Etiket: yargı

  • Ensar, Elmalı, Fıkır-Der: Türkiye’de gündem olan istismar davalarında yargı süreci ne durumda?

    Ensar, Elmalı, Fıkır-Der: Türkiye’de gündem olan istismar davalarında yargı süreci ne durumda?


    Birgün yazarı gazeteci Timur Soykan, 3 Aralık 2022’deki yazısında , İsmailağa Cemaati’ne bağlı Hiranur Vakfı’nın kurucusu Yusuf Ziya Gümüşel’in kızı H.K.G.’yi 2002 yılında 6 yaşındayken imam nikahıyla ‘evlendirdiğini’ ortaya çıkardı. 

    H.K.G’nin şikayetiyle yıllarca süren çocuk istismarı ortaya çıkarken Soykan 7 Aralık’taki yazısında da fotoğraflarla istismarı bir kez daha kanıtlandı. Hiranur Vakfı’nda 6 yaşındaki çocuğun istismarı özellikle sosyal medyada infial yaratırken birçok siyasi parti konuya ilişkin açıklama yapmış, Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı davaya müdahil olduğunu duyurmuştu. Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanı Derya Yanık da “Çocuk istismarı, çocuğa yönelik istismar vakaları siyasetin konusu değildir. Bunlar son derece insani ve her zeminde, her toplumda karşılaşılabilecek meseleler” açıklamasında bulundu.

    Adalet Bakanı Bekir Bozdağ da 6 çocuğunun cinsel istismarına yönelik iddialarla ilgili 2012’de kovuşturmaya yer olmadığına dair karar veren Cumhuriyet Savcısı hakkında Hâkimler ve Savcılar Kurulu’na (HSK) inceleme izni verdi. Savcı hakkında inceleme başlatıldı. Öte yandan İstanbul’daki ilişkin Anadolu Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından İsmailağa Cemaati’ne bağlı Hiranur Vakfı’nın kurucusu Yusuf Ziya Gümüşel’in kızı H.K.G’nin 6 yaşında ‘imam nikâhı’ ile ‘evlendirilmesi’ ve cinsel istismara maruz bırakılmasına ilişkin hazırlanan iddianame kabul edildi. Yusuf Ziya Gümüşel, Fatma Gümüşel ve Kadir İstekli, 22 Mayıs 2023’te hakim karşısına çıkacak.

    Ayrıca AKP Grup Başkanvekili Özlem Zengin konuya ilişki araştırma komisyonu kurulacağını duyurdu.

    Hiranur Vakfı’na ilişkin yargı süreci devam ederken Türkiye’de son 7 yılda infial yaratmış çocuk istismarı davaları sırasıyla şöyle:

    Ensar Vakfı davası: Faile 508 yıl hapis

    Karaman’da Ensar Vakfı ve Karaman Anadolu İmam Hatip Lisesi Mezunları Derneği’ne (KAİMDER) bağlı evlerde kalan 9-10 yaşlarındaki çocukların 2012 – 2015 yılları arasında istismara maruz kaldığı ortaya çıktı.

    Birgün gazetesinde 12 Mart’ta “Karaman’da 45 erkek öğrenciye tecavüz!” başlığıyla yayımlanan haberle istismar Türkiye gündemine oturdu. Evlerde kalan çocuklardan birinin okula gitmek istemesi üzerine ablasının çocuğu psikiyatriste götürmesi, çocuğun kendisine hayvan pornoları izletildiğini söylemesi ve psikiyatristin savcıyı araması üzerine soruşturma açıldı. Ve fail 54 yaşındaki sanık Muharrem Büyüktürk tutuklandı.

    45 çocuktan 10’u Karaman Devlet Hastanesi’nden tecavüz raporu aldı. Çocuklar ifadelerinde Muharrem Büyüktürk’ün kendilerini dövdüğünü, tehdit ettiğini, korktukları için direnemediklerini ve utandıkları için yaşadıklarını kimseye anlatamadıklarını söyledi. Muharrem Büyüktürk ise suçunu kabul etti.

    Nisan 2016’da Karaman Ağır Ceza Mahkemesi’nde görülen davada sanık Muharrem Büyüktürk için “çocuğun nitelikli cinsel istismarı”, “hürriyeti tahdit”, “kasten yaralama” ve “müstehcen görüntüleri izletme” suçlarından her öğrenci için ayrı ayrı olmak üzere toplamda 508 yıl 3 ay hapis cezası verildi.

    Öte yandan dönemin Aile ve Sosyal Politikalar Bakanı Sema Ramazanoğlu, istismarın ortaya çıkmasının ardından “Buna bir kere rastlanmış olması hizmetleri ile ön plana çıkmış bir kurumumuzu karalamak için gerekçe olamaz. Biz Ensar Vakfı’nı da tanıyoruz, hizmetlerini de takdir ediyoruz” açıklamasında bulunmuştu.

    14 yaşındaki engelli çocuğa yönelik istismar: Davada tutuklu kalmadı

    Türkiye’nin gündemine oturan bir diğer çocuk istismarı davası ise Diyarbakır’ın Kulp ilçesinde kayıtlara geçti. Kulp’ta yaşayan 14 yaşındaki zihinsel engelli F.B’nin 2014 ve 2015 yılları arasında 653 kez cinsel istismara uğradığı ortaya çıktı.

    Diyarbakır Çocuk İzlem Merkezi’nde yeniden ifadesi alınan F.B., bir şüphelinin yaklaşık 200 kez, bir şüphelinin ise ölüm tehdidiyle 100 kez kendisine cinsel istismarda bulunduğunu söyledi. Çocuğun ifadeleri üzerine 92 isim tespit edildi. İsmi geçen kişilerin, taksici, okul temizlik görevlisi, kuyumcu, belediye görevlisi, lokantacı, kamu görevlisi, itfaiyeci, kıraathaneci, kasap, elektrikçi, aşçı, kuaför ve kırtasiyeci oldukları belirlendi. 

    Kimliği tespit edilen 22 şüpheli, 2016 ve 2017 yıllarında tutuklandı. Tutuklanan şüpheliler ifadelerinde mağdura zorla veya rızası ile cinsel istismarda bulunmadıklarını söyledi. Çocuğun iç beden muayenesinde ise mağdurun hem fiili livataya maruz kaldığı hem kızlık zarının yırtıldığı belirlendi.

    Soruşturma sonucunda, mağduru telefonla aradıkları tespit edilen 10 kişi hakkında 25 Ekim 2016, 11 kişi hakkında 26 Nisan 2017 ve 1 kişi hakkında ise 22 Eylül 2017 tarihinde, ‘Çocuğun cinsel istismarı’ ve ‘Cinsel amaçla kişiyi alıkoyma’ suçlarından dokuzar yıldan 43’er yıla kadar değişen oranlarda hapis istemiyle üç ayrı iddianame hazırlandı. 

    İlk iddianamenin kabulünün ardından 10 tutuklu sanığın yargılanmasına 17 Ocak 2017 tarihinde Diyarbakır 2’nci Ağır Ceza Mahkemesi’nde başlandı. 11 sanık hakkındaki 2’nci iddianame de daha sonra aynı dava ile birleştirildi. Mahkeme, 28 Mart 2017’deki duruşmada 11 sanığın, 21 Eylül 2017 günkü duruşmada ise diğer 10 sanığın serbest bırakılmasına karar verdi. Tek tutuklu N.Y. de 22 Kasım 2017 tarihinde 6’ncı Ağır Ceza Mahkemesi’nde görülen davada tahliye edildi. Hiç tutuklunun kalmadığı dava 6 yıldır devam ediyor.

    FIKIH-DER davası: Üç suçluya ceza yağdı

    İstanbul Ümraniye’deki Fıkıh Araştırmaları Derneği’ne (FIKIH-DER) ait yatılı kursta kalan 6 çocuğun, Eylül 2019’da suç duyurusunda bulunmasıyla bir istismar daha Türkiye gündemine oturdu. Mağdur çocukların şikayetinin ardından Anadolu Cumhuriyet Başsavcılığı’nca başlatılan soruşturmada 3 sanık tutuklandı.

    İstanbul 8. Ağır Ceza Mahkemesi’nde 3 sanık hakkında “çocuğun cinsel istismarı” ile “eziyet” suçlarından açılan dava Ocak 2020’de sonuçlandı. Davada yargılanan dernek başkanı Ömer Işıktekin 73 yıl, Hacı Serkan Bektaş 38 yıl, Tarık Bektaş da 25 yıl hapis cezası aldı.

    73 yıl hapis cezası olan Dernek başkanı Ömer Işıktekin’in, yaptığı sohbetlerden birine ilişkin yayımlanan videoda şunları söylediği ortaya çıkmıştı: “Yanlış yapılmış olabilir, kin besleme. Müslümanın Müslüman’da hakkı vardır, görmemezlikten gel, duymazlıktan gel. Zaten bir insanı her şeyi görüp duyarsa mutlu olmaz. Görmeyeceksin, duymayacaksın, bilmeyeceksin…”

    Elmalı davası: Sanıklar beraat etti

    Türkiye’nin gündemine oturan bir diğer dava ise Elmalı davası. 2020 yılında Balıkesir’da G.S isimli kadın 7 ve 10 yaşındaki iki torununun cinsel istismara maruz kaldığı iddiasıyla savcılığa başvurdu.

    Babaanne, Antalya’nın Finike ilçesinde yaşayan çocuklarının annesi M.A ve kocası R.A’nın çocukları istismar ettiğini iddia etmişti. Soruşturma başlatan savcılık, babaannelerinin yanında olan ana sınıfı öğrencisi G.E.G. ile ağabeyi İ.E.G.’nin, Çocuk İzlem Merkezi’nde ifadesine başvurdu.

    G.E.G. İfadesinde, annesi ve üvey babası ile birlikte isimleri F., A. ve M. olan kişilerin kendisine istismarda bulunduğunu anlattı. G.E.G. Merve A., üvey babası Rahmi A. ve dayısı S.’den şikayetçi olduğunu söyledi. .E.G. de maruz kaldıkları cinsel istismarı ve fiziksel şiddeti doğruladı. Çocuklar, başlarına gelenleri deftere yaptıkları çizimlerle de anlatmaya çalıştı. Bu resimler de soruşturma dosyasına girerken sosyal medyada da paylaşılmış ve günlerce tartışılmıştı. İktidardan siyasetçilere, sanatçılardan futbol kulüplerine kadar birçok kurum Elmalı davasına ilişkin sosyal medyada açıklama yapmıştı.

    Yürütülen soruşturma kapsamında delillerin tam olarak toplanmamış olması, delillerin karartılma ihtimalinin bulunduğu gerekçesiyle 16 Ekim 2020 tarihinde sanıklar M.A ile üvey baba R.A. tutuklandı. Ancak 5 Ocak 2021’deki ikinci duruşmada yargılama sürecinde delillerin toplanmış olduğu ve alınan beyanlarda çelişkiler olduğu gerekçesiyle sanıkların adli kontrol şartıyla tutuksuz yargılanmalarına hükmedildi.

    Karara, Elmalı Cumhuriyet Başsavcılığı, Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı avukatları ve davaya müdahil olan avukatlar itiraz etmişti. Dönemin Adalet Bakanı Abdulhamit Gül, tahliye kararının ardından “Süreci yakından ve dikkatle takip ediyor, sürecin hassasiyetine uygun her türlü tedbiri alıyoruz. HSK da konu hakkında inceleme başlattı” açıklamasında bulunmuştu. Elmalı Cumhuriyet Başsavcılığı, sanıkların tutuksuz yargılanmasına itiraz ettiklerini ancak itirazın Antalya 10. Ağır Ceza Mahkemesi tarafından reddedildiğini duyurmuştu.

    15 Kasım 2021’de görülen son duruşmada ise anne M. A. ve üvey baba R. A. ile çocukların 15 yaşındaki dayısı S.C.G., “cinsel istismar” ve “eziyet” suçlarından yargılandıkları davada beraat etti.

    MHP Diyarbakır İl Başkanı’nı istismar davasından beraat

    Son olarak görevden alınan MHP Diyarbakır İl Başkanı Cihan Kayaalp’in istismardan beraat alması Türkiye gündeminde yer alan bir diğer çocuk istismarı davası. MHP Genel Başkan Yardımcısı Semih Yalçın’ın, bir gün önce kapatıldığını açıkladığı MHP Diyarbakır İl Teşkilatı’nın Başkanı Cihan Kayaalp, 17 yaşındaki E’ye defalarca cinsel istismarda bulunduğu suçlamasıyla 17 Haziran’da tutuklanmıştı.

    Kayaalp ile ilgili soruşturma 36 günde tamamlandı. Diyarbakır 13. Ağır Ceza Mahkemesi tarafından kabul edilen iddianamede Kayaalp’in “zincirleme şekilde cebir tehdit veya hile kullanarak kişiyi hürriyetinden yoksun kılma”, “zincirleme şeklinde çocuğun cinsel istismarı ve cinsel taciz” suçlarından üst sınırdan 49 yıl 9 ay kadar hapsi istendi. 

    Ekim ayında hakim karşısına ilk kez çıkan Kayaalp hakkındaki tüm iddiaları reddedip, geçirdiği ameliyat nedeniyle ‘cinsel iktidarsız’ olduğunu ancak raporunun bulunmadığını savunmuştu. Kayaalp Kasım ayında görülen ikinci duruşmada ‘yeterli delil olmadığı’ gerekçesiyle beraat kararıyla birlikte tahliye edilmişti. Geçtiğimiz hafta Kayaalp’in beraatına ilişkin yayımlanan gerekçeli kararda ise “İstismar olsa bile çocuğun rızası var” denildi. Kararda ayrıca çocuğun Kayaalp ile birlikte cinsel eylem sırasında ‘güldüğü’ belirtilerek şöyle dendi:

    “Rızasına aykırı olarak kendisine cinsel istismara konu eylemler gerçekleştirilen kişinin eylemin gerçekleştiği sırada eylemde bulunan kişiye birlikte kahkaha atması, razı olmaması halinde herhangi bir kötülüğe maruz kalacağı yönünde delil ve emare bulunmaması ve bu yönde bir kaygısı da olmamasına rağmen eylemi gerçekleştirene rızası varmış gibi kendisini göstermesi ve eylemler sırasında beğenilme isteğini açıkça ortaya koyar sözler sarfetmesinin olağan yaşam koşulları altında rızasına aykırı şekilde cinsel eylemlere maruz kalan bir mağdurdan beklenilebilecek bir davranış şekli olmadığı, bu haliyle sanığa isnat edilen ve mağdura karşı gerçekleştirildiği iddia edilen eylemlerin sanık tarafından gerçekleştirildiğinin kabulünde dahi somut olayda sanık tarafından cebir, tehdit, hile veya iradeyi etkileyen başka bir nedene dayalı olarak eylemde bulunulduğuna, bu suretle sanığın üzerine atılı suçların kanuni unsurlarının oluştuğuna ve atılı suçlardan cezalandırılmasına karar verilmesine yeter nitelik ve derecede her türlü şüpheden uzak, kesin ve inandırıcı delil bulunmadığı yönünde hukuki ve vicdani kanaate varılarak aşağıdaki şekilde hüküm kurulmuştur.”

    6 yaşındaki torununu istismar eden ‘dede’ye beraat

    Bir diğer dava ise İzmir’den. Nisan 2018’de İzmir Torbalı’da 72 yaşındaki Mehmet Ali B.’nin 6 yaşındaki torununa aylardır cinsel istismarda bulunduğu ortaya çıkmıştı. Durumu fark eden aile nisan ayı başında Torbalı Cumhuriyet Başsavcılığı’na suç duyurusunda bulunmuş, 5 Nisan’da Mehmet Ali B. gözaltına alınarak Buca Cezaevi’ne gönderilmişti. 23 Mayıs’ta İzmir 10. Ağır Ceza Mahkemesi’nde görülen ilk duruşmada mahkeme ev hapsi talebini reddetmiş, tutukluluğun devamına karar vermişti.

    Haziran 2018’de görülen 3. duruşmada ise 72 yaşındaki Mehmet Ali B.’nin atılı suçun sabit olmadığı gerekçesi “Şüpheden sanık yararlanır” ilkesine de atıfta bulunarak sanığın beraatine karar vermişti.

    ***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

  • Kürtçe tiyatronun yasaklanması yargıya taşınacak: Yasaklamanın temelinde tahammülsüzlük var

    Kürtçe tiyatronun yasaklanması yargıya taşınacak: Yasaklamanın temelinde tahammülsüzlük var


    ***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

  • Suudi Arabistan’da ‘terörizmle bağlantılı suçlardan’ 81 kişi idam edildi

    Suudi Arabistan’da ‘terörizmle bağlantılı suçlardan’ 81 kişi idam edildi


    Suudi Arabistan’da çoğunluğu terörizmle bağlantılı suçlardan hüküm giyen 81 kişinin bir günde idam edildiği duyuruldu.

    Suudi Arabistan İçişleri Bakanlığı terör, casusluk, cinayet ve diğer bazı suçlardan yargılanan 81 kişinin idam edildiğini açıkladı.

    Bakanlık tarafından yapılan açıklamaya göre, söz konusu 81 kişi, “sapkın düşünce ve inançları benimseme, ibadethaneler, hükümet binaları ile ülke ekonomisinin can damarı olan yerleri hedef alma, yetkililer ile emniyet mensuplarını izleme ve hedef alma, kaçırma, işkence, silahlı soygun, silah kaçakçılığı gibi suçları işleme, Yemen’deki Husiler, El-Kaide ve IŞİD gibi terör örgütlerinin planlarını uygulama ve onlar için istihbaratçılık yapma” suçlamasıyla mahkemeye sevk edildi.

    Dava sonunda mahkeme, Yemen uyrukluların da aralarında bulunduğu çoğu Suudi Arabistanlı 81 sanığın idam edilmesine hükmetti.

    Açıklamada, haklarında verilen idam kararı infaz edilen sanıkların tek tek isimleri, uyrukları ve işlediği suçlar zikredildi.

    ***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

  • Tunus Cumhurbaşkanı Yüksek Yargı Konseyini feshetme kararı aldı

    Tunus Cumhurbaşkanı Yüksek Yargı Konseyini feshetme kararı aldı


    Tunus Cumhurbaşkanı Kays Said, yargıya siyasi baskı tartışmalarının gölgesinde Yüksek Yargı Konseyi’ni “tarafsız olmadığı” geretçesiyle feshetme kararı aldı.

    Yüksek Yargı Konseyi Başkanı Youssef Bouzakher, Reuters’e yaptığı açıklamada, Said’in bu girişimiyle yargıçları kendi buyruğu altına almayı hedeflediği suçlamasında bulundu.

    Bouzakher, Cumhurbaşkanı Said’in kararının “yasal olmadığını” ve cumhurbaşkanlığı yetkilerinin ihlal edildiği görüşünü dile getirdi.

    2019 yılında Cumhurbaşkanı seçilmeden önce anayasa profesörü olarak görev yapan ve bir hakimle evli olan Said, ocak ayında bu konseyin üyelerine tanınan bazı maddi ayrıcalıkları kaldırmıştı. 2016 yılında kurulan bu konsey, ülkedeki yagıç atamalarında söz sahibi.

    Tunus Cumhurbaşkanlığı, gün içinde Said’in, İçişleri Bakanlığına yaptığı ziyaret sırasında çekilen görüntülerini paylaştı.

    “Şu andan itibaren bu Konsey tarihe karıştığını bilsin”

    Bakanlıktaki toplantıda geçici bir kararname çıkararak Yüksek Yargı Konseyini feshetme kararı aldığını söyleyen Said, “Şu andan itibaren bu Konsey tarihe karıştığını bilsin. Konsey mevkilerin satıldığı yer haline geldi. Yargıçlar sadakate göre atanıyor. Onların yeri şimdi oturdukları yer değil, sanıkların durduğu yerdir.” ifadelerini kullandı.

    Destekçilerinin bugün başkent Tunus’ta düzenlemeyi planladığı gösteriye işaret eden Said, “Tunusluların Yüksek Yargı Konseyinin feshedilmesini talep edeceklerini biliyorum.” dedi.

    Tunus’ta Said’i destekleyen 25 Temmuz Hareketi, Yüksek Yargı Konseyinin kapatılması talebiyle bugün başkentteki Konsey binası önünde bir protesto eylemi düzenleyecek.

    Tunus’taki siyasi kriz

    Tunus’ta Cumhurbaşkanı Said’in geçen yıl açıkladığı olağanüstü kararların ardından siyaset, ekonomi ve yargı alanında yaşanan krizler artarak devam ediyor.

    Said, 25 Temmuz 2021’de ilan ettiği olağanüstü kararlarla parlamentonun çalışmalarını dondurdu ve milletvekili dokunulmazlıklarını kaldırdı. Said, 22 Eylül’de yeni kararnamelerle yetkilerini genişleterek yürütme organını tamamen kendine bağladı.

    Cumhurbaşkanı’nın aldığı tüm bu kararlar, ülkede bir tür “istisnai durum” oluşmasına yol açtı.

    Bazı kesimler Said’in kararlarını “darbe” olarak nitelendiriyor ve Tunus’un demokrasiden uzaklaştığını savunuyor.

    Tunus Cumhurbaşkanı, 19 Ocak’ta da Yüksek Yargı Konseyi üyelerine tanınan imtiyaz ve maddi yardımları kaldırdığını duyurmuştu. Said’in bu kararı birçok kesim tarafından yönetimin yargıya müdahalesi olarak değerlendirilmişti.

    ***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

  • Erdoğan, ‘Bizim mahkeme kararlarımızı tanımayanı biz de tanımayız’ dediği AİHM’e 3 kez başvurdu

    Erdoğan, ‘Bizim mahkeme kararlarımızı tanımayanı biz de tanımayız’ dediği AİHM’e 3 kez başvurdu


    Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) ve iş insanı Osman Kavala ile ilgili olarak, “Bizim mahkeme kararlarımızı tanımayanı biz de tanımayız” dedi. “Biz kendi mahkemelerimize saygı duyulmasını bekliyoruz” diyen Erdoğan, geçmişte 3 kez AİHM’e başvurmuştu.

    Erdoğan, AİHM’in Türkiye aleyhine açılan davalarda verdiği kararlara yönelik eleştirilerini sürdürüyor. Cumhurbaşkanı, daha önce de AİHM’in Halkların Demokratik Partisi (HDP) eski Eş Başkanı ve eski Milletvekili Selahattin Demirtaş’ın serbest bırakılması ile ilgili kararına tepki göstermişti.

    AİHM’in Selahattin Demirtaş kararının siyasi olduğu yorumunu yapan Erdoğan, “AİHM bu kararı iç hukuk yolları tükenmeden alarak istisnai bir uygulama yapmıştır” demişti. “Esasen AİHM bizim mahkemelerimizin yerine geçecek şekilde karar veremez” diyen Erdoğan, son olarak Osman Kavala kararı nedeniyle “Bizim mahkeme kararlarımızı tanımayanı biz de tanımayız” dedi.

    Erdoğan’ın AİHM başvuruları

    Cumhurbaşkanı Erdoğan ilk kez AİHM’e 1999 yılında “adil yargılanma” talebi ile başvurdu. Erdoğan, okuduğu bir şiir sebebi ile “halkı din ve ırk farkı gözeterek kin ve düşmanlığa açıkça tahrik etmek” suçundan 1998 yılında Diyarbakır Devlet Güvenlik Mahkemesi (DGM) tarafından 10 ay hapis ve 177 milyon TL para cezasına çarptırıldı. Erdoğan’ın Yargıtay’da yaptığı itirazı reddedilince dönemin İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı, AİHM’e başvurdu.

    Erdoğan milletvekili olabilmek için AİHM’e başvurdu

    Cumhurbaşkanı Erdoğan, 2002 yılında tekrar AİHM’e başvurmak zorunda kaldı. Erdoğan milletvekili olabilmek için adli sicil kaydının silinmesini talep etti. Bu istek Diyarbakır 4 No’lu DGM’si tarafından kabul edilse de dönemin Yargıtay Başsavcısı Sabih Kanadoğlu karara itiraz etti. Kanadoğlu’nun girişimi sonrası Yargıtay 8. Ceza Dairesi, Diyarbakır 4 No’lu DGM’nin kararını bozdu.

    2001 yılında yaşanan bu olayların ardından Erdoğan siyasi bir kararla halkın iradesinin önüne geçildiği gerekçesiyle AİHM’e başvurdu.

    Erdoğan 2002 yılında Yüksek Seçim Kurulu’nun milletvekili olamayacağı yönündeki kararını da AİHM’e taşıdı.

    Cumhurbaşkanı Erdoğan, 2003 yılında Başbakan seçildikten sonra AİHM’e yaptığı başvuruları geri çekti.

    ***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

  • Yargı dizisinden KPSS mülakatlarına gönderme

    Yargı dizisinden KPSS mülakatlarına gönderme


    ***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

  • TBB Başkanı Erinç Sağkan: Kavala ve Demirtaş hakkında en büyük vebal yargının üzerinde

    TBB Başkanı Erinç Sağkan: Kavala ve Demirtaş hakkında en büyük vebal yargının üzerinde


    Türkiye Barolar Birliği’nin 36. Genel Kurulu’nda Türkiye Barolar Birliği Başkanlığı’na (TBB) seçilen Erinç Sağkan, “Osman Kavala ve Selahattin Demirtaş hakkında AYM ve AİHM kararlarının uygulanmamasında en büyük vebal yargının üzerinde” dedi.

    Sağkan’ın TBB’nin 36. Genel Kurulu’nda başkan seçilmesiyle, 8,5 yıllık Metin Feyzioğlu dönemi son bulmuştu.

    Yeni Başkan Sağkan, avukatlar ve barolar hakkında atmayı planladığı adımlar, yargının içinde bulunduğu durum ve Türkiye’de yaşanan hak ihlallerine ilişkin Euronews Türkçe’nin sorularını yanıtladı:

    euronews – Büşra Taşkıran: TBB devir teslim töreninde yaptığınız ilk konuşmanızda “Hiçbir avukat ve baro yalnız kalmayacak” dediniz. Nasıl bir yol izleyeceksiniz? Nasıl adımlar atmayı planlıyorsunuz?

    Erinç Sağkan: Aslında bu söylem kendiliğinden gelişmedi bir ihtiyacı ortaya koymak adına söylenmişti. Çünkü geçtiğimiz son beş yıl içerisinde biz hem avukatlık mesleğinin uğradığı saldırılarla hem de meslektaşlarımızın bizzat uğradığı saldırılarda maalesef etkin bir Türkiye Barolar Birliği göremedik. Bu sebeple söylemimiz yola çıkıştaki söylemimiz de bu oldu. Çünkü Türkiye Barolar Birliği kamu kurumu niteliğinde bir meslek örgütü ve öncelikli görevi de yasada tanımlandığı şekilde mesleğin ve meslektaşın sorunlarıyla ilgilenmek. Avukatların malum çok fazla sorunu var. Ve bu sorunların başında da ekonomik olarak sürüklendikleri bu kaosun içerisinde şiddete uğramak noktasında açık hedef haline getirilmiş olmaları geliyor. Bu noktada çok sayıda avukata dönük şiddet vakasında maalesef ki gerek bu dosyalara ilişkin soruşturma ve kovuşturma aşamalarında gerekse kamuoyunda avukatın, müvekkilleriyle özdeşleştirilmemesi gerektiği hususları da yeterli bir bilgilendirmenin ve etkili bir takibin Türkiye Barolar Birliği tarafından yapılmadığı inancında idik. O sebeple bundan sonraki süreçte öncelikle avukatlar hayatın her alanında yani sabah evden çıktıkları andan itibaren meslek yaşantıları içerisinde ki çünkü bizim meslek yaşantımız sadece adliye içerisinde sürdürülen bir yaşam değil. Meslek yaşantılarının içerisinde uğradıkları her türlü haksızlıkta doğrudan Türkiye Barolar Birliği’ni yanı başlarında bulacaklar. Bunun yöntemi de Türkiye Barolar Birliği nezdinde çok etkili bir avukat Hakları Merkezi kurmaktan geçiyor. Seksen bir ilimizdeki baroların tamamından avukat hakları noktasında koordinatör yönetim kurulu üyesinin katılımıyla oluşacak. Etkin bir Avukat Hakları Merkezi oluşturacağız. Hem bu merkez hem de Türkiye Barolar Birliği’nin başkanı ve yönetim kurulu doğrudan avukat hakkı ihlallerinde olaya müdahale edecek bir yapıyı meydana getireceğiz ve bu sürecin içerisinde hiçbir meslektaşımız uğradığı haksızlık karşısında yalnız bırakılmayacak. Bunun yanında tabii baroların yalnız bırakılmasını da belirtmiştik. Bu en başta çoklu baro sürecindeki baro başkanlarına uygulanan zulme Türkiye Barolar Birliği’nin geçtiğimiz dönem sessiz kalmasından kaynaklanan bir söylem. Çünkü o dönem barolar çok haklı bir şekilde, çok haklı bir gerekçeyle anayasadan kaynaklanan demokratik haklarını kullanmaya gayret ettiler. Baro başkanlığının temsil niteliğinde bu eylemsel tavır organize edilmişti. Ancak maalesef o süreçte yalnız bırakıldılar. Bu mücadeleyi çatı örgütün Türkiye Barolar Birliği’nin organize etmesi gerekirken maalesef bu süreçte yalnız bırakılarak bir şekilde çok organize olamadan biraz daha yolda şekillenen eylemsel tavırlara bürünmek durumunda kaldı bu süreç. Sonraki takvimsel süreçte ise artık Türkiye Barolar Birliği, baroları da gerek hedef haline getirildikleri süreçlerde, gerekse birlikte anayasal demokratik tepkileri ortaya koymak noktasında yalnız bırakmayacağı gibi, öncülük edecek. Bir adım önlerinde değil, bir adım arkalarında değil, tam da yanı başlarında barolarla birlikte hareket edecek bir Türkiye Barolar Birliği olacak.

    euronews: Türkiye Barolar Birliği Başkanı seçilmeniz “siyasi değişimin başlangıcı” olarak değerlendirildi. Başkan seçilmenizin akabinde toplumun farklı kesimleri ile yan yana gördük sizi. Bütünleştirici bir rol oynamayı düşünüyor musunuz?

    Erinç Sağkan: Tabii Türkiye Barolar Birliği’nin görev tanımı yasada açıkça belirtilmiş, bu noktada hukukun üstünlüğünü, yargı bağımsızlığını ve insan haklarını korumak ve bu kavramlara işlerlik kazandırmak bir görev tanımı olarak ortaya çıkıyor. Bizim o siyaset yapmakla suçlandığımız alan aslında tam da görevimiz olarak yasal olarak bize yüklenmiş unsurlar. Haliyle tabii bu hep önceki dönemin yaptıkları ve yapmadıkları üzerinden de şekillenen bir konu sizin sorduğunuz soru. Geçtiğimiz yaklaşık dört buçuk beş yıllık süreçte Türkiye insan hakları noktasında maalesef çok zayıf bir görüntü çizdi ve en acısı da bu hak ihlalleri hep yargı araçsallaştırılarak yapıldı. Aslında sorumluluk bizim üzerimizde bu sebeple bu kadar fazla. Bu hak ihlallerini meşrulaştırma zemini oldu yargı. Ve bu noktada yargının üç sac ayağından bağımsız kalabilen savunmanın bu hak ihlallerine karşı net bir tavrı ortaya koyması ve iyi bir mücadele zeminini ortaya koyması gerekiyor. Bu tarafından bakıldığında konuya evet Türkiye Barolar Birliği artık Türkiye’deki hak ihlallerinde en önde bu hak ihlallerine karşı mücadeleyi verecek kurum olarak ortaya çıkacaktır. Yargının özellikle geçtiğimiz süreçte insan hak ve özgürlüklerinin ihlalleri noktasında meşrulaştırma aracı olarak kullanılmasının önüne geçmenin tek yolunun da bağımsız savunmanın etkin şekilde bu müdahalelere karşı yurttaşın yanında yer almasından geçtiğine inanıyoruz.

    euronews: Diyanet İşleri Başkanı Ankara Baro Başkanlığınız döneminde yaptığınız bir açıklama nedeniyle hakkınızda şikayetçi oldu. Sizinle birlikte baro yönetiminden on bir avukat ile birlikte geçtiğimiz günlerde mahkeme önüne çıktınız. Burada yargının araçsallaştırıldığını düşünüyor musunuz?

    Erinç Sağkan: Hatırlamak gerekiyor açıklama neydi? Takvime de dikkat etmek gerekiyor. Hatırlarsanız geçtiğimiz yılın Nisan ayında yapılan bir cuma hutbesindeki açıklamaydı ve pandeminin Türkiye’de çok büyük ağırlığıyla hissedildiği, bütün hayatın durduğu , ülke olarak kapanmaya gittiğimiz ve bir ağır panik halinin olduğu süreçte eş cinsellerin ve nikahsız yaşayan kişilerin hastalık taşıyıcısı oldukları yönünde bir beyanın açıkça bir nefret söylemi olduğu ve bunun devamında da daha da ötesi bunlarla mücadeleye çağrının da ciddi anlamda bir Türk Ceza Kanunu’nun 216. maddesi kapsamında suç teşkil ettiği yönünde bir tespitimiz olmuştu. Ankara Barosu olarak buna karşı hem bu tür açıklamaların devam etmemesi için kamuoyuna bir açıklama hem de suç duyurusunda bulunma kararı almıştık. Tabii bizim yaptığımız suç duyurusu takipsizlikle sonuçlandı fakat yaptığımız açıklamada hiçbir suç unsuru bulunmamasına rağmen yargının işte o araçsal araçsallaştırılması dediğimiz konu harekete geçti. Ankara Barosu Başkanı ve yöneticileri hakkında bir soruşturma başlatıldı. Yaklaşık bir buçuk yıllık süreçten sonra da bu konu bir kovuşturmaya dönüştü. Tabii bu anlamda bu yargılamayı önemli görüyorum. Çünkü baroları yapmak zorunda oldukları görevden dolayı yargılayan bir süreçten bahsediyoruz. Aslında 76. ve 95. maddelerin varlığını avukatlık kanunundaki insan haklarını korumak görevimizin varlığının yargılandığı bir yargılama olması hasebiyle önemli buluyorum. Yoksa bireysel yargılamalara ilişkin bir kaygımız yok. Muhakkak ki kendi ülkemizdeki yargı sistemi içerisinde o açıklamadan kaynaklı olarak bir suç unsuru bulunmadığının bizzat mahkemeler tarafından tespitinin yapılacağına inanıyorum. İnanmak istiyorum daha doğrusu.

    Reform paketleri yerine tek şeye ihtiyaç var: HSK’yı bağımsız kılmak

    euronews: Göreve seçildikten sonra Adalet Bakanı ile bir görüşmeniz oldu. Neler konuşuldu?

    Erinç Sağkan: Adalet Bakanı ile bugüne kadar diyalog kurmak ve görüşmek konusunda hiçbir zaman sorun yaşamadık. Ankara Barosu dönemimizde de böyle bir sorunumuz olmadı. Ulaşılabilir bir bakan bürokratları da keza bu şekilde. Avukatlıktan geliyor olmasının bir avantaj olduğunu da düşünüyoruz. Ancak tabii avukatlık mesleğinin çok köklü sorunları var. Mesleğin sorunları noktasına baktığımızda başta ekonomik problemlerimiz olmak üzere çok sayıda hukuk fakültesi bilimsel bir analize dayanmaksızın açılan bu hukuk fakülteleri neticesinde çok sayıda mezunun olması öncelikle hem nitelik sorununu yanında getirmekle birlikte aynı zamanda bir ekonomik sorunu da yanında getirdi. Bu sebeple tabii ilk ziyaretimiz bir nezaket ziyaretiydi. Ancak hızla çözüm bulunması gerektiğini düşündüğümüz bazı mesleki sorunları da bir araya geldiğimiz noktada izah ettik. İlgilenildiği, çözüme odaklı olarak bazı yerlerde harekete geçildiğini gördük. Sonuç almak çok kolay olmuyor maalesef ülkemizde. Çünkü temelde yaşadığımız problemin bilinçli ve sistematik olarak yaratıldığına inanıyorum. Bunu her yerde de ısrarla vurgulamaya devam edeceğim. Çünkü avukatın güçsüz olması, ekonomik güçsüzlüğü, şiddete açık hedef haline getirilmesi, mesleki niteliğinin düşürülmesi… bunların tamamının vatandaşı güçsüz kılmak hedefli olduğuna inanıyorum. Bu sebeple sayın bakana ilettiğimiz bazı mesleki sorunlara çözüm bulunabilir. Ancak temelde avukatların çok çok daha büyük problemleri var. Bu problemlerin çözülmesi için ise gerçekten güçlü bir savunmaya dönük niyetin olması gerekmekte. Bunun olup olmadığını da bu süreçte hep birlikte bizler yaptığımız başvurularla kamuoyuna açıklayacağız. Bakanlık devamında meclis ve siyasal iktidarda güçlü bir savunma mekanizması isteyip istemediğini, gerçekten insan hak ve özgürlükleri için insan hakları eylem planı hazırlamanın dışında gerçek bir niyetin olup olmadığını da bu süreçten sonraki uygulamasını da ortaya koyacaktır diye düşünüyorum.

    euronews: 10 Aralık Dünya İnsan Hakları Gününde Sayın Cumhurbaşkanı altıncı yargı paketinin hazırlandığını söyledi. Sizce bu pakette hangi düzenlemeler yer almalı?

    Erinç Sağkan: En büyük sorunumuzun yargı bağımsızlığı olduğu bir gerçek. Bunu artık herkes kabul ediyor. Sayın Adalet Bakanı da aslında bazı konuşmalarında, satır aralarında bu hususu ısrarla vurguluyor. Yazılı metinlerden ziyade uygulamanın öneminden bahsediyor ki bizim en büyük sorunumuz zaten uygulamadan kaynaklanıyor. Bizim yazılım metinlerimizde temel insan haklarını korumak hususunda bir sorunumuz yok. Hiçbir değişikliğe ihtiyacımız yok yazılı metinlerimizde Anayasamızda güvence altına alınmış, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi ile güvence altına alınmış ki anayasanın 90. maddesine göre, normal hiyerarşisinde en üst seviyede yer alıyor. Kendi meri mevzuatımızla güvence altına alınmış hak ve özgürlüklerimiz söz konusu. Basın hürdür, sansürlenemez yazıyor. Basın hür mü? Değil. İfade hürriyetinden her yerde bahsediliyor. Bugün medyada bir tweet atarken bile herkesin tedirgin olduğu gözaltıların göz dağına dönüştüğü bir süreci yaşamaktayız. O sebeple ben bu tür metinlerin yerini uygulamada gerçekten Anayasaya ve Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’ne bağlılığı arıyorum. Bakınız bugün insan hakları kavramı ülkelerin koruma anlamında tekeline bırakılmaktan çok daha üstün kavramlar olarak ortaya çıkartılıyor O sebeple Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi var. Yani sadece bir ülkenin bu konudaki inisiyatifine veya lütfuna terk edilmiş kavramlar değil, çok daha yüce kavramlar, insan hakları. O sebeple Avrupa İnsan Hakları’nın mahkemesi bunları koruma altına alıyor. Baktığımız zaman yargı reformu strateji belgeleri yahut reform paketlerinin yerine gerçekten bir niyeti ortaya koyacak tek bir düzenleme bize yeter. O da Hakimler Savcılar Kurulunun yapısını bağımsız kılmaktan geçiyor. Bunun yapılmadığı hiçbir düzenlemede niyetin gerçekten yargı bağımsızlığını sağlamak olduğuna beni kimse ikna edemez. Çünkü yıllardır bu uygulamanın içerisindeyim ve temelde HSK’yı bağımsız kılmaya dönük bir düzenleme olmadığı müddetçe de ne yargı bağımsızlığına ilişkin ne hukuk devletine ilişkin ne de insan haklarına ilişkin samimi bir niyetin ortaya konulduğuna mümkün değil.

    euronews: Türkiye, Demirtaş ve Kavala hakkında verilen Anayasa Mahkemesi ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararlarınını uygulamama iradesine ısrarla devam ediyor. Türkiye, Avrupa Konseyi tarafından bu kararların uygulanmaması gerekçesiyle takibe alındı. Bu süreci nasıl değerlendiriyorsunuz?

    Erinç Sağkan: Hızla anayasasızlaşma sürecine evriliyoruz. Çok üzüntü verici ve kaygılandırıcı bir durumdan bahsediliyor. Anayasadaki kuralların artık açıkça hem de yargı mercileri tarafından ihlal edilmesi çok farklı bir yere tekabül ediyor. Anayasa siyasetçiler tarafından söylemlerle itibarsızlaştırılmaya çalışılabilir veya uygulanmaması noktasında baskı kurulabilir. Anayasa başka türlü beyanlarla her türlü yöntemle yok edilmeye çalışılabilir. Ancak bunun karşısında durması gereken işte yargıdır zaten. Yargının orada denge denetimi ve fren görevlerini görmesi gerekir. Maalesef burada Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararının uygulanmamasına bizzat bir yargı kararı araç oluyor ve geldiğimiz noktada anayasanın 90. maddesi tamamen yok sayılıyor ve Avrupa Konseyi’nin bu tür ikazlarının sonunun nereye gideceğini de hepimiz hukukçu olarak öngörebiliyoruz. Buna en çok da yargının müsaade etmemesi gerekiyor. En büyük vebal de yargı yargının üzerinde diye düşünüyorum.

    euronews: Olağanüstü hal dönemi ve ardından gelen pandemi nedeniyle cezaevleri kapalı bir kutu haline dönüştü. Sosyal medya üzerinden bu kurumlarda sürekli yaşandığı iddia edilen insan hakları ihlalleri söz konusu. Cezaevleri konusunda bir adım atacak mısınız?

    Erinç Sağkan: Ankara Barosu cezaevleri izleme kurulu vasıtasıyla aslında bununla mücadele etmeye gayret etti. Cezaevlerindeki hak ihlallerini tespit ederek gerekli yasal başvuruları ve kamuoyu bilgilendirmesini yapmak yönünde bir çalışmamız olmuştu. Türkiye Barolar Birliği’nde bu çalışmayı tüm Türkiye ekseninde daha etkin şekilde yürütmek gibi bir görev ve sorumluluğu olması gerekiyor. Bunu yerine getirmek bizim yurttaşlarımıza borcumuzdur. Bu anlamda bu hak ihlalleri son dönemde özellikle çokça dile getirilen ve artık yaşam hakkının ihlali noktasına dönüşebilecek hak ihlallerinden bahsedilen bir dönemde Türkiye Barolar Birliği’nin de cezaevlerinde yaşandığı iddia edilen bu hak ihlallerine dönük ciddi inceleme, raporlama, yasal yollara başvurma ve kamuoyuyla bilgi paylaşımı yaparak etkin ve şeffaf soruşturma ve kovuşturma süreçlerinin başlatılması yönünde baskı unsuru olmak gibi bir görevi bulunmakta. Bunu mutlaka ki kendi dönemimizde etkin şekilde hayata geçireceğiz

    ***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

  • Bilim Kurulu üyesi İlhan: Pandemide kaynak çocuklar değil

    Bilim Kurulu üyesi İlhan: Pandemide kaynak çocuklar değil


    ***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

  • Yunanistan, Batı Trakyalı 2 Türk’ü Türkiye’ye ‘casusluk’ suçlamasıyla mahkum etti

    Yunanistan, Batı Trakyalı 2 Türk’ü Türkiye’ye ‘casusluk’ suçlamasıyla mahkum etti


    Rodos’taki Onikiadalar Karma Yeminli Jüri Halk Mahkemesi, Türkiye’nin Rodos Başkonsolosluğu’nda sözleşmeli sekreter olarak görev yapan Sebahattin Bayram ve Rodos ile Meis arasında sefer yapan gemilerde aşçılık yapan Mehmet Nezametin’i ‘casusluk’ suçlamasıyla mahkum etti.

    Türk Dışişleri Bakanlığı tarafından yapılan açıklamada, Rodos Mahkemesi’nin başkonsoloslukta sözleşmeli sekreter olarak çalışan Bayram ile ilgili verdiği karar kınandı.

    Rodos Mahkemesi, 36 yaşındaki Bayram için 5 yıl, 53 yaşındaki Nezamettin için 4 yıl hapis cezası verdi. Karar oy birliğiyle alınırken, mahkum olan iki kişinin Yunan devleti aleyhinde casusluk yaptığı ileri sürüldü.

    Yunanistan geçen yıl sonu Rodos Adası’nda, Batı Trakya Türk kökenli Bayram ve Nezamettin’i Türkiye adına casusluk yaptıkları gerekçesiyle tutuklamıştı.

    Rodos ile Meis arkasındaki adalar arasında sefer yapan gemilerde çalışan Nezamettin’in Yunan donanmasının bölgedeki faaliyetleriyle ilgili Ankara’ya bilgi aktardığı öne sürüldü.

    Yine iddianamede Nezametin’nin bölgedeki Yunan savaş gemilerini ve adalar arasında konuşlandırılan Yunan askerlerinin hareketleriyle ilgili Bayram’a bilgi aktardığı iddia edilmişti.

    Türkiye kararı kınadı

    Türk Dışişleri Bakanlığı, Türkiye’nin Rodos Başkonsolosluğu’nda sözleşmeli sekreter olarak görev yapan personelin casusluk suçlamasıyla 5 yıl ağır hapis cezasına çarptırılmasını kınadı.

    Bakanlıktan yapılan yazılı açıklamada, “Rodos Başkonsolosluğumuzda görevli Sözleşmeli Sekreterimizin Rodos’ta, Onikiadalar Karma Yeminli Jüri Halk Mahkemesi’nde 13 Aralık 2021 tarihinden bu yana üç gündür devam eden duruşması neticesinde, sözde casusluk suçlamasıyla 5 yıl ağır hapis cezasına çarptırılmasını kınıyoruz.” ifadelerine yer verildi.

    Sözleşmeli sekreterin 18 Aralık 2020’de tutuklanmasıyla Yunanistan basınında kamuoyunu ve adaleti baskı altına almaya yönelik temelsiz haber ve değerlendirmelerin yayınlandığı bilgisi verilen açıklamada, “Üç gündür Rodos’ta devam eden duruşmada, uluslararası hukuk ve devletler özel hukuku dahil, hukukun tüm temel ilkeleri ayaklar altına alınmış, yapılan usul ihlalleriyle savunma hakkı dahi ihlal edilmiş; savcı ve mahkeme heyeti önyargılı bir tutumla hareket etmişlerdir.” ifadeleri kullanıldı.

    Açıklamada, kararın açıklanmadan Yunan basınında yer aldığının altı çizilerek, şunlar kaydedildi:

    “Mahkeme kararının daha açıklanmadan Yunan basınında yer bulması da yürütülen sürecin usulsüzlüğünü bir kez daha gözler önüne sermiştir. Personelimizin haklarının korunması amacıyla, Yunan iç hukukunda ve uluslararası hukukta gereken tüm adımlar atılmaya devam edilecektir.”-

    Ankara ve Atina arasındaki ilişkilerde, Türkiye’nin Doğu Akdeniz’deki sondaj faaliyetleri yüzünden son dönemde gerginlik yaşanıyor.

    ***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

  • Güvenlik soruşturması ‘devlet sırrı’ olan avukatın başvurusuna AYM’den ret

    Güvenlik soruşturması ‘devlet sırrı’ olan avukatın başvurusuna AYM’den ret


    Türkiye’de ‘hazine avukatlığı sınavlarını başarılı şekilde geçmesine karşın güvenlik soruşturması nedeniyle atanamayan’ avukatın açtığı davada Anayasa Mahkemesi (AYM) kararıyla yargı süreci tamamlandı.

    Atanmasına engel olan güvenlik soruşturma bilgilerinin ‘devlet sırrı’ olduğu gerekçesiyle mahkemeye ve kendisine verilmediği için savunma yapamadığını öne süren K.Ş’nin başvurusu süre aşımı nedeniyle kabul edilmedi.

    İstanbul’da Maliye Bakanlığı tarafından açılan Hazine Avukatlığı sınavına giren K.Ş, 2016 yılında yapılan yazılı ve sözlü sınavlardan başarılı şekilde geçti. K.Ş sınav sonuçlarının ardından İstanbul Muhakemat Müdürlüğü Hazine avukatlığı kadrosuna yerleştirildi.

    Ancak güvenlik soruşturması ve arşiv araştırması sonrası 2017’de Bakanlık Değerlendirme Komisyonu Başkanlığı, K.Ş’nin atamasının yapılmaması yönünde karar verdi. Bunun üzerine K.Ş, işlemin iptali için dava açtı.

    Ankara 8. İdare Mahkemesi’nin davayı reddetmesi üzerine konu istinafa taşındı. Ankara Bölge İdare Mahkemesi 1. İdari Dava Dairesi de alt mahkemenin kararını 2018 yılında onadı.

    Anayasa Mahkemesi’ne bireysel başvuru yapan K.Ş, atanmasına engel güvenlik soruşturmasına ilişkin bilgi ve belgelerin devlet sırrı niteliğinde olması nedeniyle kendisi ile paylaşılmadığını ve mahkemelere de sunulmadığını belirtti.

    Başvurucu, “Bilgi ve belgelere karşı kendini savunamadığını ve söz konusu durumun savunma hakkının, silahların eşitliği ve çelişmeli yargılama ilkelerinin, masumiyet karinesini ve mahkemeye erişim hakkını ihlal ettiğini” ileri sürdü.

    Başvuruyu görüşen mahkeme heyeti, şikayetçi K.Ş’nin nihai mahkeme kararını 25 Aralık 2018’de öğrendiğini ve Anayasa Mahkemesi’ne 8 Şubat 2019’da başvurduğunu belirtti. Nihai hükümden sonra 30 gün içinde Anayasa Mahkemesi’ne başvurulması gerektiği belirtilen kararda bir üyenin karşı oyuyla dava kabul edilemez bulundu. Mahkeme masrafları da başvurucuya yüklendi.

    ***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***