Kategori: 15 Temmuz

Serbest Görüş 15 Temmuz 2016’daki ‘darbe girişimi’ altinda gerçekleşen tarihi kumpasın ve bu sürecin etkilerine dair kapsamlı analizler ve güncel haberler sunmaktadır. Sözde darbe girişiminin arka planı, sonrasındaki gelişmeler ve toplumsal etkileri hakkında derinlemesine incelemeler sunarak, okuyucularımıza olayın çeşitli yönlerini anlamada yardımcı olur. Türkiye’nin tarihindeki bu kritik olayla ilgili en güncel bilgi ve yorumlar burada.

  • “Türkiye’de Tecrübeli Hakim ve Savcı Eksikliği Kriz Yaratıyor”

    “Türkiye’de Tecrübeli Hakim ve Savcı Eksikliği Kriz Yaratıyor”

    Reuters haber ajansı Türkiye’de özellikle 15 Temmuz darbe girişiminden ardından yargıda yaşanan değişimi ele alan kapsamlı bir analiz haber yayımladı. Haberde, görevden alınan ya da cezaevine konulan çok sayıda hakim ve savcının yerine hükümete yakın, genç ve tecrübesiz hukukçuların getirilmesinin, ülkede yargıyı krize sürüklediği belirtildi.

    Reuters’ın özel haberinin giriş bölümünde, Türkiye’de son dönemde yargıdaki görev değişikliklerinin ne kadar sık olduğu iki örnekle açıklandı. “Kürt siyasetçiler Gültan Kışanak ve Sebahat Tuncel’in geçtiğimiz yıl terör örgütü mensubu oldukları gerekçesiyle suçlandıkları yargılama sürecinde 16 kez davanın hakimi değişti” denildi.

    Diyarbakır’da görülen davanın az sayıda duruşmayla sonuçlandığı ancak bu süreçte bile üç hakimden oluşan mahkeme heyetinin sürekli değiştiği vurgulandı. Yargılama sürecinde suçları henüz sabit olmadığı için masum olan iki kadın Kürt siyasetçinin haklarında verilen “suçlu” hükmünü duymaları için mahkeme salonuna sadece bir kez getirildikleri belirtildi.

    Avukatları Cihan Aydın, mahkeme heyetinde kimin olacağını bilmediği için güçlü bir savunma oluşturmanın da imkansız hale geldiğini savundu. Reuters’a konuşan Aydın, çoğu genç ve tecrübesiz olan hakimlerin herhangi bir açıklama yapılmaksızın değiştirildiğini söyledi.

    “Hakimlere bunları öğretmek görevimiz haline geldi”

    Diyarbakır Barosu Derneği’nin de başkanı olan insan hakları avukatı Cihan Aydın, dava sürecinde yaşananları, “Mahkeme başkanı da dört kez değişti. Her duruşmada yeni bir hakim heyeti oluyordu. Biz de her seferinde savunmaya baştan başlamak zorunda kalıyorduk” sözleriyle anlattı.

    “Hakimlerin binlerce sayfalık dava dosyasını okumasının mümkün olmadığını ve bu nedenle de iddianamenin içeriğini özetleyip açıklamak zorunda kaldıklarını” belirten Cihan Aydın “Hakimlere bunları öğretmek görevimiz haline geldi” şeklinde konuştu.

    Reuters haber ajansına göre, mahkeme yetkilileri ise davayla ilgili açıklamada bulunmaktan kaçındı.

    Haberde, 15 Temmuz 2016’daki darbe girişiminin ardından terör suçlamaları ve toplu tutuklamaların sıradanlaştığı Türkiye’de avukatların ve yargıda görevli başka kaynakların dava sırasında hakimlerin sürekli değiştiğini söyledikleri belirtildi. Türk yetkililerinse bunların sağlık ya da idari sebeplerle yapılan rutin değişiklikler olduğunu savunduğu kaydedildi. Reuters’ın görüştüğü avukatlarsa, bu değişikliklerin hükümetin yargı üzerindeki denetimi arttırma yöntemi olduğundan emin olduklarını ifade ediyor.

    İstanbul’da yaşayan ve Türk siyaseti üzerine analizleriyle tanınan Gareth Jenkins, “Hakimlerin sürekli değişmesi çok basit ama kullanışlı bir mekanizma. Hükümetin yargıya bu şekilde her müdahale edişinde, hakimlerin hükümetin çıkarlarına karşı davranmamayı öğrendikleri yüzlerce dava oluyor” değerlendirmesinde bulundu.

    Reuters haber ajansına göre, ne Cumhurbaşkanlığı ne de Adalet Bakanlığı haberle ilgili ayrıntılı sorulara yanıt verdi. Türkiye’de yargı yetkililerini atayan Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu Başkan Yardımcısı Mehmet Yılmaz ise, Türkiye’nin yargı sisteminin dünyadaki diğer ülkelerin gerisinde olmadığını savundu.

    “21 bin hakim ve savcının yüzde 45’i 3 yıl ya da daha az tecrübeye sahip”

    Reuters haberinde, Türkiye’de yargının uzun süredir siyasi çıkarları gerçekleştirme amacıyla bir araç olarak kullanıldığını, muhaliflere göre Erdoğan yönetiminde bu durumun daha önce benzeri görülmemiş bir boyuta geldiği kaydedildi.

    Haberde, “Yapılan tasfiyede hükümetin verdiği rakamlara göre binlerce hakim ve savcı görevden alındı. Görevden alınanların yerine ise, darbe girişimiyle bağlantılı soruşturmalarda iş yükünde yaşanan artışla baş edemeyecek tecrübesiz kişiler getirildi” denildi.

    Reuters’a konuşan İstanbul Barosu Derneği Başkanı Mehmet Durakoğlu, Erdoğan hükümetinin yargıyı muhaliflere karşı bir araç olarak kullandığını, hükümetin sandıkta siyasi olarak yapamayacağı şeyleri bu yöntemle yapmayı başardığını belirtti. Türk hükümeti ise ülkedeki hukuk sisteminin Batı ülkelerindeki sistemler kadar ilerlemiş olduğunu ve ulusal güvenliğine yönelik tehditlerin sıkı terörle mücadele yasalarını gerektirdiğini savunuyor.

    Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu’ndan Mehmet Yılmaz ise, iş yükünün artması gibi bazı sorunlar yaşadıklarını kabul etti, iş yükünün dünya genelindeki ortalamanın önemli ölçüde üzerinde olduğunu söyledi.

    ‘’HDP’lileri savunan avukatlar da yargılandı’’

    Reuters haberinde, Erdoğan’ın yaklaşık 20 yıldır yönettiği Türkiye’de bu yönetime karşı zaman zaman meydan okunduğu belirtildi. 2013 yılındaki Gezi Parkı gösterilerinin ve 2015’te Kürt sorununun çözümü için barış görüşmelerinin sonlandığının hatırlatıldığı haberde, hükümetin kendisine meydan okunduğu bu durumlara her seferinde sert müdahale ile karşılık verdiği belirtildi.

    Reuters, barış görüşmelerinin çökmesinden bu yana, TBMM’nin ikinci en büyük muhalefet partisi konumunda olan HDP’nin yüzlerce üyesinin ve destekçisinin ya gözaltına alındığını ya da cezaevine konulduğunu söylediği aktarıldı. HDP Eş Başkanı Selahattin Demirtaş’ın 2016 yılından bu yana terör suçlamasıyla cezaevinde tutulduğu, Demirtaş’ın bu suçlamaları reddettiği hatırlatıldı.

    Haberde HDP’lileri savunan avukatların da yargılama ile karşı karşıya kaldıkları belirtildi. Diyarbakır Barosu Başkanı Cihan Aydın’ın 2017 yılında mahkeme sürecini sekteye uğrattığı gerekçesiyle para cezasına çarptırıldığı hatırlatıldı.

    Haberin bu bölümünde Cihan Aydın’ın şu değerlendirmesine yer verildi: “Avukatların ve aktivistlerin takibi uygulaması da aynı eğilimin ve zihniyetin parçası. Bu zihniyet de herkesi takip etmek ve her ihtimale karşı da herkes hakkında hazırda bir dosya bulundurmak. Çok konuşmaya başlarsanız ya da hükümeti çok eleştirirseniz, yüksek profilli önemli dava dosyalarını üstlenirseniz ya da benim gibi meşhur bir avukatsanız, bu gibi durumlarla karşılaşırsınız.”

    “Akademisyenlere yönelik iddianameler kopyala-yapıştır”

    Yargılamaların akademisyenlere de uzandığının vurgulandığı haberde, “Barış İçin Akademisyenler” davası hatırlatıldı. Geçen yıl akademisyenler hakkında verilen kararı Anayasa Mahkemesi’nin bu kişilerin ifade özgürlüğü hakkının ihlal edildiği gerekçesiyle reddettiği belirtildi. Ancak birkaç gün sonra bu karara ilişkin bazı siyasetçiler ve medyadan gelen eleştiriler üzerine, Anayasa Mahkemesi’nin alınan kararın akademisyenlerin görüşlerini savunduğu anlamına gelmediğini vurgulayan yazılı bir açıklama yaptığının da altı çizildi.

    Söz konusu bildiride imzası bulunan 2 bin akademisyenden biri olan Bilgi Üniversitesi’nden Yonca Demir, Reuters’a yaptığı değerlendirmede, “Mahkemede söylediklerinizin hakimler üzerinde bir etkisi yok. İddianamelerden tutun da verilen kararlara kadar her şey kopyala-yapıştır. Evet herkesin siyasi görüşleri olabilir ama onlar kanuna uymak zorunda. Ama bunun yerine mahkemede ideolojilerini sergiliyorlar” ifadelerini kullandı.

    Türkiye’de 15 Temmuz darbe girişiminin üzerinden geçen 4 yılda 91 binden fazla kişinin cezaevine konulduğu, hükümetin darbe girişiminin arkasında olmakla suçladığı Fethullah Gülen’le bağlantılı oldukları gerekçesiyle 150 binden fazla kişinin ya görevden alındığı ya da görevlerinin askıya alındığı belirtildi.

    Adalet Bakanı Abdulhamit Gül’ün yaptığı açıklamaya göre, geçtiğimiz Kasım ayı itibarıyla, 3.926 hakim ve savcının görevden alındığı kaydedildi. Reuters’a konuşan eski Yargıtay Başkanı İsmail Rüştü Cirit de Reuters’a yaptığı açıklamada, bu görevden almalar sonucunda deneyimli hakim ve savcı eksikliği yaşandığını söyledi.

    “Yeni hakim ve savcılar tecrübesiz”

    Reuters’ın Hakim ve Savcılar Yüksek Kurulu’ndan aldığı rakamlara göre, darbe girişiminden bu yana en az 9 bin 323 yeni hakim ve savcı atandı. Bu da Türkiye’de görevli 21 bin hakim ve savcının en az yüzde 45’inin 3 yıl ya da daha az deneyime sahip olduğu anlamına geliyor.

    Reuters’a konuşan TBMM Adalet Komisyonu’nun Ak Partili Başkanı Hakkı Koylu, bazı hakimlerin ve savcıların yeterli eğitimleri olmadan atandıklarını kabul ederek “Ne yazık ki her şey rastgele oluyor. Bu nedenle de üst mahkemelerin bu kararları itiraz üzerine düzeltmesini umabiliyoruz” şeklinde konuştu.

    “Modern Türkiye tarihinin en adil hukuki süreçleri”

    Habere göre, darbe girişiminden bu yana Türkiye’de 500 binden fazla kişi hakkında soruşturma açıldı. 2019 sonu itibarıyla da 230 bin soruşturmada yargılama süreci başlamış değil. Bazı şüphelilerse haklarında iddianame hazırlanmadan ya da duruşma tarihi belirlenmeden aylarca cezaevinde tutuldu. Reuters’a konuşan Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın avukatı Hüseyin Aydın ise darbe girişimi davalarının “modern Türkiye tarihinin en adil hukuki süreçleri” olduğunu” savundu.

    Haberde Türkiye’de Corona virüsü salgınına karşı hükümetin attığı adımlara ilişkin internet ve sosyal medya ortamında yapılan eleştirilere yönelik yeni gözaltı dalgalarının devam ettiği belirtildi. İçişleri Bakanlığı’nın geçtiğimiz hafta yaptığı açıklamaya göre, 402 kişinin salgınla ilgili “asılsız ve provokatif paylaşımlarda bulundukları” gerekçesiyle gözaltına alındığı kaydedildi.

  • Efkan Ala, Aksakallı’yı niye öptü!

    Efkan Ala, Aksakallı’yı niye öptü!

    HABER-ANALİZ | BÜLENT KORUCU

    Uzun süredir nadasta bırakılan İçişleri eski Bakanı Efkan Ala yeniden arz-ı endam  etmeye başladı. 7 gün önce TBMM Güvenlik ve İstihbarat Komisyonu başkanlığına getirildi ardından Anadolu Ajansı’na röportaj verdi. Uzun yıllar bürokrasinin bir numaralı koltuğu Başbakanlık müsteşarlığında oturan; 17-25 Yolsuzluk Soruşturmalarını kapatması için Meclis dışından İçişleri Bakanı atanan Ala’nın kızağa çekilmesi, 15 Temmuz gecesindeki şaibeli sessizliği ile açıklanıyordu. O da sessizliğini dört yıl sonra o geceyi anlatarak bozdu.

    Mülakattaki peşrev kısmını hızlı geçip sadede geleyim: Ala 15 Temmuz’un yardımcı rollerinden birinde sahne alan Korgeneral Zekai Aksakallı’ya acayip ‘koltuk’ çıktı. Özel Kuvvetler Komutanlığı gibi önemli görevden, kolordu komutanlığına gönderilmenin burukluğu yetmezmiş gibi bir de beklediği rütbeyi geçen yıl alamamıştı. Yüksek Askeri Şura’da son düzlüğe girildiği günlerde Aksakallı’nın bile aklına gelmeyen bir kahramanlık hikayesi uydurdu Ala. Uydurdu diyorum çünkü bugüne kadar yüzlerce sanık-tanık ifadesi okudum, hiç birinde bu iddia yok. Daha ilginci kendini başrol sanarak diğer aktörlerden rol çalan Zekai Paşa da hiç bahsetmiyor. İki farklı mahkemede özel celsede olsa ifade verdi. Ama nedense bu önemli ayrıntıyı atladı!

    Ala demecini parça parça masaya yatıralım: “Özel Kuvvetler Komutanı, “Genelkurmay Başkanımızın yerini tespit ettim, bana hükümet emri lazım gidip onu alabilmem için.” diye gece beni aradı.” Burada duralım. Özel Kuvvetler, Genelkurmay Karargahı ve komutanın güvenliğinden sorumlu. ABD Başkanı ile Gizli Servis arasındaki ilişki gibi. Kimseden emir almasına gerek kalmadan görevini yapmalıydı. Bu yüzden dönemin İkinci Başkanı Org. Yaşar Güler ertesi gün telefonu kullanma imkanı bulduğunda ilk yaptığı şey konutunu arayıp, ‘Zekai’ye söyleyin gelip bizi kurtarsın’ demek oluyor.

    İkinci nokta, Genelkurmay Başkanı Hulusi Akar’ın yerini tespit etmek bir başarı değil. Zira Akar, Akıncı Üssü’nden evini arayıp durumu hakkında bilgi vermişti. İfadesinde “Eşime Akıncı Üssünde olduğumu söyledim. Olayların sonunda anladım ki eşim bu bilgiyi ilgililerle paylaşmış” diyor. Bu ilgililerin ikisi, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, Başbakan Binali Yıldırım ise üçüncüsü Zekai Aksakallı’dır. Hem bayan Akar hem de konuttaki askerler acil durumda aranacak ilk kişinin o olduğunu bilir. Erdoğan emir komuta zinciri içinde darbe algısı biraz daha sürsün ve tuzağa daha fazla asker düşsün diye bilmiyormuş numarası yaptı. Zekai Aksakallı daha kötüsünü yapıp yanlış adresi basmış. Ben demiyorum Ala diyor; ‘Onlar yanlış istihbarat almışlardı, başka bir sonuç doğdu, gittiler bulamadılar.’

    Tam yerine geldi soralım: Yanlış istihbaratı kim verdi, nereyi bastılar, doğdu dediğiniz o ‘başka sonuç’ nedir? Ve bugüne kadar neden kimse böylesi önemli bir bilgiyi kamuoyu ve mahkemelerle paylaşmadı? Basılan yanlış yerde can kaybı yaşandı mı?

    Ala’nın söylediğinin aksine kamuoyu Aksakallı’nın o gece evinde eşini teskin etmekle meşgul olduğunu biliyor. 2. Ordu Komutanı İsmail Temel Metin ifadesinde Aksakallı ile görüşmesini şöyle anlatmıştı: “Bana kendisinin kaçırılmak istendiğini, kurtulduğunu, şu anda da evde olduğunu, karargâhının ise işgal edildiğini ifade etti. Ben de hemen karargâhına gitmesini, karargâhı temizlemesini söyledim. Kendisi dışarıdan çatışma seslerinin geldiğini, çıkacak durumda olmadığını, hanımını teskin etmekle meşgul olduğunu ifade etti.”

    O sabah Akıncı Üssü’nü basarak Akar ve diğer komutanları kim kurtarmıştı hatırlıyor musunuz? Kara Kuvvetleri Lojistik Başkanı Korg. Yıldırım Güvenç. ÖKK komutanı evde eşini teskin ederken LOJİSTİK komutanı operasyon yönetiyor. Bu ayıp bile ona yeter. Genkur’u koruması gereken Aksakallı bir çok sanık ifadesine göre Akar’ın bile infazını emretmiş.

    Aksakallı ile arasında geçtiğini iddia ettiği konuşmayla ilgili Ala’nın sözlerindeki tuhaflık bunlarla sınırlı değil. Eski Bakan sözlerini: “Ben “İçişleri Bakanı olarak, şu anda Cumhurbaşkanımızın da Başbakanımızın da yetkilerinin bende mündemiç olduğunu düşünerek, o yetkilerin hepsini veriyorum, git ve al.” diye talimat verdim” şeklinde tamamlıyor. Başbakan Yıldırım’ın askerlerle görüşmelerini ve talimatlarını iki tarafın ifadelerinden biliyoruz. Cumhurbaşkanı desen Hande Fırat bile ulaşabiliyor. Yetkilerin İçişleri Bakanında mündemiç olmasını gerektiren bir durum yok. Ayrıca Aksakallı’nın ulaşmak istediğini gösteren bir karine yok, istese kesinlikle ulaşırdı. Ayrıca Aksakallı o gece bütün iletişimini MİT’çi Sadık Üstün üzerinden kuruyor. Ve bu ağda Efkan Ala’nın adı bir kez bile geçmiyor. Ya Ala halüsinasyon görüyor ya da Aksakallı da onu yok etmek isteyen ekibin parçası olduğu için ona dair bilgileri gizledi.

    YAŞ öncesinde hemşehri kıyağı mı yaptı, yoksa ters manyelle Aksakallı’yı ateşe mi attı? 15 Temmuz’da habersiz bırakılıp ters ayakta yakalanmasının hıncını, zincirin en zayıf halkasına vurarak mı alıyor? Yoksa esas oğlanlara yaranıp tekrar halkaya alınmak için düşene bir tekme atıp göze mi giriyor. Ben hangi tezin doğru olduğu konusunda karar veremedim. Ancak hem zamanlama hem de içerik manidar geldi.

    MEDYA’NIN ‘FETÖ’ KÖRLÜĞÜ!

    İki cümle de medyaya etmezsem içimde ukde kalacak…Yandaşlar zaten kapsam dışı ama solumtrak muhalifimsi gazeteciler de Erdoğan’ın taktığı at gözlüğünü çıkarmak istemiyor. Ala’nın röportajında on tane bomba haber var; onlar yine ‘FETÖ’den görmüş haberi.

    17-25’i kapatan adam şunları söylüyor: “O anda müdahale edilmesi gereken suçlar biriktirilerek ve üzerine de konularak, eklemeler, çıkarmalar yapılıp ,dosyalar haline dönüştürülmüş.” Alın size buz gibi 17-25 itirafı…

    “MİT tırlarını hatırlayınız. 17-25 kadar ciddi, Türkiye’ye kastedilen bir hadiseydi o. MİT tırlarının durdurulup içindeki bütün MİT’e ait gizli kalması gereken bilgilerin ifşa edilmesi.” Alın size MİT tırları itirafı… Başka devletler bu tarz işlerde maşa kullanır, aksi durumda kenara çekilir seyreder. Bizimkiler en üst seviyeden suçu üstlenmeyi marifet sanıyor.

    Ala’nın itiraflarından biri de yönettiği teşkilat hakkındaki çelişki. Bir yandan “15 Temmuz’daki alçak darbe girişimine emniyet ve jandarma asla katılmamıştır. Emniyet tamamen karşısında durabilmiştir” diyor, öbür yandan jandarmadan 5 bin 500 ve emniyetten 35 bin ihracı savunuyor. Bence nadas eski bakana yaramamış.

    Kaynak: Tr724

  • Adil Öksüz, Akıncı Üssü’nde mi gözaltına alındı?

    Adil Öksüz, Akıncı Üssü’nde mi gözaltına alındı?

    Adil Öksüz kimdir ve 15 Temmuz’daki rolü nedir?

    100 kişilik gözaltı listesindeki 99 kişi tutuklanırken Öksüz nasıl serbest kaldı?

    TR724 15 TEMMUZ KONUŞMALARI’NIN TAMAMINA BURADAN ERİŞEBİLİRSİNİZ
    [Adem Yavuz Arslan, Tarık Toros, Levent Kenez, Bülent Korucu]

    1. Bölüm ▶️ https://youtu.be/4oBV2ZJNBrw
    2. Bölüm ▶️ https://youtu.be/rm6WD5zR3H0
    3. Bölüm ▶️ https://youtu.be/QGwm7QXSjDI
    4. Bölüm ▶️ https://youtu.be/e5DOBg3KpKc
    5. Bölüm ▶️ https://youtu.be/lpUxZA-JAEI
    6. Bölüm ▶️ https://youtu.be/yksRitZJNHU
    7. Bölüm ▶️ https://youtu.be/izRVwYScF7g

  • Hakan Şükür’den Davutoğlu’na ‘siyasi ayak’ cevabı: Ben istifa ettim, sen kovuldun

    Hakan Şükür’den Davutoğlu’na ‘siyasi ayak’ cevabı: Ben istifa ettim, sen kovuldun

    Eski AKP milletvekili ve futbolcu Hakan Şükür, Gelecek Partisi Genel Başkanı Ahmet Davutoğlu’nun, “F.TÖ ile organik bağı olduğu tescil edilmiş siyasetçiler F.TÖ’nün siyasi ayaklarıdır. Mesela Hakan Şükür siyasi ayaktı. Başka milletvekilleri de vardı.” sözlerine sosyal medya hesabı üzerinden cevap verdi.

    Şükür, “Ben hayatımda bu kadar gerizekalı bir ifade görmedim. Ne siyasi ayağı küçük enişte? Bu ifadeleri şerefli inançlı bir insan söylemez. Ben, hergün şikayet ettiğin partiden istifa ettim, sen kovuldun.” ifadelerini kullandı.

    DÜŞÜN ARTIK YAKAMDAN

    Hakan Şükür’ün paylaşımları şöyle: “Allah sizi bildiği gibi yapsın emi. Korkudan ne saçmalayacaklarını bilmiyorlar yeminle.. Yuh artık be! Meydan boş kafanıza göre takılın. Allah belanızı versin inşallah hepinizin. Terbiyesiz herifmişsiniz siz. Düşün yakamdan, daha ne kadar ismimi sömüreceksiniz?”

    Biraz duygu dolu, biraz sitem belki de çok eksik ama daha çok gönlümdeki gibi anlattığım yayın hazır.‬‪Davutoğlu’nun hakkımdaki iftira dolu ifadelerine verdiğim cevabı buradan seyredebilirsiniz.‬

    Posted by Hakan Şükür on Monday, July 20, 2020

    YALVARARAK PARTİNİZE ÇAĞIRDINIZ

    “Sen ve tayfan sabah aksam yalvararak partinize aldınız. Bu ifadeleri şerefli inançlı bir insan söylemez… Ben, hergün şikayet ettiğin partiden istifa ettim, sen kovuldun. Günahına girdiğin her kesimden masumun ahı bulsun seni. Yuhlar olsun, yazıklar olsun size.. Ben kimsenin ayağı değilim. Ülkemin namusu İle emeği ile çalışıp kazanmış ve ülkesine hizmet etmiş biriyim. Partinize alırken siz söylediniz. Ama siz ne ayaksınız herkes biliyor. Benim ayak oyunum futbol, sizin ortak olduğunuz ayak oyunlarınızı da herkes gördü, boş konuşmayın…”

    TERBİYESİZ, YALANCI, MÜFTERİ

    “Yarın bu gerizekalı açıklamaya kendi kanalımda açıklama yapacağım. Yayını seyredin lütfen. Bunlar ne kalıpsız, korkak, ne yaptığını bilmez insanlarmış. Terbiyesiz yalancı, iftiracı. Hoş, ne beklenirdi bunlardan? Şaka gibi..”

  • Çocuğu olmadığı halde, çocuklarını ‘F.TÖ okullarında okutmaktan’ ihraç edildi

    Çocuğu olmadığı halde, çocuklarını ‘F.TÖ okullarında okutmaktan’ ihraç edildi

    Çocuğu olmamasına rağmen Fethullah Gülen yapılanmasına ait okullarda “çocuklarını okuttuğu” öne sürülerek ihraç edilen Muhammed Zekeriya Özdil, OHAL İşlemleri İnceleocuklarını me Komisyonu’na yaptığı başvuru ise “PKK ile irtibatlı ve iltisaklı” iddiasıyla reddedildi.

    Batman’da kamu görevinden “istihbarat” gerekçesiyle Kanun Hükümde Kararnameyle (KHK) ihraç edilen Muhammed Zekeriya Özdil’in dosyası, keyfilik ve adaletsizlik vesikası gibi. Özdil’in hakkındaki suçlamalar, OHAL İşlemleri İnceleme Komisyonu tarafından işe iade başvurusunun reddedilmesiyle ortaya çıktı. Valilikler eliyle, çeşitli kurum ve kuruluşlardan gelen “istihbari” verilerle oluşturulan dosyada, Özdil’in bekar ve çocuksuz olmasına rağmen çocuklarını Fethullah Gülen (FETÖ) yapılanmasına ait okullarda okuduğu, Bank Asya’da hesabının olmamasına rağmen hesabının olduğu yönünde bilgiler bulunuyor. Ancak bu bilgileri çürüten belgeler dosyada yer alıyor. FETÖ yapılanmasından dosyası oluşturulan Özdil, “PKK ile irtibatlı ve iltisaklı” denilerek işe iadesi reddedildi.

    BİRBİRİNİ YALANLAYAN BİLGİLER

    Sosyal Güvenlik Kurumu’nda (SGK) memur olarak çalışan ve aynı zamanda Büro Emekçileri Sendikası Temsilcisi olan Muhammed Zekeriya Özdil, 6 Ocak 2017’de 679 sayılı KHK ile kamudaki görevinden ihraç edildi. Özdil’in OHAL İşlemleri İnceleme Komisyonu’na yaptığı işe iade başvurusu ise reddedildi. Özdil’in başvurusunun reddedilmesiyle birlikte SGK il müdürlüğünde çalışan 152 kişi hakkında raporlarlar hazırlandığı da ortaya çıktı. OHAL İşlemleri İnceleme Komisyonu’na sunulan 152 sayfalık “istihbari” raporda, 20’nci sayfasındaki verilerle 90’ıncı sayfadaki bilgiler, birbirini yalanlıyor.

    HİÇBİR BİLGİ DOĞRU DEĞİL 

    İhraç raporunda, Özdil evli olmadığı halde evli, çocuğu olmadığı halde çocuklarını FETÖ’yle irtibatlı okullarda okuttuğu, Bank Asya’da hesabı bulunmadığı halde Bank Asya’da hesabı bulunduğu, pasaportu olmadığı halde pasaportu bulunduğu ileri sürüldü. Ancak aynı bilgiler, yine raporun farklı sayfalarında yalanlandı.

    FETÖ İLE SUÇLANIP PKK İLE ENGELLENDİ 

    İl Emniyet Müdürlüğü TEM Şube Müdürlüğü’nce hazırlanan soruşturma evrakında ise herhangi bir soruşturma ve kovuşturmanın yürütülmediği belirtilen rapora rağmen, FETÖ ile suçlanıp dosyası hazırlanarak ihraç edilen Özdil, OHAL İşlemleri İnceleme Komisyonu tarafından “PKK ile irtibatlı ve iltisaklı olduğu” gerekçesiyle işe iadesi reddedildi.

    ÇELİŞKİLİ RAPORLAR

    Çelişkili ifadelerle dolu bir rapor nedeniyle göreve iade edilmediğini anlatan Özdil, kendi dosyasındaki tutarsızlıklardan yola çıkarak, OHAL Komisyonu’nun gayri ciddi bir yaklaşımının olduğunu söyledi. FETÖ ile herhangi bir bağlantısının dahi olmadığını emniyet soruşturmaları ile belgelendiğini dile getiren Özdil, “Hayatım boyunca gerici yapılara karşı mücadele etmiş biriyim. FETÖ’den bir şey bulamadılar, bu sefer de bahane olarak ise ‘PKK müzahiri’ diyerek ret kararı verdiler. Bir dönem listeleri hazırlayanların dahi KHK’yle ihraç edildikleri belgelendi. Bugün ise hukuk mücadelesi verirken, bu şekilde gayri ciddiyetsiz çelişkili raporlar hakkımızda hazırlanıyor” diye belirtti.

    “EVLİ DEĞİLİM, ÇOCUĞUM YOK”

    Evli olmadığını, bugüne kadar pasaport da çıkarmadığını söyleyen Özdil, “Raporlarda pasaportumun olduğu yazılı. Bu yetmezmiş gibi evli olmadığım halde çocuklarımın olduğu, hatta Batman’da KHK ile kapatılan bir okulda eğitim gördüğüm yazılı. Bırakın çocuğumu, ben evli bile değilim. Bunlar maddi hatalar değil, Milli Eğitim Müdürlükleri ile yazılan yazışmalar sonucudur. Hadi bunlar olsa neyse, üstüne üstün Bank Asya’da hesabım olmadığı halde hesabım var deniliyor. Sonraki sayfalarda ise hesabım yok deniliyor. Hesabım hiçbir zaman olmadı. Hazırlanan evraklarda skandal üstüne skandal var. Bu raporlar ile OHAL Komisyonun görevini gayri ciddi yaptığı ve binlerce kamu emekçisinin gerçekten nasıl mağdur edildiğinin en net kanıtıdır” diye konuştu.

    Kendisi gibi binlerce kamu emekçisinin mağdur edildiğini ve mağduriyetlerin de bu şekilde bir ciddiyetsizlik ile yapıldığını ifade eden Özdil, “Tüm bunlardan anlaşılıyor ki evli olmadığım halde çocuğumun olması ve KHK ile kapatılan bir okulda da bu çocukların okuması gerekçesiyle göreve iade edilmedim. Ben dahil tüm mağdur edilen kamu emekçileri bir an önce görevlerine iade edilsin” dedi. (Batman/MA)

    Reklam

  • Davutoğlu isim verdi: ‘F.TÖ’nün siyasi ayağında kimler var?

    Davutoğlu isim verdi: ‘F.TÖ’nün siyasi ayağında kimler var?

    AKP’den istifa eden Gelecek Partisi Genel Başkanı Ahmet Davutoğlu, eski futbolcu ve AKP milletvekili Hakan Şükür’ü “FETÖ’nün siyasi ayağı” olmakla suçladı. Davutoğlu, “FETÖ ile organik bağı olduğu tescil edilmiş siyasetçiler FETÖ’nün siyasi ayaklarıdır. Mesela Hakan Şükür siyasi ayaktı. Başka milletvekilleri de vardı. Görevli olarak gelmişlerdi” dedi.

    Cumhuriyet’ten İpek Özbey’e konuşan Ahmet Davutoğlu, “FETÖ”nün siyasi ayağına ilişkin “Siyasi ayak araştırılacaksa ta 70’li yıllara kadar gitmek gerekir. İlk defa size söyleyeceğim. Siyasi ayak şudur: FETÖ yapısı içinde biri vardır. Ve siyasete birini gönderir, ‘Oraya git, benim adıma orayı ele geçir’ der. Bu organize bir siyasi ayaktır. İkincisi ise FETÖ ya da başka yapıların; gidin şu siyasilerle ilişki kurun, siyasete etki yapın denilerek ilişki kurmaktır. Birincisi açık ve net olarak suçtur. İkincisi ise suç ortaya çıktıktan sonra devam ediyorsa suçtur” ifadelerini kullandı.

    “FETÖ ile organik bağı olduğu istihbari ya da hukuki olarak tescil edilmiş siyasetçiler FETÖ’nün siyasi ayaklarıdır” diyen Davutoğlu, şunları söyledi:

    “Bazıları özellikle bu ayakları sürdürdüler. Mesela Hakan Şükür, milletvekiliydi. Şimdi bunlar siyasi ayaktı. Başka milletvekilleri de vardı. Görevli olarak gelmişlerdi. Diğerleri suç unsuru çıktıktan, 17-25 Aralık’tan sonra hâlâ bu ilişkiyi sürdürmüşse siyasi ayak niteliği taşırlar.”

    Davutoğlu, kendisini başbakanlık koltuğundan indiren grup olarak bilinen Pelikancılar hakkında da konuştu. Pelikan için “bir trol çetesi” ifadelerini kullanan Davutoğlu, “Benim trol çetesine teslim olacağımı herhalde kimse düşünmüyordur. Pelikan dosyası 1 Mayıs 2016’da çıktı. Esas mesele, 29 Nisan 2016’daki MKYK toplantısında bana ‘Şu konuda aynı düşünmüyoruz, kongreye gidelim’ demeden yetkilerimi kısıtlayan imzalar toplandı. Bu şu demek: Sen Başbakan olacaksın ama ülkeyi biz yöneteceğiz” diye konuştu.

    Davutoğlu “Bu yapıyı nasıl tanımlarsınız?” sorusuna ise şu yanıtı verdi:

    “Pelikan yapılanması değişimi zorlamak için örgütlenen bir çetedir. Uyguladıkları yöntem FETÖ yöntemidir. Zamanla derinleşti. Bunların çoğunun geçmişine bakarsanız FETÖ unsurlarını görürsünüz. Benim Başbakanlıkta devam edecek olmam FETÖ unsurlarını rahatsız ediyordu. Türkiye’yi istikrarsızlaştırmak isteyenler bir taraftan, AK Parti’nin doğasını bozmak ve tek bir kişinin partisi haline dönüştürmek isteyenler diğer taraftan harekete geçti.

    Getirmek istediğin şeffaflık yasası, imar yasası, siyasi etik yasası gibi yasalardan rahatsız olanlar da vardı. Tüm bu iklim içinde Pelikan Dosyası denilen pespaye, rezil bir şey çıkardılar. Ama o zaman Pelikan ile anılmak birilerince onur gibi görülüyordu, çünkü onlara ‘Başbakan deviren Pelikancılar’ gözüyle bakılıyordu. Şimdi ise Türkiye’deki bütün yolsuzluğun, adaletsizliğin, baskının adresi olarak görülüyor. Bu da ilahi adaletin ve tarihin intikamıdır.

    Pelikan bana karşı birçok suçlama yaptı. Dört yıldır buradayım, niye kimse o iddialarla ilgili bir hukuki işlem yapmadı. Çünkü doğru değil. O Pelikan Dosyası üzerinden partide bana karşı işbirliği yapanların hepsi şu anda birbiri hakkında benzer trol çetelerini kullanır hale geldiler. O zaman arkadaşları uyarmıştım. Sayın Cumhurbaşkanına da söyledim: ‘Bugün buraya öyle bir fitne tohumu atıldı ki, artık bu partide kimse birbirine güvenemeyecek.’ Şimdi Pelikan bir tür paralel yapı aslında…”

  • OHAL ve KHK mağduru gençlerden ‘rap’li mesaj

    OHAL ve KHK mağduru gençlerden ‘rap’li mesaj

    15 Temmuz sonrası OHAL ve çıkarılan KHK’lar nedeniyle mağdur edilen ve aileleri ile birlikte Türkiye’den ayrılmak zorunda kalan 3 genç yaşadıkları zorlukları bir rap parçası ile gündeme getirdi.

    Youtube kanalı Ümit Nağmeleri vasıtasıyla bir araya gelen ve dünyanın farklı ülkelerinde yaşayan Tarık, Ali ve Numan Türkiye’de yaşadıkları zorlu süreci müzikle anlattı.

    İllegal isimli parçanın bestesini-sözlerini Tarık, rap bölünün sözlerini Ali, klibi ise Numan hazırladı. Şarkının seslendirmesini ise yıllar önce Türkçe Olimpiyatları’ndan tanıdığımız ve şu anda ülkesinde ses sanatçısı olan Ayhan icra etti.

    Video klibinin başında özel harekat polislerinin Adana’da koç başıyla evlerin kapısını kırıp bebekli anneler ve dedeler dahil 63 kişinin gözaltına alınma görüntüsü ve polisin telsiz konuşması ile başlıyor.

    Ümit Nağmeleri’nin hazırladığı video insan hakları ihlallerini dile getirmesi ile tanınan Advocates of Silenced Turkey (AST)’nin ‘Tutsaklara vefa Programı’ programında yayınlandı.

  • ‘Tutsak Masumlara Vefa’ programı

    ‘Tutsak Masumlara Vefa’ programı

    15 Temmuz Darbe girişimi bahanesiyle başlatılan cadı avı pek çok masumun hayatını kaybetmesine ve on binlerce kişinin haksız yere özgürlüğünün elinden alınmasına sebep oldu.

    Merkezi Amerika Birleşik Devletleri’nde (ABD) bulunan “Advocates of Silenced Turkey (AST)” isimli insan hakları derneği yaşananları bir kere daha hatırlatacak bir program hazırladı. Sunuculuğunu Kemal Gülen ile Zeynep Kaya’nın yaptığı programı cezaevlerindeki binlerce mağdur, konuşmacılar tarafından gündeme getirildi.

    Programda mağdur yakınlarından anekdotlar da paylaşıldı ve cezaevindeki tutsak insanların mektupları okundu.

    İşte o programı;

  • Şahin Alpay ‘yeni dünya görüşünü’ yazdı

    Şahin Alpay ‘yeni dünya görüşünü’ yazdı

    Silivri Cezaevi’nde çıktıktan sonra eşini kaybeden 76 yaşındaki gazeteci-yazar Şahin Alpay bu süreçte yaşadıklarını ve değişin hayata bakış felsefesini kaleme aldı.

    Yazısında yeni dünya görüşünü açıklayan Alpay, “Ne kadar yaşayacağımızı, ne zaman, ne şekilde öleceğimizi bilmiyoruz. O hâlde dünde ya da yarında değil bugünde, şu anda yaşamayı akıl edin” ifadelerini kullandı.

    Alpay yazısının sonunda, “Anlayacağınız, şu günlerde benim büyük derdim, cezaevlerinde çürüyen binlerce suçsuz günahsız insanların verdiği üzüntü, sıkıntı, iç daralması… Küçük derdim, atın ölümü arpadan olabilir ama aptalca şu koronadan gitmeyeyim; tekrar Silivri’ye tıkılmayayım; aklanayım, pasaportumu alayım, Stockholm’e, Londra’ya, Karadağ’a, Kavala’ya gideyim… Göremediğim yerleri göreyim, yapamadığım şeyleri yapayım…” ifadelerini kullandı.

    İşte P24blog.org’da yayınlanan Şahin Alpay’ın o yazısı;

    Yeni dünya görüşüm

    Ne kadar yaşayacağımızı, ne zaman, ne şekilde öleceğimizi bilmiyoruz. O hâlde dünde ya da yarında değil bugünde, şu anda yaşamayı akıl edin

    Silivri’den çıktıktan, ardından Fatma’nın kaybıyla yaşadığım travma ve başıma gelen acı ve tatlı bir yığın şeyden sonra, hayatımın şu son evresinde belki de son paradigma (dünyayı algılama merceği) değişimini yaşıyorum. Okurlarım bilir, ben birkaç kez paradigma değiştirdim; dönekliğimle övünürüm; yanlış olduğu anlaşılana yanlış demeyi erdem sayarım.

    Niye paradigma değişimi yaşıyorum? Bunun hâlâ (az bir ihtimalle de olsa) Silivri’ye dönebileceğim endişesiyle ilgili olduğunu sanmıyorum. Aslında Silivri o kadar da kötü bir tecrübe değildi; hayat muhasebesini teşvik etti. (Ömer, Fatma’ya “Silivri iyi gelir” demiyor muydu?) Ama oradan hoşlandığımı da hiç söyleyemem. Doğrusu Ahmet’i anlamakta biraz güçlük çekiyorum; Mümtazer’i, Mustafa’yı, Osman’ı çok iyi anlıyorum. Yeni dünya görüşümde belki yaş icabı geçirmekte olduğum biyolojik ve ruhsal değişimlerin de etkisi var. Ama esas neden, olan biten üzerine düşününce vardığım sonuçlar. Her neyse, zihnimde paradigma (genel teori) değişikliği yaşadığım bir vakıa. Değişimin ana belirleyicilerini şu noktalarda toplayabilirim:

    1- İnsanlığı ve içinde yaşadığım toplumu, topluluklar (sınıf, halk, millet, etnik grup, din, ümmet, mezhep, vs. vs.) temelinde anlamaya çalışmayı artık beyhude olarak görüyorum. Nihayet dank ettim ki bütün bu kategoriler bireylerden oluşuyor ve temel aktör birey. (Demek ki liberalliğim de yüzeyselmiş; temel aktörün birey olduğunu biliyorum sanıyormuşum ama bilmiyormuşum). Muhakkak ki toplulukların hepsi de birer aktör, ama en temelde birey var. Onun için ne ekonomi, ne sosyoloji, ne siyaset bilimi, ne şu ne bu, belki psikoloji esas bilme aracı. Artık bana öyle geliyor.

    2- Silivri’ye kadar inanıyordum ki (nasıl yapabildim?) insanlar, bireyler iyi ya da renksiz doğarlar, onları toplum (kendi –değişen- değerlerine göre) iyi veya kötü yapar. Artık öyle düşünmüyorum. Doğuştan, genlerinden iyi ve kötü olanlar olabilir. İnsanın insanın kurdu olduğu bir gerçek. Uygarlık dediğimiz şey de esas olarak bunu (kurtluğu) denetim altına alma uğraşı, ama bir türlü yerleşemiyor. İki adım ileri, bir adım geri; ya da bir adım ileri iki adım geri gidiyoruz.

    3- Tarihi “son kertede” bireyler yapıyor; hepsinden önce de bireylere yön veren fikirleri üreten bireyler. Locke, Rousseau, Marx, Popper ve diğerleri olmadan bugün içinde yaşadığımız dünya anlaşılabilir mi? Ya o fikirleri uygulayanlar olmadan? Lincoln olmasa ABD olur muydu? Obama’nın ABD’si ile Trump’ın ABD’si aynı şey midir? Churchill olmasaydı Britanya olur muydu? Tony Blair I ile II arasındaki farkı bir düşünün. Fransa, Robespierre gibi bir “çatlak”sız anlaşılabilir mi? Alman tarihinden Hitler ile Merkel’i çıkarabilir misiniz? Bu kişiler koca Almanya’yı birbirinin zıddı kılmadılar mı? Franco’suz, Kral I. Juan Carlos olmadan İspanya anlaşılabilir mi? Michelangelo ve Rafael’siz; Stefania Sandrelli ve Monica Bellucci’siz İtalya olur mu? I. (Deli, Büyük) Petro, Lenin, Stalin, Gorbaçov, Putin olmadan Rusya olur muydu? Ya Maosuz, Dengsiz Çin?.. Bize gelirsek: Fatih ve Kanuni olmasaydı Osmanlı olur muydu? II. Abdülhamit ve Mustafa Kemal’siz Türkiye’den söz edilebilir mi? Atatürk bize (muhakkak ki istemeden) Erdoğan’ı hediye etmedi mi? Bu kadar örnek ne demek istediğime yetiyor olmalı…

    4- Şimdilerde çok şey öğrendiğim bir arkadaşım, Stephen Jenkinson adında bir Newage filozofu dikkatime getirdi. (Sonunda buna pişman oldu ya… o başka.) Jenkinson’dan benim anladığım şu: Genç, orta yaşlı ve yaşlı / çok sağlıklı, az sağlıklı ve sağlıksız olarak hepimizin ortak olduğu bir gerçek var: Ne kadar yaşayacağımızı, ne zaman, ne şekilde öleceğimizi bilmiyoruz, bilemeyiz. O hâlde dünde ya da yarında değil bugünde, şu anda yaşamayı akıl edin… Jenkinson’a gelinceye kadar tabii ki Ömer Hayyam var: “Hayat bir mucize, hayata bir kez geliyorsun, tadını çıkar!” demiyor mu büyük düşünür? Ve pratik filozof dostum Nuri ha bire kafama vurmuyor mu: Oğlum artık geçmiş için keşke demek, gelecekten kuşku duymak yok!

    5- Evet, insan herhangi bir davaya (bir şeyi keşfetmek, bir şeyi icat etmek, bir şeyi gerçekleştirmek, bir şeyi / kişiyi sevmek, vs.) inanmadan yaşayamıyor. Ne var ki, insan yaşadıkça görüyor ki, zamanla her şey değişiyor, dün doğru görünen bugün farklı görünebiliyor. Dolayısıyla yanlış çıkabilecek toptan çözümler yerine, düzeltilebilecek kısmi çözümler daha mantıklı değil mi? Herhangi bir dava, hele siyasi bir dava uğruna büyük sıkıntılar, eziyetler çekmeye; bu uğurda yıllarını sürgünlerde, zindanlarda geçirmeye ya da can vermeye değer mi? Bunu tercih etmiş olan yakın arkadaşlarıma olanca saygımla, o yollardan geçmiş biri olarak da, bunu soruyorum bugün kendi kendime. İster bunu saygı duyulacak bir soru olarak görün, ister görmeyin; kabul edin ki böyle bir soru var ortada: Deniz Gezmiş, Mahir Çayan, İbrahim Kaypakkaya ve daha nice arkadaşımın benimsedikleri dava uğruna canlarını vermelerine değdi mi? Şu ülkenin, şu dünyanın geldiği yere bir bakın!!! Hayatta kalsalar farklı düşünmeyecek miydiler? Hunharca öldürülen büyük yazarımız Sabahattin Ali’ye yazık olmadı mı? “Sen yanmasan, ben yanmasam…” deyip yıllarca zindanlarda çürümüş, çok sevdiği ülkesinden sürgün yaşayıp yaban ellere gömülmüş büyük şairimiz Nazım Hikmet’e içim yanmasın mı? Evet, toplumu, dünyayı daha adil, daha özgür kılmak soylu davalar, ama insan aynı zamanda kendi yaşamının değerini de bilmemeli mi? Naçiz tecrübelerimden çıkardığım sonuç şu: inançlar / görüşler konusunda temkinli olmakta, kuşku duymakta yarar var. Erdemli atasözü de “yoğurdu üfleyerek yeyin” demiyor mu?

    6- Gelecek belirsiz. Hayatımda duyduğum en büyük, en yıkıcı palavra tarihin kanunları olduğu ve toplumların önceden belirli bir geleceğe doğru ilerledikleri palavrasıydı. Kendimi bu palavranın kurbanları arasında gördüğüme daha önceki bir yazımda değinmiştim. Önce komünist olarak sınıfsız toplumun, sonra da liberal olarak hür ve eşit bireyler toplumunun kaçınılmaz olduğu gibi bir saçmalığa maalesef inandım. Artık inanmıyorum. Tahmin edeceğiniz gibi çevremde hâlâ bu tür ya da benzer saçmalıklara inananlar, yakınlarım var. Bunlara göre, dünya da Türkiye de iyiye gidecek, gitti, gidiyor… Devamlı umut pompalıyorlar. Biri bana (abartmıyorum) tam olarak dedi ki, “Yaz tahtaya: Ocak ayında bu ülkede ezan artık böyle dayak atar gibi okunmayacak!…” İnşallah haklıdır hepsi. Ben hep geleceği okumakta başarısız kaldığımdan olacak, onların (cennet kapının arkasında) iyimserliğine kanamıyorum. Bakın kapı komşumuz Putin ne yaptı? 2036’ya kadar Rusları ihya (!) etmeye devam edecek. Reyiz niye yapamasın? Bir arkadaşım diyor ki: Z kuşağı! Z kuşağı nedir onu da pek bilmiyorum, ama ona daha çok zaman olduğunu biliyorum en azından.

    Anlayacağınız, şu günlerde benim büyük derdim, cezaevlerinde çürüyen binlerce suçsuz günahsız insanların verdiği üzüntü, sıkıntı, iç daralması… Küçük derdim, atın ölümü arpadan olabilir ama aptalca şu koronadan gitmeyeyim; tekrar Silivri’ye tıkılmayayım; aklanayım, pasaportumu alayım, Stockholm’e, Londra’ya, Karadağ’a, Kavala’ya gideyim… Göremediğim yerleri göreyim, yapamadığım şeyleri yapayım…

    Fatma hayatta olsaydı, bana hayli kızacak ama sonunda aklın başına geldi deyip memnun olacaktı. Bir yakın dostum ise bana çok öfkeleniyor, kafayı yemek üzere olduğumdan şüpheleniyor. Hâlâ beni aslında her şeyin iyiye gittiğine inandırmaya çabalıyor. (Ortaçağ’la bugünkü dünya aynı mıymış, mesela… İyi de bugün insanlığın karşı karşıya olduğu tehlikeler o günden çok daha büyük değil mi?) Ben de diyorum ki, yahu sen ifade özgürlüğüne inanmıyor musun? Herkes düşündüğünü söylerse belki birlikte, ortak çabamızla gerçeğe ulaşabiliriz demiyor muyduk? Ben yanılıyor olabileceğimi kabul ediyorum, sen niye etmiyorsun?

  • Marmaris balonunu patlatan AKP’li

    Marmaris balonunu patlatan AKP’li

    YORUM | BÜLENT KORUCU

    15 Temmuz’un esrarını koruyan noktalarından biri de o gece Marmaris’te yaşananlar. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’a suikast yapmak için gittiği öne sürülen ve bu gerekçeyle ceza alan askerlerin yaşadıkları ve onlara izafe edilen suçlar. Üzerinden dört koca yıl geçmesine rağmen çelişkiler yığın halinde önümüzde duruyor.

    En büyük soru işareti timin Marmaris’e gelme saati. Erdoğan ilk günden itibaren “Marmaris’te 15 dakika daha kalsaydım öldürülecektim” diyor. Taraftarlarının mistik abartılarla örgülediği bir kahramanlık hikayesine Erdoğan’ın ihtiyacı vardı. Ancak bir çok konuda olduğu gibi rivayetlerle gerçekler birbirine uymuyor.

    Meclis ‘Fetö’ Araştırma Komisyonu ve mahkeme tutanaklarındaki tanık beyanlarına göre cumhurbaşkanı 00:15 ila 00:30 arasında Marmaris’ten ayrıldı. Bu noktada hiç bir ihtilaf yok. Yine pek çok tanık saat 01 civarlarında üç helikopterin geldiğini, baskın yaptığını ve sağa sola ateş ettiğini anlatıyor.

    AKP Muğla Milletvekili Nihat Öztürk

    Tanıklardan biri o gece otelde Erdoğan’la görüşüp halkı sokağa çağırın talimatını ilk ağızdan alan AKP Muğla Milletvekili Nihat Öztürk. Sıcağı sıcağını verdiği röportajlarda yukarıdaki bilgiyi defalarca teyit etti. Şöyle diyor Öztürk: “Tayyip Beyi saat 00.15’te tahliye ettikten sonra önce Okluk Koyun’da kaldığını zannetmişler. Orada zaman kaybetmişler. Bizim oraya geldiklerinde, 45 dakika önce Tayyip Beyi göndermiştik. Ben ve beraberimdeki 2 bin kişi Marmaris’e vardığımız zaman otele baskın yaptılar. Cumhurbaşkanının ekibi oradaydı.”

    Ahmet Nesin’in kamuoyu ile paylaştığı bazı soruşturma evrakları üzerinden devam edelim. Ambulans sürücüsü Kubilay Direksiz, 30 Ocak 2017 tarihli duruşmada müşteki ifadesinde şunları söylüyor: “Gece 01:00 gibi komuta merkezimizden telefon geldi. Turban Otel’de silahlı çatışma ve yaralılar olduğu ve acil gitmemiz gerektiği söylendi… doktor ve hemşire indi ben araçta beklemeye devam ettim; beklediğim yerde otelin giriş kapısında bir tane helikopter sabit şekilde havada bekliyordu.” Aynı duruşmada ambulanstaki nöbetçi doktor Sebahattin Barış Kurt da sürücü Direksiz’i doğrular şekilde konuştu.

    Yargılanan ve mahkum olan askerlerle ilgili tutanaklarda ise ‘üç helikopterin Marmaris’e gitmek için Çiğli Üssün’den 02:15’te kalktıkları ve ilk helikopterin 03:03’te Marmaris’e vardığı’ yazıyor. Saat 01’de oteldeki kişileri yaralamaları için Marmaris’e ışınlanıp İzmir’e geri gelmeleri gerekiyor!

    Marmaris’le ilgili karanlık noktalardan biri de şehit polislerden en azından birinin keskin nişancı atışı ile ölme ihtimali. Helikopterleri püskürtmek amacıyla bölgeye sevk edilen yerel polislerden birinin ifadesi bu açıdan oldukça önemli. Çetin Şahan 16 Temmuz 2016’da verdiği resmi ifadesinde “…siper aldık, ateşin geldiği yön, otel yönüne doğru sol tarafta bulunan Caprise otelinin çatı katından ve yanında bulunan ismini şu an hatırlamadığım otelin çatı katından seri ve devamlı olarak bize ateş ediliyordu.” diyor. Arkadaşı polis memuru Nedip Cengiz Eker’in şehit oluşuna tanıklık eden Şahan’ın asıl önemli sözleri şunlar: “Bulunduğum konum itibarıyla da karşı ateşin geldiği yönü, ne şekilde ateş edildiğini net olarak gördüm. Karşıdan yapılan atışlardan hiçbiri rastgele, gelişi güzel yapılmış atışlar değildir; gerek karşı tarafın yerleşimi, gerek aldıkları düzen, gerek atış şekilleri ile oldukça profesyonel ve planlıca düzenlenmiş bir saldırı olduğu net gerçektir. Yaralanan Nedip Cengiz Eker rastgele bir mermi ile yaralanmamıştır.”

    Kendisinin de elinden yaralanmış olması keskin nişancı atışı ihtimalini güçlendiriyor. Söz konusu beyanlar, otellerin çatı katında tertibat alan keskin nişancıların varlığına işaret ediyor. Tıpkı onlarca tanık beyanına rağmen sonradan ‘şehir efsanesi’ diyerek örtbas edilen Boğaziçi Köprüsü’ndeki sniperler gibi. Tıpkı Jandarma Genel Komutanlığı önünde sanıkların silahlarıyla hayatını kaybetmediği kesinleştikten sonra peşine düşülmeyen 8 sivil şehit gibi. Saat 03:03’te gelen ve otelin yerini bile taksiciye soran timin kaşla göz arasında çatılara çıkıp oradan keskin nişancı atışı yapmaları imkansız. Zaten kimse de onlara böyle bir isnatta bulunmuyor. O halde çatıdan polislere ateş açan keskin nişancılar kimlerdi?

    Olayın bundan sonraki hali daha karanlık zira gazi polis Çetin Şahan 19 Temmuz’da yani bu ifadeden sadece 3 gün sonra bir cinayete kurban gitti. Sabah 06’da işe gitmek için evinden çıkan Şahan, 5 kişilik bir Gürcü Çetenin saldırısına uğradı. Şahan’ı, boğazından bir ve karnından üç bıçak darbesinden sonra arabayla üç kere üzerinden geçerek katlettiler. Kayıtlara ‘otomobil gaspı’ olarak geçirildi. Oysa olayın hiç bir unsuru gaspa benzemiyordu. Otomobil hırsızları sürü halinde dolaşmaz. Ayrıca sahipsiz yüzlerce otomobil dururken içinde sürücüsü olan alelade bir otomobili çalmaları da mantıksız. Diyelim canları çekti, onu çalmak istediler. Neden üstüne bir de katil olmayı göze aldılar. Hırsızlık, gasp ve insan kaçakçılığı sabıkaları vardı ancak bu ilk cinayetleri. Boğaz ve karın boşluğu öldürmek kastıyla bıçaklamak için olabilecek en öncelikli yerler. Garanti olsun diye üç defa da otomobille üzerinden geçmişler. Şahan üç gün önce verdiği ifadenin bedelini canıyla ödemiş olabilir mi? Ne yazık ki diğerleri gibi bu sorunun da peşine düşülmedi.

    15 Temmuz’la ilgili hangi dosyanın kapağını kaldırsanız tel tel döküldüğünü görürsünüz. Yazdıklarım Marmaris dosyasının küçük bir sayfası. MAK Timini saat 02:15’e kadar Çiğli de bekletip Erdoğan ayrıldıktan üç saat sonra gelecek şekilde gönderen iradeyi deşifre etmeden ne bu parçayı ne de 15 Temmuz’un tamamını çözebiliriz. Timin başındaki Tuğgeneral Gökhan Sönmezateş, ‘maske inince Kralıma karşı savaştığımı anladım. O sivil değil bir asker’ demişti duruşmada. Bu tarife uyan biri geliyor mu aklınıza!


    Source: Tr724