle irtibatım olmuştur. Sözde tanık anlatımlarının gerçek dışı ve hayali olduğu sabittir. Hiçbir suç işlemedim. FETÖ ile hiçbir irtibatım yoktur. Bunlara ait okulların kursların kapısından önünden bile geçmedim. Üzerime atılı mesnetsiz suçlamalar benim ve ailem için onur kırıcıdır. 990 gündür tutukluyum aileme ve özgürlüğüme kavuşmak istiyorum. Hakkındaki tüm suçlardan beraatımı isterim’’ dedi

    Bu talebi reddeden mahkeme, Topuz cezaevinde yattığı süreyi dikkate alarak tutukluluk hali devamına karar verdi.

    ABD Büyükelçiliği: ‘‘İnandırıcı delil yok, kararın süratle üst mahkeme tarafından bozulmasını diliyoruz’’

    Amerikan Büyükelçiliği de bugün Twitter hesabından yayınladığı mesajda, mahkumiyet kararının üst mahkeme tarafından bozulması temennisini iletti.

    Büyükelçilik açıklamasında ‘‘ABD’li yetkililer, Metin Topuz’a yönelik davada İstanbul’daki tüm duruşmaları izlemişlerdir. Bugünkü kararın derin hayal kırıklığı içindeyiz. Bu kararı destekleyecek inandırıcı bir delil görmediğimiz gibi, kararın süratle üst mahkeme tarafından bozulmasını diliyoruz. Sayın Topuz, yaklaşık 30 yıldır iki ülke yetkililerinin, vatandaşlarının takdirini kazanan önemli çalışmalar yapmıştır. Talimatlarımız doğrultusunda, Türkiye ve ABD kolluk kuvvetleri arasındaki işbirliğini geliştirmiş; her iki ülkedeki insanların güvenliğine katkıda bulunmuştur. Sayın Topuz’un resmi görevlerine ilişkin iddialar, yerel çalışanlarımızın ABD hükümeti adına ve ikili ilişkilerimizi geliştirmek amacıyla yürüttükleri önemli çalışmaların kapsam ve mahiyetini çarpıtmaktadır’’ ifadelerine yer verildi.

    Türkiye’nin Washington Büyükelçiliği’nden yanıt

    ABD’nin Ankara Büyükelçiliği’nin bu açıklamasına, Türkiye’nin Washington Büyükelçiliği Twitter hesabından yaptığı açıklamayla tepki gösterdi. Açıklamada, ”ABD’nin Ankara Büyükelçiliği’nin Sayın Topuz’la ilgili hukuki kararı eleştiren ve bu bağlamda mahkemenin güvenilirliğini sorgulayan açıklaması, yargının bağımsızlığına bir müdahale teşkil etmenin yanında, yabancı diplomatik misyonların rolleri ve sorumluluklarını belirleyen yerleşik kurallar ve uygulamalarla da uyuşmamaktadır” denildi.

    Büyükelçiliğin açıklamasında, ”ABD Büyükelçiliği’ne, bağımsız Türk mahkemelerinin kararlarına saygı göstermeyi ve hukuki işlemlere müdahale etmekten kaçınmasını tavsiye ediyoruz” ifadesi kullanıldı.

    Topuz: ‘’25 yılda yüzlerce devlet görevlisiyle irtibatlı oldum, iddianamede sadece suçlu olduğu iddia edilen kişiler gösteriliyor’’

    İddianamede “FETÖ üyesi polislerle irtibatlı olmakla” suçlanan Metin Topuz dava boyunca bu suçlamaları reddetmişti.

    ABD İstanbul Başkonsolosluğu’nda 1982’de santral memuru olarak göreve başladıktan 10 yıl sonra ABD Uyuşturucu ile Mücadele Dairesi’nde (DEA) asistan-tercüman olarak çalıştığını söyleyen Topuz, 25 yıl boyunca devlet yetkilileriyle işi gereği görüştüğünü başka bir ilişki geliştirmediğini dile getirmişti.

    Topuz, “Bütün görevlerim, muhataplar arasında özellikle vize konusunda tercümanlık yapmaktan ibarettir. DEA’da tercümanlık dışında irtibat iddiası doğru değildir. Bu görüşmelerde kullandığım bir telefon numarası var. Başkası adına kayıtlı olduğu iddia edilse de bunun ABD Başkonsolosluğu adına kayıtlı olduğu ve 1995 yılından beri benim kullanımımda olduğu dosyaya sunulmuştur. Görev yaptığım DEA’nın, muhatap makamlara, Türkiye Cumhuriyeti’nde atamaları yapılmış şahısları seçmek, belirlemek gibi yetkisi olmadığı gibi, FETÖ/PDY üyesi olduğunu bilmemiz söz konusu değildir. Tespit etmemiz de söz konusu değildir. Devlet bize muhatap olarak kimi koyuyorsa onunla irtibat kurarız. 2007’den sonra benim görüştüğüm kişiler olarak iddianamede sadece 100 kamu görevlisi gösteriliyor. Yalnızca suç işledikleri iddia edilen şahıslar dosyaya konmuş ve algı yaratılmıştır. Halbuki 25 yılda irtibatlı olduğum yüzlerce isim vardır” demişti.

  • Gergerlioğlu paylaştı: ’63 yaşındayım, mukabele okuyan bir kadındım cezaevine düştüm!’

    Gergerlioğlu paylaştı: ’63 yaşındayım, mukabele okuyan bir kadındım cezaevine düştüm!’

    Halkların Demokratik Partisi (HDP) Kocaeli Milletvekili ve Meclis İnsan Haklarını İnceleme Komisyonu üyesi Ömer Faruk Gergerlioğlu Meclis’te düzenlediği basın toplantısında kendisine gönderilen bir mesajı paylaştı.

    Türkiye’de yaşanan hukuksuzluklara dikkat çeken Gergerlioğlu, 63 yaşında olan ve cezaevinde bulunan Fatma Yurt’un yaşadıklarını bu mesajla gündeme getirdi.

    Başbakanın açtığı bankaya Hac parası yatırdığı için 3 aydır cezaevinde olduğunu söyleyen Fatma Yurt, “Manisa Cezaevi’ndeyim. 63 yaşında mukabele okuyan bir kadındım burası bana göre değil, düştüm kolumu kırdım, ilaçlarıma ulaşmıyorum, Bylock nedir bilmem ama başıma bu iş geldi!” diyor.

    Bu mesajın Türkiye’nin durumunu özetlediğini anlatan Gergerliolu, “İşte ülkenin hali bu. Hukuksuz, yasaya aykırı kararlarla insanları cezalandırıyorsunuz. Yaşlı, hasta, bebekli demeden insanları orada daha da ağır çileler içinde bırakıyorsunuz.” ifadelerini kullandı.

  • Büyükada davasında ceza verilen Günal Kurşun: Mahkeme rezilliği itiraf etti

    Büyükada davasında ceza verilen Günal Kurşun: Mahkeme rezilliği itiraf etti

    Büyükada davasında 2 yıl 1 ay hapis cezası verilen insan hakları savunucusu Günal Kurşun, mahkemenin bu kararla “Rezillik paçadan aktı, biz de bunu itiraf ediyoruz” dediğini söyledi.

    Büyükada’da 5 Temmuz 2017 tarihinde yaptıkları bir toplantı nedeniyle Uluslararası Af Örgütü Türkiye Şubesi Onursal Başkanı Taner Kılıç, eski Direktörü İdil Eser ve Af Örgütü üyelerinin de aralarında bulunduğu 11 insan hakları savunucusunun 15 yıla kadar hapis istemiyle yargılandığı Büyükada davasına bakan İstanbul 35. Ağır Ceza Mahkemesi, 3 Temmuz’da kararını açıkladı.

    Yargılama sonucunda Taner Kılıç hakkında 6 yıl 3 ay, Günal Kurşun, İdil Eser ve Özlem Dalkıran hakkında ise 1’er yıl 13’er ay hapis cezaları, diğer insan hakları savunucuları için de beraat kararı verildi.

    Hapis cezası verilen isimlerden biri olan Günal Kurşun, kararın kendileri açısından sürpriz olmadığını ifade etti. Kurşun, mahkemenin verdiği kararla “Rezillik paçadan aktı, biz de bunu itiraf ediyoruz” dediğini ifade etti.

    “BU İŞLERLE UĞRAŞMAYIN” MESAJI

    Ceza alan hak savunucularının biraz daha bu davayla meşgul olacağını söyleyen Kurşun, “Karar memleketin geldiği hukuk anlayışı açısından üzücü, ancak biz hepimiz bu davayı çok önceden zaten kazanmış olduğumuz için, insan hakları mücadelesine kaldığımız yerden devam edeceğiz” dedi.

    Davayla tüm insan hakları savunucularına “Bu işlerle uğraşmayı bırakın” mesajı verildiğini söyleyen Kurşun, her zamankinden daha fazla hak mücadelesini yükselteceklerini vurguladı.

    Kurşun, insan haklarının şimdi herkese daha çok lazım olduğunun altını çizerek, “Bu ülkenin gerçekten insan haklarına dayalı, anayasal ilkelerin uygulandığı ve hukuk devletinin tüm kurum ve kurallarıyla çalıştığı bir yer olabilmesi için, çocuklarımızın beraber büyüyebilmesi için çalışmak gerekiyor” diye konuştu.

    DAVADA TOPLANTI KONUŞULMADI

    Gözaltına alınma, tutuklanma ve yargılanma süreci boyunca kendilerine “Düşman ceza hukuku” uygulandığını ifade eden Kurşun, şunları söyledi:

    “Türkiye bir süredir hoşa gitmeyen, muhalif kesimlere bu uygulanıyor. Bize yapılan uygulamada pek çok ceza muhakemesi ilkesi görmezden gelindi, pek çok hakkımız da ihlal edildi. Bunları yargılama sürecinde dile getirdik ama pek göz önünde bulundurulduğunu söyleyemem. Bu dava süresince de Büyükada toplantısı neredeyse hiç konuşulmaksızın, bizim ekonomik, sosyal, kültürel geçmişlerimizin sorgulanıp yargılandığı bir davaya dönüştü. Bu durum da insan hakları savunucuları arasında elbette bir tereddüt yaratıyor ama Türkiyeli insan hakları savunucuları böyle durumlara alışıktır, mücadeleyi o kadar kolay terk etmeyiz.”

    “DAHA GÜÇLÜ KARŞI DURACAĞIZ”

    Büyükada Davası’nın siyasi yönünün neredeyse hiç olmayan bir dava olduğunu dile getiren Kurşun, “Davada doğrudan insan hakları hareketine mesaj veriliyor, ama bu arada kimse de Türkiye’deki yargının tarafsız ve bağımsız olduğuna inanmıyor. İşkence ve kötü muamelenin bu iktidar döneminde nicelik olarak azaldığını sevinerek tespit ediyorduk, maalesef son yıllarda tekrar artış gösterdiğini hemen tüm raporlarda gözleniyor. Bizler de her zamankinden daha güçlü şekilde işkenceye karşı durmaya devam edeceğiz” ifadelerini kullandı.

    “SESİMİZİ DAHA ÇOK YÜKSELTMELİYİZ”

    Bu konuda toplumun tüm kesimlerini insan hakları çalışmalarına katkı vermeye davet eden Kurşun, “Hepimiz hukuk talep etmeliyiz ki hukuk gelsin. Sesimizi hukuk istemeyenlerden, anti-hukuk talep edenlerden daha güçlü çıkarmak durumundayız” dedi. (İstanbul/MA)

    Reklam

  • Prof. Dr. Aktürk: Terör şüphelisi olarak 14 ay hapis kaldım, hiç terörist görmedim

    Prof. Dr. Aktürk: Terör şüphelisi olarak 14 ay hapis kaldım, hiç terörist görmedim

    15 Temmuz’dan sonra 23 Temmuz 2016’da Kanun Hükmünde Kararname (KHK) ile kapatılan Şifa Üniversite Öğretim Üyesi Prof. Dr. Zekeriya Aktürk, ‘‘Terör şüphelisi olarak 14 ay hapis kaldım, hiç terörist görmedim.’’ dedi.

    Türkiye’de aile hekimliği dalında ilk profesörlerinden olan Prof. Dr. Zekeriya Aktürk, görev yaptığı üniversite KHK ile kapatılınca işsiz kaldı. Daha sonra Suudi Arabistan’da aylık 15 bin dolar maaşla iş bulduğu yere giderken İzmir’de havalimanında gözaltına alınıp terörist suçlamasıyla 14 ay cezaevinde kaldı. Prof. Dr. Zekeriya Aktürk 13 Şubat 2020’de terörist suçlamasıyla yargılandığı davadan beraat etti.

    Youtube kanalından yayınladığı bir videoyla 14 ay tutuklu bulunduğu Erzurum H Tipi Cezaevi’nde kaldığı koğuş arkadaşlarıyla ilgili gözlemlerini ve anılarını anlatan Prof. Dr. Aktürk, birlikte kaldığı kişilerin tamamının vatan sevdalısı Anadolu insanları olduğunu söyledi. Prof. Dr. Aktürk, koğuş arkadaşlarının ortak özelliklerini şöyle sıraladı: Eğitimli, dindar, vatan-millet sevdalısı, terörden nefret eden kişiler. Cezaevinde birlikte kaldığı koğuş arkadaşlarının başka bir ortak özelliği de hepsinin iş arkadaşları, komşuları veya yakın akrabaları tarafından ihbar edilerek hapse atılmış olmaları.

    İşte Prof. Dr. Zekeriya Aktürk’ün Youtube kanalından yaptığı açıklama:

    ‘‘TERÖRÜN HER ÇEŞİDİNİ LANETLİYORUM’’

    Size hapis yattığım dönemdeki koğuş arkadaşlarımı tanıtacağım. Yanlış anlaşılmasın; terörün her çeşidini lanetliyorum. Darbe girişimini, saf ve iyi niyetli Anadolu insanlarının başına bu çorabı örenleri de lanetliyorum. Ben sadece 14 ay boyunca birlikte kaldığım insanları biraz olsun tanıyın, bilin istedim. 15 Temmuz 2016 darbe girişim sonrasında çalıştığım Şifa Üniversitesi’ne el konuldu. Kendime Suudi Arabistan’da 15 bin dolar maaşla bir iş buldum. 2 Eylül 2016 tarihinde İzmir’de uçağa binmek üzereyken alıkonuldum, Erzurum’a götürüldüm ve hapse atıldım. Atatürk Üniversitesi’nde birlikte çalıştığımız Fatih Akdemir ve çocuğumun okuldan öğretmeni Yusuf Kara hakkımda ihbarda bulunmuş. Terör örgütü üyesi olmakla suçlandım ve 9 Kasım 2017 tarihine kadar 14 ay hapiste tutuldum. Cezaevinde iki koğuş değiştirdim. 30 civarında kişiyle birlikte kaldım. 13 Şubat 2020 tarihinde 10. celsede yargılandığım davadan beraat ettim.

    ‘‘CEZAEVİNDE TERÖRİSTLERLE KARŞILAŞMAYI BEKLİYORDUM ANCAK HİÇ ÖYLE OLMADI’’

    Cezaevinde teröristlerle karşılaşmayı bekliyordum ancak hiç öyle olmadı. Hukukun üstünlüğüne güvenmek zorundayız tabi. Hukuk birine terörist diyorsa benim elimden bir şey gelmez. Ama benim gördüğüm benim gibi vatansever, milletine, devletine bağlı dindar Anadolu insanlarıydı oradakiler. Hatta çoğunluğu onları ihbar edenlerin gözlerinde bile kahraman sayılabilecek tipte insanlardı. Erzurum H Tipi Cezaevi’nin koğuşları 4 veya 6 kişiye göre tasarlanmış ama burada kimi zaman 14 kişiyle birlikte kaldık ancak hiç dokuz kişiden az değildik.

    ‘‘MEDRESE İCAZETLİ TÜRKİYE’NİN TEK PROFESÖRÜ’’

    14 kişi kaldığımız dönemde bir fotoğraf çekinmiştik; o fotoğrafa bakarak cezaevinde tanıştığım insanları sizlere de anlatmak istiyorum. En önem verdiğim kişilerden birisi 70 yaşında bir profesör koğuşumuzda bizimle birlikteydi, 9 ay onunla birlikte kaldım. Bu hocamızın 100’ün üzerinde basılı kitabı bulunmaktaydı. Arapça eğitimi için Türkiye’de referans gösterilen kişilerden biri. Ben de ondan 9 ay boyunca kurs aldım. Bu hocamızın bir özelliği de medrese eğitim almış. Medrese icazetli belki de Türkiye’de tek profesörü. Medrese eğitimi almış Erzurum’un eski hocalarından eğitim almış icazet almış, ondan sonra üniversiteye geçmeye karar vermiş hem klasik hem de modern ilimlerin hepsine hâkim bir insan. Bugünlerde moda ya Osmanlıca ikinci Osmanlı diye eğer Osmanlıca öğrenmek istiyorsanız size Osmanlıca öğretecek o adamdı. Belki Türkiye’de Osmanlıca metinlere iyi hâkim insan oradaydı. Türk devletine temsilen yaptığı çalışmalardan dolayı Kazakistan’dan devlet üstün hizmet madalyası almış bir insandı. Koğuşumuzda ö dönem sadece o profesör hocamız yoktu koğuşta 4 tane üniversite hocasıydık.

    ‘‘MEKKE’DE 8 YIL EĞİTİM GÖRMÜŞ İSLAM FIKIH HOCASI’’

    Mekke’de Ümmü’l Kura var malumunuz. İslam ve din eğitimi açısından önemli merkezlerden biri olan bu yerde 8 yıl eğitim görmüş bir İslam Fıkıh hocası. O da bizimleydi.

    ‘‘ÖĞRETİM ÜYESİ SANATÇI’’

    Fotoğrafta olan başka bir öğretim üyesi ise sanatçıydı. Güzel Sanatlar Fakültesi’nde doçentti o zaman. Yurtdışında resim sergileri açmış, belki de dünyada önemli bir ressam olarak ileri de anılacak. Çamaşır suyu ile bize tişört boyamıştı bize de efsane olmuştu koğuşta. O tişörtü hatıra olarak halen saklıyorum.

    ‘’TERÖRİSTLERLE ÇARPIŞMIŞ, KANLI GÖMLEĞİNİ HALEN SAKLIYOR’’

    Başka bir koğuş arkadaşım üniversitenin yıllarca genel sekreterliğini yapmış, üniversiteye katkıları ayrı bir gündem olur. Beni esas etkileyen bir hatırası vardı onu sizinle paylaşmak istiyorum; bu arkadaşımız askerde komando imiş. TİM lideri olduğu bir çatışmada arkadaşı vurulmuş. Mermi yağmuru altında gece izli mermiler havada uçuşuyor, onun altında vurulan arkadaşımın yanına gittim onu orada bırakamazdım, onun öldüğünü ya da yaşadığını da bilmiyordum ama yüklendim alıp geri getirmiş. Mevziiye geldiğinde kendisinin de omuzundan vurulduğunu fark etmiş. Kanlı gömleğimi halen saklıyorum diyordu.

    ‘‘PKK’LILARIN KÖYÜNÜ BASTIĞI İMAM’’

    Koğuşta en ilgi çekici kişilerden biri de cami imamıydı. İmam arkadaşımız Cuma namazlarını kılamadığı için dert yanıyordu. Özellikle Allah’a şikâyet ediyordu ki bunlar beni Cumalarımdan ettiler diye. Erzurum’da görev yaparken gençlik döneminde PKK’lılar görev yaptığı köyü basmışlar ve köyden 6 kişiyi öldürmüşler. Baskın sırasında muhtar odasındaydık diyor, gece karanlığında bize mermi sıkanlardan birini arkadan yakaladım, kolumu boynuna doladım, birlikte yere düştük. Sıksam öldürürdüm o kadar güçlüydüm ki duran adamın üstünden atlayabilecek kadar çevik bir yapıya sahiptim, yere düştüğümde sırtımın ölen arkadaşlarımın kanıyla ıslandığını hissettim ama yine de onu öldüremedim diyor. Demek ki o öldürmeye programlanmamış.

    ‘‘SÖVENE DİLSİZ, VURANA ELSİZ TÜRÜNDEN BİR İNSAN’’

    Bir de Yunus Emre’den ilham alarak çağırdığımız bir arkadaşımız vardı koğuşumuzda, sövene dilsiz, vurana elsiz türünden bir insan. Onca zaman boyunca bir kez öfkelendiğini birine hakaret ettiğini görmedim. Kendisine zulmedenlere dahi aleyhinde konuşmuyordu.

    ‘‘CANLI BOMBA SALDIRISINDA YARALANMI GAZİ KOMİSER’’

    Sonra iki komiser arkadaşımız vardı birlikte kaldığımız; birisi İstanbul’da çalışırken canlı bomba saldırısına uğramış, saldırıda birçok iş arkadaşını kaybetmiş, alnında yara izi olan bir gazi orada koğuşta benimle birlikteydi. Diğeri de en az onun kadar vatan millet sevdalısı bir delikanlıydı. İsyan etmiyordu durumuna gayet rahattı, diyordu ki; askerlik yapmamıştım hocam sayalım ki uzun bir askerlik yapıyorum vatan için.

    ‘‘ADLİYEDE 10 KİŞİLİK İŞİ TEK BAŞINA YAPAN MÜDÜR’’

    Rahatsız olduğu için o gün fotoğrafta bulunmayan bir tutuklu arkadaşım daha vardı; kendisi adliyede müdürmüş, 10 kişinin yapacağı işi yıllarca tek başına yürütmüş, sonra yeni elemanlar alınmış, o da terörden nefret ederdi.

    ‘‘ÇOCUKLARINA TUTUKLANDIĞINI SÖYLEYEMEYEN GAZETECİ’’

    Koğuşumuzun 13. üyesi bir gazeteciydi. Basın yayın işiyle uğraşmış genç bir insan. İlkokul çağında iki kız vardı, onlara bir türlü babalarının tutuklandığını terörle suçlandığını söyleyememişler. Çocuklar babalarını çalışmaya gitti sanıyorlarmış, bu arkadaşımız çocuklarına mektup yazarken benden de İngilizce Almanca bildiğim için birkaç cümle yazmamı istiyordu ki mektupla onları gönderiyordu ki çocuklarına dil öğreniyorum siz de bunları çözmeye çalışın diyerek çocuklarıyla böyle mektuplaşıyordu.

    ‘‘ERZURUM’UN GÖZÜ KARA ÜLKÜCÜSÜ’’

    Hele bir de Erzurum ülkücüsü vardı koğuşumuzda bir alem bir arkadaştı. Kendisini terörle mücadele sorumlusu sanıyordu. Elinden gelse vatanın bütünlüğü için gösterilen bütün hedeflerle tek başına çarpışacak bir adamdı. Öylesine kararlıydı. Tapuda müdürlük yaparken bir milletvekilinin mal varlığına bakmış, bunu tespit ettikten sonra terörle suçlanmış.

    ‘‘CEZAEVİNDEN ÇIKIP ASKERE GİTTİ’’

    Bir de yurt müdürü diye suçlanan genç bir arkadaşımız vardı; 25 yaşında bir ilçedeki öğrenci yurdunun hem temizlik elemanı, hem nöbetçi elemanı, hem bekçisi hem de müdürü kısacası her şeyi. O da beraat etti hamdolsun. Sonradan paylaşımlarını takip ediyorum, çıkar çıkmaz gitti ilk iş olarak askerliğini yaptı. Ondan sonra vatan millet demeye devam ediyor. Askerlik kıyafetleriyle gururla pozlarını vermiş. Vatan sevdasından başına bunların gelmesine rağmen vatan sevgisinden hiçbir şey kaybetmemiş. Bu yaşananları siz yaşasanız bilmiyorum neler hissedersiniz ama çoğu kimse vatan sevdasını hatta her türlü değerlerini kaybeder.

    ‘‘NE KENDİ KOĞUŞUMDA NE DE KOMŞU KOĞUŞDA TERÖR SEVDALISI BİRİNİ GÖRMEDİM’’

    Özet olarak şunu söyleyebilirim; ne kendi kaldığım koğuşlarda ne de komşu koğuşlarda hiç terör sevdalısı, teröre ilgi duyan terörist diyebileceğim birini ben görmedim. Hatta beni tanıştığım insanlar tanıdığım birçok kişiden daha insanlığa faydalı bireylerdi.

    ‘‘BU BOŞ BİR MEYDAN OKUMA DEĞİL. İDDİALIYIM’’

    Şimdi beni dinleyen hatta dinlemeyen vatandaşlara sormak istiyorum; kendinizi bu anlattığım tutukluların herhangi biriyle kıyaslayın, değerleriniz neyse ona göre mukayese yapın; insanlıksa insanlık, ilimse ilim, dinde din, vatan sevgisi, zulme direnme, hakperestlik, dostta sadakat, hangi değeriniz varsa onunla kıyaslayın. Acaba kaç kişi çıkacak diyecek ki bu senin anlattığın kişilerden daha erdemliyim. Merak ediyorum. Bu boş bir meydan okuma değil. İddialıyım lütfen düşünün.

    Tutuklu arkadaşlarımın hepsi iş arkadaşları, akrabaları, aralarında din ve milliyet bağı olan kişiler tarafında ihbar edildiler ben de dahil. Birçoğu da beraat etti ben de dahil. Ben kendini Türk ve Müslüman olarak tanımlayan kişilerden zulüm gördüm. Zulmü hiçbir şekilde anlayamam insanın insana hatta insanın doğaya yaptığı zulmü anlayamam ama insanın hukuku olduğu birlikte yaşadığı, iyilik gördüğü insana, komşusuna siyasi yönlendirmeyle nefret duyması zulmetmesi ne kadar acı ne kadar insanlıktan nasibini almamış bir davranıştır. Tiksiniyorum, iğreniyorum başka bir kelime söylemeyeceğim. Sorarım size yüzbinlerce benim gibi vatan evladını hain, terörist diye yaftalamanın sonunda nasıl bir menfaat umuyorsunuz. Benim atıldığım işimi sen mi alacaksın? Yapamazsın ki benim işimi. Gel bir bak öğren önce. Benim kapatılan işyerimi sana mı verecekler? Sen batırırsın onu.

    BENİM GİTMEDİĞİM CAMİDE SANA DAHA FAZLA MI YER ÇIKACAK?

    Benim gitmediğim camide sana daha fazla mı yer çıkacak? Zaten bana yeryüzü mescit hiç sorun değil. Hayır bu yapılandan bir menfaat ummayın sakın. Dünya menfaatleri para ve iktidar uğruna yaptığınız veya desteklediğiniz zulüm size ancak bunların tersini getirecektir. Bu yapılan zulümler size bela ve mutsuzluk getirecektir. Ders alıp pişmanlık duyan olur mu bilemiyorum bence ihtimal düşük. Ama yine de denemekte fayda var. Onun için bunu söyledim.

  • Kılıç: Haklı ve doğru bir yerde durduğumuzu tarih gösterecek

    Kılıç: Haklı ve doğru bir yerde durduğumuzu tarih gösterecek

    Büyükada davasında yargılanan 11 sanıktan yedisi beraat ederken, dört sanık hapis cezasına çarptırıldı. 6 yıl 3 ay hapis cezası alan Af Örgütü Onursal Başkanı Taner Kılıç, “Haklı ve doğru bir yerde durduğumuzu tarih gösterecek” dedi.

    Temmuz 2017’de Büyükada’da düzenlenen “İnsan Hakları Savunucularının Korunması ve Dijital Güvenliği” başlıklı toplantıyı yaptıkları sırada düzenlenen baskınla gözaltına alınan ve haklarında “terör örgütüne üyelik” suçlamasıyla dava açılan 11 insan hakları savunucusunun yargılandığı davada bugün karar açıklandı. Dört sanık hapis cezalarına çarptırılırken yedi sanık hakkında beraat kararı verildi. Davada en ağır cezayı 6 yıl 3 ay ile Af Örgütü Onursal Başkanı Taner Kılıç “örgüt üyeliği” iddiasından aldı. Kılıç, DW Türkçe’ye konuştu.

    Taner Kılıç cezaya ilişkin, “Şaşkınlık var ama hakkımdaki davanın açılmasından bu yana aslında bu şaşkınlığı yaşıyorum. Olması gerekense aslında hiç soruşturma açılmamasıydı, bir gün bile tutuklama yapılmamasıydı, buna rağmen uzun süren bir tutukluluk dönemi oldu. Yaklaşık iki yıl önce tahliye edildim, iki yıl kadardır da dava devam ediyordu. Şaşkınlık var. Diğer yanda da uzun süren bir tutukluluğun karşılığı olabilir diye de düşünüyordum. Herşeye rağmen adaletin tecelli ederek, hepimiz hakkında beraat kararı verilmesini beklerdim, çünkü biz insan hakları savunucuları olarak aslında suç olacak hiçbir şey yapmadık. Fakat böylesi bir cezanın verilmiş olmasına şaşırdım, üzüldüm” dedi.

    Yargıtay’ın yerel mahkeme kararını onaması halinde yeniden cezevine gireceğini söyleyen Kılıç, özetle şunları söyledi:

    “Bu kararla birlikte bir tutuklama kararı verilmediği için istinat ve temyiz aşamalarında, yani Yargıtay aşamalarında tutuksuz şekilde süreç işleyecek. En son yargıtay da onarsa geri kalan cezamın tamamlanması için cezaevine girmem anlamına geliyor.

    Biliyorsunuz infaz kanunu konusunda da yeni bir değişiklik yapıldı, terör kapsamında yargılananlar bunun dışında tutuldu, konu Anayasa Mahkemesi’ne götürüldü. Anayasa Mahkemesi’nin vereceği karara göre burada belirtilen sürenin dörtte üçü mü yoksa dörtte ikisi mi yatılacak, o zaman içersinde ortaya çıkacak.

    Hakkımızdaki soruşturmanın başlamasından itibaren aslında biz bunun sonuçlarını yaşamaya başladık. İnsan haklarını savunmak son derece onurlu ve itibarlı bir çabayken- dünyanın heryerinde bu böyle, biz itibarsızlaştırılmaya ve kriminalize edilmeye çalıştık, hakkımızda bir algı yönetimi yapıldı. Daha hakkımızda dün yayınlanan bir ajans haberinde de bunu gördük. Basit hatalar, tesadüfler, yanlışlıklar değil, sanki kasıtlı bir el hakkımızda algı operasyonu yapıyor ve insan hakları savunucuları büyük suçlular gibi gösteriliyor, insanlar nezdinde itibarları zedelenmeye çalışılıyor. Bu son derece rahatsız edici birşey. Halbuki biz hiç yanlış birşey yapmadık, suç teşkil edecek birşey yapmadık. Böylesi bir algı bütün Türkiye için kötü. Bunu yöneticilerin de görmesi gerek.

    Son üç yıldır, uluslararası insan hakları savunucuları, gazeteciler, akademisyenler ülkemize gelmekten korkuyorlar, çekiniyorlar. Pandemiden çok önce bile Türkiye hakkındaki bazı uluslararası konferanslar Türkiye dışında yapılıyordu. İnsanlar, uluslararası temsilciler, gazeteciler, akademisyenler, siyasetçiler ülkemize gelmeye korkuyorlar. Bırakın onları turistler bile korktu ülkemize gelmeye. Bu ülke hakkında böylesi bir görüntü vermek ne kadar hayırlı birşey bunu takdirinize bırakıyorum. Burada bu ülkeye bir kötülük yapılıyor. Tekrar söylüyorum, hakkımızdaki iddiaları defalarca çürütmüş olmamıza rağmen hala suçluymuşuz gibi muamele yapılması, ceza verilmesi kabul edilemez.

    Bütün insan hakları çalışmaları ve sivil toplum çalışmaları tehdit altına sokulmuş oldu. Bize yapılan muameleyi, verilen cezaları gören gençler, aktivistler, insanlık adına, gönüllük ruhuyla hareket etmek isteyenler için bugünkü karar bir tehdit mesajı gibi okunur, öyle algılanır.

    Türkiye’den daha da kötü, otokratik ülkeler de var ama demokrasi ve hukuk devleti ilkelerinin geçerli olduğunu savunan devletlerde bu tarz manzaraların olmaması gerekir.

    Bütün bu yaşananları yapanların neyi planladığını bilemiyorum ama hayırlı bir şeye hizmet edilmediği belli. Bu, bu ülkeye iyi birşey yapmak değil. Gazetecilere, siyasetçilere, hukukçulara, insan hakları savunucularına cezalar vermek, onları kriminalize etmek ülkenin yararına değil, bunun görülmesi gerekiyor. Hele yargı ve basın açısından  ben bunu çok tehlikeli görüyorum. Saçma sapan bir ithama maruz kalsanız bile yargıda haklarınızın size teslim edileceğine güvenmeniz, inanmanız gerekiyor. Biz, ben bunu şahsen göremedim. Sesinizi duyuramıyorsunuz. Adaletin tecelli edeceğine dair güven kaybı bence bir ülkenin geleceğine dair en büyük psikolojik faktördür.

    Verilen cezalar ve hakkımızdaki algı operasyonu yüzünden belki bazı insanlar şimdi şöyle düşünecekler, “Vay bunlar nasıl azılı teröristmiş” falan. Ama ülkede ve özellikle de uluslararası arenada, Almanya da bunlar içerisinde, pek çok insandan ben dayanışma gördüm, bizim davamızın, duruşumuzun haklılığına pek çok insan inandı, desteklerini ve dayanışmalarını her zaman gösterdi, onlara yürekten müteşekkirim, çok sağ olsunlar. Gelecekte de bizim haklı ve doğru bir yerde durduğumuzu tarih de gösterecektir.”

  • “Eşimi profesör olarak çalıştığı hastanede kelepçeyle dolaştırdılar”

    “Eşimi profesör olarak çalıştığı hastanede kelepçeyle dolaştırdılar”

    Beş gün önce hayatını kaybeden KHK’lı akademisyen Prof. Dr. Haluk Savaş’ın eşi Esen Savaş, eşinin görev yaptığı hastaneden kelepçe ile dolaştırıldığını, kendisinin de gardiyanlar tarafından tehdit edildiğini söyledi.

    30 Haziran 2020’de hayatını kaybeden KHK’lıların sembol ismi Prof. Dr. Haluk Savaş’ın eşi Doç. Dr. Esen Savaş, eşinin cezaevi ve hastalık sürecinden yaşadığı hak ihlallerini anlattı.

    16 yıl çalıştığı Gaziantep Üniversitesi Tıp Fakültesi’ndeki görevinden 1 Eylül 2016’da ihraç edilen Haluk Savaş, ilk önce 20 Temmuz 2016’da bir tweet nedeniyle gözaltına alındı, sonra serbest bırakıldı. 28 Eylül 2016’da tekrar alınıp bu kez tutuklandı ve Gaziantep Cezaevine gönderildi. Hapiste kaldığı dönemde safra kesesi yolu kanserine yakalanan Savaş’ın hapisten çıktıktan sonra pasaport engeli ile karşılaştı. Almanya’ya tedaviye gidebilmek için verdiği mücadele ile herkese örnek oldu.

    TAHLİLLERİNİ KAYBETTİLER

    RS FM’den Atilla Güner’e konuşan Esen Savaş, pasaport meselesine gelen kadar birçok şeye engel olunduğunu söyledi ve “Kendisini cezaevine ziyarete gittiğimde sarılık olduğunu fark ettim. Ben de dahiliye hekimiyim. Kendisine söyledim. Hepatit taşıyıcılığı vardı. Bir iki bulgu sordum. Ama bulgular hepatit nedeniyle olmadığını öğrendik. Yapılan tahliller kayboldu. 15 gün orada vakit kaybettik.” dedi.

    “GARDİYANLAR EŞİNİZİ ERZURUM’A SÜRERİZ DİYE TEHDİT ETTİ”

    Eşinin acilen hastaneye sevk edilmesi için uğraştıklarını belirten Savaş, “Avukatı aradım, derhal hastaneye sevk edilmesi lazım, bu çok önemli bir şey dedim. O an ön tanıyı koydum açıkçası. Sevk ettirmeye uğraştık. Hastanedeyken de profesör olarak çalıştığı üniversitenin hastanede kelepçe ile dolaştırdılar. Hatta MR, BT gibi tetkikleri biraz hızlandırdım diye gardiyanlar beni tehdit ettiler. Eşinizi Erzurum’a süreriz, tedavisini de yaptırmazsınız dediler.” ifadelerini kullandı.

    “ÇOK BÜYÜK SIKINTILAR ÇEKTİK”

    Esen Savaş: “Eşimi hastaneye yatırdığımız süreçte değerleri çok yüksek düzeydeyken refakatçi iznim olduğu halde onu o halde gördüm diye ertesi gün apar topar tekrar cezaevine gönderildi. Orada 15 gün daha kaybettik. Oysaki değerleri düşürmek için sıvı tedavisi vermeleri gerekiyordu. Bunu yapmadılar. Artık başsavcılık mı rektörlük mü bilemiyorum. O şekilde bir eziyet çektik. Ameliyat olurken cerrahi bölümünün en çömezine verdiler. Son anda bir hocamız vicdanı rahat etmemiş girmiş. O ameliyatta usta olan bir hocaydı. Çok büyük sıkıntılar çektik.”

    “35 YILDIR TANIYORUM ONU, YILANI, AKREBİ DAHİ ÖLDÜRMEZDİ”

    Esen Savaş, eşiyle nasıl tanıştıklarını, evliliklerini ve Haluk Savaş’ın insan yönleri hakkında da bilgi verdi: “26 yıl önce evlendik. Lise arkadaşımdı Haluk. 35 senedir tanıyorum onu. Karıncayı incittiğini bilmiyorum. Yaylada evimiz var. Yılanlar dolaşır bazen. Yılanı bile öldürmez. Akrebi öldürmez. Tutar ucundan kağıtla bir şeyle dışarı atar. Kimseye zararı olduğunu görmedim. Kimseyi kıskandığını da görmedim. Her yere dişiyle tırnağıyla hak ederek geldi. Türkiye’deki en iyi psikiyatristlerden biriydi. En çok yayını olanlardandı.”

    130 KİLODAN 65’E  DÜŞTÜ

    Haluk Savaş, Türkiye genelinde KHK’lıların hak mücadelesini örgütlemek ve yaygınlaştırmak için şehirlere gidip KHK platformalarının kurulmasına öncülük etti. Yayın yönetmenliğini yaptığı KHK TV, KHK Akademi, düşüncü ve haber sitesi Özgür Platformu’nu kurdu. 130 kilodan 65’e kadar düşse de son 2 yılı dolu dolu geçti. Ağır hasta olduğu halde uzmanlık alanıyla ilgili online yaptığı yayınlarla bilimsel çalışmalarına devam etti.

    “EDEBİYAT PROGRAMI YAPMIŞ”

    Esen Savaş eşinin ne ile ‘suçlandığını’ ise şöyle açıkladı:

    “Suçlandığı şey ne? Bank Asya’da hesabının olması, çocuklarımızın şimdi fetö dedikleri o zaman göklere sığdıramadıkları okullara gitmiş olması. Başka da hiçbir suçlama yok. 20 sene önce de bir edebiyat programı yapmış STV’de, parası karşılığında yapmış, bunlar…

    Beraat da etmişti. Bunlar su olacak şeyler değil zaten. Yasal olmayan bir bankaya yatırmamış, yasal olmayan bir okula göndermemiş, Milli Eğitim onaylı bir okula göndermiş, BBDK tarafından açık olan bir bankaya para yatırmış, yani bir çeteyi mi bir örgüte mi yardım etmiş? Böyle bir şeyin belgesi mi var. Kim yapar bunu? Suçlandığı şeyler bunlar yani. Başka bir şey değil.

    “BU ÜLKEYE ADALETİN GELDİĞİNİ GÖREBİLECEK MİYİM?”

    Gidene kadar hep vatan, millet diyerek gitti. Benim eşim milli maçta ağlayan vatanseverdi bir insandı. Sol literatüre de hakim, Müslüman, inançlı bir insandı. Çok entelektüeldi. Böyle insan Türkiye’de parmakla sayılır. İyiliğini saymakla bitiremem. Bu ülkeye huzurun ve adaletin geldiğini görebilecek miyim derdi.”