Etiket: yorum koşe

  • “İşe yarar” vatandaş olmak yahut olmamak – işte tüm mesele bu!

    “İşe yarar” vatandaş olmak yahut olmamak – işte tüm mesele bu!

    Türkiye nüfusu için alarm zilleri çalıyor. Çalıyor; çünkü, günden günde artan yabancıları saymazsak, nüfus adeta eriyor, azalıyor. Daha düne kadar gençlerinin niceliğiyle övünürken bugün hızla yaşlanan ülkeler arasındayız. Bunun acı bir tarafı var: Demografik fırsat penceresi kapanıyor.

    Hal böyleyken sürekli baskılanan döviz freni patladı. Enflasyon çarkının dişleri kırıldı. Ancak asıl yarılmayı ekonomik çökme değil, hür düşünceye vurulan pranga tesis etti. İlkin benden ve senden arasına sıkışan kesim soluğu dışarıda aldı. Sonra ‘giderlerse gitsinler’ dediği doktorlar… Beyin göçünün son ve en net karesini ise bin 500 akademisyen oluşturdu. Böylelikle yalnız gündelik hayat değil, kamusal alan da çölleşti.

    Nazi Almanyası’ndan kaçan bilim insanları bu kadar değildi.

    Düşünün, demek ki Şahsım Cumhuriyeti’nin yarattığı iklim, ne menem bir iklimse, Nasyonal Sosyalist Alman İşçi Partisi’nin (NSDAP) akademiyi tasfiyesine baskın geliyor.

    Sosyal duygular, siyasal sonuçlar doğurur. Böyle diyor Richard Sennett. Böyle diyor ve ekliyor: Yani o ‘duygu’ diye küçümsediğimiz şey, insanların bir arada yaşama becerisini geliştiren bağlar yaratır ve toplumsallığı inşa eder.

    Sennett’in ‘kamusal insan’ı güncel modernliğe ait sancılar sebebiyle çökerken, durum bizde hayli hazin: Gericiliğin ateşine odun taşımak istemeyenlerin çaresizliği dekedansı yaratan.

    Ama gelin Çetin Altan’a itimat edip enseyi karartmayalım. Kişisel gelişimcilerin ‘olumlu bak’ mottosu gibi…

    Şurası açık: Son yıllarda tüm dünyada birbiri ardına gelen ve iç içe geçmiş krizler, umutlarımızı azaltıyor.

    Ancak yine de bir çıkış var bu labirentten: Harekete geçmek ve dayanışmanın gücüne inanmak.

    Masal gibi değil mi?

    Oysa masallar güzel söylenmiş yalanlardır. Ve işinde bulunduğumuz ahval içinde yalana değil hakikate ihtiyacımız var sanki.

    Yine de, ne bileyim, Yeni Vatandaşlık Projesi’nin (New Citizenship Project) kurucu ortağı ve yazar Jon Alexander’ın karalamalarını okumak belki iyi gelir dedim. Psyche internet sitesindeki yazısını satır satır okudum.


    İNSANA İNANCIMIZI MI KAYBEDİYORUZ?

    Hiç kıvırtmaya gerek yok. Sosyal zenne miyiz biz?

    İnsana da, insanlığa da inanmıyoruz artık. Hemen düzelteyim: Eski kadar inanmıyoruz.

    Bir cephe, büyükçe bir cephe, zaten düşünmüyor. Ağızlarına bırakılan sakızın şekeri geçene kadar çiğneyip duruyorlar bir ezberi. Kim attıysa o sakızı, onun şarkısını mırıldanıyorlar tüm çiğneme boyunca. Sonra sakız atılıyor, sıra elma şekerine geliyor. Bir müddet de o avutuyor karın gurultusu metrelerce öteden duyulan. Ama o sağır. Kendine ve çevresine sağır. Kendi ve milleti için bir şey dileyecek, bir şey yapacak durumu yok

    Bir cephe, arada/arafta bir cephe; kuklanın ipini tutan kişinin sözcüsü… Onun dediğini altındakine dikte ediyor. Onun demediğini de o demiş gibi dikte ediyor altındakine. Böylece kakofoni başlıyor. Kraldan çok kralcı olmak – eh, az çok bu işte!

    Bu kaos, kendinizi dünyadan kopmuş hissetmemizi sağlıyor, çok şükür.

    Başımızı azıcık yukarı kaldırsak, görüyoruz ki, Rusya Ukrayna’yı işgalle meşgul. Biraz ötede Çin ile ABD didişiyor. Küresel iklim kasıp kavuruyor her yeri. Ama yetmez; sofraya giderek artan eşitsizliği, yoğun izolasyonu, işsizliği ve aidiyetsizliği de ekleme gerekir muhakkak.

    Kontrolümüz dışında gelişen ne çok şey var.

    Belli ki bir çöküş dönemindeyiz.

    Bizler kendimizi, birbirimizi ve gezegenimizi bozuyoruz.

    Jon Alexander, benim çöküş demekten gocunmadığım şeye (!) o yenilenme diyor. Ve ekliyor: “Sekiz yıl boyunca Yeni Vatandaşlık Projesi adlı bir danışmanlık işini yürüttükten sonra ve 2022’de yayımlanan Vatandaşlar adlı kitabım için yaptığım tüm araştırmalarda, bozulan şeyin insan doğası değil, son 80 yıldır neredeyse tüm insan toplumu üzerinde giderek artan etkiye sahip bir hikâye olduğunu fark ettim. Bunu fark ettiğinizde, insanlığa olan inancınızı geri kazanmaya başlayabilirsiniz; bunu sadece bir çöküş değil, bir yenilenme zamanı olarak görmeye başlayabilir ve adım atmanın yepyeni yollarını bulabilirsiniz.”


    HAY BİN KUNDUZ

    Bayılıyorum böylelerine. Yediğin kazıkları toplar yakarsan ısınırsın. Toplamazsan canın yanar, hatta kan kaybından ölürsün. Ama üzülme… diye uzar gider hikâye.

    Biri de çıkıp şu kazıklar nasıl yenilmez, onu öğretmez. Yahut: Bu kazığı atanı kolluk kuvvetleri yakalar, hukuk cezasını verir, yanına kâr kalmaz diyen de pek çıkmaz.

    Oysa diş gıcırdamıyor artık. Çünkü ortada diş yok.

    Jon Alexander ilginç biri yine de… Biraz önce sözünü ettiği ‘hikâye’de, bireyler olarak rolümüzün, toplum için en iyi sonuçları elde etme temelinde kişisel çıkarlarımızın peşinden koşmaktır, diyor.

    Şuradan şuraya uzanmaya takati kalmamış insanlar için ne bulunmaz tavsiye ama.

    Ezber aynı: Kendimizi rekabetle tanımlarız. Yol boyunca yaptığımız seçimler gücümüzü, yaratıcılığımızı, kimliğimizi temsil eder; bizi biz yapan seçimlerdir.

    Hay bin kunduz!

    Bizi biz yapan seçimlerimiz ya…

    Neredeyse çeyrek asırdır müthiş bir istikrarla yaptığımız seçimler.

    Son anket umudumuzu harlı tutmak için fırsat da veriyor hem. Neymiş, son seçimde oy kullananların yüzde 72’si verdikleri oyun değiştirmek istemiyormuş.

    Muhteşem bir şey. Aranıp da bulunmayacak bir şey.

    Güldürmeye bir şaka gibi. Ama bu şaka, kimilerinin ölüme yakın deneyimler yaşamasına sebep oluyor. Kimin umurunda.

    Jon Alexander diyor ki: Bir eşitsizlik krizi yaşıyoruz, çünkü bize başarının rekabet ve birikim olduğunu söyleyen bir hikâyenin içindeyiz. Ekolojik bir krizimiz var, çünkü bize doğadan ayrı olduğumuzu ve ona hükmetmemiz gerektiğini söyleyen bir hikâyeye hapsolmuş durumdayız. Bir yalnızlık krizi yaşıyoruz, çünkü hikâye bize, tek başına hareket etmesi (ya da etmemesi) gereken bağımsız bireyler olduğumuzu söylüyor. En tehlikelisi ise bu krizler karşısında kendimizi güçsüz hissetmemiz ki bu da hikâyenin bir sonucu. Bireysel seçimlerimiz varlığımızı temsil ettiğinden, hikâye bize dünyanın sorunlarını çözmek için yapabileceğimiz tek şeyin farklı seçimlerde bulunmak olduğunu söylüyor: Yeniden kullanılabilir bir bardak kullanmak, daha kısa süreli duşlar almak, uçmak yerine trene binmek. En güçlü eylemimiz olduğu varsayılan oy verme bile, muhtemelen bireysel tercihin başka bir ifadesi. Yanlış anlamayın, bunlar önemli ve yapılması iyi şeyler ama derinlerde, çoğu insan bunların karşılaştığımız zorluklarla orantılı olmadığını anlayacaktır.


    NASIL VATANDAŞ OLUNUR?

    Ne harika, değil mi?

    Muhteşemden azıcık daha iyi!

    Telkin ettiği şu efendim: Zamanımızın krizlerini bir hikâye krizi olarak gördüğümüzde, hepimizin onu değiştirecek güce sahip olduğunun farkına varırsınız. Bu tür bir güç, süpermarketteki ve hatta sandıktaki kişisel tercihlerinizin çok ötesine geçer; bu, yalnızca size sunulanları ihtimallerin sınırları olarak kabul etmekle kalmayıp, seçenekleri şekillendirmek için varlığınıza sahip çıkmakla ilgilidir.

    Henüz düşüp bayılmadıysanız, son darbeyi şöyle indiriyor. Dahası, nasıl vatandaş olunacağına dair dört adım sıralıyor:


    Hikâyeyi bulun

    Sadece fark ederek başlayabilirsiniz. Etrafınıza bakın. Her gün, kendimizi birer tüketici olarak düşünmemizi şart koşan mesaj bombardımanına tutuluyoruz. Birbirine bağımlı sosyal varlıklar yerine bağımsız ve kendine yeten bireyler olarak görülüyoruz. Bu sadece en yeni akıllı telefon reklamlarıyla ilgili de değil. Bir belediyenin ‘müşteri hizmetleri yardım hattı’ olması veya siyasi bir kampanyanın yalnızca tıklama sayısı ile ilgilenmesi de bu kapsamda. Ne yazık ki kuruluşlar nadiren bizimle vatandaşmışız gibi konuşuyor. (…)

    İlk adım, Yurttaş Hikâyesi’nin nerede ortaya çıktığını ve Tüketici Hikâyesi’nin daha kalıcı ve önemli bir değişim yolunda nereye gittiğini belirlemekle ilgili. (…) Belki de etik konularla ilgili bir işte çalışıyorsunuz ya da bir topluluk projesini veya kampanyasını destekliyorsunuz. Yaptığınız ‘iyi şey’ ne ise, ona yeni bir gözle bakın ve şu soruları sorun:

    – Bu ‘iyi şey’ insanlarla birlikte mi yoksa insanlar için mi olumlu bir değişim yaratıyor?

    – Ne tür bir dil kullanıyor? Bu dil, insanlara katkılarını sunmaya ve katılıma davet eden aktif vatandaşlar olarak mı yoksa pasif tüketiciler olarak mı hitap ediyor?

    – Bu ‘iyi şey’, farklı geçmişlere sahip daha fazla insanı daha fazla dahil ederek, onlarla farklı şekilde konuşarak ve onların becerilerinden, tutkularından, empatilerinden ve fikirlerinden yararlanarak nasıl daha da iyi hale gelebilir?

    Hikâyeleri kendi dünyanızda görmeye başladıkça, ötesindeki dünyaya bakmaya ve onları orada da bulmaya başlayabilirsiniz. (…) İş dünyasında, çok sayıda start-up ve büyük şirket, müşterilerinin ellerine anlamlı bir güç veren ve bu süreçte zengin bir fikir akışı sağlayan yapılar yarattı. Hayırseverlik sektöründe de, büyük kuruluşların stratejilerini basitçe para istemekten uzaklaştırarak yeniden yönlendirmesi ve bunun yerine sahada değişime öncülük eden vatandaşların enerjisini desteklemesiyle büyük bir değişim yaşanıyor. (…)


    Kaydolun

    Vatandaş olmak, tek başınıza değil, diğer insanlarla birlikte olur. Belli mecralara kaydolmak veya üye olmak, yalnız olmadığınız gerçeğini benimsemede çok önemli bir psikolojik adımdır. Aynı şeyleri önemseyen başka insanlar da var, onları destekleyebilir ve onlarla birlikte çalışabilirsiniz. Bunun büyük bir taahhüt olması gerekmez. (…)

    Birkaç fikir:

    – Kuruluşların bültenlerine abone olun. (…)

    – Yerel sosyal medya gruplarına katılın. Örneğin mahallenizin WhatsApp veya Facebook grubu olabilir. (…)

    – Büyük bir kuruluş için çalışıyorsanız, ilgi alanlarınıza uygun personel gruplarına, derneklere ya da LinkedIn’de ilgili meslek ağlarına bakın ve oradaki sohbetlere dahil olun. (…)

     

    Katılın

    Bir sonraki adım, yalnızca orada olmaktan aktif katılıma geçmektir. Bunu yapmanın pek çok yolu vardır, önemli olan sizin için işe yarayanını bulmaktır. (…)

    Sonraki adımı nasıl atabileceğinize dair birkaç fikir:

    – Becerilerinizi paylaşın (ve yenilerini öğrenin). Neyin iyi olduğunu ve nelerden hoşlandığınızı düşünün ve becerilerinizi sunmanın bir yolunu bulun. (…)

    – Vatandaş bilim insanı olun. Veri toplamak, özellikle zamanınız kısıtlıysa, fark yaratmanın gerçekten basit ve kullanışlı bir yolu olabilir. (…)

    – Bir proje veya hareket için kitle fonlaması yapın. Biraz nakit paranız varsa, önemsediğiniz bir projeye dahil olabilir ve projenin yatırımcı ve hayırseverlerden oluşan topluluğuna katılabilirsiniz. Bunu Kickstarter’dan Indiegogo’ya kadar herhangi bir kitlesel fonlama platformunda yapabilirsiniz. (…)    

    Bir hareket başlatın

    Dördüncü adım, katkıda bulunmak istediği topluluğu ve içindeki yerini bulanlar için geçerli değildir. Henüz bulamayanlar, kendileri bir şeyler başlatmayı deneyebilirler. Bunu yaptığınız takdirde, amacın, kendinizi kahraman haline getirmek ya da tüm işi üstlenmek olmadığını unutmayın. Başkalarının da dahil olması için yer ve alan açmak önemlidir. Bu sayede üzerinizdeki baskı azalacaktır.

    Hangi alanda değişim yaratmak istediğinize dair fikir edindikten sonra, başlamayı daha kolay ve yönetilebilir hale getirmenin yolları şunlardır:

    – Önce bağlantılar kurun. İlerlemeden önce, insanları bir araya toplayın, aklınızdan geçenleri konuşun, ilgilendiğiniz konu etrafında hâlihazırda olup bitenleri araştırın. Bir şeye başlamak birlikte hareket etmekle olur, başkalarını davanız için seferber etmekle değil.

    – Mevcut yapılar içindeki fırsatları arayın. Olumlu bir değişiklik yaratmak için tamamen yeni ve bağımsız bir şey yaratmanız gerekmez. Size ilham veren topluluk liderliğindeki hareketleri bulmaya çalışın. (…)

    – Hızlı ve küçük adımlar atın, fazla düşünmeyin. Grubunuz ne yapmak istediğine dair bir fikre sahip olduğunda, büyük bir plan geliştirmek için uzun yıllar harcamaktansa (ki kendinizi yormuş olursunuz) birlikte yapılacak küçük bir eylem bulmanın daha iyi olduğunu unutmayın. (…)

    – Başarıları kutlayın. Bu çok önemlidir ve kolayca gözden kaçırılır. İşler iyi gittiğinde bunu diğerlerine anlatın. Ekibinizle başarılarınızı kutlamaya zaman ayırın ve herkesin katkısını takdir edin. (…)

     

    MASAL DEĞİL, KORKU HİKÂYESİ BU

    Masalı masal yapan, sonunun hep iyi, hep güzel bitmesidir. Jon Alexander da bize böylesi bir masal anlatıyor mır mır. Ama burası Türkiye! Kıta Avrupası değil. Kapitalist diye günah keçisine çevirdiğimiz Almanya’daki sosyal hakların yüzde birine sahip değiliz.

    En çok hapiste yatan gazeteci bizde.

    En çok çocuk ölümü bizde.

    En çok cumhurbaşkanına hakaret suçu sebebiyle yargılanan ve ceza alan bizde.

    En yüksek enflasyon ve en büyük işsizlik bizde.

    Saymaya üşeniyor insan. Ne kadar menfi, ne kadar şirret, ne kadar rezil, ne kadar yararsız şey varsa, hepsi değilse bile çoğu bizde.

    Hal böyleyken bizim hikâyemiz olsa olsa korku hikâyesi olur. Ve korku hikâyelerinin başında da, sonunda da birileri daima ölür. Kan gövdeyi götürür. Ve suçlu yakalanmaz.

    İşin tuhafı sinemanın kapıları da kapalı. Kapıların ardında jandarma…

    Çıkmaya çalışsan çıkamıyorsun. Hadi çıktın diyelim, coptan kurtulamıyorsun.

    Böyle bir süreçte ‘işe yarar’ olmak kimin aklına gelir Allah aşkına!

    BERKE KAYA
    13 Ağustos 2023 GÖRÜŞ

    Kaynak: Kronos
    ***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

  • Haytanın İlmihali: Lee Marvin

    Haytanın İlmihali: Lee Marvin

    Kişi ne zaman kendi olur? Ruhsal yahut bedeni ihtiyaçlarını eksiksiz giderdiğinde mi? Yoksa ihtiyaç denen şeyin içeriğini bizzat belirlediğinde mi?

    Ah, şu ‘mutlak doğruluk’ ve ‘mutlak iyilik’ türeyeli, mutluluğu tükettiğimizi fark eden çıkar mı acaba!.. Toplumsal yapının yahut ahlak, gelenek gibi üst yapısal formların diretmeleri sayesinde kuklaya dönüşen insanın azabını, şu modern, cafcaflı dünyanın hengâmesinde gören, dahası görmeye yeltenen olur mu acaba…

    Zaman denen işkembesi geniş şey, o büyük oyunbozan, çomağını sokmakta tereddüt etmez. Gün gelir, benim denilen nice şey, anlaşılır ki, kimsenindir. Çocukluk hariç…

    Bundandır ki, “ben işemedim miki işedi” dendiğinde gülünür. Bundandır ki, en beklenmedik anda, en yalın soruyu, içtenlikle sorduğunda, kafamıza balyoz yemişçesine dağılırız: Beni niye doğurdun?

    Haytalığı, bu çabuk yitirilen çocukluktan kalma bir parça olarak görürüm çoğu kere. Kişinin daha bir kendi olduğu dönemdir sanki… Kendine dikte edilenlere gayriihtiyari diretilen ayak ne hoştur. Yeri gelince kendini dahi umursamamak…

    Lee Marvin, bilhassa 60’lı ve 70’li yıllarda parlayan, hakiki bir yalnız gezerdir. Zira sinemanın büyüsüne, beraberinde getirdiği şöhrete rağmen, tarihe kendi aklı ile yön verme ihtiyacına girmeksizin, yaptığını yalnızca içinden öyle geldiği için yapan biridir o.

    Bıçak ucunda yürümekten farksızdır bu ruh hali: başarılı olduğunuzda kral, başarısız olduğunuzda ise şapşalsınızdır. Riya fışkırır dokunduğunuz her şeyden… Alkışların gürültüsü, yüreğinizin gümbürtüsünü örter. Alkışların kesildiği an da, yüreğinizin mecali kalmamıştır artık: rölantideki bir araba gibi kat eder yolları.

    Tesisatçıydım Oyuncu Oldum

    Bir reklamcı (baba) ile bir modacının (anne) oğlu olarak dünyaya gelir Lee Marvin: 19 Şubat 1924. New York şehri ne sunmuşsa onu almıştır. Eğlence, özgürlük, seyahat… Yerinde durmaz, duramaz biridir. Florida-New York hattı üzerinde uğramadığı yer yok gibidir.

    Tam 11 okul değiştirir. Son gittiği düz lisenin henüz bitirme sınavlarına girmeden, kendi isteğiyle Amerikan Deniz Kuvvetleri’ne bahriyeli olarak yazılır: Sene 1947. İkinci Dünya Savaşı sürmektedir. Saipan seferinde feci şekilde yaralanır. (Saipan Japonya’ya 2400 km. uzaklıktadır ve Mariana Adaları’nın başkentidir.) Talihsizlik! Halbuki gözlerinin çelik mavisi ne de güzel uymuştur okyanusun rengine… Uzakların çağrısı, denizin şefkati kesilir bu kuşatmayla. “Purple Heart” denen Birleşmiş Milletler’in yegâne gazi madalyasıyla onurlandırılır. Ve hayat uyarır: dinlen!

    Yaklaşık bir yıl dinlenir Lee Marvin. Nekahet ertesi tesisatçı çıraklığı yapar. Bir gün, taşra sayılabilecek bir yerleşkede, sahne işleriyle (sahnenin üstüyle değil, daha çok alt yapısıyla) uğraşırken, içine kurt kaçar. Oyunculardan birinin hastalığı da içine kaçan kurdu dışarı çıkarmasına yol açar. Gerçi o bunu böyle yorumlamayacaktır: “Ta bahriyelik dönemimden kalma bir şeydi bu bende. Muharebe esnasında kişilere moralin bozukken değilmiş gibi yapmak oyunculuk değil de nedir?”

    Taşra Sahnelerinden Beyaz Perdeye

    Taşradaki bu sahne deneyimi, tarifsiz hazlar bırakır yüreğinde. American Theater Wing’te (New York) sinema eğitimi almaya başlar. Eğitiminin daha birinci yılında (1948) Maverick Theatre in Woodstock’ta kendini gösterme imkânı bulur. Hermann Melvill’in aynı adlı eserinden uyarlanan “Billy Budd”, pek iltifat görür. Hakiki bir başarıdır bu.

    Ancak bu başarı, bir klişeyi de beraberinden getirir: vahşi, zorba, sert adam rolleri. Fritz Lang’ın yönettiği “Heisses Eisen” (The Big Heat, 1953) böylesi filmlerden biridir mesela. Araya şunu sıkıştırmakta yarar var galiba: 1948’den 1953’e kadar, küçük yahut yan rol diyebileceğim rollerde gözükür ve yine hepsi klişe rollerdir. Ancak 53’te, bir motosikletçiyi canlandırdığı film vardır ki, sonradan “rockerfilm” olarak da nitelenecektir, neredeyse kült olmuştur: The Wild One (Die Wilde). Marlon Brando, genç bir asidir; deri ceketlidir, havaridir. Kasabanın en güzel kızı Kathie’ye (Mary Murphy) gönlünü kaptırınca işin rengi değişir. Lee Marvin, burada ‘psikopat’ diyebileceğimiz ruh ayarı bozuk bir tipi (Chino) canlandırmaktadır ki, beti benzeri yoktur.

    John Sturges’in 81 dakikalık thriller’ı “Bad Day at Black Rock”ta (Almanya’da “Stadt in Angst”, bizde ise “Zafer Madalyası” olarak bilinir.) küçük bir rol (Hector David) kapar. Film, Howard Breslin’in romanından sinemaya uyarlanmıştır. MGM’nin o dönemki başkanı Nickolas Schenk, filmin tutmayacağı kanaatindedir. Zaten yapılan izleyici testi de müspet sonuç vermemiştir. Üstelik senatör John Mc Carthy’den çekinilmektedir; filmin gösterimi durumunda, komünizm propagandası yapmakla suçlanmaları an meselesidir zira. Bir küçük not daha: Film, MGM’nin CinemaScope’de çekilen ilk filmidir; gel gör ki 20 yıllık sözleşmesi olan Spancer Tracy’nın MGM’ye yaptığı en son filmdir aynı zamanda. Daha da komiği: Tracy, bu filmdeki rolüyle Cannes’dan ödülle döner (1955) ve film Altın Palmiye’ye uzanarak yılın filmi seçilir. BAFTA ve Oscar’ları ise saymıyorum.

    Ne Varsa Televizyonda Var

    Peki, Lee Marvin ne kazanmıştır bu filmden? Kocaman bir hiç değil belki, ama kayda değer bir şey de geçmemiştir eline. Bundandır belki de, 1957’den itibaren üç yıl boyunca bir televizyon dizisinde (“M Squad”, 30’ar dakikalık 117 bölümden oluşan polisiye bir dizidir. NBC’de yayımlanır.), kanunların yanında durur: Chicago Polis Departmanı adına çalışan teğmen Frank Ballinger rolündedir. Dizi, televizyon izleyicilerinin beğenisini kazanır, kısa sürede televizyon yıldızları arasına girer. Yaklaşık 100 bölümde oynar. Artık o bir televizyon gülüdür. Haniyse 60’lı yıllar boyunca televizyondan inmez. Ta ki 1962 yapımı John Ford’un western klasiği “The Man Who Shot Liberty Valance”te (Kahramanın Sonu) görünene değin. John Wayne ve James Stewart’ın arasında ezilmeden varolmak fevkalade zordur. Filme adını veren Liberty Valance’ı canlandırmasına rağmen, afişte yalnızca Stewart ve Wayne’in yüzü görünmektedir. Kaldı ki Wayne, buradaki Tom Doniphon rolüyle Laurel ödülünü (1948’den 1968’e kadar aralıksız verilen, 1970 ve 1971’den sonra da dağıtılmayan Amerikan film ödülüdür) kazanır. (Bilmeyenler için söyleyelim: Marvin, 2007’de Ulusal Film Arşivi’ne [National Film Registry] alınan bu filmde, tabiri caizse hayvan herifin tekini ete kemiğe büründürür.)

    Hollywood Diyor ki: Yürü Marvin!

    Takvim yaprakları 1965’i gösterdiğinde Marvin (41 yaşındadır), zirveye ayarlı yürüyen merdivenin basamaklarına ayağını atmıştı bile: Elliot Silverstein’ın yönettiği “Cat Ballou” adlı western komedisinde alkol bağımlısı bir silahşorla onun ikiz kardeşini canlandırır: Yani hem Kid Shelleen’i oynar Lee Marvin, hem de Tim Strawn’ı… Bu çifte rol kendisine Oscar getirir. Bir süre en aranılan, en beğenilen oyuncu olur.

    Ancak sanılmasın ki, istediği rolü seçme hakkına sahiptir. Tüm beğeni ve alkış, yalnızca belirli rollerle sınırlıdır. Çoğu kere yalnız adamı oynar.

    Robert Aldrich’in E.M. Nathanson’un aynı adlı eserinden uyarladığı ve uzunluğu iki saati aşan “On İki Kirli Adam”ı (The Dirty Dozen), Lee Marvin için dönüm noktasıdır. 16 yaş ve üstünün izlemesine müsaade edilen bu savaş filminde, Major John Reisman rolü için düşünülen ilk isim John Wayne’dir. Wayne’nin yoğun programı (demek ki o dönemde de insanlar yoğun olabiliyormuş) rolü Marvin’e kazandırır.

    Filmin biri biter biri başlar: “Point Blank” (1967); “Hell In The Pacific” (1968); “Paint Your Wagon” (1969); “Monte Walsh” (1969)… Kimi gangster thriller’ı, kimi western müzikalidir…

    Kartallar Alçak da Uçar

    70’lerle birlikte Lee Marvin’in de yıldızı sönmeye başlar. Pek çok başrolü ret eder. Kaçırdıkları olur: Steven Spielberg, “Jaws”ta (1975) oynatmak ister kendisini.

    Zaten bir kere yokuştan aşağıya inmeye başlayınca insan duramaz: paldır küldür yıkılır üstüne her şey, kendinin yanı sıra.

    Oynadığı çoğu film hüsranla sonuçlanır: “Avalanche Express” (1979); “The Big Red One” (1980); “Gorky Park” (1983) … Derken bir devam filmi: On İki Kirli Adam 2 (1985). Ve nihayetinde: “The Delta Force” (1986).

    Soru şu mudur acaba: Kariyerindeki yükseliş ve inişte ana rolü ne oynamıştır? Geçimsiz biri midir Lee Marvin? Hayta mıdır? Doğrusu şıppadak verilecek yanıtlarımız yok bu hususta. Ne ki, zor bir insandır, pek çok sanatçı gibi. Yaşadığı iki evlilik bunun göstergesi olabilir pekâlâ. Dört çocuk annesi Betty Ebeling (1951–1967 arası evli kalmıştır Marvin’le) sanırım çok daha fazlasını söyleyebilir. Ya da 1970’ten ölümüne kadar kendisine eşlik eden Pamela Freeley, belki detaylar hakkında fikir verebilir.

    Alkole düşkünlüğü de rol oynamış mıdır acaba bu iniş ve çıkışlarda? En sevdiği içkinin Boilermaker olduğu söylenir: cin ile Guinnes birasının karışımıdır. Guinnes dedikleri İrlanda usulü koyu bir biradır.

    Hayata bakın ki, bahriyeliyken talihsizlik olarak nükseden yaralanma, ölümünde işe yarayacaktır: 1987’de kalp krizinden öldüğünde naaşı Arlington Ulusal Mezarlığı’na gömülür.

     

    BERKE KAYA
    02 Temmuz 2023 KÜLTÜR

    Kaynak: Kronos
    ***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

  • Ölümün ilmihali: Heath Ledger

    Ölümün ilmihali: Heath Ledger

    Gazetede çift sütuna sıkıştırılmış bir haber: Yatağında ölü bulundu! Önemsemiyorum. Ölümün kendi kadar cazip gelmiyor. Üstelik fotoğrafsız. Halbuki biliyoruz: Görünmek için varız! Şimdilerde buna ‘göstermek’ de eklendi. Andy Warhol’ün kulağı çınlasın: Artık yetmiyor 15 dakika! Şimdi ve daima…. Her yerde olmak istiyoruz: televizyonda, sinemada, sahnede, billboardlarda… Yalnız sahip olduklarımızı değil, olmadıklarımızı da sergiliyoruz; saçıyoruz orta yere bit pazarı esnafı gibi…

    Cesetler Kişi Değildir!

    Seçici algılama. “Sinema oyuncusu” tamlaması çekiyor ilgimi. Okuyorum: Ünlü sinema oyuncusu, önceki gün yatağında hizmetçi tarafından çıplak vaziyette, yüzüstü yatar durumda ölü bulundu. İki satır ilerisi: Polis sözcüsü Paul Browne, “aşırı doz olasılığı üzerinde duruyoruz… Yatağın yanında haplar vardı.” Ve magazin: İki yaşındaki kızı Matilda’nın annesi oyuncu Michelle Williams’dan Eylül ayında ayrılmıştı.

    Bir yanına Hegel, diğer yanına Nietzsche’yi almadan uyuyamayan Wisconsin Üniversitesi Felsefe Profesörü Ivan Soll, Thomas Nagel’in elini tutarak der ki bir yazısında: ölen birine acırken, aslında ölümden önce var olan canlı ya da sağlıklı kişiye acırız. Bu acıma hissi, tuhaf bir şekilde, “ama ben yaşıyorum”un sırtını sıvazlayan bir şeydir. Ölen üzerinden varlık kutsanır! Kitle iletişim araçları, bir arınma ve kutsama ayinine soyunup, ulaşabildiği kişileri de buna araç kılar. Bu tarifi imkânsız iletişim şöleni, sevgide ve övgüde abartının sınırlarını ihlal eder sık sık. Samimiyet dahi bazen kirlenir.

    Dünyevi şeylerle alışverişi kesenler karşısında hiç olmadığımız kadar özgür ve sahihiz. Böylelikle de bazı şeyleri sahteleştirme ve değersizleştirmede bir mahzur görmeyiz. (Hemen anımsayalım: Hegel’e göre hakikat ve özgürlük peşinde koşmak Hıristiyanlığa aykırıdır ve hatta küfür sayılır.) Ölüm, rekabet duygusunu seyrelttiğinden midir, bilinmez; ertelenenler dışavurulur.

    Diğer gazetelere uzanıyor elim. Öğrenilmiş bir çaresizlikle okuyorum söylenilenleri: “Ondan çok umutluydum. Daha yeni atağa geçmişti. Genç yaşta hayatını kaybetmesi trajik.” (Mel Gibson). “Korkunç bir trajedi. Kalbim ailesiyle birlikte…” (Nicole Kidman) “Favori aktörlerim arasındaydı.” (John Travolta) “Filmdeki performansı bir ‘oyunculuk harikası’. Marlon Brando’nun gençliğini anımsatıyordu bana.” (Ang Lee) Ve: “Ölüme neyin sebebiyet verdiği araştırılıyor; intihar ihtimali üzerinde de duruluyor.*” (BBC muhabiri Matthew Price)

    İnsan: Katmerli Muamma

    Modern zamanlarda acılar çabuk sönüyor. Unuta unuta ilerliyoruz hayatta. Bir süre sonra hayat dediğimiz şey de zaten ardımızda bıraktıklarımız değil, henüz yaşamadıklarımız oluyor.

    Heath Ledger’ın ölümünün yol açtığı şaşkınlığı, demlenmesine dahi müsaade etmeden, atmışım üzerimden. Sokaklar kalabalık… Ekonomi krizde… İktidar malum… Muhalefet eh işte… Trafik kaos… İşsizler kuyrukta… Beter bir hengâme! Derken bir palyaço görüntüsü… Aklıma geliyor: İyi, ama bu amcam en hakikatli filmi (The Dark Knight [Kara Şövalye]) gösterime girmeden önce vefat etti. Tam 6 ay önce… Çekimleri henüz tamamlanmadan öldüğü The Imaginarium of Doctor Parnassus’u izlemeden hele karar vermek ne muazzam bir eksiklik. O halde, düzülen methiyeler, iskeletten yoksun, görülmeden süslenen şeytan merdivenleri miydi?

    Belki değildi. Zira Hollywood mübalağanın iklim değiştirmiş halidir olsa olsa. Ahmet Muhip Dranas’ın şiirine atfen söylersek: aşk dahil, büyük olur orada her şey! Mübalağa yaşanan hayatın da tercümesi fevkalade zordur. İçten okumayı, içtenlikle okumayı gerektirir. Ve baştan mağlubiyeti…

    Değil mi ki o, “yüzümü afişlere koyup, omuzlarıma inanılmaz sorumluluklar yüklediler. Hak etmediğimi düşündüğüm bir kariyerdi bu sanki. Zira henüz kendimi kanıtlamamıştım ben. Dönüm noktası Ned Kelly oldu. Çok önemsedim bu filmi. Ondan sonra da bana reva görülen kariyeri yıkıp, kendime hak ettiğimi düşündüğüm yeni bir kariyer inşa ettim.” derken, ilerlemenin biraz da geçmişle vedalaşmaktan geçtiğini erken keşfedenlerdendir.

    Erken Gelen Çabuk Gider

    Heath Ledger, 4 Nisan 1979’da Avustralya’nın Perth şehrinde dünyaya açtı gözlerini. Babası büyük bir dökümhanenin sahibiydi. Annesi ise Fransızca öğretmeni. Henüz 10 yaşındayken sahnenin tozunu yuttu. Okuduğu Guilford Grammar School’de Peter Pan’ı canlandırdı. Bu mutluluk, anne ve babasının ayrılmasıyla gölgelendi (annesi daha sonra Roger Bell, babası da Emma Brown ile evlendi). Ne ki bu gölge, oyunculuk iştahını söndürmedi: 16 yaşında erken mezuniyet sınavlarına girdi. Peşi sırada da Sydney’in yolunu tuttu. Bir televizyon dizisinde (Sweat, 1996) eşcinsel bir motosikletçiyi ete kemiğe bürüdü. Çocuklar için çekilmiş Ship to Shore’da göründü. İşin tuhafı: Bu mütevazı yapım pek çok ülkede iltifat gördü: Almanya, Yeni Zelanda, İzlanda, İrlanda, İsrail, Hollanda, Portekiz ve Amerika. Bunu Roar (konuk oyuncu) ile Home and Away adlı diziler takip etti.

    Bu ara süreçte ilginç bir film vardır: Clowning Around (1992). George Whaley’in yönettiği bu film Ledger’ın ilk, Van Johnson’ın ise son filmidir (meraklısı kendisini Kahire’nin Mor Gülleri’nden anımsayacaktır).

    Derken Paws’ta (1997) şöyle bir görünür ve Blackrock (1997) belirir ufukta. Bu Avustralya Film Enstitüsü ödüllerinde 5 dalda aday gösterilen filmi Two Hands takip eder. Bu filmde canlandırdığı Jimmy rolü kendisine AFI-En İyi Çıkış Yapan Genç Aktör ödülünü getirir.

    Çok geçmeden Hollywood’a sıçrar Ledger. Shakespeare’den (The Taming of the Shrew) aşırı esinlenildiği iddia edilen bir gençlik filmidir ilk, geniş yığınların kalbini çalan: 10 Things I Hate about You (Gil Junger, 1999). Pek çok sahnesiyle akılda kalan vasati bir filmdir bu ama.

    Ne Hoş Tesadüf: Terry Gilliam

    Kendisi için dönüm noktası olduğunu savunduğu Ned Kelly’e kadar 4 film daha çeker Ledger: The Patriot (R. Emmerich, 2000), Monster’s Ball (Mark Forster, 2001 [Halle Berry, canlandırdığı Leticia Musgrove rolüyle En İyi Kadın Oyuncu Oscarı’na uzanır]), A Knight’s Tale (Brian Helgeland, 2001) ve The Four Feathers (Shekhar Kapur, 2002). Ancak hiçbirinde yığınların ilgisini çekemez. Rol arkadaşlarının ve yönetmenlerin takdiri dışında… Ned Kelly, yani Gregor Jordan’ın westerni bir edebiyat uyarlamasıdır: Our Sunshine (Roberd Drewe). 6,5 milyon dolara yakın hasılat yapan 120 dakikalık filmde Ledger’e Orlando Bloom, Geoffrey Rush ve Naomi Watts eşlik eder.

    Ne ki Ang Lee’nin Brokeback Mountain’ine (2005) değin çektiği üç film de beklentilerini doyuran türden değildir. (Belki The Brothers Grimm’e (2005) bir parantez açmakta yarar var. İlk sebep: Son filminin de yönetmeni olan Terry Gilliam’dır. Brasil  (1985) gibi kült bir filme imza atan bu Hollywood karşıtı, sinema tarihinin sıra dışı yönetmeni, hiç kuşkusuz Ledger’in kumaşına çıkmayan izler bırakmıştır. İkinci sebep: Matt Damon. O ki, hem kalemi hem de oyunculuğuyla ciddi bir cazibe merkezidir. Merak ediyorum: Ledger, Damon’ın çekim gücünden kendini ne kadar uzak tutabildi?) Ang Lee ona bu film aracılığıyla içindeki cevheri çıkarma fırsatı sundu. Ve Ledger da bunu iyi değerlendirdi. Sanırım New York Times yazarı Stephen Holden’ın şu değerlendirmesi, Akademi Ödülleri’nde En İyi Erkek Oyuncu için gösterilen en genç dokuzuncu aday olmasından çok daha makbul olsa gerek: “Bay Ledger canlandırdığı karakterin içinde esrarengiz bir şekilde yeniden var oluyor. Bu Marlon Brando ve Sean Penn’in muhteşem performansları kadar iyi bir oyunculuk.”

    Beni Orada Arama, Ben Hiçbir Yerdeyim!

    Artık taşlar yerine oturmuştu. Hep oynamayı düşündüğü satranç masasındaydı. Kendini kanıtlama safhasından kendini gelişme safhasına geçmişti. Üstelik yönetmenlik teklifleri de almaya başlamıştı. Nitekim birkaç klip yönetti (hayat izin verseydi, uzun metraj da çekerdi). Gel gör ki, kendisine kendi olma imkânı yaratan film, bazı hasarlar da bıraktı: “Rol çok yıpratıcıydı. Günde iki saat uyuyabildim. Sürekli düşündüm. Bedenim bitap düştü ve yıprandı” (Empire)

    Bu açıklama, daha sonra yapacağı açıklamalarla birleşince, ölümüne giydirilen sis perdesini bir parça aralamaya yardımcı olur. Nitekim I’m Not There (Todd Haynes, 2007) ve The Dark Knight (Chirstopher Nolan, 2008) gibi dünyevi getirisi yüksek iki filmdeki oyunculuk kalitesi ile yüreğin daimi konuğu olsa da pek iflah olmaz: tek çocuğunun annesi Michelle Williams, Interviews dergisine yaptığı açıklamayla duruma açıklık kazandırır: “bildiğim kadarıyla da insomnia hastalığına tutulmuştu. Çok fazla enerjisi vardı. Aklı dönüyordu, dönüyordu, hep dönüyordu.”

    Ledger, New York Times’tan Sarah Lyall’le yaptığı görüşmede, Williams’ın açıklamasını teyit eder adeta: “Geçen hafta büyük olasılıkla, her gece ortalama iki saat uyuyabildim… Ben durmadan düşünen biriyim. Vücudum bitkin düştü ve aklımı kaçırmak üzereydim.” (4 Kasım 2007) Yine gazeteden öğreniyoruz ki Ledger, bu yüzden düzenli olarak Ambien hapı almaktadır: “Buna rağmen ancak kısa bir süre uyuyabiliyorum. Tekrar uyanıyorum. Zihnim durmuyor. Ancak bedenim yorgun. Bundan çok rahatsızım.”

    Kendimi Bir Şişe Kola Gibi Hissediyorum

    Beklenmeyen son gelmişti. Gazetelere yansıyan haberler dünyanın dört bir yanına dağıldı. Nice insanı hüzün içinde bıraktı.

    Herkes gelip geçer de fırlatılıp atıldığı dünyadan şöylesi bir paragrafı ardında bırakacak pek az oyuncu bulunur: “Kendimi bir şişe kola gibi hissetmeye başlamıştım. Çevremde beni popüler bir şişe haline getirmek için pazarlama dolapları dönüyordu. Halbuki kolanın tadı bok gibidir. Ama her yerde afişleri asılıdır. İnsanlar bunlara kanar ve satın alırlar. İşte ben de kendimi […] sebepsiz yere satın alınıyormuşum gibi hissediyordum” (Rolling Stones, 2007)

    Özlemek doğru bir sözcük gibi gelmiyor bazen insana. Eğer özlenen daima aklınızdaysa…

     

    * Toksikolojik laboratuar sonuçlarına göre Ledger, baş ağrısı, uyku sorunu ve korku ataklarını önlemek adına 6 çeşit ilaç almıştır. Bunların birbirleriyle etkileşimi sonucu bünyesi iflas etmiş, akut zehirlenmeden ölmüştür.

     

     

    BERKE KAYA
    25 Haziran 2023 GÖRÜŞ

    Kaynak: Kronos
    ***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

  • Oy vermezsek ne olur, bir düşünün

    Oy vermezsek ne olur, bir düşünün

    İsmet İnönü’nün “Büyük devletlerle ilişkiler ayıyla yatağa girmek gibidir” dediği söylenir. Türkiye’de siyaset dediğim ‘şey’, üç aşağı beş yukarı bu mahiyette. Cıva misali sızıyor her boşluğa. Görüp dokunduğunuz şeyin görüp dokunduğunuz şey olmadığını anlamanız zaman alıyor. Bilimsel veriler, tarihsel perspektif, sosyolojik analiz, bir anda çöpe gidiyor. Ve o çöpte, her türlü haşarat çoğalma imkânı buluyor da umut pek yeşermiyor.

    14 Mayıs seçimleri öncesi kamuoyu yoklaması yapan kuruluşların çoğu yanıldı. Altılı Ganyan değil ki bu, ‘tutturamadık’ diyelim. Sandıktan öyle bir sonuç çıktı ki, ‘yanılma payı’ olarak bırakılan yüzde bile utancından bir köşeye çekilip sustu.

    2020 Eylül’ü yahut Ekim’iydi sanırım; Gürsel Tekin, bir ‘Z Kuşağı Raporu’ yayınladı ve 7 milyon gencin ilk kez oy kullanacağını belirtti.

    YSK, üç yıl sonra, 5 Nisan’da 7 milyon ‘yeni’ seçmenin sandığa gideceğini duyurdu.

    Aynı YSK, 20 gün sonra kendini değilledi ve ilk kez oy kullanacak kişi sayısını ‘yaklaşık 5 milyon’ diye açıkladı.

    Bir anda 2 milyon seçmen toz oldu, uçtu gitti bir bilinmeze…

    2020 ile 2023 arasında değişmeyen 7 milyon genç seçmen, nasıl oldu da 5 Nisan ile 25 Nisan arasında 5 milyona düştü?

    Bunu sorgulayan birine tesadüf ettiniz mi?

    ***

    Saat 18.48. Yayın yasağı kaldırıldı. Sayımı yapılmış ilk oylar açıklanıyor. A Haber, ilk verilerde açılan sandık oranını yüzde 9,1, Tayyip Erdoğan’ı yüzde 59,5, Kemal Kılıçdaroğlu’nu yüzde 34,8 olarak gösterdi. Sinan Oğan’ın oy yüzdesi 5,1.

    Saat 20.58. Sinan Oğan’ın oy yüzdesi 5,3.

    Saat 21.38. Sinan Oğan’ın oy yüzdesi 5,3.

    Saat 22.50. Sinan Oğan’ın oy yüzdesi 5,3.

    Uzatmayayım; ilk saatlerde yüzde 5 civarında olan Sinan Oğan oyları, sabahın erken saatlerinde de değişmedi ve 5,1 ile noktalandı.

    Hangi matematik, hangi istatistik, bu kadar kararlı, bu kadar isabetli olabilir?

    18.48’de 5,1 ile başlayan maraton, ertesi günün ortasında 5,1 ile kapanıyor.

    Evet; halk ‘istikrar’ seviyor.

    Yahut düzeltelim: Halkın istikrarı sevdiği yalanı ikna edici kılınıyor.

    Sizi temin ederim ki, oy oranındaki şu istikrarı yakalamak özgür irade ile başarılabilecek bir şey değil.

    Peki, biz cüz’i iradelilerin kavrayamadığı ne oldu?

    ***

    Kulaklara biraz kar suyu kaçıralım…

    Washington merkezli, kâr amacı gütmeyen bir araştırma ve savunma kuruluşu var. Adı Project on Middle East Democracy. POMED diye kısaltılıyor.

    Bu kuruluşun Türkiye program direktörü olan Merve Tahiroğlu, seçim öncesinde, 14 Mayıs seçimleriyle ilgili bir analiz yayınlıyor.

    Analizde Erdoğan’ın seçimlerde hile yapacağı, kaybetmesi durumunda ise şiddete başvuracağı iddia ediliyor. Muhalefet ve uluslararası toplum, ‘turuncu darbe’ için uyarılıyor.

    POMED, CIA’nın yönettiği kuruluşlardan.

    Onun duyurusunu, Amerikalı akademisyen ve Ortadoğu uzmanı Henri Jak Barkey paylaşıyor.

    Barkey ise CIA’ye yakınlığı dedikodudan öteye taşınmış biri.

    Sizce POMED’in bu duyurusunu Türkiye’de kaç kanal, kaç gazete, kaç dergi, kaç site paylaştı?

    Benim bildiğim ve bulabildiğim şu: Bir tek Aydınlık gazetesi.

    Aydınlık ise Cumhur İttifakı’na katılma arzuları kabul görmeyince, “Açıkça belirtmek durumundayız: Türkiye’nin bağımsızlığı, güvenliği ve üretim devrimi yolunu değil, ABD’ye boyun eğme yolunu seçtiler” diyen, Erdoğan ikinci tura kalınca da, Erdoğan’ı destekleyeceklerini açıklayan Doğu Perinçek’in.

    Şimdi, “hiçbir şey olmasa da bir şey oldu” mu demeliyiz?

    ***

    Onursal Adıgüzel; CHP Bilgi ve İletişim Teknolojilerinden Sorumlu Genel Başkan Yardımcısı… 30 yaşında CHP’nin en genç üyesi olarak Meclis’e girdi. 2015’teki LGBTI Onur Yürüyüşü’ne verdiği destek ve katkılarla takdir topladı.

    Ama 2018 yılında CHP cumhurbaşkanı adayı Muharrem İnce’nin hedef tahtasına koyduğu isim.

    Hatırlarsanız, Muharrem İnce, 24 Haziran’da kendisine veri akışının verilmediğini iddia etmişti.

    Bir detay: O tarihte, basına ve kamuoyuna açıklama yapan ekip içinde Adıgüzel de var. Ancak 14 Mayıs’taki açıklamalarda yok. Oysa henüz ne görevden alırmış duruda, ne de kendisi istifa etmiş…

    Biz, bu iki fotoğraftan ne anlamamız gerekiyor?

    Şimdi iddialara gelelim…

    Adıgüzel, bir bilişimci değil; endüstri mühendisi. Ama “bilgi ve iletişim teknolojileri”nden sorumlu kişi bir bilen olmasa da idare eden olmalı hiç değilse. Oysa kurduğu sistem iki seçimde de çökmüş. Birinin mesuliyet alması gerekmez mi?

    Tele 1’e çıktığında vahim bir izahta bulunuyor Adıgüzel. “%60’dan veri alabildim” diyor. Yani ulaşılamamış 191 bin sandık söz konusu. Akıl alacak gibi değil.

    Hadi teknoloji tarafındaki ihmali, vurdumduymazlığı birilerine ihale edelim; peki sandıklara görevli koymak, koyduğu görevlileri eğitmek, ilgili sandığa göndermek, lojistik olarak bu kişilere yiyecek ve içecek sağlamak, ulaşım, hukuk desteği vermek kimin sorumluluğu?

    2018’in üzerinden koskoca 5 sene geçmiş. Bunca zaman içinde böyle bir düzenek, çalışır bir network kuramamak, uygun insan gücünü hazırlamamak fiyasko değil de nedir?

    Beş yılda başarılamayan şeyin iki hafta içinde toparlanacağına inanmak mümkün mü?

    Hem de ittifak ortaklar arzuladıkları oranda milletvekili çıkarmış, unlarını elemiş, alacaklarını almışken?

    Bu zihniyet Güneydoğu’daki sandıkları nasıl koruyacak?

    Bir küçük ilave: YSK’nın başındaki Ahmet Yener ile Sayıştay’ın başındaki Metin Yener kardeş ve bu kardeşler Erdoğan’a çok yakın bir ailenin üyesi.

    Şu bilgiyi de sıkıştırmama müsaade ediniz lütfen: Onursal Adıgüzel’in eşi Elif Duygu, Sabah gazetesi yazarı Mahmut Övür’ün yeğeni. Mahmut Övür ise Süleyman Soylu ile yakın.

    Aslında kimin eli kimin cebinde hadisesi.

    Bu hadiseyi bir de Tuncay Özkan üzerinden süslemek var ki… Pastayı tadından yenmez hale getirir. Ancak bir yaş pasta sevmez olarak bunu bir başka yazıya saklıyorum.

    ***

    Çıplak bir gerçek var: Erdoğan kişisel oy oranını korudu. Yüzde 49’u geçen oy oranı yüzde 50-55 civarında aldığı oy oranının biraz altında da olsa fark etmez; radikal bir değişiklik yok, 20 yılın iktidar yorgunluğuna rağmen.

    MHP’nin oy oranının yükselmesi ise olsa olsa AKP’den ve İYİ Parti’den oy kaymasıyla açıklanabilir. Kürt köylerindeki oy hırsızlığı unutulmadan tabii…

    Oy sandıklarını korumakla yükümlü jandarmaya ne demeli, bilemiyorum. Gözünün önünde muhtar basıyor mührü MHP’ye!

    Seçimlerde oy oyunları yapıldı mı? Şaibe, hile var mı? Sorusuna rahatlıkla “evet” diyebilirim. Ama bunların çok da fazla etkili olduğunu sanmıyorum.

    Seçime dair TV kanallarında yorum yapanların çoğunun yaptığı gevezelik; siyasi yeterlikleri yok.

    Bir örnek: Barış Pehlivan günlerce bas bas bağırdı Halk Tv’de. Yok efendim neymiş, eski AKP’li bir bakan CHP’nin garantili sırasından aday gösterilmişmiş. Yahu sana ne? Sen haberini ver, kendince yorumunu yap. Partinin politikasına (sonucu olumsuz etkileyecek biçimde hem de) müdahale hakkına sahip değilsin. Kaldı ki yorumları da sıradan. Kemal Kılıçdaroğlu’nun lider olarak yürüttüğü stratejinin yanında çok çocuksu.

    Şu unutuluyor: Gazetecilik ile taraftarlık ayrı şeyler. Yandaş medyayı eleştirirken aynı duruma düşülüyor.

    ***

    CHP liderine sıkı sıkı sarılmalı. Kemal Kılıçdaroğlu doğru bir strateji yürütüyor. Ülkeyi aşiret yönetir gibi büyük bir ciddiyetsizlikle, üç beş liyakatsiz kişiyle yöneten bir zihniyete karşı başka türlü bir siyaset yürütülemez. Bu zihniyete karşı İnce dâhil herkesle ittifak kurulmalı. Sinan Oğan ile mutlaka anlaşmalı. 50+1’i bulmanın başka yolu yok. İnce tarihe gömmüş olsa da kendini, onun sevenleri ittifaka çekilmeli.

    Bu millet muhafazakâr, dindar. Milliyetçi, mukadderatçı. Milletin yapısının böyle olmasının tarihi köklü sebepleri var. Sol bu milletin değerleriyle barışmalı. Kibri, küstahlığı bırakmalı. İdris Küçükömer, Şerif Mardin, Hikmet Kıvılcımlı, Cemil Meriç gibi yazar ve düşünürler okunarak yeniden ülke tahlili/analizi yapılıp ona göre yol haritası çizilmeli. Feodal değerler, yiğitlik vb. şeyler solun liderlere olan bakışında önemli faktör halen. Yine başka ülkelere has yol haritaları ile toplumsal mühendislik bir tarafa itilmeli. Demokratik sosyalizm şiar olmalı.

    İktidarın halk içinde kök tutmuş propagandaları boşa çıkarılmalı.

    Bir örnek vereyim: Erdoğan yönetemiyor, ama muhalefette de yönetecek kimse yok deniyor. Unutulan şey şu: Şeyh uçmaz mürit uçurur.

    Bir başka örnek: Kılıçdaroğlu vizyonsuzmuş (bunu daha çok sol kesim söylüyor). Oysa vizyon satın alınmaz, edinilir. Siz kırk defa derseniz öyle olur.

    Eğer Kılıçdaroğlu için “bay bay” yapılan değil, “bay bay” diyen olsun istiyorsak çok çalışmak gerekir.

    Voltaire’in Kandid’te söylediği gibi: Bizi çalışmak kurtarır!

    ***

    Psikolog Robert Cialdini’nin pek hoş bir eseri vardır: İknanın Psikolojisi.

    Cialdini, burada bir bağış toplama etkinliği için kendisine yaklaşan küçük bir izciden söz eder. İzci tanesi 5 dolardan sirk bileti almak isteyip istemediğini sorar. Cialdini, “Hayır, teşekkürler” deyince çocuk, “Madem bilet almak istemiyorsun, çikolatalarımızdan almaya ne dersin? Tanesi sadece 1 dolar” der. Cialdini izciyi kırmaz ve bir çift çikolata satın alır.

    Ve hemen ardından önemli bir şeyin farkına varır: a.) Kendisi çikolata sevmiyordur, b.) Tutumludur; dolarlarını seviyordur, ama c.) Sevdiği bir şey karşılığında sevmediği bir şey almıştır.

    Sözün özü: Eğer sevdiğimiz (adına demokrasi, özgürlük, parlamenter sistem vs, ne derseniz deyin) bir şey karşılığında sevmediğimiz (tek adam rejimi, faşizm vs.) almak istemiyorsak, umutsuzluğu, depremzedelere küfretmeyi, korkuyu bir kenara bırakıp çalışmalıyız. Çalışanları da takdir ve teşvik etmeliyiz. Zira bir şehvetli ağız sur’u üflemeye her zamankinden daha yakın!

    Unutmayalım lütfen, “Bir daha sandığa gitmem” demek ve gitmemek her seçmenin en doğal hakkı, ama sorun şu: Belki bir daha hakkını aramaya gidebileceğin bir sandık bile olmayacak…

    BERKE KAYA
    18 Mayıs 2023 GÖRÜŞ

    Kaynak: Kronos
    ***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

  • Muktediri indirmeden sükûnetin haram olacağını unutmayalım

    Muktediri indirmeden sükûnetin haram olacağını unutmayalım

    Sevmek için değilse bile nefret için sebep bulmak öyle kolay ki… Küçücük bir şey yetiyor öfkemizin köpürmesine: Pazartesilerden nefret ederiz: Salı, Çarşamba bizdendir. Trafik sıkışıklığı olmasa deriz, evin önünden vızır vızır geçen arabalara bakarak. Brokoliyi yahut balığı sokmayız eve. Şu yahut bu kişi, şu ya da bu grup bize göre değildir.

    Kimi evlilikten nefret eder, kimi gelecek planlarından…

    Nefret daima bir taraftar bulur kendine.

    Sevgide aranan öz, sağlam dayanak, nefrette aranmaz pek; demek ki Özdemir Erdoğan yanılıyor!

    Hatırlayalım; ne diyordu Sevdim Seni Bir Kere’de?

     

    Sevgi anlaşmak değildir, nedensiz de sevilir

    Bazen küçük bir an için ömür bile verilir

     

    İşin latifesi elbette bu. Ancak nefret ciddi ciddi çekilecek şey değil doğrusu.

    Sahi, böyle mi?

    Tiksinti, kızgınlık ve öfke nerede buluşuyor, nasıl ayrılıyor nefretten?

    Hadi, biraz oyalanalım…

     ***

    Nefret ağır, çok ağır bir mesele. İnsanlar, önyargıyı, terörizmi veya soykırımı anlamaya çalışırken, nefretin bunların birincil sebeplerinden biri olduğunu düşünmeden edemezler. Etmemeliler de…

    Belki de bundan ötürü nefretin doğası hakkında bir fikir birliği bulunmuyor. Çoğu kere bir duygu olarak kabul görürken, bazen de tutum olarak çıkıyor karşımıza.

    Bazı akademisyenlere göre nefret, öfke ile hoşlanmamanın aşırı bir versiyonu.

    Bazılarına göre de hor görme ile tiksinmenin karışımı.

    Nefretin öncülleri, tetikleyicileri, işlevleri ve davranışsal sonuçlarına ilişkin öyle farklı şeyler söyleniyor ki, nefret ediyorsunuz kendinizden ve anlama çabanızdan.

    Uzlaşılan nokta ise şu: Farklı ve benzersiz!

    Tüm bu farklılık ve benzersizliğe rağmen insanlar nefret söylemi, nefret suçu veya nefret karşıtı kampanyalar hakkında konuşmadan duramaz. İrili ufaklı laflar ederler, bazen de dağları devirirler – ama ne gam!

    Bildiğimiz bir şey var: Nefret yoğun ve kalıcı. Özünde kötü ve tehdit edici.

    Mesela Hutular[1], 1994 Ruanda soykırımında Tutsileri[2] katlettiklerinde, nefretleri, Tutsilerin özünde kötü olduğu ve ortadan kaldırılması gerektiği algısına dayanıyordu.

    Şu talihsizliğe bakınız ki, bir halk (Tutsiler), dünya tarihinde kendine Ruanda Soykırımı ile yer bulabiliyor.

    Başka bir örneğe uzanalım. Ku Klux Klan ve benzeri grupları, oluşumları düşünün. Bunlardaki nefret, on yılları, hatta nesilleri aşar ve bazen yeni bir tetikleyici bulana kadar uyur vaziyette kalır.

    Ayrıca insanların aile üyelerinden, arkadaşlarından, sevgililerinden de nefret edebileceğini biliyoruz.

    Nefret, hemen uzanabileceğimiz bir komşu bahçe meyvesi gibi. Yemeyen keriz.

    ***

    Mizojini diye bir şey bulmuş ve yüzyıllarca altını harlı tutmuş bir insanlık sözkonusu. Mizojini, yani kadına duyulan nefret, öyle bir şey ki, Eski Yunan filozoflarının ışıklı düşüncelerinden, 21’inci yüzyıl İstanbul’unun karanlık sokaklarına kadar uzanıyor.

    Cinderesi yatağında yüzünün ve vücudunun bir bölümü yanmış bir kadın – adı Özgecan.

    Cansız bedeni bir varil içerisinde yakıldıktan sonra üzerine beton dökülmüş bir kadın – adı Pınar.

    Evinin önünde, kapı girişinde, göğsüne ve karnına aldığı bıçak darbeleriyle katledilen bir kadın – adı Gizem.

    Özgecan’dan bugüne, yani 3 yıl içinde 2 bin 200 kadın… Yakılmış, bıçaklanmış, kurşunlanmış, dövülmüş ve nihayetinde öldürülmüş.

    Ha 3’üncü yüzyılın Hıristiyan estetiği ha Afganistan’daki Taliban rejimi; nefret hep kadın cinsinin aşağılanması olarak karşımızda.

    Ortaçağ çıkışında yaşanan cadı avlarını ise nereye koyacağını bilemiyor insan. Yüz binlerce kadın, odun ateşinde yakılarak öldürülüyor.

    Hem uygarlığın yetiştirdiği büyük ve ünlü sanatçıların eserlerinde hem de modern pornografinin en bayağı karelerinde hep bu nefret duyulan kadın motifi…

    Kadına düşmanlığın tarihi, bin yıllar boyunca süren ve Aristoteles’i Jack the Ripper’a (Karındeşen Jack), Kral Lear’ı James Bond’a bağlayan benzersiz, tarifi zor bir nefretin tarihi aslında.

    Jack Holland diyor ki: “Bu tarih içinde bir cinsel birleşme, en kişisel düzlemde bile olsa, aşağılanma ve ayıp olarak algılanıyor —bunu yaşayan kadın için bir aşağılanma ve bunu yapan erkek için bir ayıp—. Belfast argosunda to stiff sözcüğünün iki anlamı var: “Bir kadınla yatmak” ve “öldürmek”. Fakat buradaki öldürme, Fransızların la petit mord (küçük ölüm) dedikleri ve orgazmdan sonraki kendinden geçme olarak betimlenen olgudan farklı bir eylem. “I just stiffed that cunt” cümlesi, “Onu vurarak öldürdüm” anlamına da gelebilir “Onu becerdim” anlamına da. Hangi anlamda olursa olsun bu, “kurban”ın değersizleştiği ve aslında kişiliksizleştirildiği anlamını taşıyor.”

    Ne tuhaf – “kadın düşmanlığı”ndaki temel güdü, aslında erkeğin kadına, kadının da erkeğe karşı duyduğu arzu.

    Burada nefret ile arzu garip bir biçimde iç içe geçiyor. Bu nedenle kadına düşmanlık, böylesine karmaşık bir olgu.

    ***

    Bakışımızı özelden genele alalım ve nefretin hoşlanmama, öfke, hor görme ve tiksinme duygusundan nasıl farklılaştığına bakalım.

    Vrije Üniversitesi’nden (Amsterdam) Jan-Willem van Prooijen ile Paul van Lange’nin nefrete dair çalışmaları mühim.

    İkili, bir deneyde, kişilerden olumsuz duyguları tanımlamalarını istiyor. Her deneyimin duygusal yoğunluğunu ve süresini, kişiyi veya grubu ne kadar tehdit edici olarak algıladıklarını ve deneyimin diğer boyutlarını değerlendiriyorlar.

    Görülüyor ki, çoğu insan nefret ettiği kişileri ve grupları, genellikle katartik bir ayrıntı düzeyinde tanımlıyor. Bu da insanların, yaşamlarındaki nefret tecrübesinin tahmin edebileceğimizden daha sık olduğunu düşündürüyor.

    İkilinin temel bulgusu şu oluyor: Nefret, en çok hoşlanmama ve öfkeden ayrışıyor, hor görme ile az çok akraba, ama en az ayrışma tiksinmede…

    Hoşlanmama, öfke veya hor görme (ama tiksinme değil) ile karşılaştırıldığında, katılımcılar nefret deneyimlerini daha yoğun olarak değerlendiriyor. Belirli kişilere yönelik hoşlanmama veya öfke ile karşılaştırıldığında ise nefret deneyimlerini daha kalıcı olarak tanımlıyorlar. Nefret edilen kişileri toplum için daha tehditkâr olarak algılıyorlar. Onlarla yüzleşme, onlara zarar verme veya onları incitme gibi davranışlarda bulunmaya daha eğilimli görünüyorlar.

    Bu bulgular nefretin ayrı bir his olduğunu, ancak diğer duygularla, özellikle hor görme ve tiksinme ile bazı özellikleri paylaştığını gösteriyor.

    Peki, nefret ve diğer olumsuz duygular arasındaki bu farklılıklar nasıl açıklanıyor?

     ***

    Nefretin öfke, hor görme ve tiksinmeye mesafesi sanıldığı kadar uzak değil. Biri uygunsuz davrandığında hemen sinirleniyoruz. Öfke, kısa vadede bizi ele geçiriyor.

    Ancak, öfkeden farklı olarak nefret, hedeflerin davranışlarına değil, kendilerine (yani, kim oldukları veya neyi temsil ettiklerine) odaklanıyor. Bu nedenle nefretin amacı, hedefin davranışlarını değiştirmek değil, esasen kötü ve değişmez oldukları algısına dayanarak hedeflerden kurtulmaktır. İnsanların, nefreti, istenmeyen davranışlar sona erdiğinde nispeten hızlı bir şekilde kaybolan öfkeden daha uzun süre tecrübe etme eğiliminde olmasının bir nedeni de muhtemelen budur.

    Hor görme ve tiksinme, tıpkı nefret gibi, bir kişinin ya da grubun eğilimine odaklanır. Hor görme, başkalarına ‘tepeden bakmak’ veya onları aşağı görmekten ileri gelir. Amaç, bu kişileri küçümsemek ve dışlamaktır.

    İnsanlar başkalarını ahlaksız veya istenmeyen kişi olarak değerlendirdiğinde tiksinme kendini gösterir. Amaç, bu kişilerden kaçınmak veya uzaklaşmaktır.

    Nefret duyduklarında ise tüm bunlar geçerli olabilse de hedefler sadece aşağı, ahlaksız veya istenmeyen olarak algılanmaz.

    ***

    Adına ister Eros deyin, ister yaşam enerjisi, eğer bu, doğal akışına bırakılmazsa tıkanır, donar ve zamanla ölüm enerjisine (Thanatos) dönüşür.

    Enerjisini yaşama dönüştüremeyen kişi, ölümü yüceltir.

    Öyle yüceltir ki, bir noktadan sonra, ölümü, öldürmeyi sever hale gelir.

    Yetersizlik ve değersizlik hissinden kurtulmak için de bir muktedir arar.

    İşte tam da bu noktada başlar asıl hikâye.

    Aidiyetler ve sıfatlar edinir. Artık başında bir muzaffer, arkasında çokluk vardır.

    Hadi zât-ı âliyi bir köşeye koyalım. Biz Adolf Hitler’e bakalım.

    Hitler, birileri için delinin tekiydi, küçük bir azınlık içinse dâhi.

    Soru şu: Ne yaptı da kendine hayran bir kitle yarattı?

    Çok basite indirgeyerek söylüyorum: Ötekileştirdi. Daha doğrusu, öteki’ni düşman ilan etti. Yani ayrıştırdı.

    Hitler’in ötekisi Musevilerdi.

    Kendini ezik, kendini zayıf, kendini aşağılanmış hisseden kitleye nefretini kusabileceği bir hedef verdi.

    O hedefe önce su atıldı. Sonra taş. Derken kan sıçratıldı üzerlerine. Ve gaz odalarında son nefesleri alındı.

    Zayıf olanın bir muktedir elinden nefretini dışavurumu…

    Muktedirin yüceliği, kendini o grup, o topluluk, o çokluk içinde hisseden kişinin suçluluk ve utanç duygusunu ya yok etti ya da basıncını azalttı.

    Nefretin yıkıcılığı sel gibidir; önüne çıkanı süpürür. Kanın tadını almış vampirden farksız hale gelir ezilenler. Artık güçlü olan kendisidir çünkü. Bu yanılsama muktedirin yara alması yahut gücünü kaybetmesine değin sürer.

    Kendi geleceği için muktediri besler. Bu yüzden kendinden ziyade, muktediri savunur cansiperane. Sürekli savunma halinde oluşu bundandır.

    Kazanılmış bir kimliği vardır, bu kimliği muktedirin varlığına borçludur. Dolayısıyla toz kondurmaz yüceye.

    Bu haldeki kişinin hakikati kavraması imkânsızdır.

    Çünkü dâhil olduğu çember ona bambaşka bir gerçeklik sunmuştur. O gerçeklikte kendisinin bir değeri ve önemi vardır. Dahası: nefretini yönlendirebileceği, yıkıcı etkisini tadabileceği bir hedef ve özne mevcuttur.

    Bu kazanılmış olanı kaybetmemek adına gerekirse yalan söyler, gerekirse şiddete başvurur. Bazen doz aşımı da yaşanır.

    Doz aşımının normalleştiği noktada da olumlu hisler geriye itilir ve bastırılır.

    İnsan içindeyken fotoğrafın kendini görmez. Eğer onu fotoğrafın dışına çıkaracak manzarayı sunamazsak, vahametinin farkına varması, halini idrak etmesi, eylemlerini sorgulaması neredeyse imkânsızdır.

    Böylelerini tek tek terapi odasına almak mümkündür elbet. Eh, o kişinin şifaya kavuşması da az çok imkân dahilindedir. Ancak koskoca toplumun yarısını alacak bir terapi odasını inşa etmek – işte bu namümkün!

    Ne diyor Necip Fazıl, 1978’de yazdığı şiirde:

     

    Sen ki, bir sapık ırza geçse nefret kusarsın;

    Milletin ruh ırzına geçerler de susarsın

     

    Biz susmama hakkımızı kullanalım; ama muktediri indirmeden de sükûnetin haram olacağını unutmayalım.

     

    [1] Burundi ve Ruanda’da yaşayan Bantu halklarından biri. Ruanda nüfusunun %84’ü ve Burundi nüfusunun %85’i Hutu kökenlidir. Bantu ise Sahraaltı Afrika’da yaşayan ve Bantu dilini konuşan 300–600 etnik gruptan oluşan halklardır.

    [2] Bugünkü Ruanda ve Burundi sınırları içinde yaşamakta olan etnik gruplardan biri.

    BERKE KAYA
    07 Mayıs 2023 GÖRÜŞ

    Kaynak: Kronos
    ***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

  • Cesur dijital dünyanın yeni işçi sınıfı için hayatta kalma kılavuzu

    Cesur dijital dünyanın yeni işçi sınıfı için hayatta kalma kılavuzu

    Dünya artık eskisi gibi değil; yedi Oscar ödüllü Her Şey Her Yerde Aynı Anda misali yaşıyoruz. Çağın hızı zaten yeterince ölümcül, ancak çoğumuz hiçbir şeye vaktinde yetişememekten mustarip…

    Bir de hayatımıza girdikten sonra bağımlısı olduklarımız var. İnternet gibi. Cep telefonu gibi.

    Tam ona alışmışken metaverse çıktı karşımıza. Sonra artırılmış gerçeklik (Augmented reality; AR) ve nihayetinde ChatGPT…

    Çağ bir şeylere alışma fırsatı tanımıyor. Twitter arşa doğru dörtnala giderken, at huysuzlanıyor, Elon Musk eyere oturuyor; bir küskünler ordusu doğuyor birdenbire. Twitter muhalifleri hal böyleyken Mastodon’u keşfediyor.

    Pandemi denen illet dünyayı felce uğratıyor. Bugün dahi tartışmalı aşılar vuruluyor her birimize. Ama ‘evden çalışma’ denen şeyi öğreniyoruz sayesinde. Peşi sıra da hibrit çalışmayı…

    Okullar kapanıyor. E-okul açılıyor. Tekrar ‘normal’e dönüldüğünde ise bazı akademisyenlere, “Senin videolar duruyor. Gelmene gerek yok. Ayda 2 bin verelim. Sen başka şeylerle meşgul ol.” deniyor. Dün saygın ve vazgeçilmez bir ‘hoca’yken, bir anda video kayıtları ‘var’ olan bir işsiz oluyorsunuz.

    Evet; her şey her yerde aynı anda oluyor neredeyse…

    Devir, tekno demokrasi devri.

    Her yerde Büyük Birader (1984’ü anımsayalım)… Dijital gözlerle çevrili dört bir yanımız.

    Çin, buna nefis bir örnek. 200 milyon kameranın önünde yaşıyor insanlar. Yapay zekânın dehşet verici gölgesinde. Adına “sosyal güven” denen bir sistem mevcut. Sistem, şahısları aldıkları puanlara göre ödüllendiriyor yahut ceza kesiyor. Hatta teşhir ediyor.

    Harcama alışkanlığımız, arkadaş çevremiz, okuduklarımız, izlediklerimiz, sosyal medya kullanımımız, hepsi hafızaya alınıyor.

    Bu şahane göz, arkası dönük ve çok uzakta olan kişileri dahi tanıyabiliyor. Çünkü akıllı! Yürüme şeklimizden, kolumuzu sallayışımızdan, sesimizden, duruşumuzdan, üslubumuzdan bizi tanıyor.

    Sonra bir dizi “algoritma” bizi bize tanımlıyor.

    Demem şu ki: Sokağa çıktığımız andan itibaren yalnız değiliz! Bankadan kredi almak ya da seyahate çıkmak gibi kararlarınızı hayata geçirmek için aranan şartlardan biri artık “iyi puan” sahibi olmamız.

    Neyse ki bazı şeyler hiç değişmiyor. Bazı temel ihtiyaçlar.

    Peki, cesur yeni dijital dünya bize neler vaat ediyor? Dokunma (tıklama) ve görme odaklı bir hayat – bu, dijitalleştirilmiş bir proleterizasyon mu yaratıyor?

    Daha yüksek sesle söylemek gerekirse: Dijitalleşme bir proleterleşme midir?

     

    Artık her şeyin platformu var – iyi de neden?

    Ekmek aslanın ağzında. Bazı ülkelerde midesinde. Ekmek yemeyeler ise ayrı hikâye.

    Dünya nüfusunun ezici çoğunluğu nafakasını çıkarmak adına gece gündüz çalışıyor. Bitap düşüyor. Helak oluyor. Açlık sınırının biraz üzerinde ücret alabilmek adına sabah temizliğe gidiyor, akşam bebek bakıcılığı yapıyor. Gece nöbetçi…

    Peki, yeni dijital dünya onlara ne vaat ediyor?

    Görünüşe göre başka bir evren kuruyor. O evrenin kendine has işleyişi, yani hukuku var. Ve bu evrenin de alıcıları…

    Diyelim ki hafta sonları brunch’a gideceksiniz. Ama eviniz kirli. Ve döndüğünüzde evinizi bu halde bulmak istemiyorsunuz.

    Üzmeyin kendinizi. Helping.de bir tık kadar yakınınızda. Siz hopur hopur yerken, birileri geliyor ve evinizi temizliyor. Daha ne ister insan!

    Bir haftalığına tatile mi çıkacaksınız? Çıkın tabii… Evdeki kedinizi merak etmeyin. Bir aracı platformun web sitesine tıklayın. Siz sahilde denizin keyfinizi çıkarırken, birileri kedinizi beslesin. Kumunu değiştirsin. İçiniz rahat etsin.

    Artık her şeyin bir platformu var. Ne hoş!

    Ağız alışkanlığı hoş. Aslında tüm bu otomasyon dalgasının potansiyel bir sonucu söz konusu: Teknolojik işsizlik!

    Yeni teknolojiler kapitalizmi ve işçi sınıfını fena dönüştürüyor anlaşılan…


    Etarea – Bilimsel ve teknolojik devrimin şehri

    SSCB, bilgisayarların günlük hayat ve üretim ilişkileri üzerinde ne tür sonuçlar doğuracağını, inanması zor belki ama, Batı’yla hemen hemen aynı zamanda araştırdı. Türlü öngörülerde bulundu.

    Hatta, o zamanki adıyla Çekoslovakya, 1965’de farklı disiplinlerden 60 bilim adamını Felsefe Enstitüsü’nde bir araya getirdi. Dr. Radovan Richta başkanlığındaki bu ekibe, Komünist Parti tarafından bilimsel ve teknolojik gelişmelerin ideolojik ve politik sonuçları hakkında rapor hazırlama görevi verildi.

    Söz konusu rapordan hareketle mimar Gorazd Čelechovský, Prag yakınlarında, 135 bin nüfuslu, komünist ve otomasyona dayanan, doğa-insan dengesini gözeten ve kent-kır ayırımı ortadan kaldıran Etarea adını verdiği bir şehir planı çizdi.

    Mimaride anlam, hem sibernetik iletişim hem de varoluşsal fenomenoloji açısından ele alındı. İşlevi komünist geçişi ilerletmekten daha az değildi.

    Etarea, entelijansiyanın ve sözde “bilimsel ve teknolojik devrimin” gelecekteki komünizm için önemini vurgulayan etkili bir politik tezdi adeta.

    Çek filozof Radovan Richta’nın 1967’de sarf ettiği şu söz mühim: “Biz meslek olarak fütürolog değiliz, ama gelecek bugün giderek daha önemli hale geliyor.”

    Montreal’deki Expo ’67’de sergilenen, ancak hiçbir zaman inşa edilmeyen Etarea şehri, çağdaş, kuşkusuz vasat, toplu konut gelişmelerine bir alternatif olarak tasarlandı. Čelechovský’nin dediği gibi, “gelişimin daha yüksek bir aşamasında bir denge” olacaktı.

    Komünizmin bilimselleşmesi, hem sınıf mücadelesinin hem de sosyalizmin geleceğinin tarihsel özgüllüğünü vurguladı.

    “Devrim meselesi 1960’larda bir kez daha son derece güncel hale geldi” diye yazıyordu tarihçi Vítězslav Sommer: “Ancak, bu sefer şanlı devrimci geçmişin bir mirasından ziyade geleceğin bir fenomeni olarak düşünüldü”.

    Bir kişilik kültü ve bürokratik kemikleşme ile gölgelenmiş sosyalizmi elden geçirmeye çalışan Medeniyet, komünizmin devrimci yönlerini yeniden gözden geçirdi, ancak onları mavi yakalı emeğin o zamanki ana akım arenasının dışına yerleştirdi: sanayileşmeden ziyade sibernetik bilim ve bilgisayar teknolojisi. Başka bir deyişle, devrim, içerideki laboratuvarlarda ve operasyon merkezlerinde teknik bir entelijensiyanın işiydi – Batılı Marksistlerin o zamanlar madenlerin ve fabrikaların “tarihsel” işçi sınıfından ziyade “yeni işçi sınıfı” olarak tanımladıkları şey.


    Sibernetik proleterleşme nedir?

    Günümüze dönelim…

    Simon Schaupp’un der Freitag’ta yayınlanan yazısında altını çizdiği şeye kulak kabartmakta yarar var:

    “Reklam dünyası, dijitalleşme hususunda gelişen süreci şu sözlerle özetliyor: dijitalleşmenin piyasaya en önemli etkisi işgücü ücretlerinde kutuplaşmaların oluşmasıdır. Dijitalleşmenin kaybedenleri, dijital olarak aracılık edilen ve kontrol edilen yeni bir hizmetkâr sınıfına dâhil olanlardır. Otomasyon dalgasının bir sonucu olarak sıklıkla başvurulan teknolojik işsizlik böyle bir durumda söz konusu değildir. Bunun yerine ‘sibernetik proleterleşme’ olarak adlandırılabilecek bir süreç yaşanıyor.

    Almanya, yalnızca birkaç Doğu Avrupa ülkesi dışında, çalışanlarının yüzde 22,7’si ile Avrupa’nın en büyük düşük ücretli sektörlerinden birine sahip. Bu durum, çalışmaya odaklı yeni üretim biçimlerinin ortaya çıkmasını desteklemiyor. Algoritmik iş kontrolü, yani insan çalışmasının dijital kontrolü ve izlenmesi, teknik bir zaruriyet haline geliyor. Çevrimiçi posta siparişi işi, Gorillas veya Lieferando gibi teslimat hizmetleri bunlara örnek olarak gösterilebilir. Çalışanların depolar ve şehirlerarasında masraflarının etkin bir şekilde yönlendirilmesi, ancak dijital olarak otomatikleştirilmiş ‘uzaktan kumanda’ edilen sistemler ile mümkün.


    Düşük ücret, yüksek stres

    Platform ekonomisi kulağa soyut ve fütüristik geliyor. Gel gör ki gerçeklik, dünya çapında milyonlarca insanın, genellikle zaten yaptığı işe ek olarak çalıştığı Uber, Lyft veya DiDi gibi taksi platformlarına benziyor. 14,6 milyondan fazla kişi çocuk bakımı, özel ders veya özel bakım hizmetleri için care.com adlı dijital aracılık platformuna bakıyor. Sonuç olarak algoritmik işgücü, çalışmaya odaklı yeni üretim biçimlerinin üretimine sebebiyet vermiyor.

    Nihayetinde bu yeni işgücü tipi, temel olarak işleri sıralamaktan, yani internet platformlarındaki sakıncalı görüntüleri ve metinleri ayırmaktan, veri tabanlarını korumaktan, makbuzları yazmaktan veya yapay zekâyı eğitmekten oluşan tıklama işinden ibaret. Bu iş genellikle düşük ücretli ve stresli. Evden yapıldığı için neredeyse görünmez.

    Tüm bu faaliyetlerin ortak noktası, çoğu durumda insanlar sahte serbest meslek veya belirli süreli sözleşmelerle çalışmak zorunda kaldıklarından, neredeyse tamamen güvencesiz çalışma koşullarının olması. Sibernetik proletaryanın çoğu göçmen. Çoğu, yaptıkları iş göz önüne alınırsa, aşırı kalifiye. Ancak kendi ülkelerinden yahut mesleklerinden sürüldüklerinden, düşük vasıflı, algoritmik olarak kontrol edilen işleri yapmak zorunda kalıyorlar. İkamet statüsünü kazançlı istihdama bağlamak bu güvencesizliğe katkıda bulunuyor.

    Peki, ama neden bu kadar çok insan temizlikçiye ve özel ders veren öğretmenlere ihtiyaç duyuyor ki?

    Paradoksal olarak, bu, en azından kısmen, sanayide üretkenlikteki artışla, yani 1980’lerden beri insan emeğinin daha fazla “kullanım”ına yol açan eşi görülmemiş iş yoğunlaşmasıyla açıklanabiliyor. Sonuç olarak, bu işçinin yeniden üretimi aynı zamanda giderek daha fazla işi, yani yemek pişirmek, çamaşır yıkamak, evde yapılan ve daha sonra dışarıdan sağlanan bakım işlerini tüketip bitirmekte. Bu mekanizma sibernetik proleterleşme için de geçerli. İş sürecinin dijital kontrolü, işin öylesine yoğunlaşmasına neden oluyor ki; birçok çalışan, boş zamanlarında yemek pişirme veya sosyal ilişkiler gibi faaliyetler için artık enerjilerinin kalmadığını söylüyor.

    Bu giderek yaygınlaşan tükenmişlik durumu, artan ev hizmetleri talebine önemli bir katkıda bulunarak, işten sonra yemek pişirmek veya alışverişe gitmek için çok yorgun olanlar için, teslimat hizmetlerine veya çevrimiçi bir posta siparişi şirketine başvurma olasılıklarını yükseltiyor.


    Dijitalleşme ücret eşitsizliğine yol açıyor

    İnsan emeğinin baskılanması ve yeniden bütünleştirilmesi aynı sürecin parçaları olduğundan, sibernetik proleterleşme sürecinde bir arada yürümelerinin mümkün değil. İşgücünün sibernetik olarak yer değiştirmesi ekonomik olarak ancak daha ucuz emek sağlanırsa mümkün; başka bir deyişle, buna devalüasyon olarak yer değiştirme de denilebilir.

    Dijitalleşme, artan ücret eşitsizliğine yol açmakta. Bir yandan, yüksek vasıflı işçilere olan talep ücretlerin yükselmesine neden oluyor; öte yandan iş yoğunluğu ve otomasyon, orta ve düşük vasıflı işçiler üzerindeki ücret baskısını arttırıyor. Amazon, Gorillas veya Lieferando’daki ücretler o kadar düşük ki, bazı çalışanlar ek sosyal yardıma bağımlı kalıyor.

    Teslimat hizmetleri söz konusu olduğunda, çalışanlar genellikle cep telefonları ve bisikletler gibi kendi çalışma malzemelerini tedarik etmek ve bakımını yapmak zorunda. Ayrıca, maaş ödemelerinde dramatik sonuçları olan tekrarlanan gecikmeler de yaşanıyor. Bir teslimat hizmeti için kendi işim sırasında, bir meslektaşımın maaş eksikliği nedeniyle evsiz kaldığına şahit oldum, diğerlerinin ise yiyecekleri konusunda tasarruf etmek zorunda kaldıklarını gördüm.

    Artan ücret eşitsizliği, şirketlerin yüksek ücretli işleri düşük ücretli işler ile değiştirmesini daha kârlı hale getiriyor. Aynısı özel haneler için de geçerli: yüksek maaşlı insanlar, işleri başkalarına dış kaynaktan, fason olarak yaptırmayı tercih ediyorlar.

    Bununla birlikte, sibernetik proleterleşme, her şeyden önce yerleşik sendikalar dışındaki enformel anlaşmazlıklar olmak üzere, yeni bir iş anlaşmazlıkları dalgasına da yol açıyor. Bunun belirgin, en son ve “vahşi” örneği Gorillas’da görüldü.

    Sonuç olarak, sibernetik proleterleşmenin nasıl sona ereceği hiçbir şekilde belirlenemiyor. Nüfusun büyüyen kesiminin ekonomik olarak devalüasyonuna yol açabileceği ya da yeni sınıf çatışmalarını körükleyebileceği ise kesinlikle aşikâr.

    BERKE KAYA
    30 Nisan 2023 GÖRÜŞ

    Kaynak: Kronos
    ***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

  • Bay Kemal bir karar vermiş; Alevi videosu bir kopuşun örneği

    Bay Kemal bir karar vermiş; Alevi videosu bir kopuşun örneği

    Yüzdük yüzdük ve kuyruğuna geldik; 14 Mayıs’ta oyumuzu kullanacak ve 15 Mayıs’ta, oy verdiğimiz kişinin/partinin zaferiyle uyanmayı umacağız.

    Gayet ‘normal’ sayılan bu davranış, öteden beri bana ‘tuhaf” geliyor. Zira bazı şeyleri anlamakta zorlanıyorum: Seçmen partiye, dolayısıyla onun temsil ettiği ideolojiye mi oy veriyor? Yoksa lidere, başka bir deyişle onun alına moruna, şovuna bakarak mı ikna oluyor?

    Ortada bana göre çok ‘karışık’ bir şey var, ama bundan rahatsız olan kimse yok.

    Deniyor ki: Kılıçdaroğlu ilk Alevi cumhurbaşkanı olacak!

    Şimdi bu cümlede neye bakmak gerek? Kılıçdaroğlu’na mı, Aleviliğe mi, cumhurbaşkanlığına mı, yoksa ilk’e mi?

    İnsan bir kere soru sormaya başlayınca tutamıyor kendini.

    Kılıçdaroğlu’na baktığımızı varsayalım. Kılıçdaroğlu solcu mu? Savunduğu değerler, mitinglerde saçtığı vaatler sol ideolojiyle uyum içinde mi?

    Aleviliğe bakalım. Her Alevi’nin ideal insan olduğunu söylemek mümkün mü? Diyelim ki, mümkün. Her ideal insanın iyi politikacı olma olasılığı nedir?

    Bu böyle sürüp gider. Çünkü bazı şeyleri karıştırmayı seviyoruz. Nasıl ki iyi insan, ideal insan olmak kişiyi şair, terzi, hamal, berber yahut bilgisayar mühendisi yapmazsa, kişinin Alevi yahut Sünni, solcu yahut sağcı olması da onu iyi politikacı yapmaz.

    Buradan da şuna geliriz hemen: İyi politika nedir?

    Merak ettiğim şu: Seçmen ‘ne’ye bakıyor? Verdiği kararlar rasyonel mi? Belli bir iradesi var mı? Babadan oğula, anneden kıza geçen bir oy verme alışkanlığı söz konusu mu?

    Hadi biraz köpürtelim konuyu: Aynı vaatleri, cümlesi cümlesine Kılıçdaroğlu değil de Mılıçdaroğlu söylese, ama Mılıçdaroğlu 40’ında Brad Pitt’i kıskandıracak kadar yakışıklı, Elon Musk kadar zengin ve cömert biri olsa, kime oy verilir?

    Siyasetin Cilveleri

    Hatırlıyorum; 25 Haziran 1993’te Tansu Çiller, Türkiye’nin ilk kadın başbakanı olmuştu. 1991 seçimlerinde İstanbul milletvekili seçilmişti; Sosyal Demokrat Halkçı Parti ile kurulan Süleyman Demirel’in başbakanlığındaki koalisyon hükümetinde ekonomiden sorumlu devlet bakanlığı görevi layık görülmüştü kendisine.

    Demirel’in dokuzuncu cumhurbaşkanı seçilmesini takiben DYP genel başkanlığına soyundu. 13 Haziran 1993 tarihli DYP olağanüstü genel kurulunda da en yüksek oyu alarak genel başkan seçildi. Peşi sıra da başbakan…

    Hüsamettin Cindoruk’un naklettiğine göre; Çiller, “Ben hayatımda hiç sağ partiye oy vermedim”[1] diyen biri.

    Demirel, bu ‘sarışın’ kadını, Boğaziçi Üniversitesi’nde ekonomi profesörüyken keşfediyor ve DYP saflarında siyasete kazandırıyor. Çiller’e vaadi şu: “Seni yıldız yapacağım!”[2]

    Hiçbir sağ partiye oy vermeyen Çiller, DYP’ye geçtiğinde Ecevit hayranı…

    Şimdi buna siyasetin cilveleri mi diyeceğiz?

    Çiller’in iktidarı öyle bir girdap, öyle karanlık ki, kelimeler kifayetsiz kalıyor.

    İyisi mi sözü Doğan Akın’a verelim. O daha sakin anlatmayı başarıyor çünkü: “Tansu Çiller Türkiye’sinin karanlığında Kürt siyasetçi, hukukçu ve işadamlarını hedef alan cinayet zincirinin üzerinden geçen 20 yılda ortaya çıkan ‘deliller’e rağmen hâlâ hakkında hüküm tesis edilmiş tek fail bile bulunmuyor.

    Görünmek isteyen, kendisini adeta ilan eden gerçeklerin yıllarca devlet katında örtbas edilmesiyle hesabı taammüden sorulmamış bir cinayet zinciri karşısındayız. Öyle bir cinayet zinciri ki, gerçeklerin ortaya çıkması, davanın ardında bir devlet iradesinin varlığını değil, aksine yıllardır gerçeği örtbas eden, yalanlarla çarpıtan devletin dava mahallinden uzaklaştırılmasını gerektiriyor!”

    Neye bakmıştık?

    Tansu Çiller’in kadın oluşuna…

    Demirel onu ne yapacaktı?

    Yıldız…

    Peki, gelinen nokta ne?

    …… (uygun sözcüğü yahut cümleyi siz yazın lütfen)

    Geçiş Nesneleri – Avuntu Nesneleri

    Üniversiteyi bitirmiş, Meclis’in arkasında, Çankaya’ya uzanan Hoşdere Caddesi’nde bir dükkân açmıştım. Bozkurt Güvenç, Cahit Külebi gibi pek çok ‘müşteri’m vardı. Düğünler, toplantılar, konferanslar vs. bizim ilgi alanımızdı.

    Hatta ameliyatlara bile giriyordum. Diz ameliyatlarına bilhassa…

    Çektiğimiz görüntüleri video kasetlerine kaydediyor ve İspanya’ya gönderiyorduk.

    O zamanlar pek tanınmayan biri daha vardı: Engin Özkoç.

    Özkoç, Sakarya Belediye Başkanı Ünal Ozan’ın yardımcısıydı. Benim halimi görünce, “Ada’ya gel!” demişti. Amcam da oradaydı. Gittim. Ev dâhil her şeyi satıp…

    Sakarya’da bir reklam ve organizasyon şirketi kurdum. Sakarya gazetesi ve radyosuyla bağ kurdum. Çalışıyorum…

    Derken 27 Mart yerel seçimleri geldi dayandı.

    Özkoç, amcamın arkadaşıydı. Dolayısıyla SHP’den ‘iş’ almak yakışmazdı.

    Aydın Zengin çaldı kapımızı. Sakarya Spor’un efsane başkanı…

    “Aday adaylığı” hadisesi ilk kez o sene ortaya çıkmıştı. Aday adayıydı ANAP’tan… ANAP ise gözde partiydi hâlâ.

    Bir de adını şimdi hatırlayamadığım bir başka aday vardı. Serdivan’a talipti MHP’ten… Ağabeyi de Serdivan’a talipti. Ama başka bir partiden…

    Bu iki adayın tanıtım sorumluluğunu üstlendik.

    Defalarca anketler yaptık. SHP önde gözüküyordu. Ünal Ozan sevilen bir başkandı. Çok hizmeti dokunmuştu şehre…

    Ancak seçim sonuçları yanılttı bizi. Hem de ne yanılma…

    Refah Partisi ipi göğüsledi, Aziz Duran belediye başkanlığı koltuğuna oturdu.

    Seçmenin kime, hangi sebeple oy vereceğini kestirmemiz mümkün olmadı.

    Gördüm ki, toplumun zaman zaman tercih ettiği bazı ‘geçiş nesneleri’ var. Bir dönem (ANAP ve SHP) çöktüğünde, yeni döneme geçilirken ‘avuntu nesneleri’ cazip geliyor. Tabir-i caizse daha sempatik, daha şirin, daha hafif (!), daha gözde, daha bilinir, daha lay lay lom isimlere yöneliyor seçmen.

    Cem Uzan mesela böyle biriydi.

    Tansu Çiller de üç aşağı beş yukarı böyle biri…

    Ama toplumsal hayatın bir fotoğrafını çekmeye kalksanız; ne tesadüftür ki, çöküşte avuntu nesnelerinin, öyle ya da böyle bir sorumluluğu olduğunu görürsünüz. Çünkü onların bulunduğu yerde ya leke vardır ya da orası flu’dur.

    Siyasetçiler ‘Mal’, Seçmen ‘Tüketici’ Olunca…

    Söz konusu bir ‘seçim’ ise son söz hiç kuşkusuz seçmenindir.

    Biz öyle sanırız. Paşa gönlümüzü bu masalla avutmak iyi gelir tekleyen kalbimize…

    Radyonun yaygınlaşmasıyla siyasetçi-seçmen arasındaki katmanlar azaldı. Sonra internet ile neredeyse sıfırlandı.

    Artık dokunamasak da bir tuş kadar yakınlar bize.

    O bizi, biz onu görmesek de, yorum yazıyor, beğeniyor yahut ileterek paylaşımını etkileşimde bulunuyoruz. Daha ne olsun!

    Hal böyle olunca da siyasetçiler ‘mal’, seçmen ise ‘tüketici’ oldu. Rafta en iyi yere konan, en çok tanıtılan, en ucuz ve en hoş olan cüzdanımızın açılmasını sağlıyor.

    Tarihe ‘ekonomik buhran’ olarak geçen günleri bir düşünün. İkinci Dünya Savaşı’nın acılarını tatlı tatlı anlatan Roosevelt’i… Halkına “kan, ter ve gözyaşı” vadeden Churchill’i…

    Ortada, ama hayali ama somut, bir ‘ürün’ var. Ve o ürüne talip yahut talip olması arzulanan (buna zorlanan) bir tüketici var.

    Kimse ‘içerik’ ile ilgilenmiyor.

    Bunu gören siyasetçiler ise rakiplerine fark atıyor.

    Demirtaş mesela. Yaklaşık 6 buçuk yıldır tutuklu. Ama hayatın içinde gibi. Her gün sosyal medya hesabından paylaşımlarda bulunuyor. Avukatları aracılığıyla söyleşiler yapıyor ve yayınlatıyor. Halkın (tüketicinin) nabzını tutuyor.

    Hiç kimse gücenmesin, ama… Bunu Pervin Buldan yapıyor mu?

    Soru şu olabilir o vakit: Bunu yapmalı mı?

    Bir siyasetçi, tüketicinin taleplerini karşılamak üzerine kendini yeniden konumlandırmalı mı?

    Kılıçdaroğlu’nun Alevi açılımı, Kürtler’e dair videosu, hatta Bay Kemal’in Tahtası bir kopuşun örneği.

    Belli ki Kılıçdaroğlu, karar vermiş. Artık seçmenle aynı hizadan konuşmuyor. Kendini yukarı konumlandırmış vaziyette. Halkım diyor, vatandaşım diyor. Elinde kalem, ders veriyor. Gençlere özenip eliyle kalp yapıyor. Tüketiciyi tavlamaya oynuyor.

    Bu, bir tercihtir.

    Eğer satışa çıkardığınız ürüne talep olursa, yani tüketici (seçmen) iltifat ederse, sunulan şeyi satın alırsa amacınıza ulaşırsınız.

    Lakin tüketici kitlenin önemli bir bölümü yoksuldur. Alım gücü zayıftır.

    Ve şu sözde demokraside siyasetçiyi iktidara taşıyan çoğunluğun oylarıdır.

    O halde çoğunluğun dilinden konuşmanız, onun beklentilerini doyurmanız, gerekirse ağzına bir (yahut birkaç) parmak bal çalmanız gerekir.

    Bu da şu demektir: Pırıl pırıl elmalarım var. Şekerli elma bunlar! Tanesi 3 lira.

    O elmaların çürümüş elma mı olduğunu bilmez seçmen. Dış görünümüne bakar. Fiyatına bakar. Ulaşılıp ulaşılamaz oluşuna bir de… Eğer ikna olursa satın alır.

    Bazen de göz hakkı ister.

    Şimdi bu durumda CHP’nin temsil ettiği ideoloji ve değerlere mi oy verilmiş oluyor? Yoksa tezgâha itinayla konulmuş ve makbul olduğu savlanan ‘ürün’e mi?

    [1] Ayrıntılar için bkz. Son Darbe, Mehmet Ali Birand – Reyhan Yıldız, Doğan Kitap, 2012
    [2] Ayrıntılar için bkz. Tansu Çiller’in Siyaset Romanı,  Nursun Erel, Ali Bilge, Bilgi Yayınevi, 1994

    BERKE KAYA
    28 Nisan 2023 GÖRÜŞ

    Kaynak: Kronos
    ***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

  • Sürüye karışmak mı, muhaliflerle barışmak mı: Hangisi daha beter

    Sürüye karışmak mı, muhaliflerle barışmak mı: Hangisi daha beter

    Farkındalık, etrafımızda gelişen olayları bilme, algılama ve duyumsama becerisi kazandırır insana. Bu, çoğu kere can sıkıcıdır. Ağız tadımızı bozar. Alacağımız hazzı azaltır. Sürprizin üzerini örter.

    Bunun neresi ilginç? Neresi eğlenceli, değil mi…

    Oysa tekerleğe çomak sokmak gibisi var mı? Rüzgâra karşı işemek…

    Ah, bu da biraz tehlikeli, biraz nahoş bir durum…

    Hadi küçük bir fikir turuna çıkalım o halde. Belki bu süreçte bazı kalıpları kırar, karanlıkta kalmış kimi yerlere ışık tutar yahut aynı sakızı tekrar tekrar çiğneriz, aynı nakarata eşlik ederiz. Yolda keşfettiklerimiz de yanımızı kâr kalır.

    ***

    Şehrin ana caddesinde olduğunuzu düşünün lütfen. Sakin sakin yürürken, içinizdeki diktatöre uyup aniden hızlanarak kalabalığa karışmak arzusuyla tutuştuğunuz oldu mu hiç?

    Absürt bir şey değildir bu: Hayvanî içgüdünüz size bir sürünün parçası olmanızı fısıldar kulağınıza. Yalnız olmak risk içerir. Sürüde yer almak ise güvenlidir.

    Evet; korku bizi birbirimize yaklaştırır.

    Yalnızlık savunmasız olduğumuzu hissettirir. Kalabalık içinde olmak ise güven telkin eder.

    Kaldırımda kalabalık içinde yürürken size bir arabanın çarpma olasılığının düşük olduğunu düşünürsürüz. Çevrenizdeki kişilerin sizi bu tehlikeden koruyacağını…

    Bu fikir, sarhoş edici bir güç duygusuyla gelir: Kalabak içindeyken kendimizi gerçekte olduğumuzdan çok daha güçlü ve cesur hissedersiniz. Tek başına “sinek bile incitmeyecek” bir kişiyken, öfkeli bir kitlenin parçası olduğumuzda bir hükümet binasını ateşe vermekten veya bir içki dükkânını soymaktan çekinmezsiniz.

    En yumuşak huylu olanlar dahi çevrimiçi bir çetenin parçası olduğunda en acımasız yorumları yapabilir.

    Sürü, kişide harikalar yaratan psikolojik dönüşümlere sebep olur: Bir anda ihtiyat budalalığa, pervasızlığa, edep ise vahşete dönüşür. Bir kez girdaba kapıldınız mı, kendinizi tutmak neredeyse imkânsızlaşır.

    Gerçek hayatta yahut sosyal medyada işlenen linç eylemi, işte böyle bir şeydir.

    Sürü, üyelerine orantısız bir kişisel değer duygusu verir. Bireysel varoluşları ne kadar boş veya sefil olursa olsun, belirli bir gruba (sürüye) ait olmak, onlara kabul edildiğini, hatta kendisine saygı duyulduğunu hissettirir.

    Kişinin içinde bulunduğu sürüye olan yoğun bağlılığının dolduramayacağı hiçbir boşluk, iyileştiremeyeceği hiçbir travma yoktur. Tarikatlar ve çeteler, kenar mahalle örgütleri yahut mezhepler bu yüzden olağanüstü bir çekiciliğe sahiptir; kafası karışmış bir ruha ailenin, arkadaşların ve mesleğin sağlayamayacağı bir tatmin ve takdir duygusu sunabilirler.

    Nasıl ki oldukça zehirli bir madde dahi iyileştirici güçlere sahip olabilirse, bir sürü de benzer bir etkiyle tedavi edici, onarıcı olabilir.

    Bu hal, bu güdü, paradoksal bir kimlik doğurur: Kalabalığın içinde erimiş olmanıza rağmen değil, kalabalığın içinde erimeniz nedeniyle bir değersinizdir.

    Tek başınıza bir hiçken, hayat çok boş gelebilir, ama sürüyle anlamlı bir bağ kurmayı başardıysanız, onun volkanik, sınırsız imkânı size bulaşır ve içinizi doldurur.

    Sürüyle kurduğunuz bağ, yalnız içsel bir boşluğu doldurmakla kalmaz, aynı zamanda yolunu şaşırmış varoluşunuza bir amaç da katar. Ne kadar çok kişi sahip olduğu kafa karışıklığını sürüye getirirse sürü de o denli canlanır. Ancak bunun küçük (!) bir kusru vardır: Durum giderek tehlikeli bir hal alır.

    ***

    Mübalağa etmeye lüzum yok; bunların hepsi içgüdüsel tepkilerdir. Ne kadar rasyonelleştirmeye çalışırsak çalışalım, tüm bunlar biyolojinin içimizdeki sinsi işleyişidir.

    Ekonomist Michelle Baddeley, Copycats and Contrarians (2018) adlı kitabında der ki: “Hayvanlarla, sürü halinde yaşama hususunda şaşırtıcı derecede benzer içgüdülere sahibiz.”

    İtiraz edilecek bir yan yok. Ne kıyımlar oldu. Ne felaketler yaşandı. Ama bir şekilde hayatta kaldık. En yakın hayvan akrabalarımıza hızlı bir bakışın doğrulayabileceği gibi, uzun bir evrimsel tarih bizi sürüye koşullandırdı.

    Onlarca yıldır maymunların sosyal ve politik davranışlarını inceleyen primatolog Frans de Waal, Mama’s Last Hug (2018) adlı kitabında, primatların, yani ilkellerin “sosyal olması için yaratıldığını” ve “aynısının bizim için de geçerli olduğunu” söylüyor.

    Unutmayalım lütfen: Sürüler halinde yaşamak bir hayatta kalma stratejisidir.

    Hepimiz tarikatlara, uç örgütlere veya popülist siyasete dahil olmayabiliriz, ama hepimiz buna programlanmış durumdayız. Her an güdülebiliriz – savaştığımızda, barıştığımızda, seviştiğimizde, kutladığımızda ve yas tuttuğumuzda, hatta işte ve tatilde.

    Sürünün ille de dışarıda bir yerlerde olması gerekmez. Onu içimizde de taşırız. Sürüye dair tüm veriler zihnimizin derinliklerinde saklıdır çünkü.

    Bu, hayatımızın pratik idaresi yahut hayatta kalma mücadelesi söz konusu olduğunda, kötü bir düzenleme değildir. Kafamızdaki sürü sayesinde başkalarıyla bağlantı, iletişim kurmayı ve işbirliğine gitmeyi başarırız rahatlıkla.

    Sürü davranışımız nedeniyle bir grubun içinde hayatta kalma şansımız, kendi başımızayken bunu başarma olasılığından daha yüksektir. Sorun, zihnimizi biyolojimize karşı kullanmaya karar verdiğimizde başlar.

    Böyle bir durumda ilerleme kaydedeceksek sürüyü aklımızdan çıkarıp bir kenara bırakmamız gerekir ki bu görev son derece zor olabilir. Bu tür bir radikal düşünme, yalnızca sürünün birçok biçimindeki etkisinin yokluğunda yapılabilir: Toplumsal baskı, siyasi partizanlık, ideolojik önyargı, dini beyin yıkama, medyanın neden olduğu geçici hevesler ve modalar, entelektüel mimetizm veya diğer –izm’ler…

    Bu tür dış etkenler, bizi tamamen körleştirmese de, bizi yoldan çıkarmaya eğilimlidir. Bundandır ki çoğu zaman yeni, gerçek bilgi üretmeyiz; toplumumuzun dayandığı yerleşik (sürü onaylı ve sürüleri memnun eden) bilgiyi geri dönüştürürüz.

    Ne muhteşem ve belki de ne hazin bir manzara – geri dönüşüm!

    ***

    Ekonomist John Kenneth Galbraith’in The Affluent Society’de (1958) anaakım bilginin nasıl “dinî bir ayine” benzediğini anlatıyor.

    Bir toplum ritüeller (kutsal veya dünyevi, açık veya gizli) olmadan yapamaz. Bundandır ki, yerleşik bilginin topluluğun önünde kutlanması gerekir.

    Ritüelin amacı, “bilgiyi iletmek değil, öğrenmeyi ve öğrenilmiş olanı kutsamak”tır.

    Bu gibi durumlarda, bilginlerin özel bir tür elbise, ortaçağ kıyafeti veya başka bir büyücü cübbesi giymeleri şaşırtıcı değildir.

    ***

    Batı felsefesinin, eksantrik ve aykırı biri tarafından, sürüyle dalga geçen biri tarafından kurulması son derece ironiktir.

    Tabii aynı derecede önemli olan bir başka şey de şu: Sürü, birine bunu yapma izni verirken, peşi sıra da onu öldürür.

    Sokrates’ten söz ediyorum. Sokrates’in iki katlı öyküsünden…

    Onun hayatı bir yanıyla radikal düşüncenin tipik olarak neleri içerdiğini gösterir, bir başka yanıyla da meydan okumanın, kibrin, şüphe ve direnişin, küskünlük ve nihayetinde intikamın neye tekabül ettiğini gösterir.

    Toplumun taleplerine cüretkâr bir aykırılık eylemi ve hemen ardından kanlı bir toplumsal tepki – işte Batı’da felsefe böyle doğdu.

    Bu doğum travması felsefeyi hiçbir zaman gerçekten terk etmedi: Herhangi bir müteakip canlandırma Sokratik cüretkârlık, toplum düşmanlığı şu ya da bu ölçüde yeniden harekete geçirecektir. Filozofun uygunsuzluğu ne kadar meydan okursa, toplumun tepkisi de o kadar kaba olur.

    André Gide bir keresinde şunu gözlemler: Bir yazarın gerçek değeri, onun devrimci gücünde ya da daha doğrusu muhalefet niteliğindedir. Büyük bir sanatçı, zorunlu olarak bir “konformist olmayan”dır ve günün(ün) akıntısına karşı yüzmesi gerekir.

    Gide’in ‘büyük sanatçı’ hakkında söyledikleri, ‘büyük filozof’ için de geçerlidir. ‘Akıntıya karşı yüzme’ yeteneği, mutlak bir ön koşul olarak görülmelidir.

    Bir düşünür, toplumunun yerleşik bilgi olarak değer verdiği ve övdüğü şeye karşı çıkmadıkça, sürüyü ifşa etmedikçe fark yaratamaz.

    Bu genellikle yerleşik bilgiyi korumakla görevli olanlarla açık bir çatışma anlamına gelir. Bunu göze alan düşünür marjinalleşir. O marjinalleştikçe sürü tarafından aforoz edilir, dışlanır.

    ***

    Düşünme tarihinin özeti budur, diyebiliriz. Sokrates’in karşıtlık sopası, tarih boyunca birilerine devredildi: Kinik Diogenes’ten Hypatia’ya, Spinoza’dan Kierkegaard’a, Nietzsche’den Walter Benjamin’e…

    Bu düşünürler, öyle ya da böyle, açık ya da daha ihtiyatlı bir şekilde, hepsi kendi zamanlarının sürü düşüncesine karşı çıktılar ve arkalarında entelektüel sapkınlıklar, cesur içgörüler ve çoğu zaman sosyal skandallar bıraktılar.

    Yaptıklarıyla, bu tür figürler, düşünme dahil her şeyin kalıplara ve rutinlere düşme eğiliminde olduğu ve sonuç olarak körelip öldüğü bir dünyada düşünceyi canlı tuttular.

    Görünüşe göre öyle yaratılmışız ki, ruhsal olarak uyanık ve entelektüel olarak canlı kalabilmek için bedenimizde bir dikene ihtiyacımız var. Şanslı sayılırız: Muhalif düşünürler bize gerekli rahatsızlığı memnuniyetle sağlamakla yükümlüler.

    ***

    John Stuart Mill On Liberty (1859) adlı kitabında, sözü dönüp dolaştırıp bir noktada her şeyi eksantrikliğe getirir ve methiyeler düzer. Dünyayı ayakta tutanların cömert bakış açıları, taze içgörüleri ve yeni fikirleriyle ‘eksantrikler’ olduğunu öne sürer.

    Ona göre ne kadar eksantrik varsa, dünyanın ahlaki ve entelektüel durumu o kadar iyidir.

    Muhaliflerin bolca sahip olduğu bu kurtarıcıdır ‘eksantriklik’.

    Düşüncelerinin yeniliği ve keskinliği, büyük ölçüde, herhangi bir sürünün kendini tanımlamak için kuma çizdiği açık ya da zımni çemberin dışında kalma kararlılığından gelir.

    Olduğu gibi bırakılan karşıtlar, yalnızca gütme, marjinalleştirme ve dışlamanın nasıl çalıştığını gözlemlemek için iyi bir konumda değiller, aynı zamanda sapkın görüşlerini dile getirerek ve yayarak artık kaybedecek hiçbir şeyleri olmayan kişilerdir. Onlar ideal olarak ‘kamu aydınları’ olması gereken kişilerdir – uzlaşmaz ‘toplum eleştirmenleri’…

    ***

    Yine de çok heyecanlanmamak gerekiyor. Muhaliflerin bu kadar cesur bir figür oluşturması, galip gelecekleri anlamına gelmez. Tüm gösterişlerine, cesaretlerine ve ara sıra elde ettikleri başarılara rağmen, muhalifler asla kazanan olamazlar. Bir veya iki çatışma kazanabilirler belki, ancak bir savaş asla.

    En canlı ve kendiliğinden hareketlerimiz bile er ya da geç kalıplara ve rutine yenik düştüğü için süreçte bazen taktiksel geri çekilmeler ve ayarlamalar yapmak zorunda kalsa da, uzun vadede galip gelen düzendir.

    İlk başta, düzen rakiplerini ezmeye ve susturmaya çalışır. Muhalefete müsamaha gösteremeyeceğinden değil, ama herhangi bir örgütlü güç gibi kendine güven, sebat ve yenilmezlik yansıtması gerekir. Gerçekten de marjinalleştirme, dışlama ve günah keçisi ilan etme ritüelleri, topluluğu daha sıkı bir şekilde bir araya getirmek ve onu güç merkezi etrafında toplamak içindir.

    Sürü, istenmeyenleri şiddetle kovarak hem doğruluğu onaylatır hem de gücüne güveni artırır.

    Onay damgamızın gerçek bir değeri yoktur aslında.

    Düzen çoğu kere muhaliflerin söylemini kucaklar ve onları anaakım haline getirir.

    Kierkegaard’dan kurtulmanın ya da onu görmezden gelmenin çok zor olduğu ortaya çıkarsa, onun düşüncesini bir ders kitabı formatında sindirerek ve ardından onu canı sıkılan lisans öğrencilerine öğreterek sonunu getirir.

    Hiçbir gerçek düşünce buna dayanamaz.

    Nietzsche’yi bastıramıyorsa, ona daha çok zarar verecek bir şey yapar: Bir akademik çalışma alanı haline getirir. Böylelikle onu öldürmeyen şey onu gülünç yapar. Nietzsche’nin bu hareketi önceden tahmin etmesi, darbeyi daha az ölümcül yapmaz.

    ***

    İroni mühimdir: Muhalifler kendilerini düzene karşı tanımlarlar, onunla vahşice dalga geçerler ve onu baltalamak için ellerinden gelen her şeyi yaparlar.

    Peki, kurulu düzen ne yapar?

    O muhalifi ve temsil ettiklerini bir –izm’e dönüştürür.

    Spinoza ölür ölmez Spinozacılık doğar.

    Nietzsche bugün mucizevi bir şekilde hayata mı döndü, sorun değil. Hemen Nietzsche kursları açılır, seminerler ve konferanslar düzenlenir. Buralarda onun içgörülerini nasıl sorunsallaştırdığı anlatılır. Böylelikle Nietzsche ve temsil ettikleri utanç ve mahcubiyetten yeniden ölür.

    Hatırlayalım; Walter Benjamin’in habilitasyon tezi, Frankfurt Üniversitesi tarafından tatmin edici bulunmaz ve bu da onun bir öğretmenlik kariyerine erişimini engeller. Oysa bugün, Benjamin’in -habilitasyon tezi dahil- zihin uyuşturan sorunsallaştırmaya tabi tutulmadığı çok az üniversite var.

    Emil Cioran hayattayken üniversitelere karşı amansız bir savaş yürüttü. Bunların genel bir tehlike, ‘ruhun ölümü’ olduğunu söyledi. Akademisyenler onu sorunsallaştırmaya yeni yeni başladılar. Üç vakte kadar öleceğinden emin olabilirsiniz.

    Kurulu düzen her zaman kazanır.

    Bu kinci sorunsallaştırmanın nihai sonucu, sağlıksız olduğu kadar tatsız da olan, fazlasıyla işlenmiş bir üründür: Kutulanmış düşünce.

    Bir zamanlar taze, vahşi ve nabız gibi atan fikirler tamamen kandan arındırıldı, temizlendi ve kısırlaştırıldı – peşi sıra da muhafaza için ağır bir anlaşılmaz jargon sosunda boğuldu.

    Jargon, buradaki anahtar bileşen, dönüşüm aracıdır. Çünkü akademik sürünün sonunda karşıtları yenmesi, öncelikle jargonun çalışmasıyla olur.

    Onun korozyonuna hiçbir şey dayanamaz; hiçbir şey aynı kalmaz.

    Muhaliflerin yazılarında indirgenemez derecede kişisel, renkli ve tuhaf olan her şey, artık kişisel olmayan bir ortak paydaya indirgenmiştir. Jargon herkesi aynı hizaya getirir, ayrımcılık yapmaz, kayırmacılık göstermez ve merhamet göstermez. Eşitlik çıldırır.

    Jargonun sadece ‘akademik bir üslup’ olduğunu söylemek yanlış olur. Jargon bir üslup değildir, üslubun ölümüdür.

    Bu yavaş bir suikasttır. Jargona boğulan ve onun yıpratıcı çalışmasına maruz kalan karşıtların üslup zenginliğinin hiç şansı yoktur.

    Böylelerinin konserve düşüncelerini tatmak istediğinizde, damağınız şenlenmez. Hiçbir şey hissetmezsiniz.

    Sistem muhalifleri yutar, iyice çiğner ve sonra tükürür. Bu sayede muhalifler kamu tüketimi için güvenli hale gelir.

    Bugünün akademisindeki, sürünün merkezine doğru hızlanma ve akın etme dürtüsünü görmemiş olamazsınız.

    Dışarıda bırakılmaktan, açıkta kalmaktan ve savunmasız kalmaktan korkarak, sürünün en yoğun olduğu yerde olmak için her şeyi yapıyoruz.

    Taşrada yahut büyükşehirde, fark etmiyor; her zaman, her koşulda akademik sürünün içinde erimeye çalışıyoruz – sanki bu bir akademisyenin yapması gereken en doğal şeymiş gibi.

    Hayatta kalma içgüdümüz bize, sürüye karşı değil, sürüyle birlikte gitmenin daha güvenli olduğunu söylüyor.

    Bunun için süslü bir terim kullanıyoruz: ‘Ağ oluşturma’.

    Ayıplamak anlamsız. Bu içgüdüsel bir tepki, hayatta kalma dürtüsünün zar zor gizlenmiş ifadesi…

    Merkezde yaşamak için her şeyi yaparız: hakkında söyleyecek bir şeyimiz olsun ya da olmasın, moda olan her konu üzerinde çalışırız; güç ve nüfuz sahibi kişileri körü körüne taklit ederiz.

    Gerçek bilgiye -her şeyi olduğu gibi görmeye- talip olan herkes için bu politik oyunun başarısızlığa bir reçete olduğunu kalbimizin derinliklerinde biliriz, ama bu bizi çok fazla endişelendirmez.

    John Maynard Keynes yaklaşık bir asır önce, “Dünyevi bilgelik, itibar için geleneksel olarak başarısız olmanın, alışılmadık bir şekilde başarılı olmaktan daha iyi olduğunu öğretir” demiş. Üzerine daha fazla ne denebilir ki…

    Asıl arzumuz sürünün merkezinde kalmak olduğunda, sürünün gelenekleri size ne yapmamız gerektiğini söyler ve sorgusuz sualsiz onu yaparız.

    Çoğu kere de bilgiyi, sürülerimizi kontrol altında tutmak için değil, taleplerini daha iyi karşılamak için takip ederiz.

    ***

    Ciddi ciddi hastayız ve maruz kaldığımız durumun (kronik gregarit) norm haline gelmiş olması pek teselli edici değil.

    Bir hastalık, hemen hemen herkeste olduğu için daha az ciddi değildir oysa.

    Aklımız başımıza gelsin istiyorsak, sürüden nasıl kurtulacağımızı öğrenmemiz gerekir.

    Çoban olmaya programlanmış olabiliriz ve hayatta kalmamız buna bağlı olabilir; ancak unutmamalıyız ki, yalnız sürüden uzakta kaldığımızda ruhen bütün olabiliriz. Biyoloji ve ruh, zıt âlemlere aittir.

    BERKE KAYA
    23 Nisan 2023 GÖRÜŞ

    Kaynak: Kronos
    ***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

  • CHP nereye koşuyor: Popülizmin yarardan çok zararı olur

    CHP nereye koşuyor: Popülizmin yarardan çok zararı olur

    Bir ülke düşünün ki, sistemin kendisi halktan daha mühim ve öncelikli… Öttürülen “devletin bekası” borazanı eşliğinde oyuna kalkılıyor. Halaya durmayanın ise kulağı çekiliyor. Tutuklanıp hücrelerde misafir ediliyor.

    Bir ülke düşünün ki, evrensel değerler, ahlak hiçe sayılıyor; insanlar gürül gürül esen şiddet, otorite ve baskı rüzgârında tutunacak bir direk bulmakta zorlanıyor.

    Bir ülke düşünün ki, son on yılda en az 2 bin 534 kadın öldürülüyor. İlk imzacısı olduğumuz İstanbul Sözleşmesi keyfe keder ve gayri nizami yolla rafa kaldırılıyor. Flört ettiğiniz bir parti, nikâh masasına oturmak için 6284 Sayılı Kanun’un kaldırılmasını şart koşuyor. AK Parti Grup Başkanvekili Özlem Zengin dahi, sahip çıktığı için yasaya, linçe maruz kalıyor.

    Bir ülke düşünün ki, 1929 Büyük Buhran’ından, 1980 Petrol ve 1984 Banker Krizi’nden beter bir ekonomik çöküş içinde… 2022’de cari işlemler açığı 48 milyar 769 milyon dolar… Bir hurma, bir pide 10 lira… Normal koşullarda bir aylık gıda ve içecek ihtiyacını karşılayabilen bütün temel ürünlerin olması gereken, ama yokların varlardan fazla olduğu ramazan kolisinin en uygunu 300 lira…

    Bir ülke düşünün ki, 6 Şubat sabahına depremle uyanmış. Hatay, neredeyse haritadan silinmiş, adeta numunelik üç beş bina ayakta… Depremin üzerinden kırk gün geçmesine rağmen hâlâ hiçbir siyasi erkin uğramadığı Adıyaman yerleşkeleri var. Onca kampanya ve devlet imkânına rağmen afet bölgesinde 80 kişiye bir tuvalet düşüyor. İçişleri Bakanı pijama ve kahvaltılık istiyor.

    Bir ülke düşünün ki, 300 binden fazla binası enkaza dönmüşken, bağıra çağıra ‘ben geliyorum’ diyen bir sağanağa yakalanıyor. Kızılay’ın verdiği çadırlar yağmur geçiriyor. Dere kenarına kurulmuş çadırkentleri çamur basıyor. Tarım ve Orman Bakanı çıkıyor, “Sel, 15 canımızı aldı, ama toprak suya kavuştu” diyor.

    Bir ülke düşünün ki, resmi verilere göre 15 ve daha yukarı yaş grubunda işsiz sayısı 3 milyon 576 bin kişi. Başka bir ifadeyle her 8 kişiden biri işsiz.

    Böyle böyle uzayıp gider liste. Ve bu tablonun bir adım ötesi kıyamet.

    İşbu ahval içinde bile, 2002’den beri iktidarda olan bir partiyi devirmek (!) için 6 benzemez bir araya gelmiş, tereddütle seçime gidiliyor.

    Hiç kuşkusuz, ateşi harlı tutulan kazanma umudu, önceki seçimlerden yüksek. Ancak normal koşullarda yoldan geçen herhangi birini aday gösterseniz, açık arayla seçimi kazanması gerekirken, tüm iyi niyetli çabalara, kısmi medya desteğine rağmen, kimse gönül rahatlığıyla “Bu iş bitti!” diyemiyor.

     

    ***

     

    Liyakat, hükümetin yumuşak ve yaralı karnı. Son örneğini Kızılay’da gördük. Üniversitelerde gördük. Belediyelerde gördük. YSK ve RTÜK’te görmekteyiz hâlâ.

    Muhalefet liyakat eleştirisiyle gönülleri okşuyor adeta. Önceki seçime göre şansının bir nebze yükselmesinde bu liyakat vurgusunun payı çok.

    Dolayısıyla ne bekliyorsunuz? İktidara talip olan partinin kadrosunu buna göre düzenlenmesini… İşinin ehli kişileri seçmesini… Hakkaniyetli bir dağılım yapmasını… “İşte ben bu kadroyla çürüyen sistemi, diz çöken devleti ayağa kaldıracağım.” demesini…

    Oysa anlamakta zorluk çektiğim şeyler yaşanıyor.

    Bakıyorum, Filiz Taçbaş, CHP İzmir 2. bölge milletvekili aday adayı…

    Bakıyorum, Onur Akın’ın adı geçiyor, İzmir, İstanbul yahut Muğla için…

    Bakıyorum, Candan Erçetin’in adı kulislerde… Pazarlık kokusu geliyor.

    Bakıyorum Mısra Öz konuşuluyor.

    Kim bilir daha nice isim eklenecek, liste kabaracak, şöhretlerin parıltısından mührü basacağımız yeri şaşıracağız.

    Yapmayınız, etmeyiniz; bindiğiniz dalı kesmeyiniz. Bu denli popülizmin yarardan çok zararı olur. Vitrin derdine düşmeyiniz.

    Tüm Altılı Masa çabalarınıza rağmen en yüksek iltifatı, Akşener’in devirdiği masayı düzeltmeye niyetlendiğinde, ona gösterdiğiniz nezaket sayesinde gördünüz. En çok alkışı defalarca gittiğiniz afet bölgesinde iktidarı yuhlayanları susmaya davet ettiğinizde aldınız.

    Neden aday kişilerde, adının önündeki sıfat bolluğuna bakıyorsunuz?

    Neden bilinen yüz, sevilen kişi derdindesiniz?

    Oysa siyasetin gümüş ekranı şöhretler mezarlığı gibi…

    Hatırlayalım; 1991 genel seçimlerinde Cüneyt Arkın, ANAP’ın Eskişehir listesine girdi. Ancak seçilemedi.

    Hatırlayalım; 27 Mart 1994’teki yerel seçimlerde Barış Manço DYP’nin Kadıköy adayıydı. Şarkılarını ezbere bilenler dahi oy vermedi.

    Hatırlayalım; Halil Ergün, önce SHP’den, sonra CHP’den belediye başkan adayı oldu. Daha sonra gitti, “Oyumu AK Parti’ye verdim” dedi.

    Hatırlayalım; Levent Kırca, 27 Mart 2009’daki yerel seçimlerde DSP’den Üsküdar Belediye Başkanlığı için aday oldu. Dördüncü sırada kaldı.

    Hatırlayalım; İbrahim Tatlıses, 22 Temmuz 2007 seçimlerinde Genç Parti’den aday adayıydı, ama macerası kısa sürdü. Nicedir AK Parti’nin peşinde…

    Hatırlayalım; Hülya Koçyiğit, 1987’deki genel seçimlerde ANAP’tan İstanbul adayıydı, seçilemedi. Şimdi hali malum…

    Hatırlayalım; Zülfü Livaneli, 1994 ve 1999’da SHP ve CHP’den İstanbul Büyükşehir Belediye Başkan Adayı oldu, ikisinde de ipi göğüsleyemedi.

    Hatırlayalım; Ferhat Tunç, 28 Mart 2004’teki yerel seçimlerde aday oldu, seçilemedi. HDP’den 24 Haziran seçimlerinde de Aydın’dan aday oldu; yine Meclis’e giremedi.

    Bora Gencer, Meral Konrad, Serdar Gökhan, Selahattin Alpay, Ferdi Tayfur, Ozan Orhon, Tamer Yiğit, Şebnem Kısaparmak, Adalet Ağaoğlu, Metin Şentürk, Balık Ayhan, Kaan Girgin, Mesut Uçakan, Cengiz Kurdoğlu, Tolga Çandar…

    Nicesi kendi rızasıyla (!), kimisi hayranlarının zoruyla (!) soyundular siyasete.

    Şüphesiz, aday olup girenler de vardı Meclis’e; Berhan Şimşek gibi, Sabahat Akkiraz gibi, Ediz Hun gibi… Lakin benim demek istediğim şu: Kişiler üzerinden yürütülen siyaset, eninde sonunda yok olmaya mahkûmdur. Eğer kişi partiyi iktidara taşırsa gücünün farkına vardığı anda, partinin temsil ettikleri ehemmiyetini kaybeder.

    Üstelik liyakatın bunca vurgulandığı, kolalanıp ütülendiği bir dönemde, popüler isimler üzerinden oy avcılığına çıkmak doğru değil.

    İlle de o isimlere yer vermek isteniyorsa, bu sessiz sedasız yapılmalı. Hatta önce ehliyetli kişiler açıklanıp seçmen ikna edildikten sonra ‘tatlı’ olarak da bunları düşündük denmeli. Ama doğrudan tatlıya geçilince ülseri azar kişinin. Şeker komasına girilebilir. İştahı kesilmeyebilir.

    Elbette mübalağa ederek söylüyorum bunu. Öyle söylüyorum, çünkü hakikat görülsün istiyorum.

     

    ***

     

    Tuhaf bir alışkanlık var. En çalışkan milletvekili, en çok soru önergesi verendir. Böyle düşünürüz. Yalnız halk değil, gazeteciler de böyle düşünür.

    Soru önergesi vermek bir başarı kriteri olabilir mi hiç?

    Gazeteler şöyle taransa, internette birkaç dakika dolaşılsa, günde sayısız önerge yazılabilir. Bunca huzursuzluğun yaşandığı bir ülkede önerge konusu bulmak zor olmasa gerek.

    Bir milletvekilinin görevi, gerçekleşmesi zor yahut imkânsız vaatlerde bulunmak değildir. Olmamalıdır. Seçim bölgesinin sorunlarına çözüm arayıp bulamadıktan sonra ne anlamı var vekil olmanın?

    Afet bölgesine giden parti başkanlarını görüyorum. Milletvekillerini… Lütfederlerse dinliyorlar halkı.

    İstisnai durum: Belediye başkanları çözüm üretmeye çalışıyor. Ama doğru, ama yanlış.

    Yurttaşlarla iç içe olmak… Son derece popülist bir yaklaşım bence. O yurttaşın sorununa çözüm bulamadıktan sonra, saatlerce sohbetine katılsan, sofrasına otursan ne fayda.

    Z Kuşağı’nın seçimi belirleyeceği söyleniyor. Açıklanan isimlere bakıyorum; Z Kuşağı’nın oy vermesi olası bir tek kişi görmüyorum. Apolitikleşmiş gençlik değil hâlbuki bu Z Kuşağı. Eleştirel bir tavırları var. Doğaları gereği isyan ediyorlar verili düzene. Üniversiteler liseleşmiş. İş garantisi yok. Çalışsalar dahi yuva kurmaları zor. Aileye mahkûmlar. Bu gençlere, “Sizi anlıyoruz. Çözüm de üreteceğiz.” diyecek kimse bulunamaz mı?

    Tuhaf gelecek belki, ama sormadan edemeyeceğim: Tuncay Özkan, Zeynep Altıok, Mustafa Balbay; milletvekili seçildikten sonra İzmir’e gidip hiç uzunca bir süre kaldılar mı? İzmir’in hangi sorununa çare buldular?

    Selin Sayek Böke’yi İzmir’de göreniniz oldu mu?

    Oysa partiye yıllar boyu emek verenler var. Gençlik kollarında, kadın kollarında çalışanlar var.

    Kaçı kendine yer bulabilecek listede?

    Bir aidiyet oluşturmadan nasıl yürünecek iktidara?

    Emek vermemiş, maddi-manevi hiçbir yardımda bulunmamış; ama milletvekili…

    Bu mudur liyakat?

     

    ***

     

    Şunu da bilmiyor değilim: Siyasete soyunmak yalnız yürek değil, çevre ve kalın bir cüzdan da gerektiriyor.

    Eski Ulaştırma Bakanı Oktay Vural seçim harcamaları konusunda şöyle bir hesap yapmıştı vaktiyle:

    “Bir adayın bu seçimde en aşağı yapacağı masraf 10 bin dolardır. O da sadece aday olduğu ili gezip en ucuzundan el ilanı bastırmakla yetinirse… Anket yaptırmaya niyetlenen olursa mesela, sadece o anketin profesyonel bir kuruluş tarafından yapılmasının maliyeti 20 bin dolar civarında. İlk üç sıradan aday olanlar çok daha fazla harcar.”

    O köprünün altından çok sular aktı. Bazen cüzdana dahi sığmayacak büyüklükte harcamalar…

    E, kolay değil tabii, promosyon niyetine tencere, pazar yerlerinde bedava karpuz, mitinglerde ekmek arası sucuk dağıtmak.

    Peki, bir milletin vekili seçilmek için niye ihtiyaç duyulsun bunlara?

    Zaten devlet bütçesinden partilere adil olmasa da bir pay veriliyor.

    Zaten üyeler aidat ödüyor.

    Zaten bağışlar yapılıyor. Destekler söz konusu.

    O halde cüzdanı kalın olanların yanında olmayanlar da aday olabilmeli.

    Haksız rekabete gidilmemeli.

    Bir insanın fakir yahut ortadirek olması, onun meziyetsiz, vasıfsız olduğu anlamına gelmez.

    Diğeri de geçerli: Bir insanın zengin olması da onu meziyetli, vasıflı kılmaz.

     

    ***

     

    Bize mahsus bir durum değil, popüler kültür ikonlarının siyaset sahnesine taşınma hikâyesi.

    Kovboy filmleriyle şöhrete kavuşan Hollywood yıldızı Ronald Reagan, ABD’nin 40’ıncı başkanı oldu.

    Ukrayna devlet başkanlığına seçilen Vladimir Zelenski de öyle; bir oyuncu.

    Bu ikisi mesela benim için sadece ‘seçilmiş’ kişiler. Oyunculukları aklıma dahi gelmiyor.

    Gerçi, Zelenski’nin maharetlerini yakından takip ettiğim söylenemez; zira Rusça bilmiyorum ve oyunları hakkında malumat sahibi değilim.

    Ama Reagan öyle mi?

    Kült film Casablanca’daki Rick Blaine rolü için Humphrey Bogart’tan önce düşünüldüğünü biliyorum mesela.

    FBI’ya muhbirlik yaptığını, komünist sanatçılara karşı kampanyalar düzenlediğini de biliyorum.

    Durup dururken gelmedi bunlar aklıma. Mayıs 1983 tarihli Milliyet Sanat’taki Haldun Taner söyleşisini okuyunca vurgulama ihtiyacı hissettim.

    Ne diyor Haldun Taner dergide?

    Şunu diyor: “Edouardo de Philippo, özellikle Napoli yaşamı üzerine nefis komedyalar yazarak ün yapmış İtalyan yazarı, geçenlerde Napoli şehri senatörlüğüne seçildi. Kendisiyle röportaj yapmaya giden gazeteci ‘Sayın Bay Senatör’ diye lafa başlayınca, ünlü yazar, ‘Lütfen, bana senatör demeyin, ben bu koca ömrü Edouardo de Philippo olmak için tükettim. Bay senatör herkes olabilir.’ demiş. Ben şahsen beni başkalarının getirip bir yere koymasına, bunun doğal sonucu olarak da, yine başkalarının o yerden almasına katlanamam, onuruma yediremem.”

    Seçilmek adına nelerden vazgeçiliyor oysa günümüzde. Seçilince de neler yapılıyor – hepsi ortada. Çoğunun seçilmeden önce takdir edilesi bir meziyeti yok.

    Bazen şöyle bir arkamıza bakıp ondan sonra ileri atılmamız gerekiyor.

    Geçende bir duvar yazısı okudum. Şöyle yazıyordu: Hatalar bakiredir, tekrarı zevke girer.

    Kılıçdaroğlu’nun bu zevkten kaçınması gerekir.

    Aksi takdirde şunu düşünmem gerekecek: Seçim işe yarasaydı yasaklanırdı.

    BERKE KAYA
    21 Mart 2023 GÖRÜŞ

    Kaynak: Kronos
    ***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

  • Berke Kaya yazdı: İşte Kılıçdaroğlu’nu bekleyen asıl büyük sorun…

    Berke Kaya yazdı: İşte Kılıçdaroğlu’nu bekleyen asıl büyük sorun…

    Altılı Masa’nın cumhurbaşkanı adayı Kemal Kılıçdaroğlu, son grup toplantısında, konuşmasını yazılı metin üzerinden yaptı. Prompter kullanmadı. Doğaçlama konuşmadı. Söylediği her sözün borsadan sokağa yığınları etkilediğini bilen bir siyasî olarak, onca hengâme arasında dikkatle hazırlandı ve yazdığını satır satır okudu.

    Biz neye baktık?

    Elindeki kâğıdın kullanılmış olmasına… Buradan da onun ne kadar tutumlu ve mütevazı olduğu kanaatine ulaştık. Gönlümüz okşandı. “Ah…” dedik, “rahmetli İnönü de böyleydi.”

    Oysa Kılıçdaroğlu, kendisini soğukta saatlerce tir tir titreyerek bekleyen kitleye mesajı hata yapmadan, eksiksiz vermek adına tercih etmişti yazılı metni. Gel gör ki, kimsenin kulağına, “Bir seçimi kazanmaktan fazlasına adayım!” cümlesi ulaşmadı. Ulaşanlarda da yer etmedi; buruşturulup hafızanın çöplüğüne atıldı.

    Biz ne gördük?

    Arkası yazılı fotokopi kâğıdına konuşmasını yazan adamda, “İtibardan tasarruf olmaz!” diyen zât-ı âlînin tersini, yani bir fotoğrafın arabını gördük.

    KILIÇDAROĞLU YER SOFRASINDA, HALİL İBRAHİM AYAKTA

    Çağ, dijital çağ ya… Kılıçdaroğlu’nun eski videoları zincirinden kurtulmuş hayvan misal salındı dolaşıma. Buket Aydın’ın, “İstanbul’u, Ankara’yı kazanacağız” diyen Kılıçdaroğlu’na kahkaha atarak tepki verdiği anlara bir güldük, bir güldük ki, gülmekten karnımıza ağrılar girdi.

    Sonra yer sofrasına oturdu Kılıçdaroğlu. Kendisine etli pilav ikram edildi. Daha ilk kaşığını götürmemişti ki ağzına, yanında oturan çocuğa tabağının etli kısmını çevirdi. “Buradan ye” der gibi el hareketi yaptı.

    Bu paylaşımla “tam not” aldı sosyal medya kullanıcılarından.

    Biz neye baktık?

    Bir küçük burjuvanın (petite bourgeoisie) bağdaş kurmayı becerememesine…

    74 yaşındaki bir ihtiyarın ne kadar zayıf ve enerjik oluşuna…

    İşin tuhafı; misafir olduğu bu ev, Ankara’nın Çubuk ilçesinde, Piyade Er Yener Kırıkçı’nın şehit cenazesinde uğradığı saldırı sonrası sığındığı evdi.

    Biz ne gördük?

    Belki biraz samimiyet, biraz tevazu gördük. Ama hâkimin, “Olay nasıl oldu, anlat” sorusuna, “Unuttum, çok zaman geçti” yanıtını veren, attığı yumruğun yanına kâr kalacağını bilen Osman Sarıgün’ü değil.

    ADALET YÜRÜYÜŞÜ – TUZ YÜRÜYÜŞÜ – BEYNE KANIN YÜRÜYÜŞÜ

    Sene 2014… Hatay’ın Kırıkhan ilçesi… Adana’nın Ceyhan ilçesi… MİT’e ait olduğu belirlenen TIR’lar durduruldu. Suriye’ye giden TIR’ların içinde askerî mühimmat – polis raporuna göre; tıbbi ilaçların altına gizlenmiş bin havan topu, bin havan topu mermisi, 50 bin makineli tüfek mermisi ve 30 bin ağır makineli tüfek mermisi…

    Belli ki mutfakta biri var. Ocağa, özene bezene hazırladığı bir ‘karışım’ koymuş, tencere kısık ateşte…

    Ocaktaki karışıma OHAL dökülüyor. Tadını pekiştirmek adına referanduma gidiliyor. Bu öyle bir referandum ki, pek de hoşnut olmadığımız sistemin dibine kibrit suyu döküyor. YSK, sandıkların kapanmasına 10 dakika kala mühürsüz oyları geçerli sayıyor. Sonuç %51 evet…

    Hal böyleyken ocaktaki ‘yemek’ hafif hafif fokurduyor. Diri kalmasın diye 15 Temmuz kepçesiyle taneler eziliyor. Barış Bildirisi’ne imza atan üniversite hocaları meslekten uzaklaştırılıyor.

    Kısır ateşte ancak bu kadar pişiyor yemek. Ateşi güçlendirmek adına Enis Berberoğlu tutuklanıyor. Can Dündar soluğu yurtdışında alıyor.

    Fevkalade özet geçtiğim tüm bu sürecin ardından yürümeye karar veriyor Kılıçdaroğlu. İlk adımı Ankara’da, Güvenpark’ta atıyor. Son adımı da İstanbul’da, Maltepe’de… 420 kilometrelik yolu 25 günde yürüyor.

    Biz neye baktık?

    Giydiği beyaz gömleğe…

    Sol elinde taşıdığı ‘adalet’ yazılı dövize…

    Cumhuriyet Halk Partisi Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlunun Adalet Yürüyüşü 13. Gününde Düzce’nin Kaynaşlı İlçesinde. (Fotoğraf: Ziya Köseoğlu)

    Times, Adalet Yürüyüşü’ne yer verdiği haberinde, “Yürüyüş CHP lideri Kemal Kılıçdaroğlu için zaferi resmediyor” diyor.

    Adalet Yürüyüşü’nün Gezi Parkı protestolarından beri en yoğun katılımlı muhalif hareket olduğunu söylüyor.

    Bir şey daha yazıyor Times; başörtüsü takan ve hükümetteki işinden Fethullah Gülen hareketi destekçisi olduğu iddiasıyla atılmadan önce Erdoğan’ı destekleyen bir katılımcının, “En azından ülkede hâlâ birilerinin adaleti umursadığını görmek ümitlerimizi canlandırdı” şeklindeki sözlerini aktarıyor.

    Biz ne görüyoruz?

    Bahçeli’nin, enfes bir “değildir, hiç değildir” retoriği geliyor; “Ankara-İstanbul arasında değildir. Yolda bulunmayı bekleyen cevher hiç değildir.” sızlanmasını görüyoruz.

    Özgür Özel’in, muhakkak derin anlamlar taşıyan, lakin cüz’i irademizle kavrayamadığımız şu izahını görüyoruz: “Gandhi’nin ‘tuz yürüyüşü’ rekoru kırıldı!”

    ***

    Kitle zihni üzerine çarpıcı satırlar yazan Jean Baudrillard, şu topraklarda yaşasa, şu bakılan ve görülenlere tanık olsa, nasıl ki güncel siyasi ve ideolojik akımları reddederek üne kavuşmuşsa, hiç kuşkusuz, kendini de reddederek ücra bir yerde ölmeye yatardı.

    Ölmeye yatardı, diyorum; zira bu ülke, “kankalarla cenaze namazı keyfi” diyerek selfie çekenlerin ülkesi. Zira bu ülke, elinde, “Kemal Bey, hadi aynı anda gelelim” dövizini sırıtarak taşıyan kadınların ülkesi.

    Bir şeylerin değişmesini isterken kendimize bakmıyor, kendimizi görmüyoruz. Değişme talebinde bulunanın, artık değiştirilemeyecek kadar sertleşmiş, kırılgan bir yapısı olduğunu da sık sık unutuyoruz.

    Oysa biliyoruz ki, “eleştirel bilinç”in uyandırılması gerekiyor. Ama eleştiri denince, kankalarla cenaze namazı selfiesi çekmek yahut “hadi aynı anda gelelim” Kemal Bey gibi şeyler gelmemeli aklımıza.

    Eleştirinin bir ayağı Kant’ın şu sözüne dayanmalı sanki: “Görüsüz (deneysiz) kavramlar boş, kavramsız (aklın kalıpları dışında) görüler kördür.”

    Diğer ayağını isteyen Karl Popper’in üzerine koyar, “yanlışlanabilirlik ölçütü”yle şenlenir ortalık; isteyen Hegel’in Kant eleştirileri üzerine koyar ve “Neden hâlâ Hegel?” ile oyalanır. O oynak ayağın nereye konduğu kişinin kendiyle ilgilidir.

    Lakin ben, sözü Francisco Weffort’a getirmek istiyorum. Onun, Paulo Freire’in Educaçao Como Prâtica da Liberdade (Özgürleşme Pratiği Olarak Eğitim; Rio de Janerio, 1967) adlı kitabına yazdığı önsözdeki cümlesine…

    Weffort diyor ki: “Eleştirel bilincin uyanması, sosyal hoşnutsuzlukların ifade edilmesinin yolunu hazırlar, çünkü bu hoşnutsuzluklar baskıcı bir durumun gerçek bileşenleridir.”

    Burada iki anahtar kelime var; biri “eleştirel bilinç”, diğeri “sosyal hoşnutsuzluk”…

    ERDOĞAN’IN HASTA ETTİKLERİ

    Hadi gelin, somut (pratik) bir örnekle ilerleyelim.

    Başı kapalı genç bir kadınla konuşuluyor. Bir sokak röportajı. Kadın, “Ülke diye bir şey kalmadı, çocuklarımızın geleceği kalmadı, eğitim kalmadı, vallahi Yahudi gelsin, Papa gelsin, oyumu ona vereceğim. Yeter ki şu ülkeyi artık Müslümanlar yönetmesin.” diyor.

    Bu sözlerde eleştirel bilincin ‘eleştiri’ kısmını görüyoruz. Bilinç, belki bir gün eşlik eder kendisine…

    Ama “sosyal hoşnutsuzluk” puslu da olsa orada, o dolu ağızla söylenen sözlerin içinde.

    Osmanlı için ‘Avrupa’nın hasta adamı’ (Sick man of Europe) deniyordu ya… Bizim için de “Erdoğan’ın hasta ettikleri” dense, çok da yanılmış olmazlar korkarım ki…

    Hükümetten o kadar bezmiş, o kadar yılmış ki hanım kızımız, bunlar gitsin de, yerine (kendince en kötüsü dâhil) kim gelirse gelsin diyor.

    “Gelecek olan(lar) da ondan çok farklı değil” deseniz, cevap hazır: “Olsun; bunlar gitsin de… Sonra onların da icabına bakarız.”

    Örgütlü mücadele, sınıf bilinci, eşitlik ve özgürlük falan deyince de ezber yedekte: “Bunlar hele bir gitsin; hepsini yaparız”

    Yani insanlar fena halde illallah etmiş durumda. Kardeşinin (MHP) elinden tutan ağabey (AK Parti) bir an önce gitsin isteniyor.

    Şu noktadan sonra, “Erdoğan kazanacak” nakaratını, bu şarkıyla yatıp kalkanlar dahi pek mırıldanmıyor artık.

    Demem o ki, yeni döneme hazırlanmak gerekiyor.

    HUZURSUZLUK YAHUT HOŞNUTSUZLUK

    Dilimize Uygarlığın Huzursuzluğu olarak çevrilen bir eseri vardır Freud’un. Oradaki ‘huzursuzluk’, aslında ‘hoşnutsuzluk’tur. Nedense çevirmen ve yayıncı huzursuzluğu seçmiş.

    Bu eserde, şöyle bir bölüm geçer:

    “İnsanlar mutluluğun peşindedir, mutlu olmak ve öyle kalmak isterler. Bu çabanın iki yönü, bir olumlu bir de olumsuz hedefi vardır. Bir yandan acı ve keyifsizliğin yokluğunu, öte yandan da yoğun haz duyguları yaşamayı ister.”

    Zâtî âli bunu bilerek mi yapıyordu, emin değilim; ancak sıkı bir Freud hayranı gibi davranıp, halkın bir kesimini boğulana kadar ‘acı’ya batırıp, bir kesimi de ‘keyifsizliğin yokluğu’na mahkûm etti uzunca bir süre. Dengesiz bir haz paylaşımı oldu.

    Şimdi acıya doyanlar hazzın peşinde.

    Kılıçdaroğlu, Erdoğan’ın boşalttığı koltuğa oturunca sistemi değiştirmiş olmayacak. Ne zaman ki, halkın baktıkları ile gördüklerini değiştirmeyi başarır, eleştirel bilinci uyandırır, işte o zaman, sistemi değiştirmeye yönelik bir adım atmış olur.

    Ve bu, sanılandan çok daha zordur.

    BERKE KAYA
    12 Mart 2023 GÖRÜŞ

    Kaynak: Kronos
    ***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***